Ekoloji

EKOLOJİK KRİZE FELSEFİ BİR BAKIŞ

Doğa kavramı XX. yüzyılda ortaya çıkan çeşitli ekolojik sorunlar (kirlenme, gürültü, çeşitli bitki ve hayvan türlerindeki yok olma…) ile insanın karşısına sıkça çıkmaya başlayan bir kavram oldu. Doğa ile ne anlaşılması gerektiği, doğa ile insanın uyumu, doğal yaşama gibi çeşitli sorular farklı boyutlarda konuşulmaya başlandı. Doğa karşısındaki tutumlarına göre çeşitli fikir grupları oluştu. Hükümetler çevre ile daha ciddi ilgilenme ihtiyacını duydular ve çevre ile ilgili bakanlıklar kuruldu. Bilim dünyasında bu konuda araştırma yapmak için ekoloji ve çevre bilimleri gibi yeni disiplinler ortaya çıktı.

Tüm bu değişimleri doğa felsefesi içinde ele almak gerekmektedir.

Günümüzde de insan-doğa ilişkisi, özellikle ekolojik sorunlardaki artış nedeniyle yeniden önem kazanmıştır. Bu sorunlar karşısında değişik fikirler ortaya çıkmış da olsa tüm bunların hem fikir olduğu bir nokta vardır; çevre sorunlarının varlığı ve geleceğe yönelik tehditler oluşturduğu gerçeği.

Yüzyılımız insanı ortaya çıkan çevre sorunları ile yeni soruları ortaya atmaya başladı. Bu sorunların getirdiği sorular çerçevesinde; insan doğanın efendisi midir, doğanın bir parçası mıdır, doğaya yabancılaşmış mıdır, doğa ile uyumlu bir ilişki mi kurmalıdır, doğaya egemen mi olmalıdır, doğa ile bağımlı bir ilişki mi kurmalıdır gibi sorular ile içine düştüğü fiziksel ve zihinsel sorulara yanıtlar aramaya başladı.

İnsanın doğa ile ilgili soruları 20. yüzyılda başlamadı. Öyleyse insanın doğa ile ilişkisindeki sorular sadece sanayinin getirdiği sorular değildir. İçinde yaşanılan doğa tarih boyunca insanoğlunun sorularının ve yanıtlarının kaynağı olmuştur.

Doğa görüşü bir insanın ve toplumun hayatında önemli rol oynar. İnsan doğa ile fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak çeşitli boyutlarda iletişim içinde olduğundan, bir doğa görüşüne sahip olmayan herhangi bir birey veya toplum bulunamaz. Günümüzde içinde bulunulan durum CAPRA’ya göre tek bir krizin farklı görüntülerinin toplamı olarak görülür. Bu sistemsel kriz Capra’nın yürürlükte olan değer sistemi ve ona karşılık gelip de 300 yıldır Batı kültürüne egemen olan dünya görüşü ile bir tuttuğu köklü kültürel değişiklikten kaynaklanan bir krizdir. (ELKINS). Bu nedenle krizin çeşitli görüntüleri değil kendisi yani sonuçlar değil nedenlerle, günümüz insanının doğa görüşünde var olan zihinsel nedenlerle ilgilenmek gerekmektedir.

“İnsanoğlunun doğa ile ilgili sorunlarını sanayi toplumuna geçiş ile ilişkilendirenler, sorunun çözümünü de sanayi toplumunun sonuçları olan kent yaşamı, işsizlik, çevre kirlenmesi gibi unsurlarda arama yoluna girmişlerdir.” (ASLANOĞLU). Sorunun çözümünü sonuçlarında aramak sadece ortaya çıkmış olan görünen sorunları ortadan kaldırabilecektir oysa sorunun kökleri, nedenleri yerinde kaldıkça yeni sonuçlar ortaya çıkmaya devam edecektir.

Eğer içinde yaşanılan soruna tarihin yardımıyla daha geniş bir açıdan bakılmazsa kısa vadeli, sorunun kaynağından uzak çözümlerle hareket edilir. Herkesin hem fikir olduğu çevre sorunlarının varlığı ve geleceğe yönelik tehditleri konuşmak yerine bu sonuçları doğuran nedenler üzerinde konuşulmalıdır.

Doğa görüşü insanın evren (kozmos) ile ilgili bilgilerinden beslenir. Kozmoloji adı verilen disiplin evreni, evrendeki düzeni, yasaları kavramaya ve anlamaya çalışır. Örneğin Orta Çağ Avrupa’sında insan merkezli (homosantrik) evren görüşü doğadaki her varlığın insana hizmet etmek için var olduğu, doğanın insan etrafında döndüğü düşüncesi insanları doğa içinde bencilce hareket etmeye itmiştir.

Doğa Ne Demektir?

Doğa felsefesi doğayı anlamayı, doğayla uyum içinde olmayı fizik, ahlak, ekonomi, tarih, toplum bilim gibi çeşitli disiplinleri kullanarak bütünsel bir bakışla doğayı ele almaya çalışır. Bu şekilde doğa-insan ilişkisi üzerinde yoğunlaşır. Aradığı yanıtlar doğa nedir, insan doğa ile nasıl bir ilişki kurmalıdır, doğal olmak ne anlama gelir gibi sorulardır.

Doğayı ve onun etkisini görmezden gelmek mümkün değildir. Richard Wisser üç çeşit doğa görüşünden bahsetmektedir. Wisser’e göre bu bakış tarzı artık teknik işleyen insan aklı için sadece çelişkili ve ütopik, yani zamana aykırı ve yersiz görünebilir. Wisser’ın vurguladığı nokta sahip olunulan bu doğa görüşü ile günümüze yaklaşmak çok zordur çünkü sorunu yaratan gözlüklerle nedenler gözükmeyecektir.

I. Klasik-Antik’te “Physis”: Bizim doğa bilimlerinden anladığımız “fizik” ile ortak yanı sadece her ikisinin de aynı kökten gelmesidir. “Pyhsis ” sadece kendi kendine dayanan ve varlığı başka hiçbir varlığa borçlu olmayan bir kökeni işaret eder. Tüm var olan varlığını onun varlığına borçludur. Physis hep var olagelmiş olandır, kendi kendine ortaya çıkandır. Burada görülüyor ki physis bütün empirik deneyleri, matematik hesapları, istatistik yasallıkları olan fizik olmayıp ortaya çıkıp hüküm süren varlıktır ki bu varlık var olanda görülmez fakat var olanın kalbini attıran odur. Platon bu yaklaşımı evreni Makrobios büyük canlı olarak adlandırarak ifade etmiştir.

II. Latincede: “Natura”: Doğa olarak adlandırılmaktadır. Doğa sözcüğü üretkenliği yani doğurmayı dile getirir. Her şeyin akraba ve bir arada bulunduğu doğanın dışında hiçbir şey kalmaz. Her tek şey doğal olarak bir diğeriyle birlik içindedir.

III. Her Şeyin Yaratıcısı “Creator”: Özellikle kutsal kitaplardaki şekilde yaratılıştan bahseder. Böylece hem physis olarak varlığı hem de naturanın varlığını hiçten var edilmiş yaratık olarak görür. Bu görüş yaratılışı ilk planda yaratılmış veya ebedi bir var olan olarak görmez, onun yaratılmamış olan başka bir şeye bağımlılığına dikkat çeker. Bu görüşteki yaratılış physis ve naturaya göre önceliklidir. Bu ise Platon’un Timaeus’da bahsettiği Demiurge’dir.

Yeni Çağ’ın modern “doğa” anlayışlarına bakıldığında bu üç doğa yorumu geri-anakronik, romantik-şüpheli, bilime aykırı-şiirsel, kısacası felsefi, sanatsal dolayısıyla tek kelimeyle fantastik sayılabilir ama insanın ruhunun derinliklerine inen de felsefe, şiir ve sanattır. Günümüz insanı içinde bulunduğu doğa görüşünü bir kenara koymadan onu eleştirmesi, sorgulaması mümkün değildir çünkü doğa görüşü dışında tüm fikirler kendisine yabancı, komik ve anlamsız gelecektir. Bu nedenle tarihe, tarih içinde bir doğa felsefesi ile günümüz doğa görüşünü karşılaştırmaya ihtiyaç vardır.

Günümüzdeki Doğa Görüşü

Günümüz toplumu ekonomik ve maddi ölçütlere göre hareket eder hâle gelmiştir. Bir hareket, tutum veya girişim ekonomik olarak değerli olup olmamasına göre değerlendirilmektedir. Bir toplumun ve bir bireyin yaşamını belirleyen en önemli ölçütler ekonomik olanlardır.

Doğanın bitmez tükenmez bir ham madde olarak görülmesi özellikle 16-17. yüzyıllardan itibaren Batı’da gelişen bir düşüncedir.

Teknolojinin de ekonomik ölçütlere göre hareket etmeye başlaması ile doğayı tükenmez bir ekonomik ham madde olarak gören zihniyet yaşama daha hızlı bir şekilde geçme fırsatı bulmuştur. Böylece, bir etkinlik ekonomik olup olmadığına göre değerlendirilmeye ve ahlaksal ölçütlerden bir pay almadan gerçekleştirilmeye başlanmıştır. İnsanın sadece ekonomik bir varlık olmadığı gerçeğiyle çelişmeye başlayan bir yaşama şekli ortaya çıkmıştır.

“Hesaplanabilir güçler bütünü” olarak günümüz doğa anlayışı doğayı yalnızca “ana enerji birikimi deposu” olarak tasarımlar.” (WISSER). Bu anlayışı ile doğa insanın gözünde değerlerden, ilkelerden, yaşamının bir parçası olmaktan uzak bir enerji deposu görünümündedir.

Çağın doğa karşısındaki tutumu geçmişte olduğu gibi engin bir doğa felsefesi ile değil, maddi ve ekonomik ölçütlere göre çalışan doğa bilimleri ve teknoloji ile belirlenmektedir. Bilimin temel görevi yaşamı anlamaktır ve bu nedenle de onu korumak zorundadır. (HESINBERG, 1987) Doğa felsefesi doğayı anlamayı, doğayla uyum içinde olmayı fizik, ahlak, ekonomi, tarih, toplum bilim gibi çeşitli disiplinleri kullanarak bütünsel bir bakışla doğayı ele almaya çalışır. Günümüzdeki gibi sadece ekonomik veya teknik bir bakış açısıyla doğayı anlamak mümkün olmamaktadır. Günümüze bir doğa felsefesi aracılığıyla bakma ihtiyacı doğmuştur.

“Bu yüzyılda insan kendini doğanın bir parçası olarak değil, yazgısı doğayı egemenliğine almak ve yenmek olan bir dış güç olarak hissetmektedir. İnsan doğayla savaştan bile söz etmektedir oysa bu savaşı kazanacak olursa kendisini de yenik düşen tarafta bulacağını unutmaktadır.” (SCHUMAIR). Böyle bir savaş Ekonomik İnsan hırsının bir sonucudur. Daha çok kazanma hırsı ile hareket eden XX. yüzyıl insanı önüne çıkan insan, doğa veya değerler gibi engelleri yok ederek istediğini elde etmeye çalışmaktadır. Schumair’in vurguladığı gibi insan doğanın bir parçasıdır. Doğayla savaşmaya kalkan bir insan gerçekte kendisiyle savaşmaktadır.

“İnsanın kendisini doğanın diğer parçalarından soyutlayarak düşünmesi, bugünkü çevrede her alanda görülen doğa insan dengesizliğine yol açtı.” (BERKES, 1993). Öyleyse insan ile doğayı ayrı ayrı düşünen bir doğa görüşü ekolojik sorunların bir nedeni olarak kabul edilmelidir.

İnsanoğlunun doğanın içinde yaşadığını, doğanın bir parçası olduğunu unutturan süreçlerden birisi de içinde yaşadığı şehirlerdir. Şehir insana bir eko-sisteme bağlı olduğunu unutmuştur. İnsan bitkiler ve hayvanlar ile yaşayan canlı bir doğanın parçası olduğunun farkında değildir. Kızılderili deyişinin söylediği gibi doğadaki her ögenin birbirini etkilediğini, bir bütünlük içinde olduğunu bilmiyormuş gibi davranmaktadır.

Şehir ekonomik bir hırsla, yalnız başına yaşamaya çalışan insanın evi olmuştur. Şehir XX. yüzyıl insanının zihniyetiyle ortaya çıkmıştır.

Bazı Kızılderili metinlerindeki düşünceler XX. yüzyıl insanının zihniyetinin maddiyatçılığının görülmesine yardım eder: “toprak ve suyun sahibi insan değildir, doymak bilmez açlığı beyaz insanın, doğanın bütünlüğü; her şey bağlıdır birbirine, doğanın herhangi bir parçasına gelecek etki diğerlerini de etkiler, tüketim çılgınlığı, kirlenme sadece fiziksel değil aynı zamanda zihinsel…” (KIZILDERİLİ ŞEFİ).

Günümüz insanı her şeye sahip olmak isteyen hırsı ile toprağa, suya, hayvanlara ve insanlara da sahip olmaya çalışmaktadır. Sahip olmadan bir ilişki kurumaz olmuştur. Kızılderili Şefi’nin dediği gibi doymak bilmez bir açlıktır bu çünkü açlık fiziksel değil zihinseldir. Zihnindeki açlığı kaldırmadan açlığnı doyurması mümkün olmayacaktır.

Kirlenme fiziksel değil zihinseldir. İnsan ne kadar çevresini sanayi artıklarından, şehrini çöplerden temizlese de zihnini temizlemedikçe kirletmeye devam edecektir. Zihnin temizlenmesi de fikirlerin değişmesi ile doğa görüşünün değişmesi ile mümkündür bunun için de bir doğa felsefesine ihtiyaç vardır.

1. yüzyılda bilimlerin çoğalması ve ihtisaslaşması ile doğaya bütünsel bir bakıştan, yaklaşımdan uzaklaşılmıştır. Suyun ne olduğu sorulduğunda, bunun yanıtı suyu ne için kullanıldığına göre değişir. Bir kimyacının, bir fizikçinin, bir filozofun, bir ev kadınının bu soruya vereceği yanıtlar farklıdır. Bir kimyacı suyun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğunu, bir fizikçi renksiz bir sıvı olup deniz seviyesinde 100 derecede kaynadığını, bir ev kadını musluklardan akan şeyin su olduğunu söyleyecektir. Bütün bu yanıtlar doğru olsa da hiçbir yanıt suyun ne olduğunu tam olarak yanıtlayamamaktadır. Bunlar eksik tanımlardır öyleyse eski zamanlardan gelen birleştirici özelliğiyle felsefe suyun ne olduğuna bütünleyici bir bakışla yanıt vermeye çalışacaktır. (KOREN).

Günümüz insanı da doğayı kullanışına göre bir anlam vermektedir. Doğa ekonomik kazanç amacıyla kullanıldığı için bir ham madde olarak tanımlanmaktadır. Böylece kendisinin de içinde yaşadığı tüm doğa bir ham maddeden, bir enerji kaynağından, bir maddeden öte bir anlama sahip değildir. Günümüz bilimlerinin bütünleyici bir bakıştan uzak kalarak doğaya yaklaşmaları ve insanın doğa görüşünde ve yaşamında bütünsellikten ve birleştiricilikten kopması sonucu doğanın doğa hakkında verilen yanıtlar eksik kalmaktadır. Bütünsel bir doğa görüşü bir doğa felsefesi ile oluşturulabilir. Yani doğanın ne olduğunu çeşitli açılardan inceleyerek ele alan bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Doğayı sadece bir ham madde alanı olarak gören anlayış içinde doğal olma, doğal davranma ihtiyacı da farklı şekillerde karşılanmaktadır. Toplumlarda doğal davranmak, doğal besinler ile beslenmek, doğal ürünlerden yapılmış giysiler giyinmek, doğal olarak güzelleşmek, doğaya geziler düzenlemek gibi ihtiyaçlar ön plana çıkmış, moda olmuştur. Kırsal tatil sanayinin, doğaya geziler düzenleyen işletmelerin, evcil hayvan besleyenlerin, tüccarların mallarını satarken kullandıkları albenili kelime “doğal’ın kullanımının, bahçesinde hanımelleri biten bir kır evinde emekliye çekilme düşlerinin artışı yaşamdaki bir ihtiyaca işaret etmektedir. Bu ihtiyaç insanın içinde duyduğu çelişkinin, yabancılaşmanın bir çıkış aramasına benziyor. Kendisi ile savaşa girmiş materyalist insanın kendindeki krizden kaçış yollarını gösteriyor. Ama unutmamalı ki ne kadar şehirden uzak bir kır evine gitse de doğa anlayışı ve zihniyeti de oraya götürüyor. Zihniyeti, doğa görüşünü değiştirmeden, kendini değiştirmeden mekânı değiştirerek, giydiklerini, yediklerini değiştirerek bu krizi atlatmak mümkün olmayacaktır.

Doğa sorunları zihniyet boyutunda ele alınması gerekir. “Doğa sevgisi ne gönüllü fakirlik içinde, dağların ardında bir vadide biraz keçi peyniri üretebilmek için toprağa dönüşü zorunlu kılar ne de ellerini kirletmeyi engelleyecek önlemler alarak bayramlarda doğayı kutsamayı gerektirir.” (HESINBERG). Hesinberg günümüzdeki doğa sorunları karşısında bulunan çözümlerden ikisine değiniyor.

Bunlardan birisi doğaya dönüşü önerirken diğer çözüm de doğanın fiziksel olarak bile ne olduğunu bilmeden ve hissetmeden doğayı değerlendirenleri işaret etmektedir. “Doğaya dönüş olarak kendini gösteren doğal olma çözümü tarih içinde J. J. Roussoure’da da gözükmektedir.” (MOREN). İyi, vahşi ve doğaya dönüş anlayışı zihinsel boyutta yanıt bulamayıp bir çıkış arayanların bulabileceği kolay bir materyalist çözümdür fakat bu tür bir davranış zihinsel kökleri ile sorunun nedenlerini değiştirmekten acizdir. İnsanın içindeki kriz dağ evine gidildiğinde ortadan kalkmayacak, doğal besinlerle beslendiğinde yok olmayacak çünkü bu kriz bir zihniyet krizidir. Taşıdığı kriz kendi içinde olduğu için çözümü de kendisindedir ne şehirleri, ne teknolojiyi ne de sanayiyi değiştirmekte veya terk etmektedir.

Doğaya Dönme seçeneğinin tam tersi bir yaklaşım da sadece zihinsel olandır. Doğa ile sadece zihinsel bir iletişim kurup doğa denilen alandan uzakta konuşmak da bulunacak yanıtları bütünlükten uzaklaştıracaktır. Toprağa dokunmadan, çevredeki hayvanları, bitkileri, gökyüzünü, ağaçları görmeden dört duvar arasında doğayı anlamak da kolay olmayacaktır. Böyle bir çözüm yaklaşımı hastasına dokunmadan teşhis yapmaya çalışan doktorun yaklaşımına benzemektedir. Doğa fiziksel olarak da anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Birçok boyutta yaşanan çevre sorunları; toprak, hava, su kirlenmesi, hayvanlar ve bitkilerdeki çeşitliliğin azalması, dünyadaki çölleşme gibi sonuçlar aynı kökten çıkan farklı dallar gibi düşünülmelidir.

Günümüzde doğal olma doğadan uzaklaşıldığı için bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmakta, modalar ve piyasa tarafından bu ihtiyaç suistimal edilmektedir.

Doğa sorunlarının sadece sanayinin bir sonucu olarak görme hatasına düşülmemelidir.

Bunlar kökleri doğa görüşünde yani zihniyettir.

Doğa görüşü günümüzde felsefi ve etik ilkelerce şekillendirilmeyip maddi, ekonomik ölçütlerle belirlenmektedir. Bunun sonucu olarak doğayı sadece bir ham madde veya cansız bir dünya olarak gören bir anlayış mevcuttur Bu zihniyet tarihin ve felsefenin rehberliğinde bireyde, eğitim ile de toplumda değiştirilmelidir.

Doğa ile ilişki sadece maddi boyut ile değil aynı zamanda zihinsel boyutta da kurulmalıdır. İnsan sadece fiziksel olmadığı gibi doğa ile ilişkisi de sadece fiziksel boyutta kurulamaz. İnsanı oluşturan düşüncesel, duygusal, fiziksel tüm boyutlar ile doğada yaşanmalı ve tüm bu boyutları kapsayan bir doğa görüşü oluşturulmalıdır.

Doğanın bir bütünlük içerdiği düşüncesine aykırı olan tek bir boyutla doğanın anlaşılması yerine bütünsel bir yaklaşımla doğayı fiziksel ve zihinsel boyutlarda incelemek gerekmektedir.

İnsanlar doğanın ve insanın ne olduğu konusunda cehaletini azaltmadan doğa ile dengeyi de kurması zor olacaktır; ancak BİLMECENİN çözümü Rousseau’nun doğaya dönmesinde ya da Amold Gehlen’in insanın doğası gereği bir kültür varlığı olduğunu dile getiren kültüre dönme formülünde aranmadığı takdirde: daha ziyade Heidegger’in şu sözü “gelecek günlerde de gezginler olarak Varlığın komşuluğuna doğru yolda olalım” takip etmelidir. (WlSSER). Yani insanı ve doğayı anlama yolunda ilerleyerek dengeyi tekrar kurmaya çalışmalıdır.

Günümüz doğa sorunlarının nedeni doğa görüşünden kaynaklanmaktadır yani bir zihniyet sorunudur. Öyleyse çevreyi temizlemekle değil zihniyeti temizlemekle işe başlamalıdır bu da İNSANIN YENİLENMESİDİR. Bunun için doğayı bütün olarak gören klasik felsefeye ihtiyaç vardır.

Günümüz insanı kendini ve doğayı sadece ekonomik veya maddi ölçütlerle anlamayı bırakıp tarih ve felsefenin rehberliği ile bütünsel bir yaklaşım kullanırsa kendindeki ve doğa ile ilişkisindeki dengeyi tekrar kurabilecektir.

Güner Örücü

 

 

ÇEVRE

 

Bugüne kadar çevre ile ilgili birçok şey söylendi ve yazıldı. Ama henüz ortaya somut bir şey konulamadı. Tabii önce “çevre” deyince ne anlıyoruz, buna bir açıklık getirmek gerekiyor. Yalnızca ağaç dikmek çevre soruna çözüm getirir mi? Elbette getirmez. Çevreyi çok geniş anlamda düşünmek gerekir. En basit örneği her gün kullandığımız kâğıt, gazete vb. Diyebilirsiniz ki bunun çevre ile ne ilgisi var? Oysaki ilgisi çok. Bir ton kâğıt yapmak için kaç tane ağaç kesildiğini acaba hiç merak edip araştırdınız mı? Zannediyorum 12 ile 18 arası ağaç kesiliyor. Tabii bu rakam kullandığımız kâğıdın kalitesine göre de değişiyor. Demek ki, yalnızca ağaç dikmek yetmiyor, kullandığımız kâğıda kadar dikkat etmeliyiz. Peki, buna da dikkat edersek sorun çözülür mü? Hayır! Önce kesinlikle vurgulamak istiyorum, eğitim çok önemli. Bunun için hepimize görev düşüyor. Her şeyi devletten beklemek yanlıştır. Birey’den tutun da tüm kamu kuruluşları, özel sektör, holdingler, öğretim kurumlan hatta konuyla ilgili uluslararası ortaklaşa işbirlikleri vb. herkese büyük görevler düşmektedir.

Geçenlerde, 9.1.1992 tarihinde, Cumhuriyet gazetesinde okuduğum bir yazı dikkatimi çekti. Şimdi size bu metni olduğu gibi aktarıyorum; “İngiliz The Guardian gazetesinde, *Eski gezegende hala hayat var* başlığıyla yayınlanan yazıda, dünyada yaşayan canlıların büyük tehlikede oldukları, ancak bir çevre devrimini gerçekleştirmenin de şu an için uzak bir olasılık olmadığı vurgulandı. Yazı özetle şöyle: “Pek çok kişi halâ dünyanın gittikçe kötüleşen koşullarının yüzeysel olduğu ve koşulların ufak tefek bazı politika değişiklikleriyle düzeltilebileceği inancında.” Ancak 20 yıldır dünya çapında, kuruluşlar, siyaset adamları ve bireylerin harcadıkları onca çabaya karşın gittikçe kötüleşen çevre koşullarında bir düzelme sağlanamadı.

Çevrenin bu denli kötüleşmesi pek çok ülkede insan yaşamını etkiliyor, besin maddeleri üretiminin azalmasına yol açıyor, ekonomik gelişmeyi gerektiriyor. A.B.D’de California’nın Los Angeles havzasında binlerce çocuk 10 yaşına geldiklerinde kirli hava nedeniyle ömür boyu solunum yolları hastası olup çıkıyorlar. Rusya’da da 300 bin kişi radyasyon nedeniyle sürekli tedavi altında bulunduruluyor.

Ozon tabakasının delinmesi yüzünden de önümüzdeki 50 yıl içerisinde sadece A.B.D.’de 200 bin kişinin deri kanserinden hayatını kaybetmesi bekleniyor. Bütün dünyada milyonlarca kişinin yaşamı tehlikede. Bu örnekler ve daha sayamadığımız birçokları bize, insan sağlığının dünyanın sağlığına bağlı olduğunu göstermeye yetiyor.

Üretimdeki düşüşün daha çok yoksul ülkelerde yoğunlaştığı görülmekte. Gelirlerin sınırlı olması ve kemer sıkılması zorunluluğu nedeniyle besin maddeleri ithalatı bu ülkelerde kısıtlanınca dünya yüzünde şimdiye kadar görülmemiş sayıda aç insan yaşamaya başladı.

Bu yüzyılın ortasından önce doğmuş olanlar, dünya nüfusunun ikiye katlanarak beş milyar kişiye ulaştığına tanık oldular. Birleşmiş milletlerin nüfus bilimcileri ise, iki bin elli yılında dünya nüfusunun on milyar kişiye yaklaşacağını hesaplıyorlar. Günümüzde yok olan uygarlıkların arkeolojik kalıntılarını inceliyoruz. Aslında hiç kimse bir iki milyon arası Maya üyesinin neden yerlerini yurtlarını bıraktığını tam olarak kestiremiyor. Ancak son olarak okunabilen hiyerogliflerden anlaşılan, bölgede vahim bir çevre sağlığı sorunu yaşanmış olduğu.

Değişiklik, yeni bilgiler ve yeni deneyimler elde edildikçe sağlanabilir. Atmosfer kimyacıları, 1980’lerin ortalarında buzdolapları, klima cihazları ve sprey kutularında kullanılan CFC gazının ozon tabakasını yırttığını ve bu yırtığın hızla büyük bir delik halini aldığını haber verdiler. Ozon tabakası, bilindiği gibi insanoğlunu mor ötesi ışınların zararlı etkilerinden koruyor. Bunun sonucu olarak dünyada artık CFC gazı hemen hemen hiç kullanılmıyor. Hiçbirimiz ömrümüzde ozon tabakasını görmedik. Bunun delinmesinin nasıl olduğunu bilmeyiz bile. Buna karşın bütün dünya, atmosfer kimyacılarının çaldıkları tehlike çanlarına kulak verdi çünkü bu yeni bir bilgiydi.

Beş yıl önce CFC üreticileri, ortaya atılan bu bilimsel verileri tartıştılar. Şimdilerde birkaç önde gelen şirket, uzun vadede kendi çıkarlarına en uygun olanın, alternatif bir enerji kaynağı bulmak olduğunda karar kılarak güneş-hidrojen ekonomisine yöneldiler.

Bazen de değişim yaratılması için sadece yeni bilgiler yetmiyor. Bir sigara tiryakisini ele alalım; bu tiryaki, sigaranın sağlığa olan zararları hakkında ne kadar yazı ve haber okursa okusun aldırmaz ama günün birinde, soluk almakta zorlanıp doktora gittiğinde akciğer kanserine yakalandığı ya da kalbinin zayıfladığını öğrenince sigaradan kesinlikle vazgeçer. Bu durumda, yeni bilginin sağlayamadığını yeni deneyim sağlamış demektir.

Şimdi iki seçeneğimiz var: Ya Çevre devrimi yapacağız ya da bugünkü yaşamımızı sürdürecek, açlığın uluslararası yardım kuruluşlarının yardım elini uzatamayacağı boyutlara ulaşmasına, kanserin salgın hale gelmesine ve dünyada aç insanların yaşayamayacakları koşulların yaratılmasına seyirci kalacağız?”

… Evet, demek ki umut var. O halde bir an önce kolları sıvamalı. Geçenlerde bir arkadaşımdan aldığım “Çevre ve İnsan” adlı derginin Aralık 1988 tarihli sayısında, okuduğum bir yazı tüylerimi diken diken etti. O safça, çok doğal ve bir o kadar doğru söylenmiş sözler gözlerimi yaşarttı. Bir zamanlar beyazların vahşi diye nitelendirdikleri, cahil buldukları Kızılderililer var ya! Onlardan 1900’lerin başlarında yaşamış Duwarmish İndiyanlarının başı Seattle Reis’in, topraklarını satın almak isteyen zamanın Amerika Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’ye hitaben yazdığı uzun mektubu insanın içine işliyor. O mektubun hepsini burada yazmayacağım. Yalnızca içinden bir paragrafı size aktaracağım. Sadece bundan yaklaşık 100 yıl önce yaşamış bir Kızılderili reisin çevreye verdiği önemi görün diye; “Kızılderili adam onun topraklarına giren beyaz adam karşısında her yerde geriledi. Fakat bizim babalarımızın külleri kutsaldır, onların mezarları mübarek topraklardır. Biz beyaz adamın bizim düşünümüzü anlamadığını biliriz. Toprak onun kardeşi değil düşmanıdır, onu elde ettikten sonra ilerilere gider, babalarının mezarlarını geride bırakır ve onlarla bir daha ilgilenmez. O, toprağı çocuklarından çalar ve yine ilgilenmez. O, annesi olan toprağı ve kardeşi olan gökyüzünü satılacak ve talan edilecek şeyler gibi ya da koyunlar veya parıldayan inciler gibi satın almak için kullanır. Onun açlığı dünyayı saracak ve geride her tarafta çölden başka bir- şey kalmayacak.” ve Seattle Reis ekliyor; “Ben Kızılderili bir adamım. Bir Kızılderili gölün üstünden gelen rüzgârın mülayim gürültüsünü sever. Öğleyin yağan yağmurun temizlediği, taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı rüzgâr kokusundan hoşlanır. Çocuklarınıza bizim çocuklarımıza öğrettiğimiz şeyleri öğretiniz. Toprak bizim annemizdir. Toprağın başına gelenler onun çocuklarının da başına gelir.”

…. Evet, Seattle Reis’ten 100 yıl sonra da olsa ders alalım, dediklerini düşünelim ve geliştirelim.

Daha temiz, daha huzurlu ve daha sağlıklı bir dünyaya.

Çiğdem GÜLTEKİN

Araştırmacı