Dünya Kültürleri

JAPON KALİGRAFİSİ – SHODO “YAZININ YOLU”

Shodo Japoncadaki karşılığı ile “Yazının Yoludur”. Tüm diğer Japon sanatlarında olduğu gibi bir felsefi disiplindir ve kökleri Tao ve Zen öğretisine dayanır. Bu sanatları çalışan öğrenci, doğanın döngüleri içerisindeki prensipleri gözlemleyerek, önce kendinde sonra uyguladığı sanatında bu ilkeleri doğurmaya çalışır. Japon yazı sisteminin sembollerden oluşması, kaligrafi sanatını bir kat daha derinleştirir. Çünkü semboller aracılığı ile insan, sembollerin kaynağı olan doğanın kendisine daha da yakınlaşma fırsatı bulur. Bu sembollerin insanda oluşan karşılığı erdemdir ve öğrenci eylemleri ve sanatı aracılığı ile dönüşür. Doğadan aldığı ilham ile doğanın hareketine katılır. Bir samuray deyişinde olduğu gibi:

“Dünyayı yaratan eylem, onu tamamlayan eylem ile aynıdır.”

Yazı nedir?

İnsan her zaman kendini ifade etme ve diğerleri ile iletişim içerisinde bulunmak amacıyla farklı yöntemler kullanmıştır. Prometheus’tan ateşi aldığından, diğer bir deyişle, bir zihne sahip olduğundan itibaren kendini daha incelikli ifade etme ihtiyacı doğmuş, iletişim ve aktarma başlamıştır.

İnsan ses ve şekiller aracılığı ile zihninde var olanı karşısındakinin zihninde de görünür kılmaya, bilimleri, sanatları, teknikleri aktarmaya çalışır. Konuşmak ve yazmak en temel iki ifade şeklidir. Konuşmak zihindekileri sesler aracılığı ile aktarırken, yazı semboller, şekiller kullanarak aktarır. Özellikle arkaik yazıların neredeyse tümü ideograflardan oluşur, yani semboliktir. Modern dünyanın ilkel ve zor bulduğu bu metot, aslında modern dünyanın zihinsel dünyası açısından kavraması zordur ama daha ilkel değildir. Çünkü semboller insanın doğasına, harflerden ve seslerden çok daha yakındır. İnsan şeyleri en iyi görerek öğrenir. Duyduğu şeyi unutur ama gördüğü şeyi unutmaz. Bir sembol görünür olmasının yanı sıra, o şeyin doğasına en yakın ifadeyi bir bütün olarak ve tek seferde karşıdakine iletir.

Önceleri ideografik olarak kullanılan dil, gitgide yerini seslere ve ideograflara göre daha az anlam taşıyan şekillere (harflere) bırakmıştır. Dilin yetenek edinmesi, onun evrildiğini gösterir; aynı zamanda anlamın dönüştüğünü de gösterir. Liu Hiseh’e göre yazı sistemleri düşünce sistemlerimize göre şekillenir. [1]Biz ne isek, kullandığımız araçları da buna uygun şekilde yaratıyoruz. Bu farklılıkları aynı çağda farklı kültürler arasında dahi görmek mümkündür. Bazı kelimelerin çevirileri zordur, çünkü hedef dilde anlamının karşılığı yoktur. Bazı dillerde daha teknik ve yüzeysel kelimeler varken, bazı dillerde derin manalar içeren kelimeler mevcuttur.

Çince ve Japonca gibi, Antik Mısır dili de ideografik bir dildir. Mısır hiyeroglifleri var olan tüm nesnelerin modellerini ifade eder. Yazıcı Tanrı Thoth’un yazdığı şeyler kelimeler değil, nesnelerin kendisidir. Thoth yazarak, tezahür eden her şeyin modelini çizer ve nesneler önce arketipsel olarak sonra da somut olarak var olurlar. Bu nedenle semboller arketipsel (ilk örnekler) dünyaya en yakın varlıklardır.

“Öğrenmenin başlangıcında, cahilin yönlendirilmesi ve Ptah’ın yarattığı ve Thoth’un yazdığı var olan her şeyi öğrenmesi için…” [2]

“Hiyerogliflerin tamamı kalbin düşündüğü ve dilin söylediği ile yaratılmıştır. Ptah, her şeyi ve tüm hiyeroglifleri yarattığında memnundu.” [3]

Tüm şeyler ve tüm hiyeroglifler doğanın formları ve yazıdaki temsilleridir. Kalp şekilleri tasavvur eder, dil onları kelime olarak seslendirir ve hâkim güçler şeylere fiziksel varlık kazandırır. Şeyler kalp ve dil ile ifade edildiği anda, fenomenler dünyasında algılanır hâle gelir.

“Doğal evren doğrusal bir sistem değildir. Aynı anda etkileşen sayısız değişkenden oluşur; işleyişinin bir anını doğrusal, alfabetik dile çevirmek için hesaplara sığmaz uzunlukta zaman gerekir. … Bu yüzden ideografik dil doğaya katı bir şekilde doğrusal ve alfabetik olandan biraz daha yakındır.”[4]

Shodo nedir?

Japon kaligrafisinin Japon dilindeki karşılığı Shodo’dur, yani “Yazının Yolu”dur. Japon sanatlarının tümü felsefi bir disipline dayanmaktadır. Chado (çay seremonisi), İkebana (çiçek düzenleme sanatı), Bonzai (ağaç budama sanatı) vb. Her sanat “evrenin işleyişini” yeniden harekete geçirme anlamı taşır. Bir samuray deyişi şöyle der; “Dünyayı yaratan eylem, onu tamamlayan eylem ile aynıdır.” Evrenin yaratımında ilk hareketi gerçekleştiren öz her ne ise, bu sanatların uygulayıcısı da kendi içinde bu özü arar. Denge, sükûnet, dinginlik, aşk (birleştirme) ve derin kavrayış. Bu sanatlar en temelde savaş sanatlarının çalışma alanları olmuştur.  Savaş sanatları da birer “yoldur”. Yol Çincede Tao’ya, Hint’te Dharma’ya denktir. Bu sanatların her birisi Tao’nun yeryüzündeki ayak izlerini takip etmek anlamına gelir. Göksel yasanın prensipleri bu sanatların da prensiplerini oluşturur.

Çay ustası Sen No Rikyu (1522-1591) bu sanatlarla ilgili olarak şöyle demiştir.

“Yalnızca Zen’in sonsuz canlılığını yansıtan bir sanat, zihni aydınlanma yolunda cesaretlendirebilir.”[5]

Shodo’nun Kökleri

Zen Öğretisi

Kökeni Hindistan Dhyana[6] okullarına kadar dayanır. Zen öğretisi MS 500 yıllarında Boddhidharma ismindeki bir Hintli keşişin Çin’e gelişi ile ortaya çıkmaya başlar. 6. yy’da Çin’de Zen okulları kurulmaya başlanır. Ve sonrasında Kore, Vietnam ve Japonya’ya ulaşır. Hintçedeki karşılığı Dhyana, Çincede Chan ve Japonca’da Zen olarak ortaya çıkar ve bu ismi ile dünyada tanınır. Zen’in kelime anlamı “dalma, içine çekilme, meditasyon hâli”dir.

Her birey bir Buddha olmak için yaşamaz, onun içinde zaten bir Buddha doğası vardır. Kişi günlük yaşamda uyguladığı pratikler aracılığı ile meditasyon ve farkındalık ile bu gerçeği keşfetmeye çalışır.

Zen hakkında daha derin fikir edinebilmek için birkaç kavramdan bahsedeceğiz.

Zazen; oturarak meditasyon (za-zen) anlamına gelir. Tüm dikkat duruş biçimi ve nefeste odaklanır. Kişi iç ve dış uyarılara açıktır, kendini kapatmaz. Farkındalığı ile ilgili bilincine bir sınır oluşturmaz. Uyanık olmaya ve bilincin hareketini ortaya çıkarmaya çalışır. Her türlü iç ve dış algısını izler, düşüncelerinin bulutlar gibi geçişini izler, müdahale etmez ama düşünceleri ile kendini özdeşleştirmez, kişileştirmez. Amaç “an”da olmaktır (“Carpe Diem”. Bu terim de batı tarafından yanlış anlaşılmıştır). Zazen’de kişi anda olmayı bu şekilde algılar. İnsanın farklı hayatta kalma şekilleri vardır. Genelde “düşünerek, zihin ile ve hissederek, duygular ile” hayatı sürdürürüz. Ama bir Zen takipçisi daha iç bir dinamiğe ulaşmaya çalışır, “zihnin olmadığı” bir duruma geçmeye çalışır. Tüm şeyleri izler, dikkati her şeydedir, her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü hiçbir yere ait değildir. Kişinin bilinci genişledikçe ve şeylere hâkim oldukça, evrensel bilince yaklaşır ve onunla Bir olmaya başlar.

Koan

Pek çok antik öğretinin aktardığı gibi, insan iki yönlü bir zihin yapısına sahiptir. Birisi rasyonel, somut şekilde çalışan arzuların zihnidir. (Sk. Kama-Manas) Bu zihin dualite dünyasının, zıtlıkların zihnidir; şeyleri soğuk-sıcak, uzun-kısa, uzak-yakın vb. zıtlıklarla algılar. Diğer bir zihin ise bunun tam tersi şekilde varlığını sürdürür. Şeyleri bir bütün olarak algılama kapasitesine sahiptir, birliği tefekkür edebileceğimiz bir zihin yapısıdır (Sk. Manas). Zen öğretisi rasyonel zihni bertaraf etmek üzerine kurulmuştur. Koan adı verilen diyalog, soru, şiir ve bilmeceler aracılığı ile dualite zihin şaşırtılır.

Koanlar öğrencinin içindeki “büyük şüpheyi” ortaya çıkarmaya, ateşlemeye çalışır. Her seferinde yıkılacak bir duvar daha vardır. Çünkü Kama Manas sınırlıdır, duvarları, kalıpları vardır.

“Buddhalar ilkeleri tutmazlar ve Buddhalar ilkeleri çiğnemezler. Buddhalar herhangi bir şeyi tutmaz ve çiğnemezler.” Boddhidharma. [7]

Koan’ın cevapları yazılmamış veya basılmamıştır. Her kişi bireysel olarak sezgileri ile ulaşır.

“Tek elin sesi nasıldır?”

“Ses çıkarmayan şeyi duyabilir misin?”

“Kırkayak mutlu ve sakindi,

Ta ki karşısına bir kurbağa çıkıp,

Şakayla karışık, söyle bakalım

Hangi ayak hangisini takip eder

Diye soruncaya kadar.

Bu kırkayağın kafasını

Öyle bir karıştırdı ki

Dikkati dağıldı zavallının

Ve bir hendeğe yuvarlanıverdi

Nasıl yürüyeceğini düşünerek.” [8]

Somut zihin açısından her şeyin bir yeri, bir şekli, bir başı ve bir sonu vardır. Yaşadığımız dünya, evreni bu şekilde algılıyoruz. Fakat Zen öğrencisinin aradığı Gerçek olan “Hakikat” tüm bu algıların üzerindedir. Ve eğer ulaşılacak ise, bunun yolu rasyonel zihin değil, irrasyonel zihin olacaktır. Çünkü Hakikat’e sezgilerin aklı ile ulaşılır. Bu nedenle Koan’lar öğrencilerin rasyonel gerçekliğini sarsar ve gerçeğin ışığı her türlü zihinsel aralıktan içeriye doğru akmaya başlar. Saf zihnin dünyasında özne ve eylem yoktur. Özne de eylem de yapan da yapılan şey de aynı şeye dönüşmüştür. Bu nedenle tam sembolik dillerde özne yoktur ve bu bütünlük Shodo’da (kaligrafi) da kendini gösterir.

Tarihi ve Gelişimi          

Japon kaligrafisi Shodo’nun kökenleri yine Çin’e dayanmaktadır. Çin’deki geçmişine baktığımızda, MÖ 4000 yıllarına kadar gitmekteyiz. MÖ 600 yıllarında Japonya’da uygulanmaya başlandığından bahsedebiliriz. Japon kaligrafisi Çin kaligrafisi ile ortak ilkelere, tekniklere ve stillere sahiptir.

İlk Japon kaligrafisi Nara’da bulunan Horyu-ji Tapınağındaki Buddha heykelinin halesinin üzerindedir. 7. yy’da Çince olarak yazılmıştır.

Kanji

Kanji, Çin yazı dilinin Japoncadaki karşılığıdır. Japonya Çin yazı dili ile tanışmadan önce, sözlü bir dildi ve yazı dili bulunmamaktaydı. İlk olarak Çince harfler ile karşılaşmaları Çin’den ithal edilen ürünler aracılığı ile olmuştur. MÖ V. yüzyıla kadar bu yazıların okunamadığından bahsedebiliriz. İmparator Ojin (270-310) zamanında, Wani isminde bir kahramanın Çin’e gönderildiği ve burada Çince karakterleri öğrenip Japonya’ya getirdiği ile ilgili bilgiler, Japonya’nın efsanevi yazıtları olan Nihon Shoki ve Kojiki’de anlatılır. Wani yalnızca Çince karakterler olan Kanji sistemini değil, aynı zamanda Konfüçyanizm etkilerini de beraberinde getirmiştir.

Çince ve Japoncanın dil bilgisi sistemleri birbirinden tamamen farklıdır. Japonca sondan eklemeli bir dildir. Çincede cümleyi meydana getiren kelimeler ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Kelimenin vurgu, tonlaması ve cümle içindeki sırasına göre görevi anlaşılır. Bu nedenle tonlamalar çok çeşitlidir. Japoncada ise kelime kökleri ve ekler vardır. Bu nedenle Çin yazı dilindeki kelime köklerini ifade eden ideogramlar Japoncanın yazılması için yeterli olmamıştır. Önceleri iki dilin uyumu için fonetik işaretleri kullanılmış olsa da, sonrasında iki ayrı alfabenin eklenmesiyle Çince karakterler Japonca’da rahatlıkla kullanılmıştır. Bu iki hece alfabesi Hiragana ve Katakana’dır. Hiragana cümle içindeki ekler ve çekimler için kullanılırken, Katakana Japonca diline diğer dillerden geçen kelimeler için kullanılır. Bu iki alfabe Kanji’den türetilmiştir.

Kanji sistemi ideogramlar yani sembollerden oluşur. Bu ideogramlar da, nesnelerin doğadaki şekillerinden evrimleşerek oluşmuşlardır.

Kaligrafinin Özellikleri

Hızlı kavrama

İdeogramlar bize ilk bakışta çok uzakmış gibi görünseler de aslında günlük yaşamda biz de pek çok şeyi ideogramlar aracılığı ile kullanıyor ve anlıyoruz. Aşağıdaki şekilde özellikle Batı ülkelerinde kullanılan bazı ideogramları görebilirsiniz.

Bu şekilleri kullanmamızın sebebi şeyleri en basit ve en kısa yoldan anlatmak ve anlamaktır. Aynı zamanda tüm dünyada az çok anlaşılan ortak bir dildir. Çünkü nesnelerin şekillerinden yola çıkarak sadeleştirilmişlerdir ve bu da onu ortak olarak anlaşılabilen bir hâle getirmiştir.

Kendiliğindenlik

İnsan, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır ve asla ona yabancı değildir. Bu nedenle doğanın akışını izlemek ve doğanın prensiplerini takip etmek insanın doğasına ait bir ihtiyaçtır.

“Evimi terk etmeden, tüm evreni bilirim.” der Lao Tzu.

Yaşam bir kavga veya bir savaş değildir; yaşam bir denizcinin tavrına benzer. Bir denizci denizin fırtınaları, gelgitleri, akıntıları, mevsimleri, inişlerin ve çıkışların ilkelerini anlar ve onları yolculuğunu sürdürmek için kullanır.

Bu yaşamın akışına katılmaktır, onunla beraber akmaktır. Kaligrafi sanatında da “kendiliğindenlik” olmalıdır. “Kendiliğindenlik” Lao Tzu’nun da birçok kez betimlediği şekilde “su gibi olmaktır.”

En büyük iyi, su gibidir

Çünkü suyun iyiliği her şeyi beslemesindedir gayret etmeden.

Bütün insanların kötü dediği yeri kaplar (en alçak seviyeyi).

Bu yüzdendir ki dünyadaki Tao

Vadiden okyanusa inen ırmak gibidir.

Dünyadaki en yumuşak şey en katı olanı yener.

Göller ve okyanuslar nasıl yüzlere ırmağın kralı olur?

Çünkü onlar aşağıda kalmakla iyi ederler

Bu yüzden onlar yüzlerce ırmağın kralıdır.

Dünyada hiçbir şey sudan daha zayıf değildir

Ama üstüne yoktur katıyı yenmede.[9]

“Kendiliğinden” Kanji ile çizilirken “Doğa” kelimesi kullanılır; yani kendiliğinden doğaya uygun anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Çinliler bu tip güzelliğe li”nin yolundan gitmek derler; ideogramı orijinal olarak elmasın veya ağacın damarını gösterir ve bunu organik damar olarak tercüme ederler, oysa daha çok şeylerin “sebep” veya “esası” olarak anlaşılır. Li, kişi Tao ile doğanın seyriyle uyumlu olduğunda ortaya çıkan davranış modelidir.[10]

Suyu kimse hizaya sokamaz. İnsan da yaşam üzerinde güç uygulamaya çalıştığında her şey onun üzerine doğru baskıcı şekilde gelir, tıpkı kendisinin yaptığı gibi. Fakat su ile aktığında, yasaları takip ettiğinde doğal olarak onun bir parçası olarak yerini alır.

Savaş sanatlarında rakibin kendi uyguladığı güç ile alt edilmesinde de aynı prensip vardır. Usta kavga etmez, kör bir mücadeleye girmez, yasa ile birlikte akar ve gelen enerjiyi karşıya göndererek rakibi alt eder.

Edimsizlik 

“Hiçbir güç uygulamaksızın, kontrol etmeksizin” anlamlarını taşıdığını söyleyebiliriz. Hint felsefesindeki “eylemde eylemsizlik” kavramı aslında buna benzerdir. Kaligrafide “enso” daire şekli bu ilkeyi ifade etmek için kullanılır.

Enso çizmek Japon kaligrafi ve mürekkep çalışmalarında günlük bir pratik olarak kullanılır. Yalnızca fiziksel bir hazırlık değil, zihinsel bir hazırlık yapılmasına da yardımcı olur. Aydınlanmayı, hiçliği, her şeyi ve mükemmelliği temsil eder. Diğer kaligrafi çalışmalarında da olduğu gibi, tek bir seferde çizilir ve çizim bittikten sonra geriye dönük bir düzeltme yapılmaz. Yaratıcının karakterini ve bilinç seviyesini yansıtır. Bu fırçanın yoludur, dönüşümün kendisidir.

Zen kaligrafisinde “boşluk” (Sk. Shunyata) aranır. Yaratım için boşluk gerekir. Şeylerin görünebilmesi için boşluk gerekir. Bu yüzden kişi bir yaratım gerçekleştirmek için kendi içindeki boşluğu arar. Bunun yolu da zihni boşaltmaktan geçer.

Yaşam Gücü “Erdem”

Japonca’da “erdem” kelimesinin karakteri “göz, gönül ve insan” sembollerinden oluşmuştur. Göz, gözler ve gönül idrak eder. İnsan da doğayı gözlemleyerek, doğanın ilkelerini idrak ettiğinde, kendindeki karşılığı “erdem” olacaktır.

“Üstün erdem, kasten erdemli değildir.

Bu yüzden erdemdir.

Bayağı erdem erdemliliği elden bırakmaz

Bu yüzden erdem değildir.

Üstün erdem hiçbir güç kullanmaz.

Ama hiçbir şey yapılmadan kalmaz

Bayağı erdem güç kullanır.

Ama hiçbir şey elde etmez.”[11]

 Shodo Malzemeleri ve Uygulaması

Kaligrafi uygulamadan önce zihnin boşaltılması gerekir. Zihni boşaltmak için meditatif teknikler kullanılır. Kişinin amacı içsel enerjisini (ki-気) kâğıda aktarmaktır. Bunun için kullandığı malzemeler mürekkep, emici kâğıt (Washi-和紙 ),(Genelde kâğıt dutundan, bambu ve pirinçten yapılır), yumuşak fırçadır (fude-筆). Aynı zamanda shodo ustaları kırmızı renkte bir mühür kullanırlar. Bu mühürde isimleri yazılıdır. Bir bez (shitajiki-下敷き) kâğıdın altına mürekkebin geçmesini önlemek için kullanılır. Kâğıdın düzgün bir şekilde kaymadan durabilmesi için bir ağırlık (bunchin-文鎮), mürekkebi su ile karıştırmak için kullanılan bir mürekkep taşı (suzuri-硯), fırçayı dayamak için bir fırçalık (sumi 墨) gerekir.

Japon Kaligrafisi semboller ve teknik aracılığı ile estetiği ve güzelliği, evrenin hareketini sağlayan yasaları ortaya koyar. Bu sanatı uygulamak zihni boşaltmak, gözleri ve kalbi doğaya açmak anlamına gelir. Japon kültürü her yönü ile bu ilke üzerine kuruludur. Doğadaki her unsur canlıdır ve bir ruhu vardır. Bu ruh ile temas etmek ise günlük eylemlerde gizlidir. Çünkü kişi, doğanın kendiliğindenliğini, eylemdeki eylemsizliğini, yaşam gücünü gözlemleyerek içinde büyüttüğünde bu her hareketine yansıyacaktır. Yazının yolu Yaşamın kendisidir.

KAREN BEKTAŞ

KAYNAKLAR:

  1. Musashi, Miyamoto. Beş Çember Kitabı. 1998. Anahtar Kitaplar
  2. Herrigel, Gustie L. İkebana Çiçek Yolu ve Zen. 1984. Yol Yayınları
  3. Kakuzo, Okakuro. Çay ve Zen. 2014. Maya Kitap
  4. Watts, Alan. Suyun Yolu Tao. 2001. Dharma Yayınları
  5. Coulmas, Florian. Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? 2003. Cambridge University Press
  6. Watts, Alan. The Way of Zen. 1989. Vintage e-books.
  7. Nakao, Susan. PhD. From Shodo to Shosho: A Peaceful and Powerful Revolution in Post World War II Japan. http://www.pittstate.edu/dotAsset/175099.pdf
  8. http://zenpaintings.com/
  9. Dolce, Lucia. The Art of Japanese Zen Calligraphy. Faculty of Arts and Humanities. Department of the study of the Religions.
  10. http://www.sacred-texts.com/bud/zen/sayings.htm
  11. http://www.sakura-japaneseculture.com/what-is-shodo-japanese-calligraphy/

DİPNOTLAR:

[1] Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? Cambridge University Press, s.8

[2] “Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? Cambridge University Press, p.8

[3] “Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? Cambridge University Press, p.8

[4] Suyun Yolu Tao, Alan Watts s.38

[5] Dr. Dolce, Lucia. The Art of Japanese Zen Calligraphy. Faculty of Arts and Humanities. Department of the study of the Religions.

[6] Hindistan yoga okulu

[7] Watts, Alan. The Way of Zen. 1989. Vintage e-books.

[8] Suyun yolu Tao, Alan Watts

[9]  Lao Tzu

[10] Suyun Yolu Tao, Alan Watts s.48

[11] Lao Tzu

KIZILDERİLİ KADINLARIN RUHU

“Spirit Of Indian Women”
Judith Fitzgerald, Michael Oren Fitzgerald

Judith and Micheal Fitzgerald’ın Kişilikleri ve Hayatları

Dünya üzerinde Apsaroke, Sioux, Cheyenne, Shoshone, Bannock ve diğer Apachi kabilelerindekiler gibi bazı kutsal ayinlere katılmışlardır. Genel olarak oriyental kültürlere ve dini geleneklere ilgi duyarlar. Özellikle Amerikan Kızılderililerin tinsel geleneklerine ilgileri vardır. Kişisel hayatlarında da evli olan ve bir oğulları olan bu çift “geleneksel kültür gezginleri” olarak bilinirler.

Michael Fitzgerald Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde  “Devam eden çalışmalar” bölümünde “Kuzey Amerikan Kızılderililerinin Dini Gelenekleri” üzerine ders vermiştir. Kendisi ‘ForeWord Book of the Year’ Ödülü ve ‘Ben Franklin’ ödülü almıştır.

Eşi Judith Fitzgerald ise, tüm bu araştırmacı yazarlığının yanı sıra sanatçı, kaligraf, grafik tasarımcıdır.

Michael ve Judith’in birlikte yayınladıkları geleneksel kültürlere ve Kızılderililere de dair pek çok eserleri olmuştur. Ayrıca bu ünlü çift son yüzyılın en ünlü Amerikan Kızılderili Spiritüel Liderlerinden biri olan Thomas Yellowtail (Sarıkuyruk) tarafından kabul edilmişlerdir.

Bu yazarların bazı diğer eserleri ise şöyledir:

– Indian Spirit, 2006

– The Universal Spirit of Islam, 2006

– Yellowtail, Crow Medicine Man and Sun Dance Chief: An Autobiography by Thomas Yellowtail and Michael Oren Fitzgerald,1991

– The Sermon of all creation: Christians on Nature, 2005

– Christian Spirit, 2004

Ayrıca Michael Fitzgerald, 2006’da “The Sun Dance Way” ve 2007’de “Native Spirit” adlı iki film de yapmıştır.

“Spirit of Indian Woman” Kitabı Hakkında

Kitabın ortaya çıkışında pek çok tecrübe ve bilgi birikimi etkili olmuştur.

Indiana Üniversitesi’nde Joseph Epes Brown adlı hocanın öğrencisi olarak araştırmalar yapan Michael (yazarımız)’in verdiği, 1970 yılında “Kuzey Amerikan Kızılderililerin Dini Gelenekleri” adlı Master dersi kendisini bu kitabın yazımına iten bir çalışma olmuştur.

Bu çalışmaya Mark Cowdry adlı, Kızılderili fotoğrafçılığında ustalaşmış kişinin fotoğraf koleksiyonu eklendiğinde kitabın yarısını oluşturan gerçek resimler ortaya çıkmıştır. Ancak anlaşılabileceği üzere kitap Kızılderililer üzerine bir yazı olmaktan ziyade, Kızılderililerin kendi seslerini yansıtan bir kılavuz gibidir. Onlardan alıntılar olan, onların anlatımlarıyla dolu bir fotoğraf albümünü andırdığını söyleyebiliriz. Bunun sebebi de kaynak olarak kitabın temelini oluşturan, 1974 yılında yapılan, pek çok Kızılderili kadının seslerinin kaydedilip koleksiyon olarak toplandığı bir araştırma olduğunu söylemek mümkündür.

Kitap, 2005 yılında basıldığında, şu kabilelerin seslerini yansıtır nitelik oluşturuyordu: Dakota, Lacota, Pawnee, Northern Blackfeet, Salish, Absaroke, Hopi, Yurok, Hidatsa Yerlileri.

Kitap Nasıl Ortaya Çıktı?

Kitabı ortaya çıkaran asıl güdüm, tarihsel bir çatışmadan doğmuştur. 19. Yüzyılda “Amerika’nın Tarihsel İlerleyişi” üzerine yazılan tarih kitapları Kızılderililerden söz etmiyor bile. Yok olan bu ırk aslında sanki hiç var olmamış gibi.

Spirit Of Indian Women kitabının yazarları gibi Kızılderilileri antropoloji tarihine katmak konusunda paralellik gösteren başkaları da olmuştur: “Bir Antropolog Olmayı Öğrenmek ve Yerli Kalmak” kitabı ile Beatrice Medicine (Antropolog) ve “Kızılderili Tarihinin Problemleri” adlı kitabı ile Frederick Hoxie (Tarihçi) gibi.

Kızılderililerin konu olarak ele alınmasının yanı sıra bu kitapla birlikte “kadının toplumdaki, kabiledeki rolü” de ele alındı. Araştırmadaki belirgin tutum başka bir çatışmadan kaynaklanmakta; kitap, erkeğin tarihteki liderliğinin tarih kitaplarını doldurmasına karşıt olarak kadının toplumdaki rolü ve tarihe kattıklarını vurgulamak açısından çok önemli bir çalışma örneğidir.

Edebiyat dalında bu karşı duruşa örnek olabilecek Ursula Le Guin’in Lavinia adlı kitabı gibi kurgusal bir çatışma örneği bulunmaktadır. Roma’nın kuruluşunu anlatan Virgil’in “Aeneid” kitabının sayfalarını dolduran kahraman erkeklere karşı, Le Guin’in kurguladığı, Roma’nın kuruluşunda bir kadının rolünün ne olmuş olabileceğine dair bir kurgu olan “Lavinia” kitabı benzer bir tutumla edebiyata yaklaşır.

Kızılderili Kadının İdeal Özellikleri

Kızılderililer, kadının doğasını çok iyi tanıyorlardı. Onlardan fiziksel güç gerektiren ya da eşlerini seçmek gibi duygusal güç gerektiren erdemleri beklemediler. Onlardan verici enerjilerini kanalize edebilecekleri “şifacılar” olarak ya da zihinsel güçlerini kanalize edebilecekleri  “ahlak sorumluları”, “ocağın bekçileri” ya da “çocukların eğitmenleri” olarak faydalandılar.

“O her zaman sessiz olandır ama yaşama dair aktivitelerin arkasındaki gücün sesidir.”

  1. Sükûnet: Kadına atfedilen yaşamsallık ve yaşamın döngüsünü devam ettirme gücü onun mistik sessizliğinden geliyordu. Sessizlik kontrol altına alınmış bir zihin ve ortaya çıkan bir ruhsallığın ifadesiydi. Kızılderililerde, çocuklar bile gereğinden fazla yüksek sesle konuşuyorlarsa “ölüleri uyandıracakları” düşüncesiyle uyarılırlardı.
  2. Asalet ve Alçakgönüllülük: Spiritüel içgörü için bu ruhsal asaleti ve alçakgönüllüğü kazanmış olmaları onlardan beklenirdi. Fazla ego ile ne çocuk eğitilebilineceğini ne de şifacı olunabileceğini bilirlerdi.
  3. Fiziksel Dayanıklılık: Kadının dayanıklılığı enerjisini uzun süre kullanabilmekle ilgili denemeleri aşmasından ibaretti. Kışın ve yazın dâhil her sabah soğuk duş alırlardı ve şifacı “terleme odası”nda, son sınavını verirdi.
  1. Ruhsal İçgörü: İlahiyatla iletişim içinde olması bir kadının doğası olarak görülürdü, bu şamanik bir yaklaşıma benzer. Kadın doğanın güçlerinden faydalanmayı bilendi. Bu bazı mitoslarda görülmektedir; mesela tütünü getiren kadındır, bereketi getiren de odur. Erken yaşta bir ruh genç kıza görünür. Ruhun görünmesi için kız iç hazırlık sürecine girer ve bu ruh ona kimliğini kazandıracak güç gibidir. “Toplumuma nasıl faydalı olurum” sorusunun cevabıdır.
  1. Ruhsal Öğretici, Çocuğun Hemşiresi: Çocuklardan kadın sorumludur.
  2. Ahlaki Erdem: Irklarının kurtuluşu, kanlarının saflığı, kabilelerinin ahlak sistemleri, evin onuru, ailenin alçakgönüllülüğüdür kadın.
  3. Yuva Kadınındır: Kadın ocağının ve kabilesinin “ateşini” canlı tutar, ailesini ve kabilesini besler.
  4. Uysallık, İtaatkârlık: Kadın, verdiği sözlere, babasının ve kabile şefinin kararına sadık kalır, inatçı ve sivri biri değil, derin ve yumuşak başlı biridir kadın. Babasının kendisi için seçtiği kişi ile evlenir ve büyüklerin öğüdünü dinler.
  1. Diğerlerine nezaket.

“Biz bugünkü zor zamanları o dönemlerde görmedik. Kimse tembel değildi, coşkusuz da değildi ya da kimse içmezdi ve birbiriyle dövüşmezdi.”

Kadına bu erdemleri atfeden toplum, ona ait olduğu yeri, değeri ve özellikleri veriyordu. Günümüzde kadın ve erkeğin rekabet etmesinin sebebi, kadından sahip olması beklenen “doğal erdemlerin” toplum için de değerli olmasıdır. Bu erdemler soyut erdemlerdir ve maalesef maddenin ve görünenin değerli olduğu bir toplumda kadının topluma verebileceği değerler ondan beklenmiyor, toplum yozlaşmaya doğru gidiyor. Kızılderililer biliyorlardı ve diyorlardı ki:

“Bir toplumda, kadınların kalpleri dünyalık olana kadar çökmez. Eğer öyle oluyorsa da, savaşçıların ne kadar cesur olduğunun ya da silahlarının ne kadar güçlü olduğunun artık bir önemi kalmaz.”

Kadının sahip olabileceği ahlak, ruhsal içgörü, sükûnet ya da itaatkârlık gibi değerler bugün moda değil ve belki Kızılderili Kadınları çalışmak, kadına kendi doğasını yeniden hatırlatabilir.

Kadına bu rolleri veren ve bu rolü erkeğin savaşçılığından daha önemli gören bu toplumun bazı ideal özellikleri vardı;

Kardeşlik Yasaları

Her şeyin üzerinde tutulan bir yasadır. Zor koşullara rağmen “kabile ideali”ni yaşatmak her şeyden önemlidir. “İyi bir akraba olmak” çok değerlidir. Kişisel diğer her şey bundan sonradır. Eğer bir kişinin hayat amacı bu yasaları korumak değilse ve kişisel bir şey onun için daha ön plandaysa artık bir “Dakota”lı sayılmaz, çünkü insan gibi davranmamış sayılır.

Geleneğin Önemi ve Tören

Geleneğin aktarılması onlar için kimlik gibiydi. Bunu koruyan törenler yapılır ve semboller taşınırdı. Mesela sembol olarak taşıdıkları bıçak-cömertlik, çuvaldız-çalışkanlık, kese-misafirperverlik anlamlarına gelirdi ve taşıyan kişiye bu erdemleri geliştirmeyi hatırlatırdı.

Geleneğin aktarılmasının diğer bir yolu da töreni yaşatmaktı. Bir tören yapıldığında içinde mutlaka belli semboller ve denemeler olurdu ki, törene giren ve törenden çıkan kişi aynı kişi olarak kalmazdı.

Tören onlar için içsel dönüşümü sağlayan bir araçtı ve törenlerin belli özellikleri vardı: tören yasa ve düzen içinde yapılırdı, saat hesaplamadan törene teslim olunması beklenirdi. Kadın ve erkekler törene ayrı ayrı katılırdı, tören içinde deneme ve acı olurdu, bu şekilde içgüdülere hâkim olmak kutsal tarafı açığa çıkarmak amaçlanırdı.

“Törene katılmak bizim için görünen ve görünmeyen tüm yaşam döngüsünün bir parçası olmak demekti.

Törenler, bize dengeyi sağlamamızı hatırlatır, birbirimizle barış içinde olmamız, yaratıcıyı ve dünyayı onurlandırmamız gerektiğini ve iyileştirici güçlere saygı göstermemiz gerektiğini hatırlatırlardı.”

Hayatı Tören Olarak Yaşadılar

Varoluş teorileri “hayatta her şey bir anlama sahiptir.” Bu nedenle de bedenlerinin ötesindeki özlerini yaşatmaya çalıştılar; buza düşünce karla ısındılar, ıslanınca kurumaya çalışmadılar.

Hediye Verme Gelenekleri

Hediye birbirlerini onurlandırmak için verilirdi ve vermeyene acırlardı, “güçlü bir ruhu yok” diye düşünürlerdi. Hediyeler, verilen kişide kalmaz elden ele geçerdi.

“Çocuklarım, asla verirken kısmayın. Ya kendi varlığınıza değecek şekilde verin ya da hiç vermeyin.  Hesaplayarak ya da duraksayarak vererek o insanın haysiyetiyle oynayacağınıza, onu hiç onurlandırmamanız daha iyidir. Çocuklarım cimri olmaktansa, vermek ve hiçbir şeyimizin kalmaması daha iyidir.”

Yönetim Şekilleri

Kalimatik tarzda yönetilirlerdi yani, kabile şefleri kararları alırdı ve bilge yaşlı kişiler bu kararlar verilirken sayılırlar, fikir danışılırlar ve herkes tarafından da saygı görürlerdi. Kabile şefinin çadırına herkes gelir ve tavsiye alırdı. Şef kabilenin aile babası figürüydü. Şef, ruhsal yuvanın babasıydı, herkes için dua ederdi.

Şef’in etrafında iç halkada erkekler, dış halkada kadınlar olmak üzere toplantılar olurdu. Kadınların dış halka olması, onları tütünden korumak içindi, ayrımcılık sebebiyle değil.

Ekonomik Sistemleri

“Bir adam nabzı hiç hızlanmadan verebilmelidir.”

Beyaz adamla aynı amacı taşıyorlardı; güvenlik ama farklı bir yol izliyorlardı, sahip olmak değil, vermek.

Evlilik

Çok özel, istisna durumlarda kabile şefleri çok eşli olabilirdi. Eşler birbirlerini seçemezdi, babalar evlendirirdi. Erkek ve kadın farklı kabilelerden olmak zorundaydı.  İyilikten aşk ve mutluluk doğuyordu. Kızı evlenirken babasına söz verirdi “Kocamı kendisi yapacağım.” Eşler her tehlikeyi birlikte göğüslüyorlardı. Savaşlarda kadın arka planda durup, yaralı kocasını taşırdı. Ev işlerinde erkek, ağır işlere yardım ederdi.

Kızılderili Kadının Kutsal Görevleri

Çocuk Yetiştirme

“Ailenin kalbi annedir çünkü yaşam ondan gelir.”

Beş yaşına kadar çocuk annesinin sorumluluğundaydı sonra erkekse, babaya veriliyordu ve ardından büyükbabaya. Eğer kızsa büyükanneye veriliyordu ama her zaman aynı zamanda annenin kendi sorumluluğunda kalıyordu.

Çocukların büyükanne ve büyükbabaya verilmelerinin sebebi, geleneği korumak için onların bilgeliğinden faydalanmaktı. Ailede daha bilge biri varken neden çocuğu anne kendi küçük çemberinde yetiştirsindi ki? Kadınlar bu konuda da alçakgönüllüydüler.

Çocuk eğitimi sırasında, kız çocukta sadakat, çalışkanlık (hamaratlık), kurallara itaat etme; erkekte cömertlik, dürüstlük, cesaret erdemleri geliştirilmeye çalışılıyordu.

Çocuklara nasıl dua edileceği öğretilirdi ve onlarla alçak sesle konuşulurdu. Çocuk annenin kabilesine bağlı olurdu.

Kabile törenleri eğitimlerinin en önemli parçasıydı. Tüm doğadaki tanrısallığı (Büyük Spirit) çocuğa hissettirerek, onların doğaya olan merakını derinlikle besliyorlardı.

Çocuğa alay etmemesi öğretiliyordu, kötülük görüyorsa uzaklaşacak ama alay etmeyecekti.

 “Herkese karşı iyi ol, çünkü kimsenin kalbini bilmiyorsun.”

Nezaket öyle kemik bir erdemdi ki, çocuklara kabalık geldiğinde buna “zamanın değişeceği an” ( suh-ah-kits-pe-oo-tani) olarak baktılar ve bu bir devrin kapanışı oldu.

Savaşta ve Barışta, Yönetimde Birlikte

“İnsanlığı yaratan ve kaderlerine yön veren savaşçılar değil, analardır.”

Kadının diğer bir görevi kabile divanının ateşinin koruyucusu ve bazı durumlarda divanın bir parçası olmaktı. Bu, Amerika Yerlileri’nde yönetim alanında da cinsiyetlerin birbirini tamamladığının bir göstergesiydi. Erkek karar mekanizması iken kadın da o kararlardaki “ruhu” korurdu, yani ateşi.

Kadın ailenin ruhundan da sorumluydu, aileyi asilleştirme görevi, kanın saflığı ve ahlaktan sorumluydu.

Ölüleri Anmak

Yuvanın ruhsal kısmını korumak kadının göreviydi ve bu ölümden sonra da geçerliydi. Kadın ölüleri hatırlatmak, anmak ve onların varlığını hanede korumakla görevliydi.

Yuva

Kızılderili sadece fiziksel planın gerçekliğin tamamını oluşturmayacağını biliyordu. Kadın, yuvayı her planda besleyendi. Güneş doğmadan kalkar, külleri temizler, dua eder, yemek yapardı. Kızılderili bir kadın için her yemek bir törendi. Aklından hiçbir kötü fikir geçirmeden yemeği pişirmek zorundaydı, çünkü düşüncelerimiz ve yüklediğimiz hislerin yemeğe geçtiği ve ordan da yiyen kişiyi o planlarda da beslediği düşünülürdü. Eğer bu kötü fikir ve duyguysa, yemekle birlikte yiyen kişiye bu fikirler de geçecek ve o kişiyi zayıflatacaktı.

Kadın, büyük yaratıcıya eylem ve dua ile şükran sunardı. Bir sanatla uğraşır mesela, sepet yapar ve ateşi besleyen kereste toplardı.

Şifacı Doktor

Kızılderili kadınlar şifacı olarak toplumda rol alırlardı. Dayanıklılıkları denenerek bu mesleği edinirlerdi.

Şifacı olabilmek için genç, aktif, sağlıklı,  zorluk ve ceza karşısında şikâyet etmeyen olmalıydılar. Saflığı korumak ve doğadaki güçlerden faydalanmak üzerine eğitim alırlardı.

Şifacı olarak son denemeleri terleme odası ve dağda inzivaya çekilmekti. Halka içerisinde akrabalarına sarılarak göğsü çıplak ve altında kalın bir etekle dans ettirilir ve yorgunluktan bayılacak duruma geldiğinde dahi bu dans devam ederdi, ta ki yere yığılana dek. Bu sınav için bir şifacı 5-10 yıl kadar hazırlık yapardı, yani bu denemeyi aşmaya hazır olana kadar eğitilirdi. Ardından da aşabilirse dağda 10 gün kadar inzivaya çekilmesi gerekirdi.

Kaderin Yöneticisi

 ”Dünyanın kaderi kadınların ellerindedir.”

Kadınlar kaderden de sorumluydular; kaderden sorumlu yaşlı kadın her gün kaderin örgüsünü örer. Ancak bu yaşlı kadının bir köpeği vardır ve bu köpek de yaşlı kadın yorulup uykuya dalana kadar bekler ve uyuyunca da kadının ördüğünü sökmeye başlar. Köpek uyuyakalıp yaşlı kadın örgüyü tamamlayabildiğinde insanlık sona erecektir. Kaderin sorumluluğu bilge kadının ellerindedir.

Öğretmen

İçgüdüleri yönetmeyi kabilesine öğretir, bu konuda kadın örnek olur. Sadece çocukların eğitiminden değil, toplumunun eğitiminden sorumludur. Tıpkı bir öğretmenin sorumluluğunda, kadın toplumuna ilham olur.

Saygı Duyulanlar, Büyükanneler, Ebeveyn Bağlılığı

Kızılderili büyükanneler, öykü ve efsane anlatıcılarıydılar. Çocuklar anne babalarından ziyade büyükanne ve büyükbabalarının gözetiminde ve eğitiminde büyütülürlerdi. Çünkü onlar “geleneğin” aktarıcılarıydılar.

Gelenek ve törenlerin aktarılması her türlü bilginin çocuğa verilmesinden daha önemliydi ve bu hayata daha “pratik” bir bakış açısıyla yaklaşmalarıyla ilişkiliydi.

Büyükanneler, anne babaya ve atalara bağlılığı öğretendi. Bilge bir hayat örneği oluştururlardı. Saygı görürlerdi. İrade gücünü ve diğerlerini düşünmeyi öğretirlerdi.

Genç Kızılderili Kadınların Törenleri

  1. “Bakireler Şöleni”

Evlenmemiş kızlar, belli aralıklarla ortaya kalp şeklinde kırmızıya boyadıkları bir taş, yanına bıçak ve ok koyar, etrafında iç içe iki halka oluşturur ve sonra sırasıyla  ortaya gelerek sessizce taşa ellerini koyarlar. Bu kızın bakire olduğunun bir göstergesidir. Eğer grupta o sırada şüphesi olan bir izleyici varsa kıza meydan okuma hakkına sahiptir ve bu meydan okumada haksızsa kendisi, haklıysa kız cezalandırılır ki bıçak ve ok da sembolik olarak bunun işaretidir.

  1. İlk Erginleşme İnzivası ve Orucu

Genç kız, ilk erginleştiğinde dönem bitene kadar, 10 gün kadar inzivaya çekilir, oruç tutar ve bu dönemde onunla kimse görüşmez. İlk gün oruç tutmaya başlar, her gün duş alır ve annelik üzerine düşünür. Aileye geri döndüğünde, terleme banyosuna girer,  artık farklı bir giysi giyerek durumunu gösterir, arınmış kabul edilir ve o artık ergin biridir.

  1. Özel Günü

Kadının özel günü kutsaldır. Bu dönemde hiçbir erkek onu göremez. Bu kadının özel gününe duyulan saygıdan kaynaklanır. Aynı zamanda bu dönemde kadının enerjisisnin çok güçlü olduğu, erkeğin erkekliğini etkileyecek ve onu kendi gücünden yoksun bırakacak bir etkiye sahip olduğu düşünülür. Kadın işlerinden o dönemde muaf tutulur ve ailedeki diğer kadın akrabalar ona hizmet eder.

  1. Hamilelik

Bu dönemde kadın, sadece eşinin sorumluluğunda olur, kabileden uzakta inzivaya çekilir. Eşi, yeni işlerle “güçlü” bir baba olacağını kabilesine ispat etme dönemine girerken, kadın için bu dönem yeni bir yaşamsallığa rahim olma kapasitesini kendinde uyandırma açısından kutsal sayılır. Kadın, çocuğu 5-6 yaşına gelene kadar bir daha hamile kalamaz. Yani her yeni hamilelik süreci için en az beş yılın geçmesini bekler.

İnanç

“Bu ben değilim, bu Tanrı’nın gücü. O sayede yaptıklarımı yapabiliyorum.”

Her yer onlar için dua yeriydi ve tüm doğa bu nedenle kutsaldı. Ayrı bir tapınak inşa etmediler. Onlar için doğadaki ruhlar tek bir kaynağın izleriydi. Tekâmül ve atalarının bilgeliğine bağlı eylemlerde bulunmak önemliydi.

Tanrıya çeşitli sıfatlarla seslendiler: Wakan. Taku wakan. Wakan tanka. Taku skanskan. Wahupa. Wah-pee-wah-mow (ama büyük gizemin asıl adı asla söylenmedi). O, her şeyde ve doğadaydı. Doğaya nüfus eden o güce dua ettiler, doğaya değil.

Var olan her şeyin bir ruhu vardı, bu ruhlara dua ettiler, onlara yemek sundular. Yemeğin ruhunun, var olanın ardındaki Tanrıları, güçleri, ruhları beslediğini düşündüler. Kötü ruhlardan evlerini arındırmak için sedir ağacı tütsüleri yaktılar.

Onları daha alçakgönüllü ve asil kılacak bir dinleri vardı. Her gün ve saat saat “kaynak”la temas etmenin yollarını aradılar.

Ölümden sonra doğruluk içinde bir hayat yaşamışsa cennet için merdiveni olan cheek cheek alth’a geleceklerine inanırlardı.

“Yalnız yürümüyoruz.

Büyük yaratıcı arkamızda yürüyor.

Bunu bil ve şükran duy.”

ELİF ÖZTÜRK

KAYNAKÇA

Fitzgerald, Judith and Michael Oren Fitzgerald. The Spirit of Indian Women.

Bloomington: World Wisdom Inc, 2005. Print.