Filozoflar

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Hicri 115, Miladi 18 Mayıs 1703 yılında Hasan Kale’de dünyaya gelen İbrahim Hakkı Erzurumlu bir derviştir. Yazdığı eserlerde ilim ve dini bilgileri birleştiren Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın manevi eğitimi babası Osman Efendi ile başlar fakat gerçekte ileri bir dereceye ulaşmasını Aydınlar bucağındaki ilim hayatına borçludur.

İbrahim Hakkı’yı amcasının yanına bırakan babası mürşid-i kâmil bulmak arzusuyla seyahate çıkar. Aradığı bu kâmil insanı Aydınlar’da İsmail Fakirullah’ın kişiliğinde bulur. Oğlunu da daha sonra İsmail Fakirullah’a takdim eder. Fakirullah, İbrahim Hakkı ’nın şeyhi olacaktır. Babası ile şeyhi arasında geçen aşağıdaki olay, İbrahim Hakkı ’nın manevi eğitimi hakkında güzel bir örnektir; bir gece oğluyla birlikte Fakirullah’ ın yanından ayrılmakta olan Osman Efendi, ısınmak için alacağı ateş parçalarını elinde taşımak ister ve onları alır fakat şeyhi ona ateş parçalarını kürekle taşıması ikazında bulunur. Bunun sebebini soran İbrahim Hakkı’ya babası “kerametleri herkese göstermemek lazım geldiğim” söyler.

Hayatının büyük kısmım şeyhinin yanında geçirir İbrahim Hakkı, İsmail Fakirullah’ın müridi olmaktan gurur duyar ve ancak şeyhinin kendisine verdiği ilham, eğitim ve bilgiler sayesinde böyle kıymetli eserler verebildiğini övünerek söylemektedir.

Yaşamının sekiz yılı Müftü Hazık Efendi’nin yanında farsça dersleri alarak, ebced hesabıyla tarih düşürme ve şiirler yazmayı öğrenerek geçti.

1728 yılında dokuz yaşında başlayan tasavvufi hayatı Erzurum ve çoğunlukla da Aydınlar bucağında geçer.

Manevi hayatında önemli bir yer tutan Şeyhi İsmail Fakirullah bir mürşid-i kâmildir. Maarifetname’de yazılanlara göre her işini kendi yapan şeyh, üzüm sepetlerini bile omuzlarında taşırdı. İbrahim Hakkı’nın anlattıklarına göre gece uyumaz, gündüzleri oruç tutardı. Daima Allah’ı düşünür, O’nu zikrederdi. Bu ona zevk ve kuvvet verirdi.

Kırk yaşına geldiği zaman garip bir hal içinde huyu değişmiş olarak, kırk gün devam eden baygınlık hali geçirmiş ve o günden sonra da ölünceye kadar hayatına ölçülülük hâkim olmuştur. Kırk sekiz yaşlarına doğru bir mağaraya inen şeyh, İbrahim Hakkı’ya göre orada mana meclisinde velilerin ruhlarıyla buluşmuş; aşk ve sevgi şarabından içerek görünenlere hayran, aşk denizine dalmış ve kendinden geçmiştir. Bundan soma sekiz yıl yalnızlık içinde yaşadığı bir dönem başlamıştır.

Eserlerini yazmasında tasavvuf hayatında da sürekli yer alan bir ilke etkin oldu. Bu Kuran-ı Kerim’de de geçen “Nefsini bilen Allah’ını bilir” ilkesidir.

Yaşam insanın nefsini bilmesi ile ışığa açılan uzun bir yoldur. İnsanın Rabbini tanıması için önce kendini tanıması, bunun için de diğer ilimlerin bilinmesi gerektiğine inanan İbrahim Hakkı’nın birçok alanda kitaplar yazmış olması doğaldır. Bu öğüt dinler ve zamansız felsefe tarihinde karşılaştığımız bir öğüttür ama bu öğütün kerameti nedir?

Erzurumlu İbrahim Hakkı kendini tanımanın bir yolu olan tasavvufa yönelir. Bilinen eserlerinin en büyüklerinden kısaca bahsedersek;

Divan: 1754 ’ de yazılmış Türkçe eseridir. Bu eserde dualar, kasideler, aşkname ve bir de naat(Peygamberin hayatım öven eserlere verilen addır) mevcuttur. Dünyada her şey ona Allah’ı hatırlatır ve eseri bu hatırlayışlarla doludur.

İrfaniye: 1760 yılında üç dilde (Türkçe, Arapça, Farsça) yazılmıştır. Bu eseri şu hadisi açıklamak için yazılmıştır; “Nefsini bilen Allah’ını bilir”.

İnsaniye: Bu eserinde Allah’ın birliğine ait şiirler bulunur.

Eserlerinden Maarifetname içerik olarak ansiklopedik bir eser sayılsa da çeşitli konulardaki ilginç fikirleri ile insana birçok ilimde ilk basamakları oluşturacak güçtedir. İbrahim Hakkı’ya göre kendini tanımak ancak sosyal ve müspet ilimlerin bilinmesi ile mümkün olur. O halde önce Allah’ı tanımayı (Marifetullah) bize sağlayacak olan bilimleri bilmeliyiz.

İbrahim Hakla o güne kadar gelen birçok tasavvufi düşünceyi birleştirmeye çalışmıştır. Bilindiği gibi Maarifetname insanları aydınlatmak, yani nefsini tanımak gayesi ile kaleme alınmıştır.

Maarifetname’de ahiret hayatı, kâinatın yaratılışı, kâinattaki çeşitli ilahiyetler, bunların kâinatı idare etmesi ve düzenlemesi, peygamberler, melekler, gökler ve yerler, yedi deniz arasında bulunan Kaf Dağı, güneş ve ay, kar, yağmur, yedi tabakadan meydana gelen toprak, cehennem, tavus kuşu, on iki bin senede 120 peygamber, öldüren cinler, yedi iklimden alınan toprak karışımı olarak en güzel surette yaratılan Âdem peygamber, şeytanlar ve pek çok kıyamet alametleri gibi çeşitli konulardan bahsedilir.

Maarifetname evrimden (istihale) bahseder: madenlerden bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara sürekli hareket halinde olan bir evrimden konuşur. Evrim bir daire gibi İlahi Nur İlk akıldan inip çeşitli evrimlerden geçerek ve aynı zamanda yükselerek yine aynı noktaya İnsan-ı Kamil olarak dönen bir bilinç hareketidir. İlahi Nur birlik mertebesinden akıllar üzerine, oradan da nefisler üzerine, oradan da gökler üzerine, oradan da bitkiler üzerine oradan unsurlar ve toprak üzerine taşıp iner. İşte bu iniş noktasına mebde(başlangıç) ve inişe de kavs-ı nüzul denir. Sonra bu Nur, topraktan madenlere, oradan bitkilere, oradan hayvanlara, oradan da insan-ı Kâmil’e hatta Allah’a kadar çıkarak yükselir. Bu son nokta mead (son) diye adlandırılır ve çıkışa da kavs-ı rücu denir.

Aritmetik ve geometri disiplinlerinden bahsedilir. İlm-i heyet(astronomi) biliminden konuşulur. Kuran-ı Kerim’de “Niçin gözlerini göklerin ve yerlerin saltanatına ve Allah’ın yarattığı şeylere doğru çevirmiyorlar…?” diye soran Kuran’ı dinleyen İbrahim Hakkı evreni çeşitli yönlerden inceleyen ilimleri Maarifetname’de ele alır.

Anatomi nefsi öğrenmenin, dolayısıyla Allah’ı tanımanın (marifetullah) anahtarıdır, insan vücudunun çalışması, sindirim olayı, ana rahminde çocuğun gelişimi, insan hayatının dört bölümü evreni anlamımıza yardımcı olacaktır.

Maarifetname’ye göre insan anatomisi hakkında verilen tüm bilgiler insan denen yaratığın ne derece olağanüstü olduğunu gösterir. Bu ise her şeyin Yapıcısı ve Yaratıcısı Allah’ın büyüklüğünü(Cemal) ne güzel bir biçimde ifade eder.

Bilmek, öğrenmek, tanımak fiillerinin anlatmak istediği nedir? Bu fiiller hangi nesneler ile kullanılır? Tanımak insanın kendisinden başlar yıldızlara kadar evrenin birçok parçasını içine alan bir tanımadır. Neden çok eski zamanlardan beri tüm eski ve kutsal metinler insana kendini ve doğanın her bir parçasını tanıması öğüdünde bulunurlar. Kendini tanıması neden insanoğluna yüzlerce yıldır tekrarlanmıştır? İnsanoğlu bu öğüdü tutmamakta mıdır?

“Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu” diye yazar Kuran-ı Kerim. Buradaki “bilme” insanın kendisini bilmesidir. “İlim Çin ’de bile olsa arayınız”, “İlim peşinden koşmak her Müslümanın üzerine farzdır”, “Beşikten mezara dek ilim isteyin ” der Hz. Muhammed. Neden bilmenin bir aracı olan ilmi aramamızı, bulmamızı, elde etmemizi öğütler? Erzurumlu İbrahim Hakkı da böyle bir ihtiyaçtan dolayı insanı ve evreni çeşitli açılardan anlamaya yarayan tüm ilimlerle ilgilenmiştir. “Kendini Tanı” sihirli formülünün ardında koşmuş, bu öğüdün kerametini bulmaya yaşamım adamıştır.

Kuran-ı Kerim birçok ayetinde Kâinatı yaratan Cenab-ı Hakk’ın bu yüksek eseri üzerinde derin düşünmeyi, bu âlemi sırf kendisinin bilinmesine yardımcı olsun diye yarattığını ve bütün varlıklarda görebilen gözler için hikmetlerle dolu gizlilikler bulunduğunu ve kendi birliğini idrake kullarını teşvik ettiğini yazar.

Öyleyse bu yüksek eseri anlamaya çalışmak insanın ödevidir. Bu büyük eser insanın bedeninden yıldızlar âlemine, madenlerden bitkilere ve hayvanlara kadar evrenin tüm boyutlarıdır. Evrenin değişik yönlerinde çalışma yapıp anlamaya çalışan tüm disiplinler bu yüce eseri tanımaya yardımcı olurlar.

Anatomi bunlardan birisidir ve bedenlerin yapılışını bildiren ilimdir. Şafii önce bedenlerin ilmi sonra dinlerin ilmi demiştir. Beden bilgisinden Allah’ı bilmeye ve onun kudret ve azametini öğrenmeye çalışanlar, Allah bilgisine erişirler.

Anatomi öğrenmenin faydalan şunlardır; Cenab-ı Hak vücud binasını yapımında ve işleyişinde en ufak bir eksiklik bırakmadan en mükemmel şekilde kurmuştur. İnsanoğlu mükemmelin ne olduğunu nasıl bilebilir? Kendisine en yakın mükemmel yapıyı tanıyarak bilebilir. Kendisine en yakın mükemmel yapı da bedenidir. Öyleyse bedeni tanımaya çalışarak mükemmelin ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır. Bedendeki mükemmeli tanıyan Allah’ı da bir yönüyle, tanımaya başlayacaktır. Cenab-ı Hakkın kurduğu bu vücudun mükemmelliği yalnız insana mahsus değildir, belki de on sekiz bin âlemi kapsar der İslam Felsefesi.

Anatomi ilmi, insanın nefsini tanımasının, bu yönde marifetullah’a (Allah’ı bilme) varmanın anahtarlarından birisidir fakat  nefs bilgisi Allah bilgisine oranla güneşten bir zerre, denizden bir damla gibidir.

Maarifetname’ye göre beden ve ruh diye iki kısımdan oluşan insanda beden bir merkeptir, Ruh onun binicisidir. Yaşamın amacı ise Allah’ı bilmektir. Öyleyse bir sanatçıyı görmeden eserinden tanımaya çalışmak gibi Allah’ı da eserlerinde tanımaya çalışmak insanoğlunun işidir.

Bir insan kendi beden ve nefsini (ruhunu) idrak etmeden Allah ’ı bilemez.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname’de insanın vücudundaki bazı sanatları ve organların özelliklerini anlatmaya başlar. İnsanın en büyük organı kalp, en küçüğü de cilttir. Kalp Allah’ın evidir. Kâinat ilmi beden ilmine yardımcı olduğu gibi, beden ilmi de kalp ilmine yardımcı olmakta ve yol göstermektedir. Bedenin yaratılışında sayısız nice olağanüstü sanatlar, garip hikmetler süslü renkler, çeşitli hizmetler vardır. İnsanların çoğu içte ve dışta bulunan bu organların her birinin lüzum ve faydasını psikolojik, zihinsel ve ruhsal yönlerini bilmez.

Mesela insan vücudunda nice kemik, sinir, damar ve milyonlarca hücre vardır. Her birinin biçimi, şekli ayrı olup, her biri ayrı bir iş için yaratılmıştır. İnsanların çoğu bu organların inceliklerinden ve görevlerinden habersizdir.

İnsandaki ruh eylemleriyle bedenlenir fakat kendisi bedenden ayrıdır çünkü ruh mücerret (soylu) bir cevherdir ve bu haliyle sonsuzdur. Beden ise her an değişmektedir ve ölümlüdür. Beden değiştiği halde ruhun aynı kalmasının sebebi onun yüksek âlemlerden gelmiş olmasıdır. Ruh daima aynı kalır ve sonsuzdur, beden ise aşağı âlem olan kevn ve fesat (oluş ve bozuluş) âleminin bir parçasıdır. Evrende değişen ve değişmeyen iki cevherden bahsedilir, ruh değişmeyen cevhere aittir, beden ise değişen cevherden meydana gelmiştir. Beden zaman içinde bir baştan sona yenilenmekte, yani çoğu erimekte ve yerine yine aynı maddeler dolmak suretiyle değişmektedir.

Eski metinlerde bahsedilen cehalet, insanın kendini tanıma konusunda bulunduğu bir cehalettir öyleyse savaşılması gereken cehalet insanın kendini tanıması yolunda bulunmaktadır.

İnsan kendini bilmezse, görmezse ve kendi hakikatine ermezse hem bu dünyada hem de diğer dünyada kör kalır. Kör kalmak cehalet içinde bulunmaktır. İnsanlığın bu cehaletini yenmesi için tarih boyunca peygamberler, veliler, âlimler çalışmışlardır ve insanlığı bilgisizlikten kurtarmaya ve nefis bilgisi aracılığıyla Allah’ı bilip tam kullardan olsunlar ve sonsuza dek onunla kalsınlar diye savaşmışlardır.

(Nefsini bilen Allah ’ı bilir çünkü insan ruhu bir aynadır. İnsan evrenin bir küçük örneğidir. Küçük evreni bilen büyük evreni de bilebilecektir.

İnsan kendi vücudunu nasıl idare ettiğini düşünerek Allah’ın âlemi nasıl idare ettiğinin idrak yolunu bilebilir. İbrahim Hakkı buna bir örnek verir. Mesela kâğıda Bismillah yazmak istersen evvela kalbine onu yazmak eğilimi doğar, sonra bu istek akla ulaşır ve hafızadaki Bismillah sözünün hayalini canlandırır. Sonra bu hayal, bir sinir aracılığıyla parmakların ucuna gider, sonra parmaklar irade kuvvetiyle ve diğer organların yardımıyla kâğıda Bismillah kelimesini yazar. Allah’ın yüksek iradesi de bir şeyi yaratmayı dileyince evvela iradesinin eseri Arş’ta belirir sonra İlk akıl aracılığıyla o iz Kürsiye varır ve Levh-ı Mahfuz’da görünür sonra madde cüzlerine indirilir sonra feleklerin hareketi, güneş ve yıldızların ışıklan aracılığıyla tabiatın sıcak, nem, soğuk ve kumsundan istenen meydana gelir. Nasıl kâğıt o harfleri saklıyorsa tabiat da o şekilleri saklar. İnsan aklı İlk Akıl ’a, hafızası Levh- ı Mahfuz’a, sinirleri Meleklere, parmak unsurları, duyu organları Güneş ve Yıldızlara, yazı araçları Tabiata, yazılmış satırlar da Bitki, Hayvan ve Madenlere benzer.

Bu örnekten de anlıyoruz ki Cenab-ı Hakk bu âlemi nasıl idare ettiğini idrak etmesi için ruha bedeni idrak etmek ve kendini bilmek kudretini vermiştir. Kuran-ı Kerim’de de kullarına kendisini bilip tanımalarını teşvik eden ve öğrenme yolunu gösteren birçok ayetler indirmiştir.

Bir Hadis-i Kutsi’de “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve beni bilsinler diye halkı yarattım” buyurmaktadır. Küçük evren olan(insan) ve büyük evren(kâinat) bir hazine gibi bilinmeyen yönler ile doludur. İnsanoğlu elindeki araçlar ile bu hazineyi tanımaya, bilmeye gayret etmelidir. Üzerini örten cehaletten ancak çalışıp, gayret ederek kurtulabilir.

İnsan evrenin özetidir, âlemin küçük bir modelidir. Bu küçük modeli ve evreni anlamaya çalışan insanlık tarihinde İbrahim Hakkı gibi birçok âlim, filozof bu konuda çalışmış, hayatını buna adamıştır. Bizler de âlimlerin, filozofların, hocaların tecrübelerinden ve öğretilerinden faydalanarak, kendi cehaletimizi yenmek için çalışmalıyız.

Güner ÖRÜCÜ

Kaynakça:

* Abdulkudüs Bingöl Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın İlim Anlayışı (Felsefe Dünyası Sayı:9)

* Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname (Çev. Turgut Uyar)

* Hayrani Altıntaş Erzurumlu İbrahim Hakkı (Araştırma-İnceleme Dizisi, MEB. Yayınları)

* Mustafa Yıldırım Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın İnsan Anlayışı (Felsefe Dünyası Sayı: 10)

 

PYTHAGORAS

Eski Yunan felsefesinde iki okul gözükür; Eflatun’un Akademia’sı ve Aristoteles’in Lycee’si fakat daha eski bir okul daha vardır. Bu Pythagoras’ın Okulu’dur ve diğer iki okulu birçok yönden etkilemiştir. Günümüze kadar Pythagoras ile ilgili çok az kayıtın gelmesine rağmen eski Yunan Felsefesini büyük çapta etkilemiş bir okul olduğunu söylemeliyiz. Özellikle Eflatun’un eserlerinde Pythagoras’ın Felsefesinin izlerini çokça görürüz.

Pythagoras’ın Felsefesini tarihte çeşitli filozoflardan öğreniyoruz; Diogenes Laertius, Porphyry, Lamblichus, Ovid, Diodorus Siculus, Aulus Gellius ve Justinus.

Yaşamı hakkında çoğu bilgiyi Thomas Cooper’dan öğreniyoruz; “Pythagoras, mükemmel bir kişi. Samos’da doğuyor, Babil ve Mısır’a ziyaretler yapıyor, buralarda mistik bilimleri öğrenip İtalya’ya dönüyor.” Filozof kelimesini ilk o kullanıyor. Kendisini zeki adam (wise man) diye çağıranlardan kendisini bilgeliğe âşık (philo-sophia) anlamına gelen filozof kelimesi ile çağırmalarını istiyor çünkü Pythagoras’a göre onu en iyi, bilgeliğe âşık anlamına gelen filozof kelimesi anlatmaktadır. Aritmetik, müzik, geometri üzerine yaşam ile ilgili altın değerindeki bilgileri, tavsiyeleri insanlara öğretmeye başlıyor. Felsefesinin ilahi yönü ile evreni açıklıyor. Pythagoras hakkındaki daha önceki kaynaklar babasının Mnesarchusve Pythagoras’a ilk ilham veren kişinin mistik bir kozmolojist olan Syroslu Pherecydes olduğunu söylüyor.

Felsefesinin kaynağı Mısır Rahipler, Babilli Kaldeanlar, Britanyalı Bardlar, Fransız Druidler, Persli Majiler, Hintli Gimnosophistlerden gelmektedir.

Felsefe Okulunun gizlilik ve sözlü aktarım geleneğine rağmen Diogenes Laertius Pythagoras’ın üç kitabından ısrarla bahseder; Eğitim Üzerine, Devlet Adamlığı Üzerine, Doğa Üzerine. Grek Felsefesinin de babası sayılan Pythagoras “Kozmos” kelimesini de ilk kullanan filozof olarak kabul edilir, bu kelime evrendeki güzellik ve düzen anlamına gelir. Batı’da gördüğümüz ilk kozmolojist, astrologdur. Bugün Pythagoras’ı en çok duyduğumuz alanın matematik olmasına rağmen onda müzik, kozmoloji, geometri, aritmetik gibi çeşitli konularda günümüz düşüncelerinin ilk örneklerini görürüz.

Pythagoras’ın felsefesinde din, bilim, sanat hep birlikte ele alınırdı. Okulunda kurallar sıkı ve sertti. Bir kişinin Pythagoras’ın okuluna girmesi için fiziksel, ahlaksal ve zekâ açısından birçok aşamadan geçmesi gerekirdi. Okula kabul edildikten sonra beş yıl sürecek bir dinleyici (acousmatici) sınıfında derslere başlardı. Bu aşamayı başarı ile geçerse matematik (mathematici) adlı ikinci aşamaya geçerdi. Bu ileri derslerde öğrenci artık Pythagoras’tan dersler almaya başlardı. Pythagoras’ın öğretisinden günümüze kadar pek az kaydın gelmesinin nedenlerinden biri de okulda öğretilerin sözel bir şekilde aktarılmasıdır. Pythagoras öğretisinin bozulmasından, yanlış anlaşılmasından kaçınmak ve bilgilerinin uygun olmayan kişilerin eline geçmesini engellemek için bu konuda titiz davranıyordu.

Pythagoras Topluluğu bilgelik ve erdemin kendini tanıma ile ortaya çıkacağını bilirdi.

İnsan yaşamı dört bölüme ayrılır; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık. Bu doğadaki mevsimlere benzer; ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış. İnsan ve doğa yaşadıkları ritimlerle birbirlerine benzer iki varlıktır.

“Y” Grek harfi Upsilon Pythagoras harfi olarak bilinir. Bu harf erdemleri temsil eder veya seçme kavşağı, yol ayrımıdır. Hayat boyunca çeşitli “Y” benzeri durumlarla karşılaşır ve birini seçmek zorunda kalırız. Bu kavşaklardaki hangi yolu seçeceğimizi bilmek için bizde ayırt etme yeteneğinin (Doğuluların “viveka” dediği) gelişmesi gerekmektedir. Bu, iyi ve kötü yolu veya tohumu, ayırmamıza yardımcı olacak bir yetenektir. Bu yetenek ise yaşamı, doğayı ve kendini bilme ile ortaya çıkacaktır.

Pythagoras şöyle der; en fazla aşırılıktan kaçınmalı, Ateş ve Kılıç ile kesip atmalı bedenden tüm hastalıkları, ruhtan cahilliği, bedenden aşırı konforu, şehirden dedikodu ve iftirayı aileden anlaşmazlığı ve tüm şeylerden aşırılığı.

Gezegenlerin dönerken kendilerine has bir ses çıkardıklarını söyler ama aynı Nil’in kenarında bütün yaşam boyu bulunup bir süre sonra Nil’in sesini de duymayan biri gibi bunları da duymayız. Bu evrenin müziği, gezegenlerin müziğidir.

Geçmiş zamanlarda Pythagoras’tan çok büyük kişi diye bahsederler, onu Orpheus ve Apollo Pythian ile karşılaştırırlar, yaptığı birçok olağanüstü olaydan bahsederler. Okült bilimlerde de usta olduğunu söylerler.

SAYILAR

Sayılar Pythagoras’ın felsefesinde önemli bir yer tutar çünkü gerçeğin bir ifadesidir. Sayılar yaratılmamıştır. Eflatun’un diliyle söylersek Evrenin arketipleridir. Sayılar saf bir tözdür, değişmez, fiziksel değildir, mekândan bağımsızdır. Sayılar hem akılsal hem de algılayış açısından uzay ve zamanda bize yardım ederler. Heraklitus’un da dediği gibi zaman bir nehrin akışı gibi sürekli hareket halindedir. O zaman gerçek diye adlandıracağımız, değişmeyen bilgiyi nasıl elde edebiliriz? Nehrin herhangi bir anda herhangi bir noktasını anlamaya çalışsanız bir an sonra bu nokta değişeceği için öğrendiğiniz bilgi de geçersiz olacaktır. Bu bir epistemolojik sorundur. Bilginin bilinmesi ile ilgili bir sorundur. Eflatun’un Timeaus adlı kozmolojiden bahsettiği eserinin başında da bu soru vardır. Pythagorasçı bir filozof olan Timeaus, Evrende değişen ve değişmeyen iki yönden,, iki nitelikten bahseder. Evrende var olan yani her zaman aynı kalandır. Diğeri ise oluşan, akan yani sürekli değişen kısımdır. İnsanoğluna yaşamda yol gösterecek, doğayı ve kendisini anlamasına yardımcı olacak bilgiyi de evrendeki değişmeyen yönde araması gerekmektedir. Sürekli değişen kısmında bilgi edinmek ve bunu pratiğe geçirmek mümkün değildir çünkü öğrenilen bilgi belli bir zaman dilimi içinde değişecek ve geçerliliğini yitirecektir.

Sayılar evrenin bir parçasıdır. Sayılar ile ilgili ilkeler evrende her yerde karşımıza çıkar. Bütün evren bir orandır, bir sayılar birliğidir. Estetik sayıların bir armonisi olan kozmostan çıkar. Smyrnalı Theon’a göre sayılar her şeyin köküdür, ilkesidir. Sayılar fiziksel dünya ile kavramsal dünya arasındaki bir köprü gibidir.

“Bir” noktadır. Tüm sayıların nedeni Bir’dir. İki bir çizgi oluşturur ve tek boyutu vardır; uzunluk, üç ile ilk alan tanımlanır, üç noktadan oluşur, üçgendir. Dört nokta ile ilk hacim tanımlanır, üç boyutu vardır. Evrenin de bir sınırı vardır, bu bütün sayıları içine alan 10 sayısıdır. 10 = 1 + 2 +3+4’dür. Bu mükemmel sayıdır ve Pythagoras Decadı diye bilinir.

Pythagoras matematiği dörde ayırır; aritmetik, müzik, geometri ve astronomi.

ARİTMETİK

Aritmetik Seville’li Isidore’e göre sayılar bilimidir.

Temel yedi temel işlemi barındırır; numaralandırma, toplama, çıkarma, çarpma, bölme, ilerletme (hareketin açıklanması) ve köklerin çıkarımı. Aritmetik niceliklerin bilimidir. Nicelik de birimlerden oluşur. Sayılarda iki grup vardır; tek ve çift sayılar. Tek sayılar bölünmeyi reddederler çünkü birlik ve bütünlük niteliğini taşır. Sınırları reddeder. Düzen, organizasyon yetenekleri vardır. Çift sayılar ise bölünebilir ve bölünen parçalar bütünlük açısından eksiktirler. Çift sayılar düzensizlik ve karışıklık yaratırlar. Sonuç olarak tek sayılar mükemmeldir ve ilahidir çünkü erildirler, evrendeki ikiliğin üstündedirler. Çiftler ise ikili (dual) dünyayı temsil ederler.

Monad (Bir) ve Dyad (iki) tek ve çiftlerin arketipleridir. Bunlar aritmetik sayılar değillerdir. Monad bütün sayıların potansiyelini, gücünü taşır. Makrobios büyük bir canlı olarak açıklanır. Bir’dir. “Bir” Monadadır yani birlik. Hem eril hem dişil özellik hem tek hem çift özellikleri içinde taşır. “Bir” bütün sayıların kökeni ve kaynağıdır. Monad tüm şeylerin başlangıcı ve sonudur. Monad evrendeki birliği sembolize eder. Dyad (iki) yayılmanın ideasıdır, arketipidir. Bu yüzden fiziksel dünyanın bölünebilirleridir. İki ilk sayıdır çünkü birimlerden oluşan ilk niceliktir.

MÜZİK

Pythagoras dünyada müzik, nicelikler arasındaki ilişkilerle uğraşan bilimdir. Oranlar, orantılar, dengeler bilimidir. Aritmetik matematiği!) ilk disiplinidir. Sayılar ile nicelikleri açısından ilgilenir; 7, 30, 53 gibi. Müzik niceliklerin birbirleri ile ilişkileri üzerine çalışır; 3 ile 6 arasında 3/6 yani 1/2 şeklinde bir ilişki bulunur. Bir diğer örnek 24 ile 8 arasındaki ilişkidir; yirmi dört, sekizin üç katıdır. Nicelikler veya büyüklükler arası ilişkiler sesler veya notalar ile de açıklanabilir. İlişkiler sessiz veya sesli, harmonik veya harmonik olmayandır. Bu nedenle müzik saf kavramlar dünyasından algılar dünyasına bir dönüşüm disiplinidir.

Müzik iki dünyada da yer alır. Sesler ve oranlı sayılar dünyalarında iki ayrı estetik ölçüt bulunur. Müzik hem akla hem de kulağa hitap eder. Akla hitap eden kısmı duyulmayan müziktir. Şair Keats Grek pastoral dünyasında bunu keşfetmiştir;

Duyulan melodiler tatlıdır ya duyulmayanlar Çok daha hoşturlar: daha yumuşaktırlar; Algılayan kulaklar için çalmazlar fakat âşık olunurlar,

Tonun olmadığı ilahi güzelliğe giderler.

Keats’in gösterdiği Pythagoras’ın müzik disiplininin amacıdır.

Harmoni algı ve akıl dünyasında yüksek ve alçak sesler arasındaki uzaklıkları araştırma bilimidir.

Müzik dünyasında üç arketip vardır; biri aritmetik arketiptir; her terim bir önceki terimden sabit bir nicelikle artar; 2, 4, 6, 8, 10 gibi. Bir diğeri geometrik orandır; her terim bir önceki terimden sabit bir oran ile artar (1, 2, 4, 8, 16 gibi). Son olarak Harmonik veya müziksel orandır ki takip eden terimler ardışık gelen terimlerin farklarının oranıyla ilişkilidir. 10, 16, 40 arasındaki farkların oranı gibi.

Pythagoras seslerin İlahi akıl tarafından düzenlenen kürelerden geldiğini fark etmiştir. Bu sesler her zaman mevcuttur.

Boethius üç tür müzikten bahseder; Evrenin, insanın ve sazın müziği. Evrenin müziği unsurların birleşmesi, mevsimlerin farklılığı, gezegenlerin hareketindedir. İnsanın müziği insanın doğasını anlayarak duyulabilir, üçüncü tür müzik ise belli araçlar ile çıkarılır. Tellerin gerilimiyle, sesler veya vuruşlarla ortaya çıkar.

Pythagoras müziği şöyle tanımlar; karşıtların birliği, uyumudur. Belli bir harmonide karşıtların birleşimidir.

Burada müziği evrensel bir güç olarak görürüz, karşıtları bir araya getirir, birliği oluşturur.

GEOMETRİ

Geometri sayılar üzerinde büyüklük olarak çalışan disiplindir. Aritmetik biliminden farklıdır. Her şeklin sınırlarını gösteren biçimler bilimidir. Geometri sayıların fiziksel dünyadaki uzantısıdır. Bir sayısı noktadır. Çizgi ikidir, alan üçtür, hacim dörttür. Geometri eski Yunancada “land” alan ve “measurement” ölçü anlamına gelir. Geometri de ikiye ayrılır; spekülatif yani sözsel ve pratik. Sözsel olan teoremler kurar, tanımlamalar yapar. Dairelerin, üçgenlerin, pentagonların ve diğerlerinin özelliklerini anlatır. Pratik geometri tekniklerle ve ölçme araçları ile ilgilenir; uzunluk ölçümü, alan hesaplanması, hacim hesaplanması gibi. Bu disiplin yüzey üzerine çalışma marangozluk, perspektif, denizcilik gibi alanlarda kullanılır.

Pythagoras beş tane düzenli katı model bulmuştur. Bunları da unsurlar ile ilişkilendirmiştir. Tetrahedron- ateş, oktohedron-hava, küp-toprak, ikosahedron-su ve dodekahedron göksel-unsur ile ilişkilendirilmiştir.

ASTRONOMİ

Astronomi ise evren denilen büyük canlıdaki hareketler üzerinde çalışır. Müzik gibi ilişkileri inceler ama bu ilişkiler göksel bedenler arasındadır. Astronomi en küçük minerallerden en büyük gezegene kadar tüm evrendeki düzeni keşfetmekle uğraşır. Tüm evrendeki ilişkileri keşfetmekle ilgilendiğinden en karışık disiplindir. Pratik açıdan fiziksel evrendeki hareketleri açıklamaya çalışır. Pratik bir yönü vardır; uzay ve zamanı ölçer. Bilgileri denizcilikte, coğrafyada ve astrolojide kullanılır. Görünen, fiziksel dünyanın açıklanması bize idealar dünyasının kapılarını açacaktır. Eğer düzenli olan hareket planını ortaya çıkarırsak gelecek olaylar hakkında da bir fikrimiz olabilecektir.

Pythagoras’ın astronomisinde göksel bedenlerin hareketi, zaman içindeki durumu, yörüngeleri hesaplanır. Bütün gezegenler bir süre sonra başladıkları yere geldiklerinden bir düzenli hareket şeması kurulabilir. Güneş sistemindeki yedi gezegeni, dünyanın küre şeklinde olduğunu verdiği astronomi derslerinde göstermiştir. Küre katı cisimlerin en mükemmel olanıdır. B nedenle göksel bedenler küre şekillerindedir. Gezegenlerin düzenli bir yörüngede hareket ettiklerini, bu sürenin de hepsi için farklı ama sabit zamanlar olduğunu anlatmıştır.

Pythagoras Ay’ın ancak Güneşten gelen ışınlar ile parladığını fark etmiştir. Her gezegen bir dünyadır.

Bizim sistemimizin ortasında bir ateşten (Güneş) bahsederler ki buna Zeus’un gözlem kulesi, Zeus’un evi veya Zeus’un tahtı denir. Dünya merkezinin etrafındaki hareketi ile Güneş’e göre pozisyonundaki değişimlerden gece-gündüz oluşur.

Kopernik hipotezlerinin çoğunda Pythagoras’ın kozmolojisi ile ortak noktalara sahip oldu; küresel bir dünya, dairesel yörüngeler, küresel bir şekille sınırlı olan evren gibi. Kopernik’in takipçileri onu bir devrimciden çok bir yenileyici olarak gördüler. Pythagoras’ın kozmolojisinin tekrar gündeme getirilmesi, tekrar hayat verilmesi ile sonuçlanan bir hareketti Kopernik’in yaptığı.

KOZMOS

Pythagoras Batı’da “kozmos” kelimesini ilk kullanan filozof olmuştur. Bu kelime ile bütün evreni anlatmak istemiştir. Eski Yunan’da kozmetik, kozmostan gelen bir kelimedir ve Kozmos’ta bulunan renklerin ve şekillerin uyumu anlamına gelir. Kozmos birçok farklı dünyanın bir sistem içinde bulunması, bir düzen içinde hareket etmesidir. Güzellik ve harmoni niteliklerini taşımaktadır. Kozmos organik bir bütünlüktür. Her parçası ile bir bütünü bir birliği oluşturur.

Daha önce konuşulan aritmetik, geometri, müzik ve astronomi kozmosu açıklamak için bize yardım ederler. Sayılar ile kozmosu açıklarsak; bir kozmosun kendisi demektir, iki ise bölünmeye izin verir, zıtlıkları, dualiteyi ortaya çıkarır, üç zıtlıkların birliğidir. İki uç arasında bir orta noktadır. Dört katı bir madde oluşturmak için ilk sayıdır. Pythagoras’a göre 10 sayısı mükemmel bir sayıdır çünkü içinde 1+2+3+4 =10 tüm kozmosun özelliklerini taşır.

Dörde kadar sayılar ve evrendeki karşılıkları Pythagoras’ın Felsefesinde şöyledir:

Sayılar: 1, 2, 3, 4

Büyüklükler: nokta, çizgi, alan (mesela üçgen), hacimli şeyler (piramit) unsurlar: Ateş, hava, su, toprak

Toplumlarda: İnsan, köy, şehir, ulus

Mevsimler: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış

İnsan Ömrü: Çocukluk, gençlik, erişkinlik, yaşlılık

Yönler: Doğu, Batı, Kuzey, Güney

Bu örnekler arttırılabilir.

Pythagoras’ın eski Yunan Felsefesinin oluşumu incelenirken ele alınması gerekir. Matematik dünyasında kullandığımız bazı formüller Pythagoras veya Pythagoras’ın yetiştirdiği filozoflar tarafından insanlığa kazandırılmıştır. Kozmoloji, matematik, müzik, insan gibi çeşitli konulardaki düşünceleri bizler için yaşama ışık tutan kaynaklardır. Pythagoras’ın evreni sayılarla açıklayan felsefesi geçmişten günümüze doğudan batıya birçok kozmoloji düşüncesini anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Büyük filozof Eflatun’a da ilham veren Pythagoras, antik çağın parlak bir yıldızıdır. Tarihin içinde parlayan birçok bilge ve filozof yıldızlar gibi karanlık gecelerde insanlığa yol gösterirler. Pythagoras da bir yıldız gibi ışığıyla insanoğlunun yaşamını aydınlatacak güçte parlamaktadır. Yıldızların ışığını takip etmek için gözlerimizi göklere çevirmeli, karanlık gecelerde onların yol göstericiliğinde yolumuzda ilerlemeye devam etmeliyiz.

Güner ÖRÜCÜ

Kaynakça:

* Touches of Sweet Harmony: Pythagorean Cosmology and Renaissance Foetics, S.Heninger, 1974.

* Lore and Science in Ancient Pythagoreanism, Walter Burkert, 1972.

 

BATILI BİR YOGİ; SİNOPLU DİYOJEN

Sinoplu Diyojen “kinik” öğretisine ait bir filozof olup, Milattan önce 5.yy’da yaşamıştır.

Diyojen de, Sokrates gibi, yaşamını kendi felsefi görüşlerine uygun örnek oluşturacak biçimde sürdürmüştür.

Yaşayış biçimini göz önünde bulundurduğumuzda, ona “Yogi” de diyebiliriz. Bir Yogi, gündelik yaşam alışkanlıklarının ve rutinlerinin, insanı özgürlüklerinden uzaklaştırdığını düşünür ve bu yüzden toplumdan kopuk ve dışında bir şekilde yaşar. Diyojen’in yaşayış biçimi de duygusal bir tepki değil, toplum düzenine karşı duran bilinç ve iradeli bir tavırdır.

Çoğumuz için, toplum düzeninin dışında yaşamak ve kurallarına meydan okumak, oldukça ürkütücüdür. Her zaman başkalarından övgü bekleriz ve onaylanmamaktan korkarız. Bu yüzden en sıradan, en alışılmış yolu seçeriz. Ancak onlara meydan okumadan nasıl kendimiz olabiliriz ki?

Kinik kelimesi, toplumun inançlarına ve düzenine meydan okuyan ve toplumun düzenine bir tehdit olarak görülen, alternatif bir yaşam tarzı seçmiş filozofları küçümsemek için o dönemin insanları tarafından kullanılan aşağılayıcı bir kelimedir. Kelime “köpek” sıfatından gelir ve köpeklerinki gibi bir yaşamı ifade eder.

Diyojen, antik Atina’da, kendisini takip eden insanların değer ve inançlarına meydan okuyarak, körü körüne inandıkları şeyleri sorgulamaya yönlendirdi. Bunu, insanların inandıkları temelleri sarsarak, asıl hakikati bulma sevdası ile yaptı.

Çoğu insanın elde etmek için her şeyi yapabileceği tüm lüks şeyleri, sebatla hor gören, basit bir yol ile yaşadı. Diğer insanların çok değer verdiği şeyleri küçümsedi. İnsanların gurur duydukları şeylerle alay etti. Tüm bunları, insanlara sıkı sıkıya bağlandıkları şeyleri sorgulatmak amacıyla yaptı. Bir filozof “İnsan, alışkanlıklarının esiridir.” demiştir.  Alışkanlıklarımıza karşı gelmezsek, onları nasıl yıkabiliriz ki?

Diyojen’den geriye, ne bir kitap ne de derlenmiş bir metin kalmıştır. Ancak yaşam tarzının altındaki nedenlerini, görüşlerini anlamamıza yardımcı olan bir sürü anekdot bulunmaktadır. Delphi’deki kâhin tarafından ona söylenen “yaygınlığı bozmak” anlayışını görev edindi. Bu düzenin ve inançların yanlışlığını ortaya çıkarmayı hedefledi.  İnsanlara alışkanlıklarını ve inançlarını sorgulatıp, onları düşmüş oldukları, cehaletin derin uykusundan uyandırmaya çalıştı. Tıpkı bir Yogi gibi. Adetlere, alışılmış düzene karşı durdu çünkü bunlarda mantık ve sağduyu yoktu.

Diyojen bir gün, gün ışığı altında, bir lamba yakmış ve “İnsan arıyorum” diye bağırarak pazara gitmiş.  Onu gören insanlar, şaşkınlık içinde sormuşlar:   “İnsan mı arıyorsun? Biz neyiz?”. Diyojen : “Eğer iki ayaküstünde yürüyor olmak insan olmak için yeterli bir gerekçeyse,  tavuklara da insan diyebiliriz o zaman”  diyerek cevap vermiş.

O, aslında o gün,  yaradılış amacına uygun yaşayan, bir başka deyişle insan doğasına uygun yaşayan, insanlar arıyordu.

“Diyojen, yoksulluk içinde yaşadı, halka açık alanlarda uyudu, dilencilik yaptı, hiç kimseyi kendisi gibi yaşamaya zorlamadı. Ancak, bu denli yoksunluk içinde dahi, mutlu ve özgür olunabileceğini herkese göstermeyi hedefledi.”

Günümüze baktığımızda, mutluluk ve özgürlüğün, sadece servet ve maddiyatla elde edilebileceğine dair kör bir inanç ve yanılgılar içinde olduğumuzu görebiliriz.

Bugün, bir başka Diyojen’e daha ihtiyaç duymuyor muyuz?

Birçok defa yanıldığımızı görmüş olmamıza rağmen, bu dayatılmış inanca karşı durabilecek gücü bulamamaktayız. Günümüzde pek çok genç zihnin, umutsuz bir içsel yoksulluk pahasına da olsa, zengin olma amacıyla hayata başladıklarını görmekteyiz.

Diyojen, insanın kendisine sahip olmasının, mutlu olması için yeterli olduğunu ileri sürmüş bir filozoftur. İnsanın kendine sahip olması nedir? Biz zaten kendimize sahip değil miyiz?  Değilsek, sahip olan kim? Ne?  Örneğin, adetler, alışılagelmiş duygu ve düşünce biçimleri, korkular, öfke, kin, kıskançlık ve diğer iç düşmanlar, zaman zaman bizi esir alıyor olabilirler mi?

Ne yazık ki,  çoğu zaman onların farkına bile varmıyor ve kendimizin yegâne sahibinin biz olduğumuzu, özgür olduğumuzu zannediyoruz.  Üstelik bu gizli düşmanların bizden çaldıkları mutluluğumuzu, servet, kariyer, mal mülk gibi yanlış yerlerde arıyoruz.

“O, insanların kusur ve kibrini açığa çıkarmak ve kafalarını karıştırıp dönüşmelerini sağlamak için ısrarlı bir gayret içindeydi”.

Bu özellik bize; cehaletleri ve kusurlarını açığa vurduğu için çok sayıda düşmanı olan Sokrates’i hatırlatır.  Aynı özelliği yüzünden Diyojen’in de hayli fazla düşmanı vardı.

Ne kadar ilginçtir ki; Orta Çağ Avrupasında gördüğümüz, insanlığın düşünüş ve yaşayış biçimleri arasındaki ikiyüzlülük, günümüz uygar toplumlarında hala görülmeye devam etmektedir.

Bize bir ayna tutarak, gerçekte kim olduğumuzu anlatmaya çalışan Diyojen gibi insanlar, aslında gerçek dostlarımızdır. Bazen, gerçekliğine kendimizin bile inanmaya başladığı yalan bir akıntıya kapılıp gideriz. Bize, içinde yaşadığımız bu yalanı besleyen dostlar değil, tam tersine, Diyojen gibi, bu yanılgıyı yüzümüze vuracak gerçek dostlar gereklidir.

Diyojen derdi ki; “İnsanların kaderlerinden dolayı şikâyet etmeye hakları yoktur. Çünkü iyi olduklarını zannederek Tanrı’dan dilemiş oldukları şeyler, aslında iyi değillerdir.”

Bu söz, bizim için neyin iyi neyin kötü olduğu konusundaki cehaletimizi anlatan iyi bir örnektir. İnsan doğasını bilmiyorsak, iyi bir kader için nasıl bir dilekte bulunacağız? İnsanı yozlaştırıyorsa, zengin olmak iyi bir kader midir? Sürekli kaygı ve stres yaratıyorsa, kariyer iyi bir talih midir?

Nereli olduğunu soran birine, Diyojen;  “ben dünya vatandaşıyım” cevabını vermişti.  Stoacılarda da rastladığımız bu görüş, toplum düzeni tarafından oluşturulmuş sanal sınırların ötesine geçme gücü verir. Bu görüş ufkumuzu öylesine genişletir ki, tüm insanlığı, kendimizi ait hissettiğimiz tek bir aile gibi görmemizi sağlar.

Bugün, ülkeler ve halklar arasındaki ayrıştırıcı savaşların sona ermesi için, bu fikrin daha da yaygınlaşması gereklidir.

En uygun yemek zamanının ne olduğu sorusuna, Diyojen şöyle yanıt vermişti : “Zenginseniz, ne zaman canınız isterse, ancak yoksulsanız ne zaman bulabilirseniz”.

Yogiler sorunlar karşısında belirli bir reçete sunmazlar. En akılcı davranış o anki şartlara bağlıdır. Diyojen, her zaman hazırcevap biriydi ve soruları doğrudan yanıtlamak yerine insanların kendilerinin düşünmesini sağlayacak basit cevaplar verirdi.

Bir gün, bir okçuluk yarışmasında, beceriksiz okçuları gören Diyojen gider ve hedefin hemen yanına oturur. Oturduğu yerin en güvenli yer olduğunu düşündüğünü söyler. Bu, alışılmış kalıpların dışına çıkmış, özgür düşünme gücüdür. Sosyal çevreler ve genel kanıların bize dayattığı, neyin güvenli neyin olmadığı görüşleri sorgulanmalı ve geçersizlerse terk edilmelidir.

Günümüzde paranın güven sağladığı düşünülür, fakat bazı durumlarda huzursuzluğumuzun sebebidir. Para, beceriksiz bir okçunun elindeki ok ve yay gibi, kendisi ve çevresindekileri tehdit eden tehlikeli bir araç haline gelebilir.

Diyojen, kendi kendine yetmenin en iyi örneklerinden biri oldu ve insanın yaşamak için fazla şeye ihtiyacı olmadığını kanıtladı. Büyük İskender ile karşılaşması bu durumu en iyi anlatan anekdotlardan biridir.

Bir gün Diyojen gün ışığının altında güneşlenmekteyken, Büyük İskender gelir, önünde durur ve ona bir dileği olup olmadığını sorar. Diyojen ona, “gölge etme, başka ihsan istemez” diye cevap verir.  Bizimkilere oranla, bir Yoginin ihtiyaç duyduğu şeyler çok azdır. Normal bir insana göre, maddelere ve şartlara daha az bağlıdırlar. “En çoğa sahip olan, en azla yetinendir”.  Dünyalara sahip olan Büyük İskender’in, Diyojen’e verebileceği hiçbir şey yoktur çünkü onlar hayata çok farklı bakmaktadırlar.  Bir Yogi için, hayatta önemli olan şey; hep daha fazla maddeye sahip olmak değil, bir başkası tarafından ele geçirilemeyen, kendine ve kendi bilincine sahip olmaktır.

Daha sonraları, Büyük İskender’e, Büyük İskender olmasaydı kim olmak istediği sorulduğunda, Büyük İskender; “Diyojen” cevabını vermiştir. Büyük Yogi Diyojen, Büyük İskender üzerinde oldukça büyük bir etki bırakmıştır.

Kalabalığın içinden biri şöyle seslenir:

-Benim aklım bunun için yaratılmadı. Felsefe ile uğraşamam.

-Yaşamak için niye uğraşıyorsun? Doğru dürüst yaşamaya uğraşmadıktan sonra…

Diye sertçe cevap verdi Diyojen.

Diyojen, eski zamanlarda felsefenin görevinin, insanın yaradılış amacına ve doğasına uygun yaşayabilmesini anlayabilmek için her şeyi sorgulamak olduğunu gösterdi.

Eğer biz klasik filozoflara bu anlayışla yaklaşırsak, insan doğası ve yaşamı hakkında onlardan çok şey öğrenebiliriz. Bilgece ve mutlu bir şekilde yaşayabilmemiz için buna ihtiyacımız vardır.  “Bir bilgeyi keşfetmek için, bilge bir adama ihtiyaç vardır” denir. Günümüz insanının, bu büyük batılı Yoginin büyüklüğünü ve bilgeliğini anlayamamasının nedeni budur. İşte bu yüzden, günümüz insanı, Diyojen’in hala geçerliliğini koruyan bilgeliğinden faydalanamamaktadır. Sinoplu Diyojen ile ilgili anlatılan hikâyeler, problemlerimizi çözümlemeye ışık tutacak çok büyük bir bilgeliğe sahiptir. Bu fikirler, bizim rahatlık alanımızı bozar, dünyaya başka bir açıdan bakmamızı sağlar ve sıkışıp kaldığımız günlük hayat rutinlerini sorgulamamıza sebep olurlar.

Günümüz insanı, maddesel şeylere oldukça bağımlıdır ve git gide özgürlüğünü kaybetmektedir. Yaşamımızda bize asıl neyin gerekli olduğunu ve günlük yaşantımızda kanıksadığımız her şeyi, sorgulamamızın neden bu kadar önemli olduğunu hatırlatacak, Diyojen gibi bir dosta ihtiyacımız var.  Onun öykülerine sadece şaşırmakla kalmamalı, uyuşuk uykumuzdan uyanmak için üzerinde ciddiyetle düşünmeliyiz.

GÜNER ÖRÜCÜ

Kaynakça;

1.Life of Diogenes, by Diogenes Laertius (translated by C.D. Yonge)

2.http://www.britannica.com/EBchecked/topic/164151/Diogenes

3.http://www.iep.utm.edu/diogsino/

4.http://lucianofsamosata.info/wiki/doku.php?id=cynics:cynic_lives#diogenes_of_sinope

5.http://www.terryballard.org/literary/diogenes.htm

İLK İSLAM FİLOZOFU KINDÎ

HAYATI

İslam’ın ilk ortaya çıkışından itibaren pek çok yorumlar, anlayışlar ve yaklaşımlar mevcuttur. Fakat genel kabul gören ve filozof unvanını ilk alan İslam düşünürü el-Kındî’dir. İlk İslam filozofu unvanını almasında; kullandığı rasyonel ve ispata dayalı metotlar, yaklaşımlar ve literatüre sağladığı katkıların yanı sıra İslam’ın felsefi temelleri hakkında açıklamalar ve yorumlarda bulunurken Antik Yunan filozofları Platon, Aristoteles ve Yeni-Eflatuncu filozofların fikirlerinden ve görüşlerinden yararlanmış olması etkili olmuştur.

Doğum yeri Basra olarak bilinse de doğum tarihi ile ilgili tam bir netlik yoktur. 796-801 yılları arasında Güney Arabistan’ın siyasi ve maddi olarak güçlü Kinde kabilesinde doğmuştur. Kinde ailesine mensup kişiler 631 yılında Medine’ye gelerek Hz. Muhammed’in huzurunda İslam’ı kabul etmiştir. Tam adı Ebu Yusuf Yakub bin İshak el-Sebbah el-Kindî[1] olan filozof küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla Kur’an-ı Kerim üzerine dersler almıştır fakat bunun dışında eğitim hayatıyla ilgili bir bilgi yoktur. Kimi araştırmacılara göre Antik Yunancadan ve Süryaniceden tercüme edilen eserlere katkıda bulunduğu için diğer dilleri de bilmektedir lakin yabancı dil bildiğini gösteren açık bir kaynak yoktur. Yaşadığı dönemde yönetimde bulunan ayrı ayrı iki halifenin yanında sarayda çalışmalarını sürdürmüştür. Bir sonraki (kendi dönemindeki üçüncü) halife döneminde saraydan ayrılıp yaklaşık 20 yıl münzevi hayatı sürmüştür.[2] Hayatının zorluklarına bakıldığında; bir dönem Ebu Ma’şer el-Belhi halkı ona karşı kışkırtmıştır ama ustaca bunun üzerinden gelmiştir. Ayrıca bir komplo sonucu Benî Musa’dan Muhammed ve Ahmed kardeşler olarak bilinen şahıslar Kındî’nin kütüphanesine el koymuştur.

868-873 yılları arasında bacaklarında giderek artan romatizmadan kaynaklı sağlık sorunları nedeniyle vefat etmiştir. Orta Çağ Avrupa’sında Alchindus adıyla bilinirdi. Hatta İtalyan filozof Cardanus (1501-76) Kındî’yi kendi zamanının “Dünyaca Ünlü 12 Kişi” sinden biri olarak görür. Felsefe, psikoloji, matematik, fizik, siyaset, astroloji, astronomi ve daha pek çok konuda eserler vermiştir. 8. YY’a kadar felsefi çalışmalar Süryanilerin elindedir. Kındî, Farabi ve İbni Sina gibi filozoflara zemin hazırlamış ayrıca “Müslümanlar nazarında felsefenin kabul görmesi için gayret sarf etmiştir.”[3] Kendinden önceki filozoflar gibi o da “kavrayıcı ve bütün bilgi alanlarına ilgilidir.”[4]

KINDÎ METAFİZİĞİ

Kındî, kendinden önceki filozoflar gibi felsefe çalışmaya ‘İlk Var Olanın Bilgisi’yle başlar, yani metafizik ile başlangıç yapar. Metafizik çalışmalarında en çok Aristoteles’in eserlerinden yararlanır. Felsefe çalışmak için matematik ilmini bilmeyi ve ona hâkim olmayı ön koşul olarak koyar. Platon’un ‘Devlet’ kitabında bilge bir yönetici yetiştirmek için nasıl aritmetik, geometri ve astronomi dersleri varsa Kındî metafiziğinde de aynı ilimlerin önemi büyüktür. Kındî’ye göre sayıları etkin kullanmak için (aritmetik), hakikate ait kavramları ispatlamak için (geometri) ve son olarak bütüne ait bilgiyi, kavrayışı (astronomi), armoni ile düzeni (te’lif) anlamak metafizik çalışmak için zaruridir. Çünkü bunlar nicelik, nitelik ve cevhere dair bilgi verir ve bu bilgiler ile de felsefe yapılabilir. Kındî’ye göre felsefe, varlığın hakikatinin bilgisini arar. Bu yüzden Kındî metafiziğinin esas konusu Tanrı’dır. Eserlerinde Tanrı’nın varlığına ve niteliklerine dair ispat ve mantık yoluyla kanıtlar sunar. Aristoteles’e göre salt maddeyi hareket ettirip ona form kazandıran bir fiil hâlinde ezeli ve ebedi hareket ettirici olması gerekir.[5] Kındî bu noktada evreni ilk hareket ettiren gücün ve her şeyin sebebinin Tanrı olduğunu belirtir. Tanrı’nın varlığına dair sunduğu kanıtlar:

1)Tanrı dışında Çokluksuz birlik; birliksiz çokluk yoktur.

2)Nedensellik (İlliyet): Zaman içinde sebep-sonuç ilişkisi hep birbirini izler fakat bu zinciri kıran ilk güç Tanrı’dır. “Bir şey kendi varlığının nedeni olamaz.”[6] Çünkü her şeyin kendi dışında bir nedeni vardır.

3)Sonradan Yaratılma (Hudüs): Dişi forma sahip maddedir yani gücü almaya eğilimli. Cisim-hareket-zaman birbirine bağımlıdır. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir, birbiri içinde gerçekleşirler. Fakat ilk hareket ettirici güç hiçbir şeye bağlı değildir.

4)Tabiattaki Nizam bir delildir.

5)İnsan delili, Tanrı’yı anlamak için iyi bir örnektir. Âlemde mevcut olan tüm güçler insanda vardır der filozof. Burada insan ve dört elementin karşılaştırmalı analojisini sunmaktadır: kemik-toprak; damar, mide, sıvılar-su; tüm boşluklar-hava; vücut doğal ısısı-ateş.

Kındî, ilahi bilginin felsefi bilgiden daha üstün olduğunu savunur ve bunu desteklemeye çalışır. Çünkü ilahi bilgi peygamberlere Tanrı tarafından verilir. İnsan, felsefeyi ilahi bilgiyi anlaşılır kılmak için kullanır. Nitekim felsefe için kullandığı tanımlar bunu destekler niteliktedir. Felsefeden “sanatların sanatı, hikmetlerin hikmeti”[7] diye bahseder. Kındî bilimleri aşağıdaki gibi sıralar:

1.İlahi bilgi felsefeden üstündür.

2.Din ilahi bilim, felsefe beşeri bilimdir.

3.Dinin yolu iman, felsefenin yolu akıldır.

4.Peygamberlerin bilgisi vahiy, filozofların bilgisi mantık ve ispattır.

Tüm bunlara rağmen Kındî, ilahi bilimlerin felsefenin bir bölümü olduğunu ve felsefi ve ilahi bilginin uyum içinde çalıştığını söyler. “Felsefe, varlığın hakikatinin bilgisidir ve bu bilgi ilahiyat, vahdaniyet ve tüm faydalı ilimleri içine alır” der.[8]

TANRI’NIN NİTELİKLERİ

Kındî’nin Mutezile ekolüne ait olduğunu söylemek çok doğru olmaz. Mutezile ekolünün tevhid – Tanrı’nın birliği – fikrini ispatlarla açıklamak niyetinde oluşu onu bu ekole yakın gösterir. Mutezile ekolü “O ezelden beri ilktir” görüşünü benimser. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur”[9] ayeti ile Mutezile görüşünü destekler. Bu sebeple bazı kaynaklarda bu şekilde anılır. Çünkü Kındî Tanrı’nın ezeli olma niteliği ve salt bir olma niteliğini desteklemeye çalışmıştır. Kındî der ki “varlığını sürdürmek için başkasına muhtaç olmayanın nedeni yoktur.” O zaten süreklidir, ilk neden olarak zorunludur, zâtı bir şeye bağlı değildir. Bir bozuluşa da sahip değildir çünkü bozuluş sebeplinin değişmesidir. Tanrı’dan önce olmadığı için o kendisi her şeyin ilk sebebidir.

Aristoteles’in Tanrı anlayışı ittirici güçken Kındî’nin ki özgür iradesiyle yoktan yaratan bir anlayıştır. Kındî’ye göre salt “bir olma” niteliği Tanrı’ya aittir. Çünkü O şahıs değildir çünkü şahsın kendisinin zâtı değildir ve bir eserdir. Tür ve cins de değildir çünkü onlarda çokluk vardır. Gerçek bir, tüm kategorilerin dışındadır. Hiçbir hareket türüne benzemez. Nefse benzemez çünkü nefs düşünce ve duygularda hareket hâlindedir. Akıl da olamaz çünkü külli kavramlar ile akıl bir bakıma birbirine eşittir. Maddi ilke hiç değildir çünkü çokluk barındırır. Bu yüzden Kındî’ye göre “Tanrı, birlikten başka bir şey değildir.”[10] Burada filozof Yeni Eflatuncu Plotinus’un aşkın, akılla kavranamayan, hiçbir nitelik yüklenemeyen Mutlak Bir tanımını ve sûdur teorisini doğrular niteliktedir.

ÂLEM ANLAYIŞI

Hiyerarşik düzen ve gök cisimleri konusunda Antik Yunan’dan etkilenmiştir. Ayaltı ve ayüstü âlemi hakkında görüşleri Aristoteles ile benzerdir. Ayaltı âlemde dört element bulunur ve hava-ateş elementlerinin doğrusal hareketleri ile toprak-su elementlerinin dikey hareketleri vesilesiyle oluşum gerçekleşir.
Ayüstü âlemde ise değişikliğe uğramayan, bozulmayan, sonlu ama sürekli, dairesel hareket içinde var olan gök küreleri “felekler” mevcuttur. Felek, beşinci madde eter ile donatılmıştır, yeryüzünde oluşan-bozulan varlıklara tesir eder. Canlı ve ayırıcı güce sahiptir. Kendinden alttaki varlıklara can veren bir varlık canlıdır hatta insandan daha üstündür. “Çünkü sebep, sebepliden daha değerlidir.”[11] Kındî, feleğin tıpkı Yeni Eflatuncu Procles’in de dediği gibi işitme ve görme duyuları olduğunu söylemiştir hatta bunu ileriye götürerek küreleri birbirinden ayırmak için düşünme yetisi olduğunu belirtir.
Kındî, matematik ile pek çok ispatlar kullanarak zaman-hareket ve cismin sonsuzluğuna (Aristoteles’in aksine) karşı çıkmıştır. Bunun için Öklid matematiğinden yararlanmıştır. Örneğin; sonsuz kabul edilen bir cisimden bir miktar koparılırsa;

a. Eğer sonluysa; koparılan parça eklendiğinde ikisinin birleşimi sonlu olur.

b. Eğer sonsuzsa; eklendiğinde değişme olmalı, büyük olamaz çünkü sonsuz bir değer ya da parça bütüne eşittir demek oluyor bu da bir çelişki.
Hareket ve zaman konusunda ise; bir cismin yoktan varoluşa geçmesi hareketten önce olamaz der ve yine Aristoteles’in aksine zaman sonsuz olsaydı bir yerden bir yere varamazdık diye açıklar. Kındî’nin Tanrı’nın âlemle olan ilişkisi konusundaki anlayışı Aristoteles ve Platon’dan “yoktan var edici” sıfatı ile farklılaşmaktadır.

NEFS VE AKIL ÖĞRETİSİ

NEFS ÖĞRETİSİ

Nefs, insanın cevheridir ve Kındî, nefs hakkında yorumlarda bulunurken Aristoteles’in ve Platon’un, Yeni Eflatunculuk’un fikirlerini özetler. Nefsin canlı oluşu ve cismin ilk niteliği oluşu tanımını Aristoteles’ten; kendinden hareket eden manevi cevher ve bedeni hareket ettirici güç tanımını Platon’dan alır. Hatta risalelerinde Platon’un ‘Devlet’ kitabındaki 10. Bölümüne örnek olarak yer verir.[12]

Nefsin nitelikleri (mahiyeti) olarak Yeni Eflatunculuktan esinlenerek güneşten gelen güneş ışığı benzetmesi yapılır; yani nefs Tanrı’dan gelendir. Kındî, Platon’un Timeos eserinde aktardığı gibi üç nefs arasından (gazap-öfke, şehvet-arzu ve akli nefs) akli olana değer verir çünkü feleğin ötesinde yaratıcıyı bulabilen tek odur. Hermetik düşünceye yakın bir yorumda bulunur fakat nasıl olacağını açıklamaz. ”Tüm nefsler gökyüzüne gitmez, bazıları temizlenmeye ihtiyaç duyar.”
Bunun yanı sıra Tasarlama Gücü (imajinasyon) ve Duyumsama Gücü (duyu organlarını kullanarak) diye belirtilen iki tane daha güç vardır. Bir gün öğrencisi Aristoteles’in nefs anlayışı konusunda bilgi istemiş fakat Kındî daha çok Yeni Eflatunculuk ve Platon’dan açıklamış. Çünkü Afrodisyaslı İskender’in tercümelerinden de yararlanmıştır. Kısacası nefs olmadan bedeni yönetmek mümkün değilse, beden üzerindeki etkisini görmeden nefsi bilmek de mümkün değildir.[13]

AKIL ÖĞRETİSİ

Kındî, aklı varlığın hakikatini kavrayan cevher olarak isimlendirir. Aristoteles’den feyz alarak dört çeşit akıldan bahseder;
1. Sürekli Fiil Hâlindeki Akıl: Akıllar düzeyindeki ilk akıldır. Verebilen ve aktif/var olan akıldır.

2. Bilkuvve Akıl: İnsanla birlikte var olan akıldır.

3. Müstefad Akıl (kazanılmış olan): Nefsin önceden edindiği bilgi. Dilediği zaman ortaya çıkan beceridir. Örneğin, yabancı dil bilen birinin hava alanında yabancı dil konuşması gibi.

4. Beyani (zahir) Akıl: Bilgilendirmek için neftse mevcuttur, dinamiktir.

Kındî felsefeyi İslam çizgisine çekmeye çalışmış, onun sayesinde 9. YY’da felsefeye duyulan itibar ve ilgi artmış, Aristoteles’in ‘Metafiziği’nin tam tercümesi yapılmıştır. Felsefe – din ve inanç – akıl kavramlarını birleştirmeye çalışmıştır. Hermetizm, Eflatun, Yeni Eflatunculuk çalışan Kındî bütüncül dünya görüşü ile o zamandaki toplumun ihtiyacına bir cevap vermiştir. Bilim ve dini uzlaştırma eğilimiyle kendinden sonraki tüm âlimlere örmek olmuştur.[14]

DİPNOTLAR

[1] Kındî, Resailu’l-Kındî el-felsefiyyei I (1950). Çev:Prof. Dr. Mahmut Kaya (1994) İz Yayıncılık, İstanbul s. IX

[2] Age s. XI

[3] Şulul, Cevher (2003), Kındî Metafiziği, İnsan Yayınları, İstanbul. s. 33

[4] Corbin, Henry (2002), İslam Felsefesi Tarihi, Çev: Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, İletişim Yayınları İstanbul, s. 281

[5] Şulul, Cevher (2003), Kındî Metafiziği, İnsan Yayınları, İstanbul. s. 41

[6] Age s. 49

[7] Age. s. 23

[8] Şulul, Cevher (2003), Kındî Metafiziği, İnsan Yayınları, İstanbul. s. 24

[9] Kur’an-ı Kerim. Şura 11. Çev: Elmalılı M. Hamdi Yazır Sentez Yayınevi İstanbul, s.400

[10] Şulul, Cevher (2003), Kındî Metafiziği, İnsan Yayınları, İstanbul. s. 69

[11] Kındî, Resailu’l-Kındî el-felsefiyyei I (1950). Çev:Prof. Dr. Mahmut Kaya (1994) İz Yayıncılık, İstanbul s.121

[12] Age s.135

[13] Şulul, Cevher (2003), Kındî Metafiziği, İnsan Yayınları, İstanbul. s.120

[14] Nasr, Seyyid Hüseyin (2003), Üç Müslüman Bilge, İnsan Yayınları İstanbul s.22

KAYNAKÇA
1.Corbin, Henry (2002), İslam Felsefesi Tarihi, Çev: Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, İletişim Yayınları İstanbul
2.Kındî, Resailu’l-Kındî el-felsefiyyei I (1950). Çev:Prof. Dr. Mahmut Kaya (1994) İz Yayıncılık, İstanbul
3.Kur’an-ı Kerim. Şura 11. Çev: Elmalılı M. Hamdi Yazır Sentez Yayınevi İstanbul,
4.Nasr, Seyyid Hüseyin (2003), Üç Müslüman Bilge, İnsan Yayınları İstanbul
5.Şulul, Cevher (2003), Kındî Metafiziği, İnsan Yayınları, İstanbul.
6.Türkiye Diyanet Vakfı (2004), İslam Ansiklopedisi, Cilt 29

ERAY ÖZTÜRK

PİTAGORAS

İonya’nın küçük bir adası olan ve günümüz Türkiye’sinin karşısında bulunan Sisam adasında İ.Ö. 640 yılında doğmuştur ve İ.Ö. 504 yılında ölmüştür; gerçekte kendisinden bir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştur. Kimi kişiler Pitagoras’ın asla var olmadığını söylemektedirler; O sadece Büyük Yunanistan’ın bir düşünce okulunun bir simgesiydi. Örnek olarak Aristo, Ondan söz etmemekte ancak Pitagoras’çılardan söz etmektedir; bu durum belki Pitagoras’ın öğrencileri için koyduğu bir kural olan sessizlik kuralı “ARCANUM PYTHAGORİCUM” nedeniyledir; 40 yıllık bir yaşamdan sonra okul tahrip edilir (İ.Ö. V. yüzyıl) ve felsefesi de yok olur. Öğretisi sözlü olarak aktarılmıştır, bu nedenle yazılı hiç bir şeye sahip değiliz. Kalan öğrenciler diğer insanlara Pitagoras’ın doktirinini açıklamak istememişlerdir, yalnız olarak kalmayı ve Hoca’nın öğretilerini babadan oğula geçirmeyi tercih etmişlerdir. İsa’dan sonra 1. YY’da, Roma’da doktrini yeniden canlandırmak için bir deneme oldu. YENİPİTAGORASÇILIK 1917 yılının nisan ayında, Roma’da, yeraltında BÜYÜK KAPI’nın “Neophytagorik Basilika”(*)’sı keşfedildi. Ancak aynı yüzyılda (İ.S. 1. YY) Senato Basilika’yı kapattı çünkü orada spiritüel uygulamaların ve kehanetsel sanatların yapıldığından şüphe ediyordu. Pitagorasçılara hakkında yazılmış olan Roma metinlerinde, Pitagorasçılar “büyücüler” olarak adlandırılmışlardı.

Jamblikhos’un “Phytagorik Hayat” (başlık XXVIII- sayfa 140) adlı eserinde şunları okuruz:

“… sözlerinden biri şöyledir: “Kimsin sen ey Pitagoras?” Öğrencileri Hiporborean Apollo olduğunu söylerler. Bunun kanıtı da olimpiyat (OLİMPİYA) oyunları sırasında Tanrının altından kalçasını göstermesidir; Tanrı, Abari’yi (Apollo’nun rahibi) karşılamış ve yürüyüşü sırasında taşıdığı oku O’ndan almıştır.”

Pitagoras

Öğrencileri neden O’nun Hiperborean Apollo olduğunu söylerler? Pyhtagoras’ın babası Sisam’lı bir tüccar olan MNESACRO, annesi ise çok güzel bir kadın olan PARTENİDE’dir. Bir iş yolculuğu sırasında Delfi’den geçerken, kahinlerin bulunduğu tapınağa da uğramışlardır.

Kendisine başvurulan Phythia, Partenide’nin “güzelliği ve bilgeliği herkesten üstün olacak ve yaşamı boyunca tüm insanlığa iyiliği dokunacak olan bir çocuk doğuracağını” söyler. Doğrusu Mnesacro’nun değil, Apollo’nun çocuğun babası olduğu söylenir. Apollo düzeni, güzelliği ve uyumu yaratan ilahi ışıktır. Dönüşüm çemberi ve kötünün simgesi olan yılan PİTON’u (Pyithon) O öldürmüştür. Apollo spritüel güzelliğin, aşkın, doğrunun, ilhamın ve kehanetin (**) simgesiydi.

Bir tanrıdan gebe kalma, insan doğasındaki bir İlahi ilkenin “tezahürünü” temsil eder. Buna çeşitli dinlerde rastlanır: Mısır’da Osiris’den Horus’a gebe kalan isis; Hindistan’da ise Bilgeliğin Tanrısı’nı kendi karnına alarak Siddartha Gautama’ya gebe kalan Buda’nın annesi Maya. JAMBLİKHOS bir Apollo rahibi olan Abari’nin Pitagoras’ı Tanrının kendisinin bir reenkarnasyonu olarak gördüğünü söyler. İtalya’da yolculuk ederken Pitagoras’dan sözedildiğini duyar ve O’nu bulmaya gider. Onu gördüğünde tanrıya çok benzediğini ve gerçekten Apollo olduğunu söyler (başlık XIX). Bundan o kadar emindi ki Pitagoras’a gücün simgesi olan ”OK”u verir: bu ok mucizeler gerçekleştiriyordu. Pitagoras da o’na kendisini tanrı Apollo’ya bağlayan işaret olan altından kalçasını göstermiştir; böylece ABARİ’ye hata yapmadığını belirtmiştir.

Pitagoras’a “Sisam’ın Uzun Saçlısı” adı verilmişti çünkü uzun saçları vardı. Küçüklüğünden beri insanları güzelliği ve sakinliği ile şaşırtmıştı. Çok sayıda dini doktrin almıştır; Milet’te yedi bilgelerden biri olan Thales’in bir müridi olmuştur; daha sonra Suriye’de, Sidon’da ve Byblos’da Fenike’li ve Kalde’li rahiplerle çalışmıştır. Daha sonra Thales’in tavsiyesini dinleyerek Mısır’a gitmiştir: orada sert bir disiplin izleyerek 22 yıl tapınaklarda kalmıştır. Bu sertlik, iyi eğitilmiş ve iyi kullanılmış olduğunda insanın iradesinin büyük gücü hakkında onu ikna etmiştir. İ.Ö. 525’de Kambyses Mısır’ı eline geçirdiğinde, Zerdüşt rahiplerle karşılaşacağı Babil’e gitmiştir. İbrani dinini de incelemiştir, “İonyalı Hoca” adıyla çağrıldığı Doğu’da da gezmiştir. Tüm bu çalışmalardan sonra Pyhtagoras tüm dinlerin, tek tek hayat gerçeklerine ve insanların çeşitli özelliklerine uyum sağlayan ve bunlarla biçimlenen tek bir doğruluk ilkesinden doğduklarına kanaat getirmiştir.

PİTAGORAS OKULU ve ÖĞRETİLERİ 

Ülkesine döndüğünde hemşerileri O’na kamu görevleri verirler. Ancak O, bu hayatın kendisine göre olmadığını anlar. O, düşüncesini öğretebileceği bir okul kurmak istiyordu. Bu nedenle, okulunu açtığı yer olan KROTON’a (Güney İtalya, Yunan kolonisi) yola koyulur. Öğrencilerin seçimi çok sert idi. O, FİZYONOMİKA’yı (O’nun tarafından yaratılmış fizyonomi bilimi) kullanıyordu. Fiziksel işaretlerin, özellikle yüzün sayesinde kimin uygun olup olmadığını anlıyordu. Ebeveynleri ile olan ilişkilerinin nasıl olduğunu, nasıl güldüklerini, günlerini nasıl geçirdiklerini anlamaya çalışırdı; ayrıca yürüme şeklini ve vücudun hareketlerini de gözlemliyordu. Bu seçimi aşanlar beş yıllık bir sessizlik dönemi geçirmeliydiler, tabii ki buradaki sessizlik, diline sahip olmak olarak anlaşılmalıdır: öğrenciler eleştiri yapamazlardı, tartışamazlardı, gözlemler yapamazlardı ve açıklamalar isteyemezlerdi; bu deneme “ECHEMITHİA” olarak adlandırılmıştı. Hoca’nın söylediği şeyi kabul etmek zorunluydu; öğrenciler hocayı göremiyorlardı. Onu perdelerin arkasından dinliyorlardı. Bu öğrencilere “AKUSMATİKÇİLER” adı verilmişti. Bu denemeyi geçince “MATEMATİKÇİLER” oluyorlardı, işte o zaman hocayı görebiliyor, felsefi ve metafizik araştırmaya katılabiliyorlardı.

Pitagoras – Atina Okulu Tablosu – Rönesans Ressamı Rafealo / Sistine Şapeli

Yunanistan’da izin verilmezken, burada kadınlar da okula girebiliyorlardı. Yaşlı rahibeler, kadınlara eşlerin ve annelerin rolünü öğretiyorlardı: özellikle annelerin rolü çok önemli idi çünkü kadınların çocukları hayatın denemelerine hazırlama gibi bir görevleri vardır. Doğurmak ve eğitmek kutsal şeylerdi.

“Arkadaş başka bir şendir”, arkadaşlık temel bir olguydu. “Ekmeği parçalama” şu anlama geliyordu. “Kendini arkadaşlarından ayırma”. Pitagoras öğrencilerini ölçülülük ve ruh gücü ile eğitiyordu; onları düşüncelerinde sabit ve cesaretli olmaya itiyordu, öğrenciler kendilerini dış faktörlerden etkilenmeye bırakmamalıydılar. Doktrini çiğnemek yerine ölmeyi tercih ediyorlardı. “Metempsikoz”a yani ruhun ölümden sonra bir vücuttan diğerine göçüne inanıyorlardı. Bir hayatın eylemleri diğer hayata da yansımaktadır: fiziksel sakatlıklar, kazalar ve şanslar bu gerçekle açıklanabilir. O halde insanlığın amacı nedir? Bu yaşam ve ölüm serisinin bir sonu olacak mıdır? Evet, tam olarak herkes “cehaleti” yendiğinde bu son gelecektir.

Ruh yeniden doğduğunda vücudun altüst edici tutkularına bağlanır; öfke, mutluluk, depresyon durumlarına tâbidir; her şeyin değiştiği bir dünyada yaşar ve bu nedenle umutsuz bir biçimde kendisini arar.

Pyhtagorik düşünce Rönesans’da da birçok filozofu etkilemiştir: Talesio, güneş merkezli sistem ile Galilei. Giordâno Bruno şöyle demiştir: “Nonabolemus pyhthagoricum mysterya” yani pyhtagorcuların gizemlerini yok etmeyelim!”. Giordano Bruno Pitagoras’dan içinde bir “Tanrı”nın hüküm sürdüğü Evren ya da Kozmos olgusunu almıştır. Yaratan, İlahi Güçtür (Bilgi, iyilik, zihin, ahlâk, aşk), G. Bruno buna “Astro” adını vermektedir. Pitagoras ise “MERKEZİ ATEŞ” demektedir; bunun etrafında çeşitli gezegenler dönmektedir: bunların sayısı tam olarak 10’dur. Bunun ötesinde, sonsuz sayıda dünyalar oluşturan birçok diğer yıldızlarla Sonsuz Evren vardır; bunların tümü Evrensel İradenin tümüdürler. O’nun sayesinde insanlar ve bitkiler yaşar ve ölürler.

Nicoletta MARİNO

Çeviren: Murat BİLGÜTAY

* Bastika buluşma yeriydi

** Eski çağda, tanrıların kelimelerini ya da onlardan gelen işaretleri yorumlayarak geleceği görme sanatı.

STOA FELSEFESİ

Bu çalışmada, özel olarak Roma İmparatorluğu’nu ve genel olarak Batı düşünce tarihini derinden etkilemiş olan Stoacılık akımı ele alınmıştır. Stoacı filozofların hayatları, eserleri, düşünce sistemleri incelenmiş; onların hem kendi zamanlarında hem de günümüzde yarattıkları etkiler araştırılmıştır. Pek çok Stoacı filozof olmakla beraber, bu çalışma Zenon, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius ile sınırlı tutulmuştur.

STOACI FİLOZOFLARIN HAYATLARI

ZENON

Zenon’un hayatındaki önemli tarihlerle ilgili farklı fikirler vardır. Bunlar arasında en çok kabul edilen, Kıbrıs’taki Kition kentinde M.Ö. 333/2 yılında doğduğu ve M.Ö. 262/1 yılında Atina’da öldüğüdür.

Ticari amaçla yaptığı bir yolculukta, içinde bulunduğu gemi kaza yapmış ve aslında amaçladığı şey bu olmamasına rağmen, geçirdiği kaza sonucunda Atina’ya gelmiştir. Atina’daki bir kitapçıda okuduğu Ksenophon’un Anılar kitabında bahsedilen Sokrates’ten ve onun felsefesinden çok etkilenmiştir. Kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sormuş, kitapçı da o sırada yoldan geçmekte olan Kinik Okulu’na mensup Krates’i gösterip, onu takip etmesini söylemiştir. Zenon’un felsefi hayatının başlangıcı böyle olmuştur.1

Kiniklerden ders almakla birlikte Zenon, aynı zamanda Akademia’daki filozofların derslerini dinlemeye de gitmiştir. Yaklaşık M.Ö. 300’de, Atina Agorasında (şehir merkezinde) bulunan, sütunlu bir yapı olduğundan dolayı Stoa Poikile denen yerde, dersler vermeye başlamıştır. Stoa, antik Grek dilinde sütunlu galeri anlamına gelir. Zenon’un öğrencilerine de Stoacılar denmiştir.

Zenon; Stoa Poikile’de kırk yıl ders vermiş, verdiği dersler ve örnek kişiliğiyle Atinalıların büyük saygısını kazanmıştır. Gençleri erdeme ve iyi olana yöneltmesinden ötürü kendisine şehrin anahtarı verilmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra kral vekili olan Antigonos Gonatas, onun derslerini dinlemiş ve Pella’daki saraya gelmesi için onu davet etmiştir. Zenon yaşlılığını öne sürerek bu daveti reddetmiş, yerine öğrencisi Persaios’u göndermiştir.

M.Ö. 262/1 yılında da, ardında Stoacılık isminde felsefi bir akım ve pek çok öğrenci bırakarak, Atina’da hayata gözlerini yummuştur.2

SENECA

M.Ö. 4 yılında, İspanya’nın Cordoba şehrinde dünyaya gelmiştir. Genç yaşta teyzesi tarafından Roma’ya götürülmüş, orada hitabet ve Stoa felsefesi ile ilgili eğitim almıştır. Sağlık sorunlarından dolayı Mısır’a gitmiş, 31 yılında Roma’ya geri dönmüştür. Kölelerin gördüğü muamele ve insan hakları konusundaki söylevleri dönemin imparatoru Cladius’un tepkisini çekmiş ve 41 yılında Korsika’ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde üç temel felsefi eser yazmıştır.

49 yılında Roma’ya dönmesine izin verilmiş, gelecekte imparator olacak Neron’un eğitmeni olmuştur. Neron imparator olduktan sonra onun yönetiminin ilk kısmı olan 54 ve 62 yılları arasında devletin temel yöneticilerinden biri olmuştur. Daha sonra Neron’un uyguladığı kötü politikalara katılmayarak, yönetimden çekilmiştir. Bu dönemde en iyi felsefi eserlerini yazmıştır. Düşmanları, Neron’u öldürmek istediğine dair Seneca’yı karşı komplo kurmuş ve Neron’un emriyle 65 yılında Roma’da idam edilmiştir.3

Eserleri arasında Ahlaki Mektuplar, Tanrısal Öngörü, Yaşamın Kısalığı Üzerine, Troialı Kadınlar, Teselliler, Phaedra, Ruh Dinginliği Üzerine, Hoşgörü Üzerine, Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine, Doğa Araştırmaları sayılabilir.

EPİKTETOS

M.S. 55 yılında Pamukkale yakınlarındaki Hierapolis’te köle bir aileye doğmuştur. Kendisi de bir zamanlar köle olan ve İmparator Neron tarafından azat edilen Epaphroditos’a uzun yıllar köle olarak hizmet etmiştir. Gerçek adı bilinmemektedir, “Epiktetos” satın alınmış köle anlamına gelmektedir.

Efendisi, Epiktetos’un zekâsından etkilenmiş ve onun, dönemin Stoacılarından biri olan Musonius Rufus’un derslerini dinlemesini sağlamıştır. Epiktetos özgürlüğüne kavuştuktan sonra bütün zamanını felsefeyle ilgilenerek geçirmiş ve Roma’da dersler vermiştir.

M.S. 89’da İmparator Domitianus, filozofları Roma’dan kovmuştur. Bunun sonucunda Epiktetos, Yunanistan’da bulunan Nikopolis şehrine gitmiş ve kendi okulunu kurmuştur.4

Ölüm tarihi bilinmeyen Epiktetos, yazılı eser bırakmamıştır. Öğretisini, öğrencisi Arrianus yazıya geçirmiştir. Eserleri arasında; Düşünceler ve Sohbetler, Söylevler, İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar sayılabilir.

MARCUS AURELIUS

21 Nisan 120 tarihinde Roma’da doğan Marcus Aurelius’un ismi bir unvan olup, “Altından Mars heykeli” anlamına gelmektedir, aynı zamanda isim Roma İmparatorluğu’nun altın çağını yaşattığı anlamında bir göndermedir. Tam ismi Marcus Aurelius Antoninus Augustus’tur.

Roma’da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir, üç yaşında babasını kaybeder ve dedesi tarafından yetiştirilir. Şiir, hitabet, edebiyat, tiyatro, müzik, geometri, Yunanca ve Latince gibi pek çok konuda, dönemin en ünlü hocalarından eğitim almıştır. 12 yaşındayken felsefeye ilgi duymaya başlamış, Stoacı filozofların derslerine katılmıştır.5

İmparator Hadrian tarafından fark edilmiş ve onun tarafından evlat edinilmiştir. Hadrian imparatorluğu, kendisinden sonra Marcus Aurelius’u halef göstermesi koşuluyla Antoninus Pius’a devretmiştir.17 yaşında halef imparator ilan edilen Marcus Aurelius, 96-180 yılları arasında görev yapan “Beş İyi İmparator”un sonuncusudur.

Roma İmparatorluğu’nun altın çağı olarak geçen on dokuz yıllık hükümdarlığının on yedisinde savaşta, cephede ve seferde olan Marcus Aurelius, en önemli eseri olan “Kendime Düşünceler”i savaş çadırında yazmıştır.

17 Mart 180’de Viyana’da ölmüştür. Bugünkü uluslararası hukuk sisteminin kökeni olan Roma hukuku, onun Stoacı düşüncelerinden büyük oranda etkilenmiştir.6

FELSEFİ SİSTEM

Felsefi bir sistem olarak incelendiğinde Stoacılığın Kiniklerden ve Sokrates’ten etkilendiği görülür. Stoacılığın felsefi sistemi; Tanrı, doğa ve insan hakkındaki görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır.

Tanrı: Stoacılığa göre Tanrı; canlı, ölümsüz, zeki, içinde hiçbir kötülük barındırmayan, evrenle ve onun içindeki varlıklarla ilgilenen, insan biçimine sahip olmayan bir varlıktır. O; evreni şekillendirendir, bütün varlıkların babasıdır ve çeşitli güçlerine göre, farklı isimler alır.

Tanrı; ilksel kaynak olan ateştir, maddesel evreni oluşturan daha kaba öğeler ondan gelir. Tanrı’dan gelen bu kaba öğeler, sonunda yine O’na döner. Stoacı öğretiye göre Tanrı evreni oluşturur, sonra evrensel bir yangınla onu yok eder. Evren, sonu olmayan bir yaratma ve yok etme döngüsüne tabidir.

Stoacılar, evreni bir amaca göre düzenlenmiş rasyonel bir sistem olarak değerlendirmişlerdir. Evren tek bir canlı organizma, bütün parçaları birbirine bağlı olan rasyonel bir bütündür.

Tanrı’yı, maddeye şekil vermede çok usta bir zanaatkâra benzetirler. Tanrı’nın büyük bir organizma olarak görülen evrenin çeşitli parçalarını bir amaç doğrultusunda en iyi şekilde düzenlediğini söylemişlerdir.7

Doğa: Stoacılıkta doğa olarak geçen şey, evrendir. Evrendeki her şey, Tanrı’nın farklı tezahürleridir. Tanrı ile evren arasındaki ilişki, ruhla beden arasındaki ilişki gibidir. Stoacılığın doğaya bakış açısı aşağıdaki ifadeyle özetlenebilir:

“Her şey görkemli bütünün bir parçası,

Ve bunun bedeni Doğa, ruhu Tanrı.”

Stoacı öğretiye göre evren iki ilkeden oluşmuştur: edilgen bir ilke olan madde ve etkin bir ilke olan Tanrı. Etkin ilke olan Tanrı, edilgen ilke olan maddeyi etkiler. Zenon’a göre Tanrı, maddeye; balın peteğe nüfuz etmesi gibi nüfuz etmiştir.8

Tanrı, evrenden ayrı bir varlık değildir, evrenin ruhudur. Her varlıkta, tanrısal ateşin bir parçası bulunur.

Zenon’a göre rastlantı diye bir şey yoktur, her şey doğa yasalarına göre belirlenir. Evrende bulunan bütün varlıklar, evrensel olan bu doğa yasalarına tabidir. Evren ve içindeki her şey, Tanrı tarafından belirlenen nihai bir amaca doğru ilerler.9

İnsan: Kıvılcım ilksel ateşe, damla okyanusa göre ne ise, insan da Tanrı ve evrene göre odur.10

Evrende rasyonel bir düzen olduğundan aynı rasyonellikten pay alan insan zihni, bu yapıyı ve düzeni anlayabilmektedir. İnsanın rasyonel olarak düzenlenmiş bir evrendeki durumu, insana birtakım ödevler yükleyip, onu ahlak açısından iyi olanı seçmeye zorlar.

İnsanın, insan olarak sahip olduğu düşünme, düşünerek eylemde bulunma özelliğine engel olan, ona aykırı olan şeyler, insan doğasına aykırı ve ona uygun olmayan şeylerdir. Stoacılara göre, bir bitkinin uygun çevre koşullarına sahip olmaması, bundan dolayı beslenip büyüyememesi onun doğasına aykırı bir durumdur ve bundan dolayı onun için kötüdür. Böylece insanın sağlıklı, sağlam aklına, düzgün düşünme eylemine aykırı olan şeyler (tutkular gibi), onun doğasına aykırı olan ve doğal olmayan şeyler olacaktır.

Stoacılara göre doğada bulunan varlıkların kendi doğalarına ve evrensel doğaya uygun olan davranışları onlar için iyidir. İnsanın durumunda ise bu davranış, onun ahlaki eylemidir ki bu onun ödevini oluşturur.11

Stoacılıkta bu ahlaki eylem ve ödev kavramı, kısıtlayıcı bir durumu ifade etmez. Onlara göre gerçek özgürlük, insanın kendi iradesini tanrısal iradeye tabi kılmasından ortaya çıkar. Tanrısal iradenin göstergesi olan doğa yasalarını ve onların işleyişini bilip kendisini isteyerek onlarla uyumlu kıldığı, bu yasalara bilinçli bir şekilde itaat ettiği zaman insan, özgürleşir.

Özgürlük, insanın evrensel, tanrısal yasayı kendi yasası olarak benimsemesi, kendi yasası kılmasıdır.12

Doğa yasalarına göre davranması gereken insanın ahlaki olarak iyiyi seçmesi konusunda Stoacıların iyi ve kötü hakkındaki görüşleri karşımıza çıkar. Onlara göre, her insanın içinde olan Tanrı iyidir, kötülükler tutkularının esiri olmuş insanların eseridir. Evrendeki kötülük tanrısallığa olan inancı sarsmaz, nasıl bir tabloda gölge, ışığı ve renkleri belirgin hâle getiriyorsa, kötülük de iyiliği ortaya çıkartır. Her şeyin karşıt çiftler halinde var olduğunu, kötü ve kötüler olmasa, iyi ve iyiliklerin de olmayacağını çünkü karşıtlardan birini aldığınızda diğerinin de ortadan kalkacağını söylerler ve kötünün, iyi ve iyiliğin gerçekleşmesi için bir araç olduğunu savunurlar.13

Stoacılar, insanları ve eylemleri iki gruba ayırmışlardır. İnsanları; bilgeler ve bilgisizler, eylemleri de erdemler, iyiler ve erdemsizlikler, kötüler olarak sınıflandırırlar.

Stoacılar bilge insanı şöyle tanımlar: Bilge insan, bütün insanlar arasında özgür olan tek insandır, çünkü o iradesini kullanarak kendine hakim olma gücüne sahiptir. Bilge insan, bütün insanlar arasında güzel olan tek insandır, çünkü güzel olan yalnızca erdemdir ve erdeme sahip olan yalnızca odur. Yine bütün insanlar arasında gerçek anlamda zengin ve mutlu olanın yalnızca o olduğu söylenebilir, çünkü ruhun iyileri en değerli olanlardır ve gerçek zenginlik de hiçbir şeye ihtiyacı olmamaktır.

Bedene köle olmamak, bedenin istekleri uğruna yaşamamak, daima daha fazlasını isteyerek tutkuların esiri haline gelmemek, Stoacıların, ahlaklı ve mutlu bir insan olmak için şart koştuğu temel ilkelerdir. Ölüm korkusunu yenmek ve kaderin üstünlüğü karşısında bile bireysel özgürlüğün farkına varmak için de felsefeyi bir araç olarak görürler.

İnsan felsefeyi bir araç olarak kullanıp, doğaya uygun yaşamanın bilgisine eriştikçe ve sürekli olarak geliştirdiği bu bilgiyi hayatında uyguladıkça bilge bir insana dönüşür. Bu insan, nelerin kendi elinde ve nelerin de kaderin hükmünde olduğunu çok iyi bilir. Bilge insan duygularının efendisidir, her şeyini kaybetmek onu korkutmaz, günün birinde kaderin, servetini veya sağlığını geri alabileceğinin farkındadır.

Bilge insan hangi durumda olursa olsun, başına gelecek her şeye karşı kayıtsız kalmak zorundadır. Zenginlik, fakirlik, hastalık, başarı, şöhret, zafer, mağlubiyet gibi başa gelebilecek her şeye karşı kayıtsız kalmak durumundadır. Böyle yapmazsa ölçüsüz davranmış olur, bu da onu mutsuzluğa sürükler.14

Stoacı öğretide doğanın, yani aynı babanın çocukları olan insanlar kardeştirler ve bundan dolayı haklar açısından eşit ve özgürdürler. Bu görüşten hümanizm ve dünya vatandaşlığı kavramları ortaya çıkmıştır.

Stoacılar, insanlar arasında var olduğu söylenen soylu-avam, özgür-köle, zengin-fakir gibi farklılıkların önemi olmadığını söylemişlerdir. Asıl farklılığın; doğa yasalarına uygun yaşayan bilgelerle, doğa yasalarına karşı çıkan bilgisizler arasında olduğunu belirtmişlerdir. Gerçek özgürlük dışsal değil de içsel olduğundan, kendi tutkularına hakim olan bir köle özgür, kendi tutkularının esiri olan bir kral da köle olabilir.15

İnsandaki düşünme yetisinin tanrısal düşünceden geldiği ve bunun bütün insanlarda olmasının onları birleştirdiği düşüncesinden yola çıkan Stoacılar, insanların çeşitli devletler halinde, çeşitli yasalar altında değil de, evrensel bir devlette tüm insanlara aynı şekilde uygulanan yasalar altında bulunmaları gerektiğini savunmuşlardır. Stoacıların, bütün insanların hak olarak eşit olduğu düşüncesinden yola çıkarak oluşturdukları bu dünya vatandaşlığı kavramı, Roma İmparatorluğu’nda gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.16

ETKİLER

Stoacı felsefe, M.Ö. I. ve M.S. V. yüzyıllar arasında Roma İmparatorluğu’nun düşünce sistemini büyük oranda etkilemiş ve Roma hukukunun oluşmasında rol oynamıştır. M.Ö. 27 ve M.S. 250 yıllarını kapsayan Klasik Hukuk Dönemi, Roma hukukunun gelişmesine en çok katkı sağlayan dönem olarak kabul edilmektedir.17

Doğal hukuk teorisini ilk olarak geliştirenler Stoacılar olmuştur. Stoacılara göre doğal hukuk, doğayla uyum içinde bulunan, sabit ve ebedi, temel adalet ilkelerinden oluşmaktadır. Bu teorinin insan haklarına katkısı büyüktür. İnsan haklarına kaynaklık eden insan özgürlüğü ve eşitlik gibi temel hakları tanımakta ve bunlara bir koruma alanı sağlamaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeyde bir insan hakları sistemi kurulmasına zemin hazırlamaktadır.18

Roma’da kölelerin maruz kaldığı aşağılanmalar ve işkenceler aleyhine konuşmalar yapan ve insanların dikkatini bu yöne çeken kişilerden biri, Seneca’dır. Bu konuşmalarından dolayı dönemin imparatorlarının tepkisini çekmiş ve sürgüne gönderilmiştir.19

Epiktetos’un ondan dersler aldığı Stoacı bir filozof olan Musonius Rufus, M.S. I. yüzyılda, eğitimde kız çocuklarına, erkek çocuklara verilen aynı fırsatın verilmesi gerektiğini ve erkekler kadar kadınların da felsefeyle ilgilenebileceğini savunmuştur.20

Roma hukukunun Stoacılıktan geldiği kabul edilen üç temel ilkesi: Honeste vivere, Alterum non leadere, Suum cuique tribuere’dir. Bunlar; dürüst yaşamak, hiç kimseyi incitmemek, herkese kendi hakkını vermek anlamına gelir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius, bu üç ilkeyi kişiliğinde ve davranışlarında birleştirmişti.21

İnsan haklarına yönelik ilk düşünceler, Stoacılıkta karşımıza çıkmaktadır. Stoacılıkta görülen insan hakları, özgürlük ve eşitlik gibi konular, çok daha sonra, Fransız Devrimi’ni etkileyen düşünür Jean Jacques Rousseau’nun eserleri üzerinde büyük etkiye sahip olacaktır.

Tanrı’nın her yerde olduğu, evrenin onun bedeni olduğu düşüncesi ve ödev kavramı ise modern Batı felsefesinin düşünürleri olan Spinoza ve Kant’ın fikirlerini etkileyecektir.22

Stoacı filozofların, Stoa felsefesinin temel kavramları olan pratiğe geçirmek, arzulara hakim olmak, doğaya uygun yaşamak, zorluklar karşısında güçlü olmak ve zihne hakim olmak konularında söyledikleri arasından bazı örnekler aşağıdadır:

Pratiğe Geçirmek

Bizi felakete sürükleyen şey, felsefeyi dilimizin ucuyla tadar tatmaz filozof rolü oynamaya başlamak, başkalarına yardımcı olmayı düşünmek, dünya insanlarını ıslah etmeyi istemektir. Ey dost! Önce kendini ıslah et! Sonra, insanlara felsefenin ıslah ettiği bir adam göster.

Epiktetos

Değerli şeyler konuşmak ile değerli şeyler yapmak arasında çok fark vardır.

Epiktetos

“Yarın bambaşka bir insan olacağım’’ diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun? Bugün, yarın için hazırlan. Böyle yapmazsan yine erteleyeceksin.

Epiktetos

Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.

Marcus Aurelius

Arzulara Hâkim Olmak

Arzu ve korkularını bertaraf et! Sana zulmeden kimsenin kalmadığını göreceksin.

Epiktetos

Hayatında olup biten şeylerin dilediğin şekilde olmasını dileme. Nasıl oluyorsa öyle olmasını arzu et! Böyle davranırsan her daim mutlu olursun.

Epiktetos

Tutkulardan arınmış zihin güçlü bir kaledir, insanın sığınabileceği ve içindeyken hiçbir şekilde saldırıya uğramayacağı daha sağlam bir yer yoktur.

Marcus Aurelius

Doğaya Uygun Yaşamak

Büyük ve genel, küçük ve yerel her konuda, doğa kanunlarıyla uyumlu bir şekilde kendinize yol gösterin. Sizin en büyük idealiniz, iradenizi doğa ile uyumlu hale getirmek olmalıdır.

Epiktetos

Özgürlük sizin gücünüzün sınırlarını ve tanrısal iradenin koyduğu doğal sınırları anlamanızdan sonra gelir. Yaşamın sınırlarını ve kaçınılmazlığını kabul ederek, onlarla savaşmak yerine onlarla birlikte çalışarak özgür oluruz.

Epiktetos

İnsana, insana özgü işler yapmak keyif verir. İnsana özgü işlerse kendi türünden olanlara iyi davranmak, duyguların esiri olmamak, iyiyi ayırt edebilmek, evrenin doğasına ve ona uygun gerçekleşenler üzerine düşünmektir.

Marcus Aurelius

Düzenli bir evren olduğunu bilmeyen biri kendisinin de nerede olduğunu bilmez. Evrenin doğal amacını bilmeyen biri kendisinin kim ve evrenin ne olduğunu bilmez.

Marcus Aurelius

Hatırla ki, felsefe senden sadece senin doğanın istediğini istiyor, sen doğaya uygun olmayan bir şey istemişken.

Marcus Aurelius

Doğaya uygun yaşamak en yüce iyiye ulaşmaktır. Bu da bilge kişi tarafından gerçekleştirilir. Bilge kişi yaşamın dümeninde oturur.

Seneca

Zorluklar Karşısında Güçlü Olmak

Hiç kimsenin başına katlanamayacağı bir şey gelmez.

Marcus Aurelius

Başkalarının verdiği imkânla ışık saçan biri olma, başkalarının yardımıyla elde edilecek sükûnete ihtiyaç duyma. Özetle bir adamın kendi başına dik durması gerekir, dik tutulması değil.

Marcus Aurelius

Yakınmadan, sabırla katlandığımız denenmeler bize kendi güçlerimizi tanımamız için sunulmuş birer fırsattır.

Marcus Aurelius

İyi insanlara verilen kötü talih bir sınamadır. Bu sınavdan geçenlere olayların şiddeti doğrultusunda bir katlanma gücü de bahşedilir.

Seneca

Nasıl ki nehirler, yağmurlar bunca şifalı sular denizin tadını bozmuyorsa, en ufak bir şekilde değiştirmiyorsa; felaketlerin hücumu da cesur insanların ruhunu değiştiremez.

Seneca

Alınyazından şikayet etmek yerine iyi yönden bakmalı ve iyiye döndürmelisin. Neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.

Seneca

Başına hiç kötülük gelmemiş kişiden daha şanssızı yoktur, çünkü böyle bir kişiye hiçbir zaman kendisini deneme fırsatı tanınmamıştır. İnsan, kendisini tanımak için sınanmalıdır.

Seneca

Zihne Hâkim Olmak

İnsanları üzen eşya ve olaylar değildir, onlar hakkında sahip oldukları düşüncelerdir.

Epiktetos

Nöbetçiler yanlarına sokulanlara parolayı sorarlar. Sen de öyle yap. Hayal gücüne yanaşan her şeye parolayı sor. Böyle yaparsan hiç baskına uğramazsın.

Epiktetos

Kadere Teslimiyet

Başıma gelenleri benimsiyorum ve seviyorum; çünkü tanrının benim için istedikleri şeyler benim istediklerimden daha iyidir.

Epiktetos

Olayların dilediğin şekilde gelmesini bekleme, nasıl geliyorsa öyle gelmelerini iste, böylece her zaman mutlu olursun.

Epiktetos

Tanrı sana bir şey sunmuştu, sonra geri aldı, o yüzden onu kaybettiğini düşünüp acı çekme.

Epiktetos

Neye katlanıldığı değil, nasıl katlanıldığı önemlidir.

Seneca

Kaderin sana mal ettiği şey, senin malın değildir. Verilebilen mal, alınabilir de!

Seneca

Yol, kurallarla uzun, örneklerle daha kısa ve etkilidir.

Seneca

Sokrates’ten ve Kiniklerden etkilenen Zenon’un, Atina’da bulunan Sütunlu Galeri’de kurduğu okulun etkisi, geliştirdiği felsefi sistemle ve yetiştirdiği öğrencilerle birlikte çok geniş alanlara yayılmıştır. En büyük örneklerini Epiktetos, Seneca ve Marcus Aurelius’ta gördüğümüz Stoacılık; Roma İmparatorluğu’nun resmi düşünce sistemi haline gelmiş, Fransız Devrimi’nde ve modern Batı felsefi sistemlerinde etkiye sahip olmuştur.

Felsefi bir sistem olarak Stoacılığın düşünce tarihine en büyük katkıları; Tanrı’nın evreni sadece yaratmakla kalmayıp, onun her parçasında bulunduğu, evreni doğa yasaları denen bir takım değişmez yasalarla yönettiği, Tanrı’dan bir parça taşıyan insanın bu yasalara uygun davrandığı ölçüde mutlu olabileceğidir.

Bütün insanlar, Tanrı’dan bir parça taşıdığı için, hepsi kardeştir. Hepsi eşit haklara sahiptir. Stoacılıktaki evrensel kardeşlik ve insan hakları kavramları, daha sonraki ulusal ve uluslararası hukuk sistemlerini etkilemiştir.

Uygulamasını Roma İmparatorluğu’nun altın çağında bulan dünya vatandaşlığı kavramı, insanlar arasında ayrım yapmama, gerçek özgürlüğün kişinin kendine hakimiyetiyle orantılı olması, zorluklar karşısında dağılmadan ayakta durabilme, ahlaki ödevi yerine getirip doğa yasalarına uygun yaşayarak mutlu olma, Stoacıların bize öğrettiği konular arasındadır.

Stoacıların söylediği gibi, bunları sadece konuşarak değil, aynı zamanda yaşayarak, bu değerleri anlamaya ve onlara sahip çıkmaya çalışalım.

“Evrende rastlantı yoktur, mutluluk bilgelikte, bilgelik de doğaya uygun davranmaktadır.”

Seneca

AKTİFFELSEFE ESKİŞEHİR ŞUBESİ ARAŞTIRMA GRUBU

Kaynakça

  1. Ahmet Arslan, Klasik Düşünce.
  2. Eduard Zeller, Grek Felsefesi Tarihi, Say Yayınları, 2008.
  3. Seneca, Ahlaki Mektuplar, Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  4. Ahmet Aslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.
  5. Heater, Yurttaşlığın Kısa Tarihi.
  6. Birley, Marcus Aurelius A Biography, Yale University Press, 1987.
  7. Copleston, Felsefe Tarihi, Yunan Ve Roma Felsefesi, Bölüm 2b., Hellenistik Felsefe, İstanbul, 1996.
  8. Jean Brun, Stoa Felsefesi, İletişim Yayınları, 1. Baskı.
  9. Prof. Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 2004.
  10. Alfred Weber, Felsefe Tarihi, İTÜ Sosyal Yayınlar.
  11. W.K.C. Guthrie, A History Of Greek Philosophy, Vol. II. The Presocratic Tradition From Parmenides To Democritus, Northamptonshire, 1993.
  12. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi 4 Helenistik Dönem Felsefesi: Epikuroscular Stoacılar Septikler, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2016.
  13. M.I. Finley, Ancient Culture And Society, Early Greece: The Bronze And Archaic Ages, London, 1970.
  14. Kürşat Haldun AKALIN, Stoa Felsefesinde Tanrının Doğası ve İnsanın Uyumu, Kosbed, 2015.
  15. İlkçağ Felsefesi Tarihi, Anadolu Üniv. Yayınları.
  16. Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi.
  17. Jerome J. Shestack, Liberal Düşünce, Cilt 11, No:43, 2006.
  18. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1987.
  19. Gürkan Ergin, Roma Toplumunda Kölelik Eleştirisi ve Köleliğe Empati.
  20. Mahir Terzi, İnsan Haklarının Bölgesel Düzeyde Korunması Üzerine Bir inceleme: İnsan Hakları ve Amerika, Aralık 2017.
  21. Marcus Aurelius, Düşünceler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012.
  22. D. Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları Ve Öğretileri, İstanbul, 2003.