/AROMATERAPİ

AROMATERAPİ

Esansiyel Yağların Gizemli Dünyası

 “Her hastalığı iyileştirmek için doğada bir şey bulunur. ” Hippocrat

Bugün faydasını bilsek de bilmesek de aromaterapiyi, düşünmeden, geleneklerimizin bir parçası olarak her gün kullanıyoruz. Hasta olan bir arkadaşımıza güzel kokan çiçekler götürürüz. Rahatlamak için gül veya ıhlamur ağacının altına otururuz. Fazla bilmeden o kokunun bizi sakinleştirdiğini hissederiz. Yemek pişirirken zencefil gibi kökler veya biberiye kullanırız. Ateşimiz varsa veya soğuk algınlığı yaşıyorsak göğsümüze okaliptüs yağı süreriz. Tarçınlı bir çay boğazımıza iyi gelir. Kendimizi dinlendirmek için banyomuza bazı kokular koyarız.

Çok eski bir tarihi olmasına karşın günümüzde aromaterapi çok yeni bilinmeye başlandığından bazıları tarafından heyecanla, bazılarınca şüphe ile, bazılarınca alaycı, çoğunlukla da bekleyip görelim şeklinde karşılanmaktadır.

Bugün bilebildiğimiz en eski tıp kitabı Çin’de MÖ 2000 yılında basılan, imparator Kiwang-Ti tarafından yazılmış kitaptır. Esansiyel yağlar hakkında verdiği bilgiler bugünküne uymaktadır ama bundan da önce kokulu yağların bilinmesi ve kullanılması eski Mısır’dadır. Bu yağların kullanımı ve koruyucu özellikleri yüksek rahipler ve simyacılar tarafından çok iyi bilinmekteydi. MÖ 4500 yıllarında kokulu yağlar, kokulu kabuk ve kökler, baharatlar, aromatik sirkeler, şaraplar, biralar ilaç olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda astrolojide, toplu dualarda ve mumyalamada da kullanılmışlardır.

Edfu Tapınağı’nda bulunan papirüs ve taş üzerine yazılmış hiyerogliflerin okunmasından sonra öğrendiğimiz bilgilerde kokulu maddelerin belirli karışımları olduğu, bunların parfüm ve ilaç yapımında kullanıldığı, bazı papirüslerde de yaşlanan kişiye gençleştirici formüller de yapıldığı yazılıdır.

Mısırlıların yüksek ateş için rastık (kohl), sarısabır (aloe), mirra (myrrha) ve bal kullandıkları, gebelikten korunmak için vajene, akasya (acacia),hurma, bal ve adamotu(mandragora) karışımı koyduklarını yine papirüslerden öğreniyoruz. Orada fermente olan karışım laktik aside (süt asitine) dönüşüyordu. İnsanlık tarihinin belki de ilk korunma yöntemi olan bu karışımın vajende fermente olup laktik aside dönüştüğü ve spermleri etkisiz kıldığı bugün için bile şaşırtıcı bir buluş değil midir?

Muhteşem tapınaklar içinde rahiplerin kendileri için kurduğu özel laboratuvarlar vardı. Orada kabukları döver, çiçekleri imbikten geçirir, aromatik formüller hazırlarlardı. Bunları da herkesten tanrısal bir sır gibi saklanırdı.

Eski Mısır’da mumyalamanın çok önemli olduğu bilinir. Mumyalamayı yapan kişi bitkilerin etkisini çok iyi biliyordu. Antiseptik ve antibiyotik etkileri olduğunu, bu bitki ve yağlarla yapılan belli işlemlerin insan vücudunu muhafaza edebileceğini biliyordu. Her mumyacı, kendi mumyalama formülünü geliştirmişti. Bunları da herkesten sır olarak saklardı. O çağda elinde bulunduğu kişiye büyük bir güç sağlayan bu bilgiler ne yazık ki hala yaygınlaşamadı.

Yüksek rahipler, simyacılar ve mumyalama yapanlar aromaterapide çok uzman kişilerdi. Kyphi denen bir parfüm yaparlardı ki bu, on altı çeşit kokudan oluşurdu. Bu parfüm dinsel törenlerde kullanılırdı. Gevşemeye ve insanın kendisini iyi hissetmesine yardım ederdi. Kişinin kendisini rüyada gibi hissetmesine karşın kendinden geçmesi yerine, ayrıntıların tam farkına varmasını sağlardı. Kişi, kendini sanki çok güzel bir müzik dinliyormuş gibi hissederdi. Alkol ve uyuşturucu gibi insanı bozmazdı.

Kimyon (cumini), melek otu (angelicae), sedir ağacı kabuğu (cedrus libani), çam sakızı (colophonium) gibi bazı tohumlar şaraba konurdu. Yavaş yavaş bu bitkiler konduğu sıvıya kokularını ve lezzetlerini geçirir, sonra da bu içki dini törenlerde içilir veya yakılırdı.

Tapınak duvarlarına kazınmış hiyeroglifler lotus çiçeğinin eski Mısır’daki önemini anlatır. Mısır mitolojisinde topraktan çıkan ilk canlı şey olması ve kutsal Nil nehrinin kenarlarında büyümesi lotusu gizemli yapmıştı.

Aromatik değeri büyülü olan mavi orkide Somali, Malezya, Hindistan veya Çin’den getirilirdi. Tabii çok pahalı olduğundan da gizemi artardı.

Özel günlerde Tanrı heykellerine kokulu yağlar sürülürdü. Her Tanrı ve Tanrıça’nın özel bir kokusu vardı; İsis için pelin otu (Artemisia), Horus için bozotu (Marrubium), Osiris için mercanköşk (Origanum). Firavunlar bu Tanrılara teşekkür etmek istediklerinde veya onların yüceliğini belirtmek için onlara ait otları yakarlardı.

Arkeologlar kraliçe Nefertiti’nin güzellik sırlarını keşfetmişlerdi.  Cildini (gözeneklerini) temizlemek için bal, süt ve çiçek polenleri, yumuşak tutmak için orkide Yaprakları ve bal, kullandığı banyolara da seksen çeşit bitki, meyve ve çiçek yağlarının karışımından hazırlandığı yine papirüslerden öğrendiklerimiz arasındadır. Firavun olabilen tek kadın kraliçe Haçepsut (MÖ 1490-1468) zamanında parfümler, kozmetikler, özellikle göz boyaları çok kullanılmıştır.

Her firavun ve ailesinin birkaç çeşit parfümü vardı. Bu parfüm çeşitli saatlerde ve özel durumlarda kullanmak üzere özel olarak onlar için yapılırdı. Örneğin: Savaş ve çarpışma için uyarıcı, öfke duygularımı arttırıcı, meditasyon için rahatlatıcı ve daha duyarlı yapan parfümler kullanılırdı.

Vatandaş da kokulu otları ve baharatları yemekte kullanmayı iyi bilirdi. Arpa ve akdarı ile yapılmış ekmeklerine kimyon, kişniş ve anason koyarlardı. Kolay hazmetmek için nane, mercanköşk ve maydanoz çok kullanılan bitkilerdi. Keops Piramidi’nin inşası sırasında (MÖ 4500) her çalışan esire güçlü ve sağlıklı olması için sabahları bir diş sarımsak verildiğini anlatan bir tablet bulunmuştur.

Hipokrat ise bazı kokulu yağların ilaç olarak nasıl kullanılacağını belirlemiştir. Eski Roma’da da esansiyel yağların yapımı ve kullanımı çok gelişmişti.

Her ne kadar eski devirlerde bitkilerin ilaç olarak kullanıldığını biliyorsak da aromaterapi ancak geçen yüzyılın sonunda Fransız bilim adamı Prof. Gattfossee tarafından isimlendirilmiştir. Çiçek, bitki ve kokulu meyveden elde edilen hoş kokulu maddenin tedavi edici etkisi nefes yoluyla veya deriye sürerek elde edilir.

XIII. yüzyılda meşhur Bologna Tıp Okulunda bitki ve çiçeklerin damıtılması yapılmış ve özellikle anestezi için kullanılmıştır. Aynı anestezi Hindistan’da da yapılmaktaydı. Yıllar öncesinden günümüze ulaşan reçete Bologna Tıp Okulu’nunkidir. O zamanlar yaralara kullanılan, kokulu yağlar ve şaraplardı. Şarabın antiseptik etkisi kabul edilmişti. XIII. yüzyıl Bologna Okulu’ndan XIX. yüzyıla kadar Tıp’ta hastalık tedavisinde esansiyel yağlar kullanıldı.

İngiltere ve Fransa’daki veba salgınında koruyucu olarak lavanta yağı kullanılmıştır. Çocukların boyunlarına lavantalı küçük keseler asılırdı. Odalara yağlar sürülürdü.

XV. yüzyılda Eue de Cologne bulundu. Bunun da belli bir miktar antiseptik olduğu kabul edildi. XIX. ve XX. yüzyılda sentetik maddelerin bulunması ve ilaç yapımının hızlanmasıyla esansiyel yağlara ilgi azaldı.

1. Dünya Savaşı’nda esansiyel yağların yan etkileri, deri tarafından emildiği, kana ve lenf sistemine karıştığı Dr. Gattfossee tarafından deneylerle saptanmıştır. Onun öğrencisi Marguerite Mori bu yağların çeşitli hastalıklar üzerindeki etkilerini yıllarca araştırdıktan sonra bazı formüller buldu. Bu konuda kendi tekniklerini yapmış ve ölünceye kadar pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Bu öğrenciler de şimdi aromaterapinin tekrar kullanılmasın yaymaya başlamışlardır.

Bunlar normal tıp ilaçlarının yerini almaz, onlara yardımcı olarak kullanılır. Ayrıca bugün zatürre olmuş birine piyasada bu kadar iyi antibiyotikler varken, onları vermeyip yağları kullanmak mantık işi değildir ama zatürre olmadan yağları vücuda masajla sürmek bağışıklık sistemine yardımcı olarak zatürrenin yerleşmesini önleyebilir.

Bu yağların çok ölçülü ve kontrollü bir şekilde kullanılmaları gerekir ve olabilen reaksiyonlara dikkat edilmesi şarttır.

Esansiyel yağları bitki tedavisiyle karıştırmamak gerekir. Kökeni aynı olduğu için felsefesi aynı olsa da fizyolojik olarak tamamen ayrıdır. Bitkiler daha az kuvvetli olduklarından onlar daha çok miktarda kullanılabilirler. Esansiyel yağların ise çok konsantre oldukları unutulmadan kullanılmalıdır.

Esansiyel yağlar bitkilerin hayati (en gerekli) kısımlarıdır. Bunlar bitkisel hormonlar olarak bilinir. Bitkilerin çeşitli yerlerinden çıkarılır ve ona göre çeşitli tedavilerde kullanılır. Örneğin; 400 kg maydanoz veya kekikten 1 kg yağ çıkar.

6 ton portakal çiçeğinden 1 kg neroli çıkar. Bunca emek, zaman ve para harcanarak elde edilen bu yağlar hiçbir şart altında ucuz olamazlar. Sentetik yağlar vardır ki onlar ucuzdur ama iyileştirici güçleri olmadığından onlar da tedavide kullanılamaz. Bir de yöreye göre kalite değişir: örneğin Akdeniz yasemini en iyi ve y en pahalısıdır. Mısır yasemininden iki misli daha pahalıdır.

Bütün bu uçucu yağlar çeşitli organik moleküllerden oluşmuştur. Çok kokulu ve parlayıcıdırlar. Alkol, yağ, eter ve kloroformda erir. Bu yağların her birinin aroması ve iyileştirme gücü, bu yapıcı moleküllerin bileşimine, yoğunluğuna göre değişir. Örneğin: Okaliptüs 250 çeşit maddeden oluşmuştur. Bütün esansiyel yağların az veya çok antibiyotik, antiseptik (mikrop öldürücü), anti-inflammatory (iltihap alıcı) özellikleri vardır. İster çiçekten, ister bitkiden, ister kökten, ister ise gövdeden gelsin bu özellik mevcuttur.

Aromatik yağlar, antibiyotik olarak etkilerini çok yavaş gösterir. Bakteri ve virüsü öldürürken bağışıklık sistemini de düzeltirler. Bu tip tedaviler (doğal yolla yapılan) geniş bir zamana yayıldığından tercih edilmeyebiliyor.

Deri, vücudumuzun en büyük organıdır. Avuçlar ve ayak tabanları dışında 1-2 mm kalınlığındadır. Dış deri; epidermis ve iç deri; dermiş olarak ayırırsak, asıl kalın olan dermiş (iç deri) deriye esnekliğini, güçlülüğünü veren kısımdır.

Derinin en önemli görevlerinden biri, vücuttan atılması gereken zehirleri, ter ve sebum (yağ) olarak gözeneklerden atmaktır. Oksijen ve karbondioksit de deriden girer. Tıpkı solunum yolu ile olduğu gibi deride de benzer bir sistem vardır.

Esansiyel yağların güzel kokulu molekülleri son derece uçucudur. Bu yüzden mümkündür ki deriden içerilere diğer gazlar gibi geçebilir. Aksi halde derimize hiçbir şey nüfuz edemez. Bu geçirmezliğe rağmen, uçucu yağların derinin en alt tabakalarına, oradan da çeşitli organlara, salgı bezlerine, dokulara geçtiği saptanmıştır. Denemek için tabanınıza bir diş sarımsağı sürerseniz, birkaç saat sonra sarımsak kokusunun nefesinizden geldiğini görürsünüz.

Çeşitli esansiyel yağlar vücudun çeşitli organlarına gider. Örneğin menekşe yaprakları böbrekte, biberiye bağırsaklarda, sandal ağacı idrar kesesinde, ylang ylang ve neoli sinir sisteminde toplanır.

Aromaterapiden en çok estetik açıdan faydalanılır. Yaşlanmayı geciktirir, gençleşmeyi sağlar. Bu amaçla faydalanılan yağlar hiçbir zaman saf olarak kullanılmaz, belirli yağlarla karıştırılarak inceltilirler. Aksi halde tehlikelidirler.

Doğaya ne kadar yaklaşırsak, doğa da gizemlerini bize o kadar sunar ama öğrendiklerimizi uygularken bilinçli olamazsak faydadan çok zarar görürüz.

Evin SOLEY ULUSAN

Kaynakça

* Mastering Herbalism Paul HUSON

* Aromatherapy for the whole person W.E.Arnold TAYLOR

* Aromatherapy Dantel RYMAN

* Türkiye ’de Bitkiler ile Tedavi Turhan BAYTOP