Felsefe

DÜNYA FELSEFE GÜNÜ

Bazılarımız neden felsefeye ihtiyacımız var diye sorar?
Yanıt çok basittir oysaki…
Herkes için daha iyi çözümler üretmek için…

İnsanlık, var olduğundan beri kendi fiziksel ve toplumsal gelişimini, zihinsel becerilerini artırarak elde etmiştir. Zihinsel olarak gelişebilmek için; sanatta, inançlarda, bilimde ve politika alanında “değer” kavramını bulabilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Her şeyin arkasındaki gerekçeyi bulmada, anlamada ve aktarmada, doğru ile yanlışı ayırt etmede, hümanizmi geliştirmede felsefeye ihtiyaç vardır. Gerekçeler daha çok sıralanabilir. Düşünür/aydın/filozof/araştırmacı adı ne olursa olsun, insanın günümüz toplum yaşamını doğrudan etkileyen konularda çözümler sunması ve onları uygulaması zaruri olmuştur.
Birleşmiş Milletler, 2019 Dünya Felsefe Günü için günümüzdeki bazı sorunları öne çıkartmış: Göçler, Radikalleşme, Çevresel Değişim, Yapay Zekâ. Hepimizin bu sorunlardan doğrudan ve dolaylı etkilendiği açıktır. Şimdi sorumlu vatandaşlar olarak, nasıl çözeriz konusuna odaklanalım.
Aktiffelsefe, tüm bu sorunların sonuç olduğunu ve nedenin evrimsel açıdan insanın kendi arayışı olduğunu savunmaktadır. İnsanın zihinsel becerileri, sorun çözerken gelişir. Örneğin; insanın açgözlülüğü toprağı çoraklaştırırken, çözüm bulmaya odaklanmış olanlar sayesinde toprağın en iyi nasıl işleneceği ortaya çıkar.
İnsan bir önceki eksikliklerinin ortaya koyduğu sorunlar nedeniyle göç eder, farklılaşır, kutuplaşır ve radikal kesimler doğar, doğayı tüketir, doğayı yönetmek için kendisinden kopya olarak yapay zekâ üretir. Sonraki zihinsel becerileri ise bu sorunları çözerken filizlenir. Nitekim 7 yaşındaki kıyafetlerinizi 27 yaşında giyemezsiniz ya da denizde giydiğiniz kıyafeti kışın giyemezsiniz, her seferinde doğayla uyumlu ve kendinize uygun kıyafetler tasarlamak ve üretmek zorundasınızdır. Bu nedenle çözümlerin sadece tek bir kişi için değil, herkes için, tek bir dönem için değil, her zaman iyi olduğunu anlayabilmesi için denemesi gerekir. Denemelerin sonucuna göre, toplumun geri kalanına aktarım yapar. İşte bir filozofun, düşünsel üretim aşamaları budur. Kök sebeplere gider ve deneyerek, çözüm üretir. Hümanizm nedeniyle, bu çözümü herkesle paylaşır.
Bu Dünya Felsefe Günü’nde, bizi haz arayışı ile yöneten hayvani yanımızdan, tüm canlıları kapsayan çözümler için çalışmaya ve uygulamaya sevk eden yüksek benimizi, büyük harflerle KAMİL İNSAN tarafımızı ortaya çıkarmaya çalışalım.

OYA UYSAL

Aktiffelsefe Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

GÜZELLİK VE SANAT

Güzellik tanımlanamaz çünkü ilahi olanın hayattaki bir ifadesidir. Çirkinlik, faaliyeti için yaratılmış şekildeki bir kusurdan dolayı şekil içindeki hayatın kısıtlanması sonucu ortaya çıkar. Hayat, elverişli olan unsurları bir tür uyumlu şekil içinde sürekli bütünleştirmeye çalışır. Bu bütünleştirme tamamlandığında, güzel olan ortaya çıkar. Güzellik parçalarda değil ama bütünde dışa vurulan bir şeydir. Böylece hayat anlam doludur, iyi veya kötü ifade edilmiş “fikirler” ile doludur. Evrim sürecinin hepsi bu fikirleri ortaya çıkarma sürecidir. Bu fikirler henüz ortaya çıkmamış durumda bulunurlar; zamanı geldiğinde şekiller olarak tezahür ederler ve böylece madde evrilir. Bu Doğa’nın sanatıdır.

Fikir –her bir bütünleşmenin özüdür- tanımlanamaz bir şeydir, başlangıç noktası belirlenemeyen bir çember gibidir; incelenebilir, hesaplanabilir ama sınırlı, ölçülebilir nicelikler ile ifade edilemez.

Güzellik, iyilik ve doğruluk (doğru enerji olan eş kenarlı erdem üçgeni) birbirinden ayırt edilemez. Bunlar aynı Gerçeğin farklı yönleridir, Doğruluk doğası gereği zamana yansımış sonsuzluktur, ilahi düşüncenin fikirleridir; iyilik diğer şekillerle ve ifadelerle ilişkisinde kendini daha çok eylemde ortaya çıkarır; ilerlemenin sınırı ve sonu olmayan açık bir yayıdır. İyilik dış tezahürlerinde güzelliktir, kendi başına bir tanımdır; öznel iç anlamında doğruluk ve iyilik doğası gereği nesnel ve öznel olan arasındaki mükemmel dengedeki bir harekettir.

Güzellik, doğada ve ilahi düşüncenin bir parçasını ifade eden veya ilahi doğanın bir ışınını bedenleştiren sanatta bulunur. Aynı doğa evrensel hayatın bireysel bir odağı olan insanın bilincinde de bulunur. Her bir doğru fikir insanın zekâsına hitap eder ve yeteri kadar evrildiğinde onun tarafından kabul edilir. Bu fikir tarafından etkilenme olasılığı bulunduğu aşamada gerçekleşmeyebilse de insanda bulunur.

Bilme gücü adım adım mantık yürüten akıl değildir. Bilme kendisine sunulan şeyin bazı kısımlarını veya farklı açılarını bir anda hep birlikte algılar ve bundan bir şekilde etkilenir ki bu onun doğruluğunu kanıtlar. Böylece bir dizi sesler veya akortların müzik olduğu zihinsel bir inceleme olmadan kanıtlanır.
Tüm büyük fikirler ve en önemli keşifler insan zekâsında bir şimşek gibi çakarak ortaya çıkar.

Güzelin etkisi doğu geleneklerinde Budi terimi veya insandaki manevi sezgi olarak ifade edilir. Bunun doğası hakkında çok az şey biliyoruz ama bu sezgiye dokunulduğunda, saf bir mutluluk, bir birlik veya insanın asıl kökenine yakın olan iç doğasının biçimlendirme veya düzeni duygusu ortaya çıkar. Bu insana daha büyük bir bireysellik, insanı kendi eşsiz varlığına doğru bir adım yaklaştıran öznel bir etki duygusu verir, eylemde bir kesinlik duygusu uyandırır ve herhangi bir hüküm için gerekli olan içsel onayı verir.

Kişideki bu yetiye etki yapmayan çok güzel bir nesne veya bir doğru olabilir. Bunun için evrilmesi, dallanıp budaklanarak büyümesi ve bu güzelden ve doğrudan ayrı olan fiziksel dünyanın (veya daha aşağı dünyaların) olgularıyla temas etmesi gerekir. Bu yeti olgular dünyasının belirli bir alanında etkin olana kadar, bu doğrunun örtüsünü kaldırmak için zamanının gelmesini beklemelidir. İlkel insan, az geliştiği için kaba ve parıltılı bir nesneden hoşlanabilir. Ancak evrim yavaş yavaş ilerledikçe, algılamamız incelikleri görür hâle gelir ve sanattaki doğru değerleri yanlış olanlarından ayırabiliriz.

Sanatta bir otorite yoktur, onun değerini bilme içten doğal bir şekilde gelmelidir. Diğerleri tarafından kabul edilen bir otorite yanlış olabilir ve sanat dayatmalardan bağımsız olmalıdır. Aynı neyin doğru olduğunun bir tanımı olamayacağından, bunun sezgisi yavaş yavaş gelişir. En kapsamlı sentez ve en mükemmel olan kaçınılmaz olarak baki olan, insanın en derin doğasına hitap eder. Diğer tatlar, fikirler gelip geçmeli ve başkaları ile değiştirilmelidir.

Sanat her zaman güzel ile eş anlamlı değildir çünkü sanat sığ, basit bir hile olabilir; sadece tekniğin bir sonucu olabilir. Sanat amaçlar ile hiç ilgisi olmayan araçların sadece kullanımı değildir. Araçlar amaçlar ile ilişkilidir. Güzel olandan çok uzak bir psikolojik etki yapan ve sanat diye adlandırılan bir eserde hiçbir güzellik yoktur. Bu, hâlâ ayrışmaya ve maddileşmeye çalışırken hayatın aşağı inen yayına ait, bir tür kurnazlığı temsil edebilir. Sanat hayata tabi olan şekildeki en güzel ve en etkili olandır; en az madde en çok etkiyi yapacak şekilde kullanılır; her bir detay taşıdığı fikiri ilerletmek veya ifade etmek için akıcı bir şekilde tasarlanır.

Doğal nesnelerde bu akıcı tasarımı görürüz; bir yaprakta, bir kuşta, bir balıkta ve diğer birçok organik şekilde. Hayat içine girdiği unsuru fethetmek için ihtiyaç olan organları yaratır. Bu unsura veya ortama daha çok girebildikçe, kendini ifade etme gücü daha artar, bu eylemde yeterlilik demektir, doğasının kendini ifade edebilmesi güzelliktir. Böylece bir yönden güzellik diğer yönden yeterlilik ve işe yararlılık birlikte ilerler ve gelişir. Bu birleşme evrim ilerledikçe daha açık hâle gelecektir.

Güzellik hayatın akışını dile getirir. Bütün tezahürler bir şekilde olmalıdır ama şekil bir kısıtlamadır. Belirli bir etki yapmayı amaçlayan bir dizi sesler her tür diğer sesi dışlamalıdır. Kısıtlama bu şekilde bulunan hayatın kontrolü demektir. Ama şekil güzel olduğunda, hayatın kendi doğasını tezahür ettirmesini sağlar ve böylece amacını gerçekleştirir. Sadece düşünce ve eylemde mükemmel güzelliğe ulaşıldığında, gerçek memnuniyet veya gerçek kendini gerçekleştirme meydana gelir.

Güzellik duygusu uzayda, zamanda veya her ikisinde bulunan bir ilişkinin algılamasında bulunur. Bu ilişki madde olanda veye güzelliği ilişkilendirdiğimiz şeyde bulunmaz. Bu ilişkiye karşı en hassas olan kişi güzelliğin yansıdığı ortamdan bağımsız olarak onu en açık şekilde görebilendir. Bu o kişi için bir soyutlama, aynı zamanda yaşayan bir “fikir” olur. Bu fikir güzel olarak hissedilir çünkü kendisinde uyumun bir yasası bedenleşmiştir ve güzelin özü bu yasada bulunur. Bir olan birçok olur. Ancak birçok zamanla, birçok farklı yönde veya aynı merkezden çıkan farklı yarıçaplardan ortaya çıkar. Böylece sayısız farklılıklar ortaya çıkar. Ama birlik ile çokluk arasında Doğa’nın veya Tanrı’nın yasaları, soyut olarak yasa olan bir ilişki vardır. Bu yasalar belirli gerçekleri ve fenomeni birbirine bağlayan genellemelerdir ve düzenin temelidir. Bu yasa veya güzel bir şeyde olan bu yasaların bazıları tarafından etkilendiğimizde, buna güzel deriz. Bilincimiz bu yasalardan etkilenebilir çünkü bu onun doğasıdır. Evrenin yasaları olan bu yasalar bizim varlığımızın da yasalarıdır, saf doğasında insan evreni kaplayan hayatın merkezindedir.

Bütün sanatlar eğer güzel ise aynı yasaları bedenleştirmelidir çünkü bunlar birlik içindedir. Araçlar ile aklımıza hitap eden ilkeler aynı olmalıdır. Farklı sanatlardan farklı şekillerde etkilenen bilinç aynıdır. Bu şekilde etkilenmesi bunların birliğinin bir işaretidir. Bilinç plastik bir şeydir, çabucak ve kolayca şekillenebilir. Ama şeyleri her zaman şartlanmamış saf bilinçle görmeyiz, değerini takdir etmeyiz veya hüküm vermeyiz; ama bu bilinçte ilahi doğanın nitelikleri, onun güzel tezahürlerine tepki verebilme gücü bulunur. Bu bilinçte, kendisine sunulan şeyin doğasını dürüst ve doğru bir şekilde yargılayan bulunur, bu bir şeyin gerçekten güzel olup olmadığını, Tanrı’nın yasalarıyla uyumlu olup olmadığını söyleyebilir.

Sanatın etkisi mükemmel bir şekilde hüküm verebilen ama zorla bir şey kabul ettirmeyen insandaki sezgi üzerinedir.
Güzel olmayan sanat sahtedir; sanat bir etki yapmak değildir. Birinin farkında olma ve anlama çemberi büyükse, bunun sınırlarını işaret eden birbirinden ayırd edilebilir noktaların sayısı da çok olacaktır. Bu çember genişledikçe, ilahi düşüncenin dünyasındaki her bir “fikrin” her bir noktasının farklılığı ve anlaşılırlığı artar. Daha belirgin bir şekilde ve açıkça algılandıkça, maddeleşme ve şekiller planına daha kesin bir şekilde yansıtılabilecektir.
İlahi veya göksel bir fikrin her bir somutlaşması bir başyapıtın yaratılmasıdır, başyapıt aracılığıyla bu fikrin örtüsü açılır veya fikir açığa vurulur. Böylece sanat boş gibi gözüken ama yine de ışıldayarak aydınlanmış gökyüzünden fikirleri tezahür ettirmek için bunları hapsedecek şekillerin içine yerleştirmektir.

*İnsanın İlgisi (The Human Interest, N. Sri Ram, Adyar, 1950) adlı kitabından seçilmiş bir makale.

N. SRİ RAM

BUSHİDO: SAVAŞA ÖZGÜ SAVATLARIN RUHU

Savaşa Özgü Sanatlar” terimi “Savaş Sanatları” anlamındadır. Böyle adlandırılan çok az “Savaşa Özgü Sanat” bugün bu tanımlamaya uyabilir çünkü savaş alanıyla çok az bir bağlantısı olan “Savaşa Özgü Sanatların” çoğu 20. yüzyılda geliştirildi.

Bununla birlikte birimiz, eski zamanlarda doğan güneşin adalarına: Japonya’ya veya İmparatorluk Çin’ine bakmış olsaydı, bu savaşların atalarını doğrudan doğruya savaş alanında hünerlerini uygularken bulabilirdi.

Savaşçı keşiş kavramı, başta Kungfu olmak üzere birçok sanatın ilhamı ve kaynağı, Çin’de, özellikle de gizemli Shaolin tapınağında gelişti.

Hintli keşiş Bodhidharma altıncı yüzyılın ilk yarısında Shaolin tapınağına girdi ve Zen olarak bilinen Budizm’in yeni bir kavramını Çin’e tanıttı. Zen, konusu mistik kaonlar olabilen (ki bunlar çözüme ulaşmak için rasyonel düşüncenin yeterli olmadığı fakat bir bilinçlilik genişliği veya Satori[1]  gerektiren bulmacalardır) çok uzun süreli statik meditasyonu kapsıyordu. Zen, lanuyu [2]derinden bir aydınlanmayı aramaya teşvik etti.

Bu keşişlerin savaşa özgü sanatlar hakkında bazı bilgilerinin olduğu ve bu bilgilerin Zen ile birleşmesinin ani bir gelişmeye yol açmış olabileceği düşünüldü.

Yedinci yüzyıla doğru tapınak, büyük bir bölümü savaşa özgü sanatlarda fiilî olarak eğitilen binin üzerinde keşişi barındırdı. Bu keşişler, belirli zamanlarda İmparatora hükümet içerisinde çıkan karışıklıklarda askeri yardım verdiler.

Zen, Moğolistan’a, Okinavva’ya ve son olarak Japonya’ya, yolculuk eden savaşçı Budist keşişler tarafından taşınarak Uzak Doğu’ya baştanbaşa yayıldı.

Burada Zen mistisizmi ve dövüşü, eski Japonya’nın en soylu kastıyla, Bushi veya askeri şövalyeler olarak bilinen Japon savaşçılarıyla verimli zemini buldu. Bunlar, savaşçı hizmetkârları Samuraylarıyla birlikte Bujitsu çalıştılar yani at binme, okçuluk, kılıç kullanmada ustalık ve Jujitsu’nun bir birleşimi.

Bu savaşçı mistisizminin yerleştiği Japonya, özellikle iki idare altında olan bir klanlar ülkesiydi: doğu’da Minamoto ve batıda Taira.

20. yüzyıldan bu yana Japonya tarihi ardı arkası kesilmez bir şekilde yaklaşık olarak Bu keşişlerin savaşa özgü sanatlar hakkında bazı bilgilerinin olduğu ve bu bilgilerin Zen ile birleşmesinin ani bir gelişmeye yol açmış olabileceği düşünüldü.

BU: “Savaşçı”

SHI: “Feodal Bey”

DO: “Yol”

Francis Didier’e göre ise Bushido;

BU: “Silahlı Kalkan: Aura’nın korunması” SHI: “İnsan-Şövalye-At”

DO: “Yol”

Kanji harflerinin çevrilmesi zordur çünkü Kanji, harflerden çok kavramda bir bütünlüğü temsil eder. Bu nedenle değişik şekillerde okunabilir. Bushido kavramı Slyvain Ouintard’a göre Koreliler ve Japonlar arasında var olan felsefi, kültürel ve ticarî ilişkilerden gelir. Bushido’nun kökeninde yer alan Hamarang-Do (Hayatı geçmek için yol) ahlâkî kavramı, Japonlara Korelilerden gelmiştir.

Belki de şu günlerde dövüş hakkındaki ortak görüş vahşi ve barbarca olduğudur ve bu nedenle dövüşçü veya savaşçının da aynı şekilde vahşi ve barbar olması gerektiği düşünülür. Bununla beraber eğer bu savaşçıların hayatını, usullerini, Bushido’nun ilkelerini ve amaç edindikleri ideali incelemiş olsaydık, belki de farklı bir sonuca ulaşmış olurduk.

Samuray yalnızca kendisi veya ailesi için değil, aynı zamanda klanı ve feodal yöneticisi için yaşadı. Bushido kuralları, şerefe, bağlılığa, saygı ve cesarete büyük önem verdi ve dövüşün ruhuna girebilmek için hakça mücadelenin önemini vurguladı. Inazo Nitobe, “Bushido; Japonya’nın ruhu” adlı kitabında “Sıradan insanlar için ciddi olan şeylerin kahraman kişi için nasıl oyun olabileceğini” anlatır.

Bundan ötürü eski savaşlarda, savaş başlamadan önce iki grup arasında karşılıklı ağız dalaşına veya retorik bir çekişmeye girildiğine rastlamak olağanüstü değildi.


Bir keresinde Kenshin’in dayanıklı düşmanı Shingen’in ölümünü duyduğunda, “düşmanlarının en iyisinin” kaybından dolayı nasıl yüksek sesle ağladığını öğreniriz. Bu Kenshin, rakibiyle açıkça savaşta olmasına rağmen, ona çok ihtiyaç duyduğu tuz kaynaklarını sağlayarak, Shingen’e karşı davranışında bütün zamanlar için soylu bir örnek ortaya koymuş aynı Kenshin’di. Kenshin davranışını açıklayarak şunu belirtti; “Tuzla değil, kılıçla savaşırım.”

BUSHI’NİN SOSYAL ROLÜ

Bushido kurallarını işleyen savaşçılar, sosyal yapının dört büyük temelinden ortaya çıkmışlardır.

1- KÖYLÜLER ve ZANAATKÂRLAR: Birisi mevsimleri izleyerek toprağı işlerken, diğeri maaşını kendi teriyle kazanıp, hayatını, yaratmaya adıyordu.

2- TÜCCARLAR: Köylü ve zanaatkârlardan üretilenleri alıp, maaşlarını para olarak kazanıyorlardı. Bu döngüye mahkûm olup hiçbir şekilde silah taşımıyorlardı.

3- SAMURAY: Tüccarları, zanaatkârları ve köylüleri eşkıyalara karşı savunuyordu. İnsan varlığı ve kültürü ilkesinin tanıtılmasından yanaydı.

4- Herkesin dayandığı dördüncü ilke kutsaldı. Bu ilke Birliği simgeliyordu ve Shogun veya İmparator tarafından temsil ediliyordu. Kutsallığın hâkimi bilge insanlardı fakat toplumun üç sınıfı; köylüler, zanaatkârlar ve tüccarlar ticaretle uğraşırlarsa bu ilke var olamaz. Öyle ki köylü üretimi verimli verimsiz devreler ve mevsimlere göre değil, alacağı paraya göre yapıyordu. Tüccar da pek farklı değildi. Onun açısından her çeşit durumda tek değişen şey üretimin kazancıydı. Savaşçı, tüccara dönüşüyor ve kendi gücünü şövalyelik için değil, para kazanmak için kullanıyor, bununla bilgeliğini yok etme yoluna gidiyor ve böylelikle toplumu sonsuz kargaşalıklara sürüklüyordu.

Bu toplumun ilkeleri dört kastla ifade edilen Hinduizm’in ilkelerine benziyordu. Bu kastlar;

– Brahmalar

– Çatriyalar

– Vaysalar

– Sudralar

Samurayların eğitimi konusunda Bushido, kafadan çok ruhu geliştirmeyi, karakterin aklın üzerinde biçimlenmesini savunur. Feodal Japonya’nın sınıflarının tüccarlardan (ticaretin her alanıyla uğraşanlardan) oluşmuş olması anlamlıdır. Para, Samuraylar tarafından küçümsenirdi ve paranın değerini bilmemenin iyi yetiştirilmiş olmaya işaret ettiği düşünülürdü. Lüks, insanlığa karşı bir tehdit olarak görülürken, hürmetkâr sadelik takdir edilirdi. Öğretim gibi hizmetler için ödeme yapmak, Bushido’da itibar görmezdi. Bunun anlamı da bu hizmetlerin değersiz olması değil, paha biçilemez olmasıydı. Ölçülemezdi ve bu yüzden para bir ölçüt olamazdı. Kimi zaman hocalara hediyeler sunulurdu ve bu sunulanlar onlar tarafından minnettarlıkla kabul edilirdi çünkü hocalar katı bir yapıya sahiptiler. Elleriyle çalışmak için fazla asil, dilenmek için ise fazla gururlu idiler. Samuraydan her zaman ve her yerde beklenen otokontrollü olmanın birer örneğiydiler.

Modern akla aykırı gelebilirse de, iyilikseverlik bilhassa Samuraya özgü bir nitelik olarak düşünülürdü. Uygun bir tarzda veya doğru görgü kurallarına göre davranmak Samuray’ın hayatının, gösterisine katıldığı Japon çay seremonisi gibi ayrılmaz bir parçasını oluştururdu.

İnce duyguların ortaya çıkartılması, şiir yazmayla teşvik edilirdi. Yürüyen bir askerin durduğu, kuşağından yazmak için gerekli aletlerini çıkarıp bir şiir yazdığı az rastlanır bir olay değildi:

“Ruhun beden üzerindeki hâkimiyetini sağlamak için doğru usullerle sürekli olarak yapılan egzersiz yoluyla kişi, vücudun bütün bölümlerini ve yeteneklerini kendisiyle ve çevresiyle ruhunun bedenine hâkim olduğu bir uyuma ve mükemmel bir düzene sokabilir”.

Özünde Bushido, ruhun maddeye üstün geldiğine ve vücudun ruhun aracı olduğuna dair basit bir temayı öğütler ve bu temanın savaş alanında olduğu kadar, günlük yaşam içerisinde de gerçekleştirilebileceğini savunur.

Tokugavva Dönemi’nin (1603-1868) başlangıcı 265 yıllık bir barışı getirdi ve bundan dolayı Savaşa Özgü Sanatlar geriledi fakat Samuray hala Tokugavva klan sisteminde en yüksek yeri tutuyordu ve yalnızca bu rejimin çöküşü ve modern Japonya’nın yaratılmasıyla eşsiz statüsünü kaybetti.

1877’de yönetim, Samurayların geleneksel çift kılıçlarını kuşanmalarını yasakladı. 150.000 Samuray, Saigo Takamari adındaki bir liderin etrafında toplandı ve yeni askere alınmış orduya karşı yürüdü fakat İmparator’un modernize edilmiş, silah taşıyan sivil ordusuna karşı zayıf bir rakip oldular.

Bu ayaklanma, ölmek üzere olan feodal Japonya’nın son nefesiydi.

Kenjitsu; Samuray kılıç sanatı, “Kılıcın Yolu” Kendo’ya dönüştü. Jujitsu’dan, daha hafifi olan Judo’nun yanı sıra modern Jujitsu ve aynı zamanda uyumluluğun yolu Aikido ortaya çıktı.

Bu sanatların do’su veya patikası/yolu, şahsi müdafaa veya bir savaş sporunun yalnızca bir türü olmaktan daha fazlasını ifade eder. Bu usuller, kurucularının asıl niyetleri ve Bushido geleneği korunduğunda, canlı’nın ruhsal gelişimi için birer vasıtadırlar.

Savaş sanatları yalnızca bu geleneğe sadık kalınarak herhangi bir anlam taşımaya devam edebilir. Bunun için temel amaçları, Samuray’ın karakterin formasyonuna verdiği önemi göz önüne alarak, her zaman iyi insan üretmek olmalıdır.

Bushido kanunu Dojo’da veya spor salonunda devam ettirilemez. Gerçek Bushi’nin Dojosu hayatın kendisidir çünkü hayat kişinin, hayatın her zaman bir oyun olduğunu ama her oyun gibi iyi ve hakça oynanması gerektiğini hatırlayarak, iyilikseverliği ve bağlılığı tatbik edebileceği, yürekli ve düşmanlarına karşı saygılı olmasını gerektiren savaşlarla doludur.

Jonathan MYERS • Charles De Greve

Çeviren: Ferim ÇIKGEL

[1] Satori: En derin konsantrasyon hali. Sanskritçede Samadi olarak bilinir.

[2] Bilgelik öğrencisi ve arayıcısı, takipçi

STOA FELSEFESİ

Bu çalışmada, özel olarak Roma İmparatorluğu’nu ve genel olarak Batı düşünce tarihini derinden etkilemiş olan Stoacılık akımı ele alınmıştır. Stoacı filozofların hayatları, eserleri, düşünce sistemleri incelenmiş; onların hem kendi zamanlarında hem de günümüzde yarattıkları etkiler araştırılmıştır. Pek çok Stoacı filozof olmakla beraber, bu çalışma Zenon, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius ile sınırlı tutulmuştur.

STOACI FİLOZOFLARIN HAYATLARI

ZENON

Zenon’un hayatındaki önemli tarihlerle ilgili farklı fikirler vardır. Bunlar arasında en çok kabul edilen, Kıbrıs’taki Kition kentinde M.Ö. 333/2 yılında doğduğu ve M.Ö. 262/1 yılında Atina’da öldüğüdür.

Ticari amaçla yaptığı bir yolculukta, içinde bulunduğu gemi kaza yapmış ve aslında amaçladığı şey bu olmamasına rağmen, geçirdiği kaza sonucunda Atina’ya gelmiştir. Atina’daki bir kitapçıda okuduğu Ksenophon’un Anılar kitabında bahsedilen Sokrates’ten ve onun felsefesinden çok etkilenmiştir. Kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sormuş, kitapçı da o sırada yoldan geçmekte olan Kinik Okulu’na mensup Krates’i gösterip, onu takip etmesini söylemiştir. Zenon’un felsefi hayatının başlangıcı böyle olmuştur.1

Kiniklerden ders almakla birlikte Zenon, aynı zamanda Akademia’daki filozofların derslerini dinlemeye de gitmiştir. Yaklaşık M.Ö. 300’de, Atina Agorasında (şehir merkezinde) bulunan, sütunlu bir yapı olduğundan dolayı Stoa Poikile denen yerde, dersler vermeye başlamıştır. Stoa, antik Grek dilinde sütunlu galeri anlamına gelir. Zenon’un öğrencilerine de Stoacılar denmiştir.

Zenon; Stoa Poikile’de kırk yıl ders vermiş, verdiği dersler ve örnek kişiliğiyle Atinalıların büyük saygısını kazanmıştır. Gençleri erdeme ve iyi olana yöneltmesinden ötürü kendisine şehrin anahtarı verilmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra kral vekili olan Antigonos Gonatas, onun derslerini dinlemiş ve Pella’daki saraya gelmesi için onu davet etmiştir. Zenon yaşlılığını öne sürerek bu daveti reddetmiş, yerine öğrencisi Persaios’u göndermiştir.

M.Ö. 262/1 yılında da, ardında Stoacılık isminde felsefi bir akım ve pek çok öğrenci bırakarak, Atina’da hayata gözlerini yummuştur.2

SENECA

M.Ö. 4 yılında, İspanya’nın Cordoba şehrinde dünyaya gelmiştir. Genç yaşta teyzesi tarafından Roma’ya götürülmüş, orada hitabet ve Stoa felsefesi ile ilgili eğitim almıştır. Sağlık sorunlarından dolayı Mısır’a gitmiş, 31 yılında Roma’ya geri dönmüştür. Kölelerin gördüğü muamele ve insan hakları konusundaki söylevleri dönemin imparatoru Cladius’un tepkisini çekmiş ve 41 yılında Korsika’ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde üç temel felsefi eser yazmıştır.

49 yılında Roma’ya dönmesine izin verilmiş, gelecekte imparator olacak Neron’un eğitmeni olmuştur. Neron imparator olduktan sonra onun yönetiminin ilk kısmı olan 54 ve 62 yılları arasında devletin temel yöneticilerinden biri olmuştur. Daha sonra Neron’un uyguladığı kötü politikalara katılmayarak, yönetimden çekilmiştir. Bu dönemde en iyi felsefi eserlerini yazmıştır. Düşmanları, Neron’u öldürmek istediğine dair Seneca’yı karşı komplo kurmuş ve Neron’un emriyle 65 yılında Roma’da idam edilmiştir.3

Eserleri arasında Ahlaki Mektuplar, Tanrısal Öngörü, Yaşamın Kısalığı Üzerine, Troialı Kadınlar, Teselliler, Phaedra, Ruh Dinginliği Üzerine, Hoşgörü Üzerine, Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine, Doğa Araştırmaları sayılabilir.

EPİKTETOS

M.S. 55 yılında Pamukkale yakınlarındaki Hierapolis’te köle bir aileye doğmuştur. Kendisi de bir zamanlar köle olan ve İmparator Neron tarafından azat edilen Epaphroditos’a uzun yıllar köle olarak hizmet etmiştir. Gerçek adı bilinmemektedir, “Epiktetos” satın alınmış köle anlamına gelmektedir.

Efendisi, Epiktetos’un zekâsından etkilenmiş ve onun, dönemin Stoacılarından biri olan Musonius Rufus’un derslerini dinlemesini sağlamıştır. Epiktetos özgürlüğüne kavuştuktan sonra bütün zamanını felsefeyle ilgilenerek geçirmiş ve Roma’da dersler vermiştir.

M.S. 89’da İmparator Domitianus, filozofları Roma’dan kovmuştur. Bunun sonucunda Epiktetos, Yunanistan’da bulunan Nikopolis şehrine gitmiş ve kendi okulunu kurmuştur.4

Ölüm tarihi bilinmeyen Epiktetos, yazılı eser bırakmamıştır. Öğretisini, öğrencisi Arrianus yazıya geçirmiştir. Eserleri arasında; Düşünceler ve Sohbetler, Söylevler, İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar sayılabilir.

MARCUS AURELIUS

21 Nisan 120 tarihinde Roma’da doğan Marcus Aurelius’un ismi bir unvan olup, “Altından Mars heykeli” anlamına gelmektedir, aynı zamanda isim Roma İmparatorluğu’nun altın çağını yaşattığı anlamında bir göndermedir. Tam ismi Marcus Aurelius Antoninus Augustus’tur.

Roma’da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir, üç yaşında babasını kaybeder ve dedesi tarafından yetiştirilir. Şiir, hitabet, edebiyat, tiyatro, müzik, geometri, Yunanca ve Latince gibi pek çok konuda, dönemin en ünlü hocalarından eğitim almıştır. 12 yaşındayken felsefeye ilgi duymaya başlamış, Stoacı filozofların derslerine katılmıştır.5

İmparator Hadrian tarafından fark edilmiş ve onun tarafından evlat edinilmiştir. Hadrian imparatorluğu, kendisinden sonra Marcus Aurelius’u halef göstermesi koşuluyla Antoninus Pius’a devretmiştir.17 yaşında halef imparator ilan edilen Marcus Aurelius, 96-180 yılları arasında görev yapan “Beş İyi İmparator”un sonuncusudur.

Roma İmparatorluğu’nun altın çağı olarak geçen on dokuz yıllık hükümdarlığının on yedisinde savaşta, cephede ve seferde olan Marcus Aurelius, en önemli eseri olan “Kendime Düşünceler”i savaş çadırında yazmıştır.

17 Mart 180’de Viyana’da ölmüştür. Bugünkü uluslararası hukuk sisteminin kökeni olan Roma hukuku, onun Stoacı düşüncelerinden büyük oranda etkilenmiştir.6

FELSEFİ SİSTEM

Felsefi bir sistem olarak incelendiğinde Stoacılığın Kiniklerden ve Sokrates’ten etkilendiği görülür. Stoacılığın felsefi sistemi; Tanrı, doğa ve insan hakkındaki görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır.

Tanrı: Stoacılığa göre Tanrı; canlı, ölümsüz, zeki, içinde hiçbir kötülük barındırmayan, evrenle ve onun içindeki varlıklarla ilgilenen, insan biçimine sahip olmayan bir varlıktır. O; evreni şekillendirendir, bütün varlıkların babasıdır ve çeşitli güçlerine göre, farklı isimler alır.

Tanrı; ilksel kaynak olan ateştir, maddesel evreni oluşturan daha kaba öğeler ondan gelir. Tanrı’dan gelen bu kaba öğeler, sonunda yine O’na döner. Stoacı öğretiye göre Tanrı evreni oluşturur, sonra evrensel bir yangınla onu yok eder. Evren, sonu olmayan bir yaratma ve yok etme döngüsüne tabidir.

Stoacılar, evreni bir amaca göre düzenlenmiş rasyonel bir sistem olarak değerlendirmişlerdir. Evren tek bir canlı organizma, bütün parçaları birbirine bağlı olan rasyonel bir bütündür.

Tanrı’yı, maddeye şekil vermede çok usta bir zanaatkâra benzetirler. Tanrı’nın büyük bir organizma olarak görülen evrenin çeşitli parçalarını bir amaç doğrultusunda en iyi şekilde düzenlediğini söylemişlerdir.7

Doğa: Stoacılıkta doğa olarak geçen şey, evrendir. Evrendeki her şey, Tanrı’nın farklı tezahürleridir. Tanrı ile evren arasındaki ilişki, ruhla beden arasındaki ilişki gibidir. Stoacılığın doğaya bakış açısı aşağıdaki ifadeyle özetlenebilir:

“Her şey görkemli bütünün bir parçası,

Ve bunun bedeni Doğa, ruhu Tanrı.”

Stoacı öğretiye göre evren iki ilkeden oluşmuştur: edilgen bir ilke olan madde ve etkin bir ilke olan Tanrı. Etkin ilke olan Tanrı, edilgen ilke olan maddeyi etkiler. Zenon’a göre Tanrı, maddeye; balın peteğe nüfuz etmesi gibi nüfuz etmiştir.8

Tanrı, evrenden ayrı bir varlık değildir, evrenin ruhudur. Her varlıkta, tanrısal ateşin bir parçası bulunur.

Zenon’a göre rastlantı diye bir şey yoktur, her şey doğa yasalarına göre belirlenir. Evrende bulunan bütün varlıklar, evrensel olan bu doğa yasalarına tabidir. Evren ve içindeki her şey, Tanrı tarafından belirlenen nihai bir amaca doğru ilerler.9

İnsan: Kıvılcım ilksel ateşe, damla okyanusa göre ne ise, insan da Tanrı ve evrene göre odur.10

Evrende rasyonel bir düzen olduğundan aynı rasyonellikten pay alan insan zihni, bu yapıyı ve düzeni anlayabilmektedir. İnsanın rasyonel olarak düzenlenmiş bir evrendeki durumu, insana birtakım ödevler yükleyip, onu ahlak açısından iyi olanı seçmeye zorlar.

İnsanın, insan olarak sahip olduğu düşünme, düşünerek eylemde bulunma özelliğine engel olan, ona aykırı olan şeyler, insan doğasına aykırı ve ona uygun olmayan şeylerdir. Stoacılara göre, bir bitkinin uygun çevre koşullarına sahip olmaması, bundan dolayı beslenip büyüyememesi onun doğasına aykırı bir durumdur ve bundan dolayı onun için kötüdür. Böylece insanın sağlıklı, sağlam aklına, düzgün düşünme eylemine aykırı olan şeyler (tutkular gibi), onun doğasına aykırı olan ve doğal olmayan şeyler olacaktır.

Stoacılara göre doğada bulunan varlıkların kendi doğalarına ve evrensel doğaya uygun olan davranışları onlar için iyidir. İnsanın durumunda ise bu davranış, onun ahlaki eylemidir ki bu onun ödevini oluşturur.11

Stoacılıkta bu ahlaki eylem ve ödev kavramı, kısıtlayıcı bir durumu ifade etmez. Onlara göre gerçek özgürlük, insanın kendi iradesini tanrısal iradeye tabi kılmasından ortaya çıkar. Tanrısal iradenin göstergesi olan doğa yasalarını ve onların işleyişini bilip kendisini isteyerek onlarla uyumlu kıldığı, bu yasalara bilinçli bir şekilde itaat ettiği zaman insan, özgürleşir.

Özgürlük, insanın evrensel, tanrısal yasayı kendi yasası olarak benimsemesi, kendi yasası kılmasıdır.12

Doğa yasalarına göre davranması gereken insanın ahlaki olarak iyiyi seçmesi konusunda Stoacıların iyi ve kötü hakkındaki görüşleri karşımıza çıkar. Onlara göre, her insanın içinde olan Tanrı iyidir, kötülükler tutkularının esiri olmuş insanların eseridir. Evrendeki kötülük tanrısallığa olan inancı sarsmaz, nasıl bir tabloda gölge, ışığı ve renkleri belirgin hâle getiriyorsa, kötülük de iyiliği ortaya çıkartır. Her şeyin karşıt çiftler halinde var olduğunu, kötü ve kötüler olmasa, iyi ve iyiliklerin de olmayacağını çünkü karşıtlardan birini aldığınızda diğerinin de ortadan kalkacağını söylerler ve kötünün, iyi ve iyiliğin gerçekleşmesi için bir araç olduğunu savunurlar.13

Stoacılar, insanları ve eylemleri iki gruba ayırmışlardır. İnsanları; bilgeler ve bilgisizler, eylemleri de erdemler, iyiler ve erdemsizlikler, kötüler olarak sınıflandırırlar.

Stoacılar bilge insanı şöyle tanımlar: Bilge insan, bütün insanlar arasında özgür olan tek insandır, çünkü o iradesini kullanarak kendine hakim olma gücüne sahiptir. Bilge insan, bütün insanlar arasında güzel olan tek insandır, çünkü güzel olan yalnızca erdemdir ve erdeme sahip olan yalnızca odur. Yine bütün insanlar arasında gerçek anlamda zengin ve mutlu olanın yalnızca o olduğu söylenebilir, çünkü ruhun iyileri en değerli olanlardır ve gerçek zenginlik de hiçbir şeye ihtiyacı olmamaktır.

Bedene köle olmamak, bedenin istekleri uğruna yaşamamak, daima daha fazlasını isteyerek tutkuların esiri haline gelmemek, Stoacıların, ahlaklı ve mutlu bir insan olmak için şart koştuğu temel ilkelerdir. Ölüm korkusunu yenmek ve kaderin üstünlüğü karşısında bile bireysel özgürlüğün farkına varmak için de felsefeyi bir araç olarak görürler.

İnsan felsefeyi bir araç olarak kullanıp, doğaya uygun yaşamanın bilgisine eriştikçe ve sürekli olarak geliştirdiği bu bilgiyi hayatında uyguladıkça bilge bir insana dönüşür. Bu insan, nelerin kendi elinde ve nelerin de kaderin hükmünde olduğunu çok iyi bilir. Bilge insan duygularının efendisidir, her şeyini kaybetmek onu korkutmaz, günün birinde kaderin, servetini veya sağlığını geri alabileceğinin farkındadır.

Bilge insan hangi durumda olursa olsun, başına gelecek her şeye karşı kayıtsız kalmak zorundadır. Zenginlik, fakirlik, hastalık, başarı, şöhret, zafer, mağlubiyet gibi başa gelebilecek her şeye karşı kayıtsız kalmak durumundadır. Böyle yapmazsa ölçüsüz davranmış olur, bu da onu mutsuzluğa sürükler.14

Stoacı öğretide doğanın, yani aynı babanın çocukları olan insanlar kardeştirler ve bundan dolayı haklar açısından eşit ve özgürdürler. Bu görüşten hümanizm ve dünya vatandaşlığı kavramları ortaya çıkmıştır.

Stoacılar, insanlar arasında var olduğu söylenen soylu-avam, özgür-köle, zengin-fakir gibi farklılıkların önemi olmadığını söylemişlerdir. Asıl farklılığın; doğa yasalarına uygun yaşayan bilgelerle, doğa yasalarına karşı çıkan bilgisizler arasında olduğunu belirtmişlerdir. Gerçek özgürlük dışsal değil de içsel olduğundan, kendi tutkularına hakim olan bir köle özgür, kendi tutkularının esiri olan bir kral da köle olabilir.15

İnsandaki düşünme yetisinin tanrısal düşünceden geldiği ve bunun bütün insanlarda olmasının onları birleştirdiği düşüncesinden yola çıkan Stoacılar, insanların çeşitli devletler halinde, çeşitli yasalar altında değil de, evrensel bir devlette tüm insanlara aynı şekilde uygulanan yasalar altında bulunmaları gerektiğini savunmuşlardır. Stoacıların, bütün insanların hak olarak eşit olduğu düşüncesinden yola çıkarak oluşturdukları bu dünya vatandaşlığı kavramı, Roma İmparatorluğu’nda gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.16

ETKİLER

Stoacı felsefe, M.Ö. I. ve M.S. V. yüzyıllar arasında Roma İmparatorluğu’nun düşünce sistemini büyük oranda etkilemiş ve Roma hukukunun oluşmasında rol oynamıştır. M.Ö. 27 ve M.S. 250 yıllarını kapsayan Klasik Hukuk Dönemi, Roma hukukunun gelişmesine en çok katkı sağlayan dönem olarak kabul edilmektedir.17

Doğal hukuk teorisini ilk olarak geliştirenler Stoacılar olmuştur. Stoacılara göre doğal hukuk, doğayla uyum içinde bulunan, sabit ve ebedi, temel adalet ilkelerinden oluşmaktadır. Bu teorinin insan haklarına katkısı büyüktür. İnsan haklarına kaynaklık eden insan özgürlüğü ve eşitlik gibi temel hakları tanımakta ve bunlara bir koruma alanı sağlamaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeyde bir insan hakları sistemi kurulmasına zemin hazırlamaktadır.18

Roma’da kölelerin maruz kaldığı aşağılanmalar ve işkenceler aleyhine konuşmalar yapan ve insanların dikkatini bu yöne çeken kişilerden biri, Seneca’dır. Bu konuşmalarından dolayı dönemin imparatorlarının tepkisini çekmiş ve sürgüne gönderilmiştir.19

Epiktetos’un ondan dersler aldığı Stoacı bir filozof olan Musonius Rufus, M.S. I. yüzyılda, eğitimde kız çocuklarına, erkek çocuklara verilen aynı fırsatın verilmesi gerektiğini ve erkekler kadar kadınların da felsefeyle ilgilenebileceğini savunmuştur.20

Roma hukukunun Stoacılıktan geldiği kabul edilen üç temel ilkesi: Honeste vivere, Alterum non leadere, Suum cuique tribuere’dir. Bunlar; dürüst yaşamak, hiç kimseyi incitmemek, herkese kendi hakkını vermek anlamına gelir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius, bu üç ilkeyi kişiliğinde ve davranışlarında birleştirmişti.21

İnsan haklarına yönelik ilk düşünceler, Stoacılıkta karşımıza çıkmaktadır. Stoacılıkta görülen insan hakları, özgürlük ve eşitlik gibi konular, çok daha sonra, Fransız Devrimi’ni etkileyen düşünür Jean Jacques Rousseau’nun eserleri üzerinde büyük etkiye sahip olacaktır.

Tanrı’nın her yerde olduğu, evrenin onun bedeni olduğu düşüncesi ve ödev kavramı ise modern Batı felsefesinin düşünürleri olan Spinoza ve Kant’ın fikirlerini etkileyecektir.22

Stoacı filozofların, Stoa felsefesinin temel kavramları olan pratiğe geçirmek, arzulara hakim olmak, doğaya uygun yaşamak, zorluklar karşısında güçlü olmak ve zihne hakim olmak konularında söyledikleri arasından bazı örnekler aşağıdadır:

Pratiğe Geçirmek

Bizi felakete sürükleyen şey, felsefeyi dilimizin ucuyla tadar tatmaz filozof rolü oynamaya başlamak, başkalarına yardımcı olmayı düşünmek, dünya insanlarını ıslah etmeyi istemektir. Ey dost! Önce kendini ıslah et! Sonra, insanlara felsefenin ıslah ettiği bir adam göster.

Epiktetos

Değerli şeyler konuşmak ile değerli şeyler yapmak arasında çok fark vardır.

Epiktetos

“Yarın bambaşka bir insan olacağım’’ diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun? Bugün, yarın için hazırlan. Böyle yapmazsan yine erteleyeceksin.

Epiktetos

Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.

Marcus Aurelius

Arzulara Hâkim Olmak

Arzu ve korkularını bertaraf et! Sana zulmeden kimsenin kalmadığını göreceksin.

Epiktetos

Hayatında olup biten şeylerin dilediğin şekilde olmasını dileme. Nasıl oluyorsa öyle olmasını arzu et! Böyle davranırsan her daim mutlu olursun.

Epiktetos

Tutkulardan arınmış zihin güçlü bir kaledir, insanın sığınabileceği ve içindeyken hiçbir şekilde saldırıya uğramayacağı daha sağlam bir yer yoktur.

Marcus Aurelius

Doğaya Uygun Yaşamak

Büyük ve genel, küçük ve yerel her konuda, doğa kanunlarıyla uyumlu bir şekilde kendinize yol gösterin. Sizin en büyük idealiniz, iradenizi doğa ile uyumlu hale getirmek olmalıdır.

Epiktetos

Özgürlük sizin gücünüzün sınırlarını ve tanrısal iradenin koyduğu doğal sınırları anlamanızdan sonra gelir. Yaşamın sınırlarını ve kaçınılmazlığını kabul ederek, onlarla savaşmak yerine onlarla birlikte çalışarak özgür oluruz.

Epiktetos

İnsana, insana özgü işler yapmak keyif verir. İnsana özgü işlerse kendi türünden olanlara iyi davranmak, duyguların esiri olmamak, iyiyi ayırt edebilmek, evrenin doğasına ve ona uygun gerçekleşenler üzerine düşünmektir.

Marcus Aurelius

Düzenli bir evren olduğunu bilmeyen biri kendisinin de nerede olduğunu bilmez. Evrenin doğal amacını bilmeyen biri kendisinin kim ve evrenin ne olduğunu bilmez.

Marcus Aurelius

Hatırla ki, felsefe senden sadece senin doğanın istediğini istiyor, sen doğaya uygun olmayan bir şey istemişken.

Marcus Aurelius

Doğaya uygun yaşamak en yüce iyiye ulaşmaktır. Bu da bilge kişi tarafından gerçekleştirilir. Bilge kişi yaşamın dümeninde oturur.

Seneca

Zorluklar Karşısında Güçlü Olmak

Hiç kimsenin başına katlanamayacağı bir şey gelmez.

Marcus Aurelius

Başkalarının verdiği imkânla ışık saçan biri olma, başkalarının yardımıyla elde edilecek sükûnete ihtiyaç duyma. Özetle bir adamın kendi başına dik durması gerekir, dik tutulması değil.

Marcus Aurelius

Yakınmadan, sabırla katlandığımız denenmeler bize kendi güçlerimizi tanımamız için sunulmuş birer fırsattır.

Marcus Aurelius

İyi insanlara verilen kötü talih bir sınamadır. Bu sınavdan geçenlere olayların şiddeti doğrultusunda bir katlanma gücü de bahşedilir.

Seneca

Nasıl ki nehirler, yağmurlar bunca şifalı sular denizin tadını bozmuyorsa, en ufak bir şekilde değiştirmiyorsa; felaketlerin hücumu da cesur insanların ruhunu değiştiremez.

Seneca

Alınyazından şikayet etmek yerine iyi yönden bakmalı ve iyiye döndürmelisin. Neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.

Seneca

Başına hiç kötülük gelmemiş kişiden daha şanssızı yoktur, çünkü böyle bir kişiye hiçbir zaman kendisini deneme fırsatı tanınmamıştır. İnsan, kendisini tanımak için sınanmalıdır.

Seneca

Zihne Hâkim Olmak

İnsanları üzen eşya ve olaylar değildir, onlar hakkında sahip oldukları düşüncelerdir.

Epiktetos

Nöbetçiler yanlarına sokulanlara parolayı sorarlar. Sen de öyle yap. Hayal gücüne yanaşan her şeye parolayı sor. Böyle yaparsan hiç baskına uğramazsın.

Epiktetos

Kadere Teslimiyet

Başıma gelenleri benimsiyorum ve seviyorum; çünkü tanrının benim için istedikleri şeyler benim istediklerimden daha iyidir.

Epiktetos

Olayların dilediğin şekilde gelmesini bekleme, nasıl geliyorsa öyle gelmelerini iste, böylece her zaman mutlu olursun.

Epiktetos

Tanrı sana bir şey sunmuştu, sonra geri aldı, o yüzden onu kaybettiğini düşünüp acı çekme.

Epiktetos

Neye katlanıldığı değil, nasıl katlanıldığı önemlidir.

Seneca

Kaderin sana mal ettiği şey, senin malın değildir. Verilebilen mal, alınabilir de!

Seneca

Yol, kurallarla uzun, örneklerle daha kısa ve etkilidir.

Seneca

Sokrates’ten ve Kiniklerden etkilenen Zenon’un, Atina’da bulunan Sütunlu Galeri’de kurduğu okulun etkisi, geliştirdiği felsefi sistemle ve yetiştirdiği öğrencilerle birlikte çok geniş alanlara yayılmıştır. En büyük örneklerini Epiktetos, Seneca ve Marcus Aurelius’ta gördüğümüz Stoacılık; Roma İmparatorluğu’nun resmi düşünce sistemi haline gelmiş, Fransız Devrimi’nde ve modern Batı felsefi sistemlerinde etkiye sahip olmuştur.

Felsefi bir sistem olarak Stoacılığın düşünce tarihine en büyük katkıları; Tanrı’nın evreni sadece yaratmakla kalmayıp, onun her parçasında bulunduğu, evreni doğa yasaları denen bir takım değişmez yasalarla yönettiği, Tanrı’dan bir parça taşıyan insanın bu yasalara uygun davrandığı ölçüde mutlu olabileceğidir.

Bütün insanlar, Tanrı’dan bir parça taşıdığı için, hepsi kardeştir. Hepsi eşit haklara sahiptir. Stoacılıktaki evrensel kardeşlik ve insan hakları kavramları, daha sonraki ulusal ve uluslararası hukuk sistemlerini etkilemiştir.

Uygulamasını Roma İmparatorluğu’nun altın çağında bulan dünya vatandaşlığı kavramı, insanlar arasında ayrım yapmama, gerçek özgürlüğün kişinin kendine hakimiyetiyle orantılı olması, zorluklar karşısında dağılmadan ayakta durabilme, ahlaki ödevi yerine getirip doğa yasalarına uygun yaşayarak mutlu olma, Stoacıların bize öğrettiği konular arasındadır.

Stoacıların söylediği gibi, bunları sadece konuşarak değil, aynı zamanda yaşayarak, bu değerleri anlamaya ve onlara sahip çıkmaya çalışalım.

“Evrende rastlantı yoktur, mutluluk bilgelikte, bilgelik de doğaya uygun davranmaktadır.”

Seneca

AKTİFFELSEFE ESKİŞEHİR ŞUBESİ ARAŞTIRMA GRUBU

Kaynakça

  1. Ahmet Arslan, Klasik Düşünce.
  2. Eduard Zeller, Grek Felsefesi Tarihi, Say Yayınları, 2008.
  3. Seneca, Ahlaki Mektuplar, Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  4. Ahmet Aslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.
  5. Heater, Yurttaşlığın Kısa Tarihi.
  6. Birley, Marcus Aurelius A Biography, Yale University Press, 1987.
  7. Copleston, Felsefe Tarihi, Yunan Ve Roma Felsefesi, Bölüm 2b., Hellenistik Felsefe, İstanbul, 1996.
  8. Jean Brun, Stoa Felsefesi, İletişim Yayınları, 1. Baskı.
  9. Prof. Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 2004.
  10. Alfred Weber, Felsefe Tarihi, İTÜ Sosyal Yayınlar.
  11. W.K.C. Guthrie, A History Of Greek Philosophy, Vol. II. The Presocratic Tradition From Parmenides To Democritus, Northamptonshire, 1993.
  12. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi 4 Helenistik Dönem Felsefesi: Epikuroscular Stoacılar Septikler, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2016.
  13. M.I. Finley, Ancient Culture And Society, Early Greece: The Bronze And Archaic Ages, London, 1970.
  14. Kürşat Haldun AKALIN, Stoa Felsefesinde Tanrının Doğası ve İnsanın Uyumu, Kosbed, 2015.
  15. İlkçağ Felsefesi Tarihi, Anadolu Üniv. Yayınları.
  16. Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi.
  17. Jerome J. Shestack, Liberal Düşünce, Cilt 11, No:43, 2006.
  18. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1987.
  19. Gürkan Ergin, Roma Toplumunda Kölelik Eleştirisi ve Köleliğe Empati.
  20. Mahir Terzi, İnsan Haklarının Bölgesel Düzeyde Korunması Üzerine Bir inceleme: İnsan Hakları ve Amerika, Aralık 2017.
  21. Marcus Aurelius, Düşünceler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012.
  22. D. Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları Ve Öğretileri, İstanbul, 2003.

 

 

İSLAM FELSEFESİNDE AŞK KAVRAMI

“İnsan ne kadar severse, o oranda kaderi bilir. Çünkü aşk, semavi sırların usturlabıdır. Aşk, kalp gözüne sürülen ve gözü açan bir sürmedir.” Mevlana, Mesnevi-i Şerif

 

İslam geleneğini anlatan ikinci bir isim arasak, ona “bir aşk geleneği” demek mümkündür. Gerçekten de aşk üzerinde bu kadar çok duran, onun hakkında bu kadar çok ve çeşitli düşünceler geliştiren nadide geleneklerden biridir İslam geleneği.

Aşk hakkındaki incelememize, İslamiyet ve Kuran öncesi Cahiliye[1] döneminin yaklaşımını ve bakış açısını inceleyerek başlamak, İslam düşüncesinin getirdiği farklılığı ve yenilikleri anlamak konusunda faydalı olacaktır.

Cahiliye döneminde aşk konulu çok fazla edebi eser mevcuttur ve bunlardan birinde şair Tarafe[2] şöyle diyor:

“Ey beni vuruşmaktan ve zevk u sefadan alıkoymaya çalışan sen beni sonsuza dek yaşatabilir misin?

Madem benden ölümü uzaklaştırmaya yetmez gücün, öyleyse bırak da gücüm yettiğince şarap içeyim.”

Genel itibariyle cahiliye döneminin aşk beyitlerinde yer alan zihniyet birkaç kelime ile şöyle özetlenebilir: ye, iç, eğlen, âşık ol, seviş çünkü sonu ölümse bu yaşamdan başka türlü keyif alınamaz fakat Kur’an ile birlikte Müslümanlar için aşk ve sevgi daha farklı anlamlar kazanmaya başlar. Kur’an’ın Ali İmran suresi şöyle söyler:

“De ki; Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin.”

Böylece sevginin nihai hedefi olarak bizzat Allah sevgisi gösterilmektedir. Daha sonraları İbn Teymiyye[3] ve onun müridi İbn Kayyim’in[4] işaret ettiği gibi Kur’an, hiçbir zaman aşk kelimesini kullanmamıştır. Onların yorumuna göre bunun yerine hubb[5] ve vedd (dostluk) gibi kelimeleri yani sevgi ve muhabbeti kullanarak ölçünün korunmasına işaret edilmiştir.

Sonrasında bu konu, İslam geleneğinde aşkı benimseyen sufilerle[6] diğerleri arasında temel bir ayrılığı oluşturacaktır.

Aynı zamanda sadece Allah’a yönelmiş ve bütünüyle cinsellikten arınmış bir aşkın var olduğunu ve bir başka insana yönelen insani aşkın görmezden gelindiğini düşünmek de hata olur, zira Hz. Muhammed yaşadığı dönemde sonunda kadın kendi isteğiyle dönmemeyi tercih etse de sahabelerinden Mugis’in âşık olduğu Berire ile kavuşması için aracılık etmiştir. İslam öncesi Cahiliye döneminin kavuşamamış âşıkları olarak bilinen Afra ve Urve için Hz. Ömer şöyle demiştir : “Eğer benim zamanımda yaşasalardı onları kavuştururdum.”

Emevi[7] döneminde yeniden Cahiliye devrinin tutkulu aşk anlayışı geri dönse de sonrasındaki Abbasi[8] döneminde medeniyetin etkileri ortaya çıkacak ve her türlü sanat, edebi akım, yoğun bir çeviri faaliyeti ve felsefeler boy gösterecektir. Örneğin Abbasiler tarafından inşa edilen ve asırlarca bir dünya başkenti olacak Bağdat’ta bir yanda sufileri, bir yanda aklın hizmetkârı kelamcıları[9], sonradan türeyen her şeyle sıkı bir mücadeleye giren hadisçileri[10], çeşit çeşit filozofu, şairi, hazcıyı ve maniciyi bir arada bulabilirdiniz.

Bu dönemle beraber de İslam tarihi boyunca Aşk hakkındaki düşüncelerin hangi temel noktalar etrafında oluştuğunu görmemiz mümkün hâle gelir.

İlk olarak Sufiler, aşkın Allah’tan doğduğunu ve varoluşun her zerresinin temel nedeninin aşk olduğunu söyleyerek aşkı varlığın birliğinin yani Vahdet’i Vücud’un[11] bir sonucu ve gerekliliği olarak tanımlarlar.

İkinci olarak kelamcılar, fazlasıyla akılcı ve gerçekçi bir yaklaşımla aşkı insani doğası ve sınırları doğrultusunda ele alırlar.

Üçüncü olarak İbn Sina’nın[12] ya da İhvan-ı Safa[13] okulunun örnek gösterilebileceği ve aşkı felsefi bir temel olarak kabul edip tüm varoluş hiyerarşisini düzenleyen ve vazgeçilmez bir unsur olarak tanımlayan filozofları görürüz.

Son olarak da aşkın yerine muhabbeti koyan ve aşkın bir aşırılık hâli olduğunu söyleyen felsefe tenkitçisi hadisçileri görürüz.

Aşk kelimesinin Arapça aslı “ışk”tır ve bir kişinin kendisini tamamen sevdiğine vermesi ve ondan başkasını göremeyecek kadar sevgilisine düşkün olması şeklinde ifade edilir. Aynı zamanda aşk kelimesinin sözlük anlamının aynı kökten gelen aşeka ile de yakından ilgili olduğu belirtilir ve aşeka sarmaşık anlamına gelir. Sarmaşık kuşattığı ağacın yaşam suyunu emer, onu soldurarak zayıflatır ve kurutur. Yani aşkın bir yanı ışk, bir yanı sarmaşıktır. Bir yanı aydınlatır, anlaşılır ve bütünleştirirken diğer yanı kurutur, zayıflatır ve soldurur. Bu kapsamla İslami literatürde aşk biri ilahi, diğeri insani olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır.

İlahi aşka “gerçek aşk” denirken insani aşka ise mecazi ya da dünyevi aşk denir. İlahi aşk, kısmen İslam felsefesinde ve genel olarak tasavvufta işlenmiş, tezahür etmiş varlıklar hiyerarşisinde daha alttaki bir varlığın üstteki varlığa duyduğu arzu ya da sevgi olarak ifade edilmiştir. Etimolojik olarak aşk kelimesinin aşağı indirmek anlamını taşıdığı ve varlığın kendisinden daha yüksek ve yüce bir varlığa kendi tamamlanma arzusu ve ihtiyacı neticesinde yönelmesi anlamını taşıdığı belirtilir.

Nadiren de olsa ilk kez 8. yy.da Allah ile kul arasındaki sevgiyi anlatmak için aşk kelimesinin kullanılmaya başlandığını ifade eden kaynaklar vardır. Bu rivayetlere göre Hasan-ı Basri[14] (ö.728), Allah’ın “Kulum bana ben de ona âşık olurum” buyurduğunu belirtir.

Abdulvahid b. Zeyd[15] ise (ö.793) peygamberlerden birinin “Allah bana, ben de ona âşık oldum” dediğini söyler.

Bakli’nin[16] (ö.1209) aktardığına göre Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî[17], “Ben Allah’a aşığım, O’da bana âşıktır” dediği için kâfir ilan edilmiş, memleketinden kovulmuş ve idam edilmek üzere celladın önüne çıkarıldığı bir durumda asılmaktan zorlukla kurtulabilmiştir.

İslam âlimleri özellikle ilk dönemlerde Allah sevgisini ifade etmek için Kur’an ve hadislerde yer alan sevgi ve muhabbet yerine aşk kelimesinin kullanılmasına ısrarla karşı çıkmışlardır. İbn Hafif’in[18] (ö. 981) Allah sevgisinin aşk kelimesiyle ifade edilmesine uzun süre muhalefet etmesine rağmen bir gün Cüneyd-i Bağdâdî’ye[19] ait olduğu söylenen bir aşk risalesini okuduktan sonra görüşünü değiştirdiği ve daha sonra kendisinin de bu konuda bir risale kaleme aldığı aktarılmaktadır.

Kuşeyri[20] (ö.1072), hocası Ebû Ali ed- Dekkak’ın[21] (ö.1014) bu itirazı şu şekilde gerekçelendirdiğini anlatır:

“Aşk aşırı sevgi yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz.”

Buna rağmen Kuşeyri, kendisi eserinin “Muhabbet” bölümünü “Âşıklar söyledikleri sözlerden dolayı kınanmazlar.” diyerek bitirecek ve Allah sevgisini aşk kelimesiyle ifade edenleri müsamaha ile karşılayacaktır.

İbnü’l-Cevzî[22], İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi İslam âlimleri, aşkın insanı insan yapan aklı ve muhakemeyi yok ettiğini, bir çeşit cinnet hâli olduğunu, aşk yolunu tutan mutasavvıfların da aklın ürünü olan ilmi hiçe saydıklarını ifade edip, düşünce hâli ile aşk hâlinin birbirine zıt olduğunu, birinin varlığının diğerini ortadan kaldırdığını ve bu sebeple de bizde idrak hâlini yok eden aşkın bir erdem olamayacağını söylerler. Aklın duygu üzerindeki hâkimiyetine fazilet denirken, duygunun akla hâkim olmasına rezilet[23] denir. İradeye hâkim olunamaması ve arzuların esiri olunması kadar bilinç ve idrak hâlinin kaybedilmesi de kötüdür ve âşıkları hayvanların seviyesine hatta daha da aşağılara düşürür. Bu âlimler, aşk ölçüsüzlüktür ve ölçüsüzlüğün hiçbir şekli iyi değildir, derler.

Bu tartışmalar altında şu noktanın unutulmaması gerekir: kavramsal tartışmanın ötesinde bu İslam âlimleri de İslam dininde sevginin yerini açıkça belirlemiş ve kabul etmiş fakat aşk yerine muhabbet kavramını kullanmayı benimsemişlerdir. Üstelik insanî aşka da genel olarak bir anlayışla yaklaşmışlardır. İnsanın, nefs nedeniyle kendisine zarar veren bir şeyi ve kendisine zarar verecek şekilde sevmesini eleştirmiş, aklın kaybına karşı çıkmışlardır.

Mu’tezile akımı[24] ve benzeri âlimlerin daha sert ve şiddetli eleştirileri olsa da bu satırlarda buna yer vermeden sadece Zemahşerî’nin[25] “Allah, meclislerini ve raks ettikleri yerleri tarumar ederek viraneye çevirsin” diye beddua ettiğini ve Mu’tezile’nin ilâhî aşktan bahseden mutasavvıfları insanların en cahili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun en menfur ve en rezil kişileri olarak itham ettiğini söylemekle yetinelim.

Sufiler ise aşk kelimesini kullanmalarının gerekçelerini bazı ayet ve hadislerle açıklamaya çalışırlar. Örneğin onlara göre Bakara suresindeki “İman edenler Allah’ı daha şiddetle severler.” ifadesindeki şiddetli sevmekten kasıt aşktır. Eğer aşk, ayrı düşenin bir niteliği ise kul da Allah’tan ayrı olduğundan onun sevgisine aşk demek yanlış olmayacaktır. Gerçek âşık, kalbindeki Allah sevgisine hiçbir varlığın sevgisini ortak etmeyecektir. Başka başka şeylere duyulan, ancak bu aşkın mecazi bir yansıması olabilir ve bu nitelikleriyle Allah sevgisine “gerçek aşk” ya da “ilahi aşk” denebilir denmektedir. Kimi sufiler çok yoğun ve coşkulu aşk hâlleri yaşasalar da aşk kelimesini kullanmaktan kaçınırlardı. Örneğin erken dönem mutasavvıflarından biri olan Serî es-Sakatî[26], (ö.867) artık derisi tamamıyla kemiklerine yapışmış hâlde bulunan ellerini uzatarak Cüneyd’e “işte muhabbet budur” demişti. Çünkü eğer bir kişi “ey ben olan sen” diyecek kadar kendi benliğini sevdiğinin benliğinde eritmemişse onun muhabbeti ne tam ne de mükemmel olacaktır.

Kuşeyri’nin menkıbesinde aktardığına göre bir gün Semnûn Muhib[27], (O, Allah aşkı ve aşk hakkındaki sözlerinden dolayı Muhib ismiyle tanındı. Muhib, sevgili demektir) muhabbetten öylesine etkili sözlerle bahsetmişti ki gökyüzünde uçmakta iken bu sözleri duyan bir kuş bu sözlerin cazibesine kapılarak onun önüne konmuş ve gagasını yere vura vura ölmüştü. Gördüğümüz gibi bu hâller muhabbetten ziyade aşk hâline uymaktadır.

Aşkı ilk defa acı ve keder tarzında anlayan ve tanımlayan Hallac[28], Kitâbü’t- Tavâsîn’de[29] ilahi aşkı pervane ve mum misaliyle anlatmıştır. Pervane mum ışığını gördüğünde “ilme’l yakın”, ona yaklaşıp sıcaklığını hissetmesi “ayne’l yakın”, ateşin içinde yanıp kül olması ise “hakka’l yakın”dır.

Aşkın nihai amacı yana yakıla yok olmaktır. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve sevgilisi uğrunda kendini feda ederek fenâ[30]  mertebesine ulaşır.

Pervane misali, idam edilirken elleri kesilen Hallac, elleriyle yüzünü kana bulamış ve sebebi sorulunca da “Aşk ile kılınacak iki rekât namazım var, abdesti kanla alınmazsa makbul olmaz” cevabını vermiştir. Bir hadiste de Allah’ı arayanın O’nu bulacağı, bulanın O’nu tanıyacağı, tanıyanın seveceği, sevenin âşık olacağı ve O’nun mâşuku olacağı, maşukun katledileceği ve diyetinin de Allah’a ait olacağından bahsedilir. Hallac’a bu sebeple aşk şehidi denmiş, onun aşk macerası tüm mutasavvıflara örnek teşkil etmiştir.

Bakli, ilahi aşkın beş şeklinden söz eder: hayvani, doğal, ruhsal, akılsal ve ilahi aşk.

Hayvani aşk, düşük kimseler tarafından nefs-i emmarenin[31] eseri olarak ortaya çıkarılan tutkudan ibarettir ve arzuları tatmin etmeyi hedefler. Makul ve meşru düzeyde olmadığında hem kötü hem de günahtır.

Doğal aşk, varlıklardaki hoşluktan ve güzellikten doğar. Eğer aklın ve ilmin hâkimiyetinde olmazsa o da kötüdür.

Ruhsal aşk ise seçkin insanlarda bulunur. Hem maddi hem de manevi güzelliklere duyulan aşktır. Bu aşka tutulan kimseler eğer kendilerini şehvete kapılmaktan alıkoyarlarsa duydukları aşk onları Ariflik[32] mertebesine kadar yükseltebilir. Bu aşk, makbul sayılmıştır çünkü ruhlar âlemine çıkmak için bir merdiven vazifesi görebilecektir.

Akılsal aşk, ruhlar âleminde var olan güzellikleri temaşa etmekten doğar. Aşkların en yücesi olan ilahi aşka buradan geçilir. Mutasavvıflar, makul ve meşru düzeyde kalması şartıyla her türlü aşkın iyi olduğunu söylerler ve birinden bir diğerine geçe geçe en yüksek aşk olan ilahi aşka ulaşabileceğinden bahsederler. Bu sebeple şehvetin, arzuların, nefsani isteklerin etkisi altında kalan aşkı kötüleyerek bunun geçici arzulardan ve tatmin olma arayışından ibaret olduğunu söylerler.

Hemen hemen bütün eserlerinde fazlasıyla sevgi konusuna odaklanan İbnü’l Arabi[33], (ö.1240) aşk kavramına ilgi duysa da kendisini muhabbet terimiyle açıklamayı seçer. Ona göre sevgi üç çeşittir: İlahi muhabbet, ruhsal muhabbet ve doğal (olağan) muhabbet.

Hem Allah’ın bize hem de bizim Allah’a duyduğumuz sevgiye ilahi muhabbet denir. İlahi muhabbet iki türlüdür. Biri Allah’ın kendi zatına, biri de yaratılmış olanlara duyduğu sevgidir.

Her şey var olmadan evvel mutlak bilinmez olarak O’nda var olduğundan Allah’ın kendi zatını sevmesi aynı zamanda yaratılmış tüm varlıkları sevmesi anlamına gelmektedir. Böylece her birimiz doğal bir şekilde ilahi muhabbete konu olmuş oluruz. Her birimiz Allah’ın bize olan muhabbetiyle yüklü bir şekilde doğar ve beliririz. Bu sebeple hangi şekil ve görünüm altında ortaya çıkarsa çıksın her çeşit sevginin ve muhabbetin ilk ve gerçek kaynağı bu ilahi muhabbettir. Bu aynı zamanda aşkın, Allah’tan doğduğu ve varoluşun her zerresinin temel nedeninin aşk olduğu anlamına gelecektir.

Ruhsal sevgi, sevenin sevdiği her şeyi yine sevgilisinden dolayı ve sevgilisi için sevmesi, sevgilisinin isteği ve iradesi dışında hiçbir şey düşünmemesi ya da başka bir deyişle âşığın maşukun iradesiyle hareket etmesi anlamına gelir. Bu, âşık ile maşukun varlıkları itibariyle birleşmelerini ve âşığın benliğinin maşukta erimesini ifade eder.

Şeylerde ortaya çıkan ya da beliren güzelliğin yegâne kaynağı Allah’ın güzelliği olduğundan güzellere ya da güzel şekillere tutunmak da aslında yine Allah’ı sevmek manasına gelecektir. Ruhsal sevgi işte bu ayırt etmeye açılan kapıdır. İbnü’l Arabi, bu sevgiyi vahdet-i vücud öğretisine göre açıklamış, böylece insani sevginin kaynağını ilahi bir kaynağa bağlamıştır. Onun deyimiyle, dünyada güzel olarak beliren Allah olduğu gibi, aşığın gözleriyle bu güzelliği seyre dalan da Allah’tır. Aşk da O’dur, âşık da O’dur, maşuk da O’dur. İbnü’l Arabi Arzuların Tercümanı[34] isimli eserinde şöyle söyler:

“Hangi güzelden söz ettiysem hep Sen’in güzelliğinden kinayedir

Hangi evi anlattıysam hep Sen’in

Beyt’inden söz ediyorum.”

“Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin. 

Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin. Gerçi dilber kendidir hem giydi âşık kisvesin.

Pes cemâl-i cilvesin kendi temennâ kıldı Hak”

Lâedrî [35]

“Kendi güzelliğini (insanlara sevdirmek için bir ayna hükmündeki ) güzellerin yüzüne yansıttın da, sonra dönüp bir de onu, âşığın gözüyle temaşaya koyuldun.

Şimdi âşık elbisesini giyse de  güzel kendisidir.”

İbnü’l Arabi için ibadetin aslı da sevgidir. Sevgisiz ibadet kabul olmayacağı gibi İlahi muhabbetin bir tecellisi olan sevgi aynı zamanda en yüce ibadettir de. O, “aşk makamı mabud (Rab) olma makamıdır” der. Dînü’l-hub’tan yani bir sevgi dininden bahseder ve dininin de kıblesinin de sevgi olduğunu ifade eder.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de[36] (ö. 1273) aşktan başka din ve mezhep tanımadığını açıkça ifade etmiştir. Bu anlayış pek çok mutasavvıf tarafından benimsenmiş ve ifade edilmiştir. Yunus Emre[37] ve Niyâzî-i Mısrî[38] gibi Türk mutasavvıfların yetmiş iki millete bir gözle bakmayı önermesi ve herkesi aşk dergâhına buyur etmesi bu anlayışın eseridir.

İbnü’l Arabi, hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün sevenlerde ve sevilenlerde ilahi muhabbetin bir izini; O’nun bir yansımasını arayan arifte, aşkta ve muhabbette tıpkı Allah’ın zatının sonsuz olması gibi O’nun sonsuz sıfatını görür. Bunun için de aşk adındaki destanın sonsuza kadar süreceğini ve anlatılacağını aktarır. Nasıl çocuklar resim ve oyuncaklarını yetişkinlerden daha çok sever fakat eğitimle olgunlaştıklarında bu tür şeylere artık fazla ilgi duymazlarsa eğitilen ve olgunlaşan insan da suretlerden varlıkları sevme mertebesine erişecektir. Bedensel güzellikten çok akılsal ve ruhsal güzelliği sevecekler, şekil ve görünümden daha çok ilimden ve erdemden hoşlanacaklardır.

Aşk konusunu ele alan mutasavvıflar bu yürüyüşte aklın belli bir yere kadar bize eşlik edebileceğini ama akılla Allah’a varılamayacağını, aşkın akıldan üstün olduğunu ispatlamaya çalışırlar. O’na ermek ancak sevgi yoluyla mümkün olur. Mi’rac’da Cebrail, Hz. Muhammed’i bir noktaya kadar götürebilmiş ve sonrasında daha da ileri götürmesi için refrefe[39] teslim etmiştir. Çünkü Cebrail aklı, refref ise aşkı temsil etmektedir. Akıl belli bir yerde durmak zorundadır fakat insanı Allah’a götürebilecek olan aşktır.

İhvan-ı Safa ekolüne göre, aşk bir aşırılık hâli ya da delilik değildir. Aşk, bir erdemdir ve tüm varlıklara Allah tarafından verilmiş bir hediyedir. Onlara göre her sevginin bir gayesi vardır. Gaye, sevginin farklı şekilde ortaya çıkmasına neden olur. Çocuklar süslü oyuncakları severken, seçkin kişiler ilahi güzelliklere bağlanırlar. O sebeple her varlık benzerlik ve türdeşlik esasına göre kendi varlık sınırında kalan ve onun varlık seviyesine uygun düşen, kendisiyle bir ölçüde benzeşen gayelere yönelir.

İslam filozofları, antik Yunan düşünürlerinden etkilenmiş ve Yunan filozoflarının aşk hakkında geliştirdiği yaklaşımlardan haberdar olmuşlar fakat bu yaklaşımlara kendilerine has bir şekil kazandırmışlardır.

Aşkı kozmolojik bir kavram hâlinde ilk olarak antik Yunan filozofu Empedokles[40] değerlendirmiştir. Ona göre evren sürekli bir oluş-bozuluş sürecinin sonucunda meydana gelmiştir ve evrendeki dört element birleşerek ve ayrışarak evrendeki hareketin nedenini oluştururlar. Bu birleşme ve ayrışma hareketine neden olan şey aşk-nefret ikilemidir. Tüm elementler aşkla birleşir, nefretle ayrışır. Aşk bir yakınlaşma, birleşme hareketiyken nefret ise bir uzaklaşma, ayrışma hareketidir. Barışın ya da uyumun birleştirici görünümleri ancak aşkın tesiriyle meydana gelir. Empedokles’in bu fikirleri Yeni Platoncu yorumlarıyla birlikte İslam dünyasına girmiş ve İslam filozoflarınca uzun uzadıya tartışılmıştır. Buna rağmen İslam filozoflarının aşk konusunda en çok ilham aldıkları metinler daha çok Platon[41] ve Aristoteles’e[42] aittir.

İslam filozofları, Aristoteles’in Metafizik[43] kitabında “kendisi hareket etmeyen ilk hareket ettirici” olarak tanımladığı Demiurgos kavramını ele alırlar.

Aristoteles, aynı kitaptaki “Lambda” bölümünün 7. Başlığı altında bu kavramla “sevilenin seveni harekete geçirmesini” benzeştirir ve İslam filozofları bu küçük benzetmeyi ele alıp onu geniş bir kozmolojik öğreti hâline taşırlar.

Fârâbî[44], Allah’ın Akıl, Akil, Ma’kul (Düşünen, Düşünülen, Düşünce) olduğu şekilde aynı zamanda Âşık, Aşk ve Ma’şuk (Seven, Sevilen, Sevgi) olduğunu da yazmıştır. Böylece Fârâbî, varlığın birden çıkıp tüm evreni meydana getirdiği südur öğretisinin temeline böylesi bir aşk anlayışını yerleştirmiş olur. (el-Medînetü’l-fâzıla,s. 54, 68).

Fârâbî’nin izinden gidip onun yaklaşımını genişleten İbn Sina, aşkı, kemal fikriyle de ilişkilendirerek südurun yanında tekâmülü açıklamak için de ondan faydalanır. Kemalin ilkesi kendinde varlık, noksanlığın ilkesi ise maddedir. Bu kemal-noksanlık veya varlık-yokluk kutuplaşması varlığın tüm düzeylerinde bir eğilim uyandırır. Bu, her varlığın kendi sınırlarına ulaşmasını ve kendini gerçekleştirmesini sağlayacak tekâmül[45] fikridir. Tekâmülün sınırı olan en üst kemal noktasına ise insanı ancak aşk yükseltebilir.

Mevlana, “Kimin aşka meyli yoksa kanatsız kuş gibidir, vah ona! (Mesnevî, I, 31) diyerek işte bu eğilimin yokluğuna değinir. Böylece evren aşk nedeniyle yaratılmış olmakta, aşk nedeniyle şeylerin içinden Bir olan doğmakta ve yine aşk nedeniyle birliği aramaktadır.

“Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.

Aşk olmasaydı nerden cansız bir şey, nebata girer, onda mahvolurdu. Büyüyüp yetişen nebatlar, nerden kendilerini canlılara feda ederlerdi”

(Mesnevî, V, 3854-3855)

İslam felsefesinin inşa ettiği aşk anlayışının çok çeşitli görünümlerini İslam sanatlarının her dalında görmek mümkündür ki bu sebeple bazı araştırmacılar tarafından İslam sanatına egemen olan estetik anlayışa “Aşk estetiği” denmektedir.

İslam sanatına yansıyan hâkim görüşte bizleri gayemize en kısa yoldan ulaştıran fakat buna karşın en çetin yolun, aşkın yolu olduğu söylenir. Bu yol, bir taraftan da akılla çatışma hâlindedir. Akıl, kalbi aşktan ayırmak isterken, kalp aşka doğru koşmak ister. Bu yüzden âşık, aşka uyar, akla değil.

Aşk, ilim tahsil ederek medresede öğrenilmez. Aşk için başı vermek gerekir, denir. Fuzuli şöyle der;

“Aşk imiş her ne var âlemde

İlim bir kıl ü kal imiş ancak” 

Âşığın kalbi gam ve kederle harap olmayınca aşkın hazinesi de ortaya çıkmaz. Harap olsa da âşık, onun vücudu yine aşk ile dirilir. Onun için denir ki, ölüm aşksızlıktır. “Ölen hayvan-durur âşıklar ölmez” der, Yunus Emre. Âşık bu dertten kurtulmak istemez.

Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’undaki Mecnun gibi dua ederler âşıklar:

“Yâ rab belâ-yı aşk ile kıl âşînâ beni

 Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni”. 

Çünkü âşıklar, aşktan başkasında teselli bulamazlar. Aşk yoluna giren kendi benliğini aşk denizine katmalıdır. Ar ve namusunu terk edip, tacı tahtı bırakarak onun için seve seve ölüme koşmalıdır. Yunus Emre,

“Âşık Yûnus mâşukuna vuslat bulunca mest olur

Ben şîşeyi çaldım taşa nâmûs u ârı neylerem” 

beyitiyle bunu anlatır. O yüzden kimileri Hallac-ı Mansur gibi, Nesimi gibi seve seve ölüme koşarken kimileri de İbrahim Ethem gibi krallığını, tacını geride bırakarak yollara düşer.

KEMAL KARADAYI

Dipnotlar:

[1] Cahiliye Dönemi, Arap toplumunun İslam öncesi dönemine verilen ad. Cahiliye terimi, gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadislerde Arapların İslam’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslam döneminkinden ayırt etmek için kullanılmıştır.

[2] Ebû Amr Tarafe (Amr) Muallaka şairi. Bahreyn’de doğdu. Lebîd’e, “Araplar’ın en iyi şairi kimdir?” diye sorulduğunda “şaşkın kral” (İmruülkays) demiş, “Sonra kim?” denildiğinde “yirmilik delikanlı” (Tarafe) cevabını vermiştir. Hassân’ın, “Araplar’ın en iyi şairi kimdir?” sorusuna cevabı ise “kabile olarak Hüzeyl, kaside olarak Tarafe” şeklindedir. Benzer bir soruya Cerîr’in cevabı da Tarafe olmuştur.

[3] Takıyuddîn ibn Teymiyye (22 Ocak 1263 – 26 Eylül 1328), Selef anlayışının en önemli âlimlerindendir. Görüşleri çeşitli İslâm âlimlerini ve akımlarını etkilemiştir.

[4] İbn Kayyim El-Cevziyye, 14. yüzyılda yaşamış Arap tefsir ve fıkıh bilgini. (28 Ocak 1292, Hauran – 15 Eylül 1350, Şam, Suriye)

[5] Sevmek, beğenmek, rağbet etmek, istemek, meyletmek, hoşlanmak ve tercih etmek anlamlarına gelir.

[6] Kadim ve içrek bir kökene sahip olmakla birlikte, mistik bir inanç olarak günümüzde daha çok İslam çevresinde gelişen Tasavvuf öğretisine bağlı kişiler için daha çok Batı’da kullanılan kelime.

[7] Emevîler, Dört Halife Dönemi’nden sonra kurulan Müslüman Arap devleti. Ali bin Ebu Talib’nin 661’de öldürülmesinden sonra başa geçen Emevîler, 750’de Abbâsîler tarafından yıkılıncaya değin hüküm sürdüler.

[8] Abbâsîler, Emevî hanedanından sonra başa gelerek İslam Devleti’nin yönetimini ve halifeliği beş asırdan daha uzun bir süre elinde tutan Müslüman Arap hanedan.

[9] İslam dininin inanç konularını irdeleyen ve tarihsel olarak bu çerçevede gelişen dini-felsefi kuram ve teorilerle ilgilenen ilim dalına İlm-î Kelâm denir. Aklı, temel kaynak kabul ettikleri vahyin Kur’an’ın anlaşılmasına yardımcı bir unsur olarak kullanırlar.

[10] Hadis ilmine sahip çıkan, hadise önem veren, onu yenilikçiliğe tercih eden kişiler ve yenilikçi imamlar devrinde Hicâz’da özellikle Medine’de hadis âlimlerini anlatmak için kullanılır.

[11] Tasavvufta, yaratan Allah (Bir) ile yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunan mistik görüştür.

[12] Hekim, fizikçi, yazar, filozof ve bilim insanı. Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde MS 980 yılında dünyaya gelmiş ve Hamedan şehrinde 1037 tarihinde vefat etmiştir.

[13] İhvân-ı Safâ, 9-10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkmış dinî-siyâsî bir harekettir. Bu hareketin isimleri bilinmeyen entelektüel üyeleri tarafından kaleme alınan Risaleler’deki felsefî görüş ve düşünceler üzerine son dönemde çeşitli bilimsel çalışmalar yapılmıştır. İlk İslam Ansiklopedistleri ya da İlk İslam Hümanistleri diye de adlandırılırlar.

[14] Hasan-ı Basri; Fars anne ve babadan doğan, meşhur olmuş Sünnî Müslüman vaiz, ilahiyatçı ve İslam âlimi. (MS 642- Medine, MS 728- Basra, Irak.)

[15] Abdülvâhid bin Zeyd, meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. Tebe-i tâbiînden olup, Basra’da yaşamıştır.

[16] İsmi Rûzbehân bin Ebî Nasr el-Baklî, künyesi Ebû Muhammed, lakabı Sadreddîn’dir. Babasının sebzeci olması ve kendisinin gençliğinde bu işle meşgûl olması sebebiyle Baklî lakabı ile anılmıştır. 1132-1209 yılları arasında yaşamıştır.

[17] Bağdât’ın büyük velîlerindendir. 10. yy’da yaşadı. İsmi, Ahmed bin Muhammed’dir. Babası Horasan’ın Bağşûr veya Bağ şehrinden olduğu için “İbn-i Bagavî” diye anıldı.

[18] İsmi Muhammed bin Hafîf eş-Şîrâzî, künyesi Ebû Abdullah, lakabı İbn-i Hafîf’dir. Babası sultan idi. (889 Şîrâz – 981 Şîrâz)

[19] Cüneyd-i Bağdâdî; 9. yy’da yaşamış sufi ve filozof. Bağdat’ta doğdu ve yaşadı. Ailesi aslen Nihâvendli olup cam ticaretiyle uğraştıklarından Kavârirî nisbesiyle tanınmak­taydı. (MS 830 – MS 910)

[20] İmam Kuşeyrî. Tam adı Abdülkerim bin Hevazin bin Abdülmelik bin Talha bin Muhammed Ebu’l Kâsim el- Nişaburî el-Kuşeyrî) (doğumu 986, Horasan – ölümü 1072, Nişabur), müderris, mutasavvıf ve yazar.

[21] Nişâbûr’da yetişen evliyâ büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Muhammed’dir. Zamanında bulunan âlimlerin önderiydi. Ebü’l-Kâsım Nasrabâdî’nin talebesi ve Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’nin kayınpederi ve üstadı idi.

[22] 12. yüzyılda yaşamış Arap din, tarih ve tıp bilgini. (1116, Bağdat, Irak – 15 Haziran 1201, Bağdat, Irak)

[23] Kötülük, aşağılık, kötü ahlaki özellikler.

[24] İtikadi mezheplerinden birisi olan Mu’tezile mezhebinin kurucusu Vasıl İbn Ata’dır. Vasıl, hocası Hasan Basri hazretleri ile büyük günah meselesinde aynı görüşü paylaşmayarak yakın arkadaşlarıyla birlikte ayrıldıkları için onlara “ayrılanlar, uzaklaşanlar” anlamına gelen Mu’tezile ismi verilmiştir.

[25] Tefsir, fıkıh ve lügat âlimi. İsmi, Kâsım bin Ömer, künyesi Ebü’l-Kâsım, lakabı Allâme Cârullah’tır. 1074 (H.467) senesinde Hârezm’in Zemahşer kasabasında doğdu. 1144 (H.538)te bir arife gecesi Cürcâniyye’de vefat etti.

[26] Sırrı Sekatî ya da Serî-i Sakati, erken dönem mutasavvıf ve evliyalardandır. Doğduğu Bağdat’ta ticaretle uğraşırdı ve orada vefat etti. Cüneyd Bağdadi’nin şeyhi ve dayısıdır. Takvası ile bilinirdi.

[27] Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Kâsım, Ebü’l-Hasan ve Ebû Bekr olup, babasının ismi Abdullah’dır. Gerçek âşık olmadığını söyleyerek, kendisine ”Kezzâb (yalancı)” dedirtmeye gayret ederdi. Cüneyd-i Bağdâdî’nin devrinde yaşadı. 932 (H.320) yılında vefat etti.

[28] Hallâc-ı Mansûr veya Mansûr el-Hallâc, Zındıklıkla suçlanması ve uzun süren bir soruşturma neticesinde Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın emriyle idam edilmesiyle meşhur olan spiritüalist yazar ve mistik şair.

[29] Kitâbü’t-Tavâsîn. Hallâc’ın hapiste iken kaleme aldığı, düşünce dünyasını ortaya koyması açısından çok önemli olan bu eseri dostlarından İbn Atâ, hapisten gizlice dışarı çıkarıp saklayarak günümüze ulaşmasını sağlamıştır.

[30] Tasavvufta kişinin duygularından ve iradesinden sıyrılarak benliğini Tanrının varlığında yok etmesi. Kişinin aşama aşama benliğinden sıyrılması değişik terimlerle ifade edilir ve fena makamları olarak adlandırılır.

[31] Nefs-i emmare, insan nefsinin en aşağı mertebesi ve “Muhakkak nefis kötülüğü emredicidir.” âyetinin haber verdiği büyük düşmandır. Nefs derken kastettiğimiz genel olarak nefs-i emmare’dir.

[32] Arif kelime anlamı olarak, “bilen, bilgide ileri olan, aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen, çok düşünmeye ihtiyaç kalmaksızın, aracısız gördüğünü bilen ve anlayan, zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan” anlamlarına gelmektedir.

[33] Tam adıyla Muhyiddin Muhammed bin Ali bin Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî, ünlü İslam düşünürü, mutasavvıf, yazar ve şair. Şeyhü’l Ekber unvanı ile de bilinir. (1165, Murcia, İspanya – 1240, Şam, Suriye)

[34] Tercümanü’l Eşvak (Arzuların Tercümanı), İbn Arabi’nin tamamı şiirden oluşan iki kitabından biridir. Çoğunu gazellerin oluşturduğu 61 şiir (582 beyit) ihtiva eder. 1202-1214 yılları arasında Mekke’de yazılmış platonik ve sembolik şiirlere benzeyen, ilahi aşk temalı şiirlerdir.

[35] Arapçada “bilinmeyen” anlamına gelir. Yazarı belli olmayan edebi eserlerin sonuna yazılır. Bazen yazar ya da şairler yeni başladıklarında eserlerinin sonuna Lâedrî yazarlar.

[36] Şair, düşünce adamı ve mutasavvıf. Tasavvufta Mevlevî yolunun öncüsüdür. (1207 – 1273, Konya)

[37] Anadolu’da Türkçe şiirin öncüsü olan tasavvuf ve halk şairi. (1238 – 1320)

[38] 17. yüzyıl Halvetiye tarikatının Niyâziyye veya Mısriyye kolunun kurucusu, büyük bir sûfî ve tasavvuf edebiyatı ustası şair. (9 Mart 1618, Malatya – 1694, Limni, Yunanistan)

[39] Miraç gecesinde Hz. Muhammed’i taşıdığı kabul edilen bineğe verilen addır.

[40] Sicilyalı filozof. Sokrates öncesi filozoflardan biri olarak kabul edilir. (İÖ 492-432)

[41] İslam dünyasında Eflatun olarak bilinen, Antik klasik Yunan filozofu, matematikçi ve Batı dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olan Atina Akademisi’nin kurucusudur. (MÖ 427-347)

[42] Antik Yunan filozofu. Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir. (MÖ 384 – 322)

[43] Aristoteles, eserin adına büyük ihtimalle Peri tes Protes Philosophia yani İlk Felsefe Üzerine demesine rağmen, Metafizik adının ilk felsefe yerine kullanılması eserin yayımcılarının tercihidir. İlk kez Şamlı Nikolas’ta rastlanılan metafizik (meta ta phsyka) terimi, eser için Andronikos tarafından kullanılmıştır.

[44] Farabî ya da Batı′da bilinen adıyla Alpharabius, 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki İslam’ın Altın Çağı’nda yaşamış ünlü filozof ve bilim adamı. Aynı zamanda gökbilimci, mantıkçı ve müzisyendir. (872 – 951, Şam)

[45] Sözlük anlamı “olgunlaşma”, “gelişim” ve “evrim” olan bir terimdir. İslam dini başta olmak üzere, çeşitli ezoterik öğretilerde, mistik ve Sufi grupların inançlarında daha ruhani bir anlamda kullanılmaktadır. Bu açıdan, bir dini terim olarak tekâmül, çoğunlukla ruhun belirli evrelerde yükselmesi, gelişmesini içerir.

KAYNAKÇA

  1. Uludağ, S. (1991). İslam Ansiklopedisi 4. Cilt Aşk Maddesi. İstanbul: TDV, sayfa 11-17.
  2. Kutluer, İ. (1991), İslam Ansiklopedisi 4. Cilt Aşk Maddesi. İstanbul: TDV, sayfa 17-18
  3. Uzun, M. (1991), İslam Ansiklopedisi 4. Cilt Aşk Maddesi. İstanbul: TDV, sayfa 18-21
  4. Rumi, C. (1960), Mesnevi (33. Baskı), Ankara, Milli Eğitim Bakanlığı
  5. Çev. Birgül, M.F. (2000), Aşk Risaleleri (1.Baskı), İstanbul, Sır Yayınları
  6. İbn-ül Arabi, M.(2017), Arzuların Tercümanı (1.Baskı), İstanbul, İz Yayıncılık
  7. Mansur, H. (2004), Tavasin (4.Baskı), İstanbul, Yaba Yayınları

FENİKS; KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN MİTİK KUŞ

Manevi semboller insanlığın gerçeği arayışının uzun yolculuğundaki yol işaretleri gibidir. İnsan kendine olan yolculukta ilerledikçe bu semboller daha belirginleşir ve daha çok anlam ifade etmeye başlar. Manevi semboller bu uzun yolculuktaki iç tecrübelerin ifadeleridir, değişik manevi seviyelerde farklılaşan algılayışın tezahürleridir.

Feniks bu manevi sembollerinden birisidir çünkü insanın aradığı gerçeği temsil eder. Feridüddinn Attar’ın Kuşların Dili adlı eserinde Feniks kuşunu Simurg olarak görürüz, Kafdağı’nın ötelerinde yaşayan bir kuştur. Çok uzaklarda olan Kafdağı yani manevi olarak çok yükseklerde var olan bir kuş. Kuşlar hava unsuruna ait canlılar olarak, maddi dünyadan uzaklaşıp yükseklere uçabildikleri için insanın manevi kısmıyla ilişkilendirilirler.

“Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır.
O da Kafdağı’nın ardındadır.
Adı Simurg’dur, kuşların padişahıdır.
O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız.” (1)

Simurg insanın manevi kökenidir, o insana çok yakındır ancak cehaletinden dolayı insan ona çok uzak gözükür. Aynı binlerce cehalet perdeleri ile ışığın kaynağından ayrılmış, ışığın varlığını fark etmeden yaşayan karanlıktaki insan gibidir cahil insan.

Kuşlar kendileri için manevi bir kral ararlar ve kendilerine en uygun kralın çok uzaklarda yaşayan Simurg olduğuna karar verirler ancak kuşların ona doğru uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmaları gerekir. İnsanın kendi kökenine doğru olan manevi yolculuğu uzundur çünkü bu yolculuk birçok değişimler içerir, bazıları çok uzun sürecek değişimlerdir. Tehlikeli bir yolculuktur çünkü alıştığımız birçok şeyi bu yolculuk sırasında terk etmek zorunda kalacağızdır yani saplantılı bir şekilde değer verdiğimiz ve bağlandığımız, sahte bir şekilde inşa ettiğimiz ben’den yani kişiliğimizden yavaş yavaş vazgeçme sürecidir bu yolculuk.

Kuşlar manevi krallarını aramak için yolculuğa çıkmak üzereyken, yolculuğun uzunluğu ve tehlikeleri bazılarını tereddüt içinde bırakır ve temelsiz bazı bahaneler bularak yolculuğa çıkmaktan vazgeçme noktasına getirir. Mesela Bülbül sevgilisini terk edemeyeceğini, Şahin saraydaki yerini bırakamayacağını ve Serçe yolculuğa çıkmaktan çok korktuğunu söyler. Bu kuşlar, insandaki çeşitli zaafları, başka bir deyişle farklı zihniyetleri temsil ederler. Kuşların arasında en bilge kuş olan Hüthüt onların yersiz korkularını ve kaygılarını açıklamaları ile gidermeye çalışır. Hüthüt iç yolculuğun önemini ve anlamını kavramış ve yolculuğa çıkmada kararlı olan insanı temsil eder.

Yolculuk boyunca kuşlara liderlik yapan Hüthüt’dür. Diğer kuşların değişik sorularını yanıtlar ve onları yolculuğa devam etmeleri için teşvik eder. Hüthüt bu yolculuğun uzunluğunu, geçilecek Yedi Vadi ile tasvir eder. Yedi Vadi, manevi yolculuktaki yedi makama veya aşamaya işaret eder. Her bir aşama kendine ait zorluklar ve iç tecrübeleri barındırır.

Yedi Vadi:

1. Talep-Arayış: Patikada atılması gereken ilk adımdır. Yolcuların değer verdikleri ve bağlandıkları şeylerden kendilerini kurtarmaya ve değişmeye çalıştıkları bir aşama olduğundan birçok denemeler içerir.

2. Aşk: Yolculuğa çıkacak kişi kalben etkilenmiştir ve İlahi Aşka tutulmuştur. Kuşlar aşk için mantıktan vazgeçerler.

3. Mistik Öğrenme (Marifet, Bilgi Vadisi): Bu ilahi bilgidir ve öğrenmeye dayalı değildir.

4. Bağımlılıklardan Kurtulma veya Bağımsızlık (İstiğna, her şeyden memnun olma): Yolcu tüm şeylerden bağımsız olur, fakir veya acı çekiyor gibi gözükebilir ama manevi dünyalardan gelen güçlere, zenginliklere sahiptir ve iç olarak hep mutludur.

5. Birlik (Tevhid): Yolcu artık tezahür etmişleri sınırların ötesinde görür, tezahür etmiş her şeyde ilahi olanı görür.

6. Kendinden Geçme (Hayret): Yolcu İlahi Güzelliği görüp şaşkına dönmüştür, tezahür etmiş olanın büyüklüğü ve muhteşemliğini görüp kendinden geçer, İlahi Sırları keşfeder.

7. Tamamen Yok Olma (Gerçek fakirlik, Fakr ve Fena): Yolcu maddi dünya açısından fakir ama manevi özellikler açısından zengindir.

Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg’un dergahına varabilir. Uzun yolculuklar kararlılık ve devamlılık gerektirir yoksa yolculuğu tamamlamak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle aşkının peşinde koşan bir insanın heyecan ve coşkusuna ihtiyaç duyulur bu uzun yolculukta.

Sonunda Simurg’u gördüklerinde ise Simurg’un kendileri olduğunu fark ederler. “Si” otuz, “murg” kuşlar demektir, yani Simurg otuz kuş demektir. Aranan şey ne yerde ne göktedir ama bize çok yakındadır, insanın gerçekte kim olduğudur, kendimizi bulmaktır. Otuz kuş Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca artık ortada ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz yani Yokluk.

Kendini arama, üzerimize aldığımız binlerce örtüden kurtulmaktır, kişiliğin arkasındaki yalın gerçeği görmektir.

Yolculuğa çıkmadan, üzerimizdeki örtüleri atmadan, arayışa başlamadan değişimleri başlatamayız. Yolculuk birçok tecrübe içerir, yeni yerler ve zihniyetler görmeyi içerir. Bilinmeyen dünyalarla bizi tanıştırır. Alışılagelmiş dünyamızın taşlarını oynatmak, zeminini sarsmak ve sonunda onun yıkılmasını sağlamak gerekir ki yalın gerçek gözükebilsin.

Yolculuk bir aynaya da benzetilir, tanımadığımız kişiliğimize bir ayna tutarak kendimizi, kusurlarımızı, ön yargılarımızı görmeye başlamaktır bu yolculuk.

Hüthüt’ün şu sözleri her birimize kendimize olan yolculuğumuzda ilham olacak güçte;

“Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.
Simurg’u görecek gözün yoksa gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı.
Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.
O, yüce lûtfuyla bir ayna icad etti.
O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!” (2)

Küllerinden yeniden doğan Feniks, zamanın ve geçiciliğin ötesindekinin temsilidir. An be an değişen tüm evrenin ötesinde olandır. Feniks iç yolculuğumuzda ulaşacağımız limandır.

Feniks bazen karşımıza Simurg olarak çıkar bazen de Anka ama aslında hep aynıdır.

Klasik anlamıyla felsefe insanın yolculuktaki kılavuzudur. Klasik anlamda filozoflar bu yolculuğa çıkmış olanlardır ve aktardıkları kendi tecrübelerinden başka bir şey değildir. Bu tecrübeler yola çıkan ve yolda olanlar için altın değerindedir. Ormanda kaybolmuş bir insan için bir külçe altın mı yoksa yolunu gösteren küçük bir işaret mi daha değerlidir?

İnsan iç dünyasına döndükçe daha da zenginleşecek ve derinleşecektir. Dış dünyada çok fazla zaman harcandığında ve dış dünya tarafından sürekli meşgul edildiğinde, iç dünyada bir fakirleşme başlar,
yani insanı insan yapandan uzaklaşma başlar. İç dünyanın küçük kıvılcımlarını fark eden kişi de yola çıkmadan duramayacaktır çünkü dış dünya artık onun için tatmin edici değildir.

Günümüzün çok meşgul dünyasında, sürekli dikkatimizi dağıtan elektronik dünyanın ekranlarından birazcık kaçabilir ve kendimize zaman ayırabilirsek, kendimizi dinlemeyi öğrenebilirsek, iç dünyamız ile birazcık temasa geçebilirsek büyük değişimin ilk kıvılcımları ortaya çıkabilecektir. Kişiliğin küllerine üfleyerek iç ateşimizi canlandırabilirsek, içimizdeki Feniks yeniden küllerden doğacaktır.

GÜNER ÖRÜCÜ

Dipnotlar:

  1. Ferîdüddîn-i Attâr, Mantıku’t-Tayr (Kuşların Diliyle veya Kuş Dili)
  2. Ferîdüddîn-i Attâr, Mantıku’t-Tayr (Kuşların Diliyle veya Kuş Dili)

PROMETHEUS YA DA ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE

İnsanlık, yüzyıllardır varlığını sürdürmek ve kendince en iyiyi, en güzeli aramak için uğraş vermiştir. Bu uğraşı verdiği yaşam sürecinde uygarlıklar kurmuş, varlığını sürdürmek ve korumak için özgürlüğü seçmiştir. Fakat özgürlük karşımıza bazen bir kavram olarak çıkmış, bazen bir eylem olmuştur. Teoride özgürlük insanları kendilerine ve çevresine köle yapmıştır.

Pratikte ise yapılanlar, özgürlük adına bir başkasının yaşamak, düşünmek, yaratmak eylemlerine göz dikmiş, şu küçük dünya üzerinde insan onuru ile yaşamayı asla becerememiştir. Şimdi ise bu daracık dünyada çile doldurmaktadırlar. Hiç bilememiştir, özgürlük diye nitelendirilen alışkanlık ve işlemleri aşmayı.

Özgürlük dünyaya bakma, insan olarak eyleme, birlikte yaşama boyutlarının artması, toplum, kültür yönünden insanın seçeneklerine bir yenisini katmasıdır. Alışkanlıkları aşmalı insan, çünkü özgürlüğün en büyük düşmanıdır, insan hayata yeniden yeniden başlamaktadır. Ancak, bugünün dünden farklı bir gün olduğunun bilinci ve sorumluluğunu taşımalıdır. Yoksa hayatı alışkanlıkla yaşamaya başlayacak, varoluşunun anlamını çözemeden göçüp gidecektir. Yaşamın tekdüzeliği karşısında çok geçmeden düşünmeden konuşmaya başlamakta, ardından refleksler sökün etmektedir. Çok az veya çok uzun bir süreç sonunda yaşamını şöyle bir gözden geçirirken isteği dışında, kendi kurduğu düzenin ve dogmatik düşüncelerin kölesi olduğunun farkına ya varır ya da varamaz.

Bazılarının düşüdür özgürlük. “Düş kurun, düş kurun bakalım” dedi, solmuş gül. Ne acı ki, özgürlüğün düşünü kuranlar bilemeyecekler, onun düşü olamaz. O, zaman içinde değil, yalnızca burada ve şimdi gerçekleşebilir. Burada ve şimdi oluş sonsuzluk ve zamansızlıktır. Varoluş ve özgürlük zamanı aşar, işte bunun içindir ki, zamanı ve mekânı aşmak bir özgürlük sorunudur. Aslında asıl büyük sorun, bireylerin hayat karşısında yaşamın dinamiğinin ve gelişme sürecinin farkına varamaması ve onu kavramamasıdır. Henüz doğmayı beceremeyen ölüp gitmemelidir vaktinden önce. Yaşamakta yürekli olmalıdır; insanı, dünyayı, yaşamı katlanılmaz hale getiren, yaşanılmaz kılan, çıkara ve yozlaşmış insan ilişkilerine kayıtsız kalmamalı, başkaldırmalıdır. Fakat bu başkaldırma ve yaşamı iyileştirme isteğimiz, yaşamadan, anlamadan olmamalıdır. Anlamanın ve arayışın, yaratmanın mantığı özgürlüğün kendisi olur. Ama hâlâ insanın daha anlamlı ve onurlu bir yaşam için başkaldırısının dünyaya saldığı büyük çığlığa hepimiz sağırız. Bakıyoruz görmüyoruz, duymuyoruz, anlamak zahmetine katlanmıyoruz ne yazık ki. Köleliğe karşıdır insanlar her zaman, fakat evinde, işinde, okulunda bu düzeni yürütebilir. Kimse bir şey diyemez, kurallara uygundur. Ama bununla övünmeye kalktığı an kendine ihanet etmeye başlar. Doğrusu hükmetmekten ya da hizmet gördürmekten vazgeçemez insanlar. Herkesin temiz hava kadar köleye de ihtiyacı vardır. Buyurmak, soluk almak gibi bir şeydir. Çevremize şöyle bir baktığımızda en kısmetsizlerin bile soluk almayı becerdiğini görebiliriz. İnsanlar yaşamlarında bilinçsiz bir şekilde çevrelerine duvarlar örmektedirler. Sonuçta bu duvarlar içinde sımsıkı hapsedilen benlik ölüp gitmektedir. İnsanlar bu şaheser duvarları ortaya koyabilmek için başkalarına ve hatta tanrılarına bile ihtiyaç duymamışlar. Bu duvarların niteliği kişilerin insana ve insan değerlerine bakış açısı ile doğru orantılı bir gelişme göstermiştir. Duvarların oluşumuna neden olan: boyun eymek, alçak gönüllü olmak ve köleliliğin rahatlığıdır. Çoğu insanların düşünce yapıları Ortaçağı aratmayacak bir zihniyetle gelişip serpildikçe bu duvarlar aşılıp yıkılmayacaktır.

Köleliğin efendileri, yüreklerinin en gizli yerine bir kürsü kurup oraya oturuyor ve özgürlük adına yargılayıp boğuyorlar insanları. Sevgiden, umuttan, insanlık onurundan, gelecekten çok uzak olan insan görüntüleri için özgürlük hiç de acelesi olmayan bir lükstür. Sanırım özgürlük ve onun son tanıkları da azalacak. Yaşadığımız çağda en göze çarpan şey çoğu insanın her çeşit inanç sahipleri dışında gelecekten ve umut- tan yoksun olmalarıdır. Geleceğe el atmayan gelişme ve iyileşme umudu olmayan bir yaşamın ne anlamı olabilir. Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır. Ya bu duvarın önünde yaşarsın ya da yüce bir yaşam uğruna özgürlüğü seçersin. İşte kendini yeniden yaratacak devrimi gerçekleştirmek, insanın yazgısına karşı koyması ile başlar. İnsan özgürlük istiyorsa ve zorunlu olduğuna inanıyorsa onu yaşayıp, korumalıdır. Tarihin en karanlık günlerinde Prometheus insanları, toprağa ve durmadan biten bir ota bir yanları ile bağlı kalmışlardır. Zincire vurulmuş Prometheus, tanrının yıldırım ve şimşeklerinde insana olan güvenini yitirmemiştir. Onun için Prometheus bağlandığı kayadan daha sert, dalağını yiyen akbabadan daha sabırlıdır. Tanrılara başkaldırmaktan daha önemli olan şey bence bu diretmedir. Onun için bizler de daha aydınlık dünyalar için bu ateşi hiç söndürmeyelim. Karanlığın kendisi götürdü bizi aydınlığa.

Araştırmacı Ali Asgar ÇAKMAKÇI