Genel

BATILI BİR YOGİ; SİNOPLU DİYOJEN

Sinoplu Diyojen “kinik” öğretisine ait bir filozof olup, Milattan önce 5.yy’da yaşamıştır.

Diyojen de, Sokrates gibi, yaşamını kendi felsefi görüşlerine uygun örnek oluşturacak biçimde sürdürmüştür.

Yaşayış biçimini göz önünde bulundurduğumuzda, ona “Yogi” de diyebiliriz. Bir Yogi, gündelik yaşam alışkanlıklarının ve rutinlerinin, insanı özgürlüklerinden uzaklaştırdığını düşünür ve bu yüzden toplumdan kopuk ve dışında bir şekilde yaşar. Diyojen’in yaşayış biçimi de duygusal bir tepki değil, toplum düzenine karşı duran bilinç ve iradeli bir tavırdır.

Çoğumuz için, toplum düzeninin dışında yaşamak ve kurallarına meydan okumak, oldukça ürkütücüdür. Her zaman başkalarından övgü bekleriz ve onaylanmamaktan korkarız. Bu yüzden en sıradan, en alışılmış yolu seçeriz. Ancak onlara meydan okumadan nasıl kendimiz olabiliriz ki?

Kinik kelimesi, toplumun inançlarına ve düzenine meydan okuyan ve toplumun düzenine bir tehdit olarak görülen, alternatif bir yaşam tarzı seçmiş filozofları küçümsemek için o dönemin insanları tarafından kullanılan aşağılayıcı bir kelimedir. Kelime “köpek” sıfatından gelir ve köpeklerinki gibi bir yaşamı ifade eder.

Diyojen, antik Atina’da, kendisini takip eden insanların değer ve inançlarına meydan okuyarak, körü körüne inandıkları şeyleri sorgulamaya yönlendirdi. Bunu, insanların inandıkları temelleri sarsarak, asıl hakikati bulma sevdası ile yaptı.

Çoğu insanın elde etmek için her şeyi yapabileceği tüm lüks şeyleri, sebatla hor gören, basit bir yol ile yaşadı. Diğer insanların çok değer verdiği şeyleri küçümsedi. İnsanların gurur duydukları şeylerle alay etti. Tüm bunları, insanlara sıkı sıkıya bağlandıkları şeyleri sorgulatmak amacıyla yaptı. Bir filozof “İnsan, alışkanlıklarının esiridir.” demiştir.  Alışkanlıklarımıza karşı gelmezsek, onları nasıl yıkabiliriz ki?

Diyojen’den geriye, ne bir kitap ne de derlenmiş bir metin kalmıştır. Ancak yaşam tarzının altındaki nedenlerini, görüşlerini anlamamıza yardımcı olan bir sürü anekdot bulunmaktadır. Delphi’deki kâhin tarafından ona söylenen “yaygınlığı bozmak” anlayışını görev edindi. Bu düzenin ve inançların yanlışlığını ortaya çıkarmayı hedefledi.  İnsanlara alışkanlıklarını ve inançlarını sorgulatıp, onları düşmüş oldukları, cehaletin derin uykusundan uyandırmaya çalıştı. Tıpkı bir Yogi gibi. Adetlere, alışılmış düzene karşı durdu çünkü bunlarda mantık ve sağduyu yoktu.

Diyojen bir gün, gün ışığı altında, bir lamba yakmış ve “İnsan arıyorum” diye bağırarak pazara gitmiş.  Onu gören insanlar, şaşkınlık içinde sormuşlar:   “İnsan mı arıyorsun? Biz neyiz?”. Diyojen : “Eğer iki ayaküstünde yürüyor olmak insan olmak için yeterli bir gerekçeyse,  tavuklara da insan diyebiliriz o zaman”  diyerek cevap vermiş.

O, aslında o gün,  yaradılış amacına uygun yaşayan, bir başka deyişle insan doğasına uygun yaşayan, insanlar arıyordu.

“Diyojen, yoksulluk içinde yaşadı, halka açık alanlarda uyudu, dilencilik yaptı, hiç kimseyi kendisi gibi yaşamaya zorlamadı. Ancak, bu denli yoksunluk içinde dahi, mutlu ve özgür olunabileceğini herkese göstermeyi hedefledi.”

Günümüze baktığımızda, mutluluk ve özgürlüğün, sadece servet ve maddiyatla elde edilebileceğine dair kör bir inanç ve yanılgılar içinde olduğumuzu görebiliriz.

Bugün, bir başka Diyojen’e daha ihtiyaç duymuyor muyuz?

Birçok defa yanıldığımızı görmüş olmamıza rağmen, bu dayatılmış inanca karşı durabilecek gücü bulamamaktayız. Günümüzde pek çok genç zihnin, umutsuz bir içsel yoksulluk pahasına da olsa, zengin olma amacıyla hayata başladıklarını görmekteyiz.

Diyojen, insanın kendisine sahip olmasının, mutlu olması için yeterli olduğunu ileri sürmüş bir filozoftur. İnsanın kendine sahip olması nedir? Biz zaten kendimize sahip değil miyiz?  Değilsek, sahip olan kim? Ne?  Örneğin, adetler, alışılagelmiş duygu ve düşünce biçimleri, korkular, öfke, kin, kıskançlık ve diğer iç düşmanlar, zaman zaman bizi esir alıyor olabilirler mi?

Ne yazık ki,  çoğu zaman onların farkına bile varmıyor ve kendimizin yegâne sahibinin biz olduğumuzu, özgür olduğumuzu zannediyoruz.  Üstelik bu gizli düşmanların bizden çaldıkları mutluluğumuzu, servet, kariyer, mal mülk gibi yanlış yerlerde arıyoruz.

“O, insanların kusur ve kibrini açığa çıkarmak ve kafalarını karıştırıp dönüşmelerini sağlamak için ısrarlı bir gayret içindeydi”.

Bu özellik bize; cehaletleri ve kusurlarını açığa vurduğu için çok sayıda düşmanı olan Sokrates’i hatırlatır.  Aynı özelliği yüzünden Diyojen’in de hayli fazla düşmanı vardı.

Ne kadar ilginçtir ki; Orta Çağ Avrupasında gördüğümüz, insanlığın düşünüş ve yaşayış biçimleri arasındaki ikiyüzlülük, günümüz uygar toplumlarında hala görülmeye devam etmektedir.

Bize bir ayna tutarak, gerçekte kim olduğumuzu anlatmaya çalışan Diyojen gibi insanlar, aslında gerçek dostlarımızdır. Bazen, gerçekliğine kendimizin bile inanmaya başladığı yalan bir akıntıya kapılıp gideriz. Bize, içinde yaşadığımız bu yalanı besleyen dostlar değil, tam tersine, Diyojen gibi, bu yanılgıyı yüzümüze vuracak gerçek dostlar gereklidir.

Diyojen derdi ki; “İnsanların kaderlerinden dolayı şikâyet etmeye hakları yoktur. Çünkü iyi olduklarını zannederek Tanrı’dan dilemiş oldukları şeyler, aslında iyi değillerdir.”

Bu söz, bizim için neyin iyi neyin kötü olduğu konusundaki cehaletimizi anlatan iyi bir örnektir. İnsan doğasını bilmiyorsak, iyi bir kader için nasıl bir dilekte bulunacağız? İnsanı yozlaştırıyorsa, zengin olmak iyi bir kader midir? Sürekli kaygı ve stres yaratıyorsa, kariyer iyi bir talih midir?

Nereli olduğunu soran birine, Diyojen;  “ben dünya vatandaşıyım” cevabını vermişti.  Stoacılarda da rastladığımız bu görüş, toplum düzeni tarafından oluşturulmuş sanal sınırların ötesine geçme gücü verir. Bu görüş ufkumuzu öylesine genişletir ki, tüm insanlığı, kendimizi ait hissettiğimiz tek bir aile gibi görmemizi sağlar.

Bugün, ülkeler ve halklar arasındaki ayrıştırıcı savaşların sona ermesi için, bu fikrin daha da yaygınlaşması gereklidir.

En uygun yemek zamanının ne olduğu sorusuna, Diyojen şöyle yanıt vermişti : “Zenginseniz, ne zaman canınız isterse, ancak yoksulsanız ne zaman bulabilirseniz”.

Yogiler sorunlar karşısında belirli bir reçete sunmazlar. En akılcı davranış o anki şartlara bağlıdır. Diyojen, her zaman hazırcevap biriydi ve soruları doğrudan yanıtlamak yerine insanların kendilerinin düşünmesini sağlayacak basit cevaplar verirdi.

Bir gün, bir okçuluk yarışmasında, beceriksiz okçuları gören Diyojen gider ve hedefin hemen yanına oturur. Oturduğu yerin en güvenli yer olduğunu düşündüğünü söyler. Bu, alışılmış kalıpların dışına çıkmış, özgür düşünme gücüdür. Sosyal çevreler ve genel kanıların bize dayattığı, neyin güvenli neyin olmadığı görüşleri sorgulanmalı ve geçersizlerse terk edilmelidir.

Günümüzde paranın güven sağladığı düşünülür, fakat bazı durumlarda huzursuzluğumuzun sebebidir. Para, beceriksiz bir okçunun elindeki ok ve yay gibi, kendisi ve çevresindekileri tehdit eden tehlikeli bir araç haline gelebilir.

Diyojen, kendi kendine yetmenin en iyi örneklerinden biri oldu ve insanın yaşamak için fazla şeye ihtiyacı olmadığını kanıtladı. Büyük İskender ile karşılaşması bu durumu en iyi anlatan anekdotlardan biridir.

Bir gün Diyojen gün ışığının altında güneşlenmekteyken, Büyük İskender gelir, önünde durur ve ona bir dileği olup olmadığını sorar. Diyojen ona, “gölge etme, başka ihsan istemez” diye cevap verir.  Bizimkilere oranla, bir Yoginin ihtiyaç duyduğu şeyler çok azdır. Normal bir insana göre, maddelere ve şartlara daha az bağlıdırlar. “En çoğa sahip olan, en azla yetinendir”.  Dünyalara sahip olan Büyük İskender’in, Diyojen’e verebileceği hiçbir şey yoktur çünkü onlar hayata çok farklı bakmaktadırlar.  Bir Yogi için, hayatta önemli olan şey; hep daha fazla maddeye sahip olmak değil, bir başkası tarafından ele geçirilemeyen, kendine ve kendi bilincine sahip olmaktır.

Daha sonraları, Büyük İskender’e, Büyük İskender olmasaydı kim olmak istediği sorulduğunda, Büyük İskender; “Diyojen” cevabını vermiştir. Büyük Yogi Diyojen, Büyük İskender üzerinde oldukça büyük bir etki bırakmıştır.

Kalabalığın içinden biri şöyle seslenir:

-Benim aklım bunun için yaratılmadı. Felsefe ile uğraşamam.

-Yaşamak için niye uğraşıyorsun? Doğru dürüst yaşamaya uğraşmadıktan sonra…

Diye sertçe cevap verdi Diyojen.

Diyojen, eski zamanlarda felsefenin görevinin, insanın yaradılış amacına ve doğasına uygun yaşayabilmesini anlayabilmek için her şeyi sorgulamak olduğunu gösterdi.

Eğer biz klasik filozoflara bu anlayışla yaklaşırsak, insan doğası ve yaşamı hakkında onlardan çok şey öğrenebiliriz. Bilgece ve mutlu bir şekilde yaşayabilmemiz için buna ihtiyacımız vardır.  “Bir bilgeyi keşfetmek için, bilge bir adama ihtiyaç vardır” denir. Günümüz insanının, bu büyük batılı Yoginin büyüklüğünü ve bilgeliğini anlayamamasının nedeni budur. İşte bu yüzden, günümüz insanı, Diyojen’in hala geçerliliğini koruyan bilgeliğinden faydalanamamaktadır. Sinoplu Diyojen ile ilgili anlatılan hikâyeler, problemlerimizi çözümlemeye ışık tutacak çok büyük bir bilgeliğe sahiptir. Bu fikirler, bizim rahatlık alanımızı bozar, dünyaya başka bir açıdan bakmamızı sağlar ve sıkışıp kaldığımız günlük hayat rutinlerini sorgulamamıza sebep olurlar.

Günümüz insanı, maddesel şeylere oldukça bağımlıdır ve git gide özgürlüğünü kaybetmektedir. Yaşamımızda bize asıl neyin gerekli olduğunu ve günlük yaşantımızda kanıksadığımız her şeyi, sorgulamamızın neden bu kadar önemli olduğunu hatırlatacak, Diyojen gibi bir dosta ihtiyacımız var.  Onun öykülerine sadece şaşırmakla kalmamalı, uyuşuk uykumuzdan uyanmak için üzerinde ciddiyetle düşünmeliyiz.

GÜNER ÖRÜCÜ

Kaynakça;

1.Life of Diogenes, by Diogenes Laertius (translated by C.D. Yonge)

2.http://www.britannica.com/EBchecked/topic/164151/Diogenes

3.http://www.iep.utm.edu/diogsino/

4.http://lucianofsamosata.info/wiki/doku.php?id=cynics:cynic_lives#diogenes_of_sinope

5.http://www.terryballard.org/literary/diogenes.htm

ÖZGÜRLÜK NEDİR?

Hepimiz özgür olmak istiyoruz ama bu özgürlüğün gerçekten de ne olduğunu, onu nerede bulacağımızı ve nasıl arayacağımızı biliyor muyuz?

Özgürlük zamanımızın modaları ve eğilimleri ile şekillendirilmiş ve gerçek anlamından çok uzaklaşmış durumdadır. Günümüz toplumlarında ve bireylerinde hâkim olan güç tüketim arzusudur ve günümüzde özgürlük kavramı tüketim arzusu tarafından şekillendirilmiştir. Bugün özgürlük daha çok tüketmek ve daha çok şeye sahip olmak ile ilişkilendirilir.

Özgür olmadığımızın en açık işareti acı çekmektir, ne zaman özgürlük azalır; o zaman acı artar. Bu tüm canlılar için geçerlidir. Hapis edilmiş bir hayvanı gözlerseniz ne kadar gergin ve kaygılı olduğunu ve ıstırap çektiğini görebilirsiniz. Özellikle uzun süredir hayvanat bahçelerinde hapsedilmiş hayvanlara baktığımızda bu özgürlük eksikliğinin sonuçlarını daha açık görürüz: hayvanlar psikolojik sağlıklarını yitirmişler ve bir hayvan kalıntısına dönmüştürler, kendi doğalarından uzaklaşmış sürekli bir ıstırap içindedirler. Aynısı insan için de geçerlidir. İnsanın içinde bulunduğu kafesler ve zincirleri çok daha karmaşık ve görünmez olanlardır. Uzun bir süredir özgürlüğünden yoksun bir insan ışıltısını yitirmiş bir insan kalıntısına dönüşür, bunu ışığını yitirmiş gözlerinde görebilirsiniz.

Özgürlüğü olmayan insan sadece dışarıdan gelen uyarılara göre hareket eden bir robot gibidir, çevrenin ve koşulların yönettiği biri olmuştur.

Dış olarak özgür gözüken bir insan iç olarak özgürlükten yoksun olabilir. İç olarak özgür olan insan dış olarak özgürlükten yoksun olsa bile hâlâ özgürdür. Özgürlüğü daha iyi anlayabilmek için zihinsel özgürlükten konuşmamız gerekir.

Özgürlük iç yani zihinsel bir durumdur. Özgür bir zihin gökyüzü gibi uçsuz bucaksızdır, her şeyi kucaklar ve her yere gidebilir. Tutsak bir zihnin dünyası ise dört duvar arasıdır, ufku göremez, göğü göremez, enginliği tadamaz, hayatın ve insanların çeşitliliğini ve farklılıklarını kavrayamaz ve bundan tat alamaz.

İç özgürlük yitirildikçe saldırganlık ve şiddetin arttığını gözleriz çünkü kişi dış koşullara ve dünyaya daha bağımlıdır ve kendi kontrolü dışında olan koşulların değişmesi ona sürekli acı verir.

Özgürlüğün ne olduğunu anlamanın en iyi yolu, özgürlüğün engellerini tanımakla olacaktır. Nedir özgürlüğümüzü engelleyen unsurlar? Bunlar zihinsel engellerdir: ön yargılar, korkular, yanlış görüşler, bağımlılıklar, arzular, öfke, kıskançlık gibi yıkıcı duygular, batıl inançlar vb. Özgürlüğümüzü nasıl engellediklerini anlamak için bu engelleri daha iyi araştırmalı ve tanımalıyız.

Ön Yargılar: ön yargılı bir zihin şartlanmış bir zihindir ve hayatın her türlü çeşitliliğine karşıdır. Bu zihin, anlamak yerine yargılamaktan hoşlanır ve kendine benzemeyenleri zorlayarak kendine benzetmeye çalışır. Diğer bir etnik gruba karşı ön yargı ırkçılığa, diğer cinsiyete karşı ön yargı cinsiyet ayrımcılığına kadar gidebilir. Ön yargılar insan zihninin etrafına duvarlar örer, zihnin değişimini, gelişmesini ve genişlemesini engeller.

Korkular: Korkular iç özgürlüğün en büyük düşmanlarıdır. Kaybetme korkusu, diğerlerinin onayını yitirme korkusu, gelecek korkusu, ölüm korkusu bunlardan sadece birkaç tanesidir ve bunlar var olduğunda artık özgürlükten bahsetme mümkün olamaz. Korkuya köle olmuş bir zihin, korkunun yarattığı karanlık içinde artık hiç bir şeyi açıkça göremez ve doğru kararlar alamaz. Korkularımızı keşfetmeden ve onların köklerini bulup yok etmeden yani korkularımızdan kurtulmadan özgür olamayız.

Öfke: Öfkenin hâkim olduğu bir zihin, özgürlüğünü tamamen yitirmiştir. Bu zihin sadece öfke tarafından yönetilir ve düşünme ve anlama kapasitelerini yitirir. Öfkeli bir zihinle iletişim tamamen kopar çünkü onun için tek bir gerçek kalmıştır o da öfkesini tatmin etmek. Özgür zihni gökyüzü ile eşleştirdiğimizde öfkeli zihni daracık bir kafesle hayal etmek doğru olacaktır.

Yanlış Görüşler: Hayatın sorularını derin bir şekilde araştırmak ve anlamak yerine sağdan soldan duyduğumuz kanılara göre dünya görüşlerimizi oluştururuz. Ne olduğunu bilmediğimiz bu görüşler tekrarlandıkça güçlenir ve hayatımızı yönetmeye başlar. Bunlar zihnin etrafında yeni duvarlara dönüşür çünkü onların dışındaki görüşlere var olma imkânı vermezler. Mesela; maddi zenginliğin özgürlük getireceği yanlış görüşü gibi. Özgür olabilmek için tüm bir hayatı daha zengin olmak adına harcayabiliriz ve sonunda zengin olabiliriz ama özgür değil! Hangi kuş altın bir kafesi göklere tercih edecektir! Yanlış görüşler üzerine kurulu bir hayat istediğimiz sonuçları elde edemeyeceğimiz için hüsranla sonuçlanır.

Kıskançlık: Kıskanç zihin ne kadar çok acı çeker! Sürekli kendini diğerleri ile karşılaştıran ve onlar ile yarış içinde olan biri için hayatında özgürlüğün pek önceliği yoktur. Önemli olan bir yarış içinde olmaktır ve başkalarının malları, sıfatları, işleri, nitelikleri her zaman kıskançlık nedenidir. Zihin artık başka bir yıkıcı gücün kölesi olmuştur.

Arzu ve Bağımlılıklar: Arzu bağımlılığı yaratandır. Bir şey sürekli arzulandığında bağımlılığa dönüşür yani arzu güçlenir ve zihni yönetmeye başlar. Bağımlılıklar zihni bağlayan ipler gibidir. Bir ipe bağlanan zihin, ip her çekildiğinde veya gerildiğinde acı duyacaktır yani bağımlı olduğu şeye ulaşamadığında, ulaşıp onu kaybetme korkusu ile yaşamaya başladığında ve ulaşıp onu kaybettiğinde acı çekecektir.

Alışkanlıklar: Zihin alıştığı şeyleri bırakmak istemez çünkü bu şekli ile devam etmek kolaydır ve çaba gerektirmez ancak alışkanlıklar özgürlüğün diğer bir düşmanıdır, özellikle zihinsel alışkanlıklar. Eğer hep aynı şekilde düşünüyorsak ve aynı fikirlerle yetiniyorsak, yeni şeyler öğrenmek için çaba göstermiyorsak zihnimizi nasıl değiştirebilir ve geliştirebiliriz? Alışkanlıkların kölesi bir zihin kemikleşmiş ve katılaşmış bir zihindir. Özgür bir zihin ise plastik özelliği olan yani sürekli değişime ve büyümeye açık bir zihindir.

Özgürlüğümüz ne kadar artarsa o kadar bağımsız hâle geliriz. Yani zihnimizi bağlayan ipleri artık yavaş yavaş kesmeye başlamış oluruz. Bu bağımsızlık, etrafımızdaki şartlardan toplumda hâkim olan ön yargı ve korkulardan bağımsız olmaya kadar dışsal ve içsel tüm alanları kapsar. Yani içinde yaşadığımız toplum ırkçı olmaya, batıl inançları artmaya veya arzularının peşinde koşan gözü kör birine dönüşmeye başladığında özgür bir insan bunlara direnebilecek ve kendi değerlerini koruyabilecek güce sahip olabilecektir.

Özgürlük eksikliğinin bir işareti de seçeneklerin azalmasıdır. Köle olan bir zihnin karar verme aşamasındaki seçenekleri sınırlıdır ama özgür bir zihin daha çok seçenekleri görebilecek ve seçebilecek yani sonunda özgürlüğünün tadını çıkaracaktır. Örneğin ailesinin isteklerine köle olmuş birisi onların istediği mesleği seçecek, onların istediği kişiyle evlenecek, onların istediği bir hayatı yaşayacaktır. Ancak özgür bir zihin, ailesinden gelen isteklerin dışında başka seçenekler olabileceğini de görebilecek ve kendi hayatını belirleme gücüne sahip olabilecektir. Kısacası seçim özgürlüğü ancak özgür zihinler için geçerlidir. Köle olan zihinlerin dışarıdan birçok seçenekleri varmış gibi gözükse de diğer seçenekleri göremediklerinden seçenekleri sınırlı olacaktır.

İç özgürlükten yoksun olan bir insan dış şartlara daha bağımlı olur. Koşulların değişmesi, beklenmedik fiziksel zorluklar bu kişileri hemen öfkelendirir ve saldırgan hâle getirir çünkü dış dünyaya çok bağımlı olduklarından zihinsel sakinliklerini ve huzurlarını kolayca kaybederler.

Zihinsel köleliğin bir başka şekli de kavramlar okyanusunda boğulan zihindir. Yani bilgi oburluğu gibi sadece tüketen ama seçici olmayan bir zihindir kastettiğimiz. Zihnini kavramlarla dolduran ve bunları sadece yüzeysel olarak bilen ancak gerçek anlamda bilmeyen bir zihin. Bu durum, kavramlara köleliği yaratır. Zihin kavramlara dayanarak düşündüğüne göre yüzeysel kavramlar yanlış görüşleri ve düşünme şekillerini yani bağnazlığı ortaya çıkaracaktır. Bu bağnazlık bir öğretiyi, ahlaki görüşü veya dini şekilsel ve yüzeysel olarak takip eden insanlarda görülebilir. Fikirler anlaşılıp tecrübe edildiğinde, hayatın bir parçası yapıldığında bilgeliğe, aksi hâlde zihinsel bir zincire dönüşür.

Özgürlük hediye edilemez, parayla satın alınamaz, doğuştan sahip olunamaz ancak kişinin kendi çaba ve gayretleriyle yavaş yavaş elde edilebilir. Her birimiz kendi ellerimizle ve zihnimizle özgürlüğümüz için çalışmak zorundayız.

Özgürlüğün zirvesi yaşam ölüm döngüsünden kurtulmak yani ölümün ötesine geçmektir. Doğu öğretilerine göre yaşama gelişimizin asıl nedeni, yarattığımız maddeye köle olmuş olan zihindir. Neden olduğumuz birçok arzular, korkular, öfkeler tezahür etmek için bizi tekrar yaşama sürükler. Yeni yaşamda bu, korkuları, arzuları ve öfkeleri daha da çoğaltır ve güçlendiririz yani onlara daha fazla köle olan bir zihni yaratırız ve onun gücü altında sürekli acı çekeriz. Bu süreci fark edip durdurmaya ve değiştirmeye çalışıncaya kadar köleliğimiz devam edecektir. Bu nedenle paha biçilmez öğüt olarak ‘Kendini Tanı!’ bizim başlangıç noktamız olmalıdır. Ancak köleliğini fark eden birisi ona karşı mücadele edecektir ve özgürlüğü aramak için yola çıkacaktır.

Güner Örücü

 

YAVAŞLA

Günümüz yaşam şekline biraz olsun göz gezdirildiğinde, oldukça hızlı yaşanıldığı görülebilir. Gerek yönetim biçimi, gerek teknolojinin gelişimi ile gelen hızlılık sonucu, hayatlar da olabildiğince hızlı bir hâldedir. Hiçbir yerde ve hiçbir şekilde beklemeye ya da yavaş hareket etmeye tahammül yok. Hele ki büyük şehirlerde yaşanılıyorsa, bu inanılmaz boyutlara erişir ve daha önce yaşanılan şehirden biraz daha küçük bir şehre gidildiğinde o şehir kişiye yavaş gelir ve kişiler buna dayanamaz. Tabi ki bu hız hayatın her planına yansır; gerek fiziksel gerek duygusal gerek zihinsel olarak. Bu hız sonucunda insan kendini dinleyemez hâle gelir. Beden ne istiyor, duyguların, zihnin neye ihtiyacı var? Kişi kendini dinlemediği için fark etmez ve bu unsurları kendi hâline bırakır. Hâl böyle olunca, her biri insanı farklı yöne çeker, çünkü onları yöneten üst bir bilinç yoktur.

Gelişen teknoloji karşısında o kadar hızlı hareket ediliyor ki, telefon, tablet, bilgisayar, televizyon derken insan kökensel olarak yalnızlaşıyor. Herkes akıllı telefonuna gömülmüş sanal dünya içerisinde yaşıyor. Adı üstünde dünya sanal olunca yaşamlar da sanal oluyor. Bir toplum içerisinde yaşanıldığı unutuluyor, birlikte ilerlemeye çalışan kişiler olduğunun farkına varılmıyor. En yakındaki kişilerle sohbet etmek unutuluyor ve bu yalnızlık insanı bireyselleştiriyor; insanın bütünsel bakış açısı kazanmasına set çekiyor.

Bu hız içerisinde süren birlikte yaşam kentlere de yansır. Çünkü bir toplumda ne meydana geliyorsa, içerisinde bulunduğu kentte meydana gelir ve bundan kent de etkilenir. Kentler yapısal olarak insanlara benzer, çünkü onları insanlar oluşturur. İnsanda hangi unsur varsa, kentlerde de o unsurlar vardır. Antik kentlerde bu kentin oluşum sürecinde bilinçli bir seçimle yapılırdı. Günümüz kentlerinde bilinçli bir seçimle yapılmasa da, insan kendinde bulundurduğu unsurlarla kentleri inşa ettiği için kentler ve insanlar birbirine benzer.

Hint felsefesine göre insanı oluşturan 7 unsur vardır. Bu yedi unsur alt dörtlü ve üst üçlü olarak ikiye ayrılır. Üst üçlü evrensel olan, ölümsüz olan, spiritle ilgili olandır. Alt dörtlü ise kişilik olarak geçer ve insanın ölümlü olan kısmıdır, fizik beden, enerjetik beden, duygusal beden ve zihinsel beden olarak dörde ayrılır.
Bu kentlere de uyarlanabilir; fizik beden kentlerin fiziksel yapısıdır (kentlerin şeklini oluşturur), enerjetik beden kültürel yapıyla ilgilidir, duygusal beden sosyal yapıya ve zihinsel beden toplumsal yapıya denk gelir.

Tıpkı insanda olduğu gibi kentlerin fiziksel yapısı da bir kente gidildiğinde ilk görülen kısımdır. Fakat bir kentin derinlerine inilmediğinde, diğer unsurları yaşanmadığında, onun sadece fiziksel görünüşüyle sınırlı kalınır ve bu oldukça sığ bir bakış açısıdır.  Sadece gidilecek yer düşünülür ya da görülen bir yapının ruhu, tarihi, aktarmak istediği bir mesajı var mı bunlarla ilgilenilmez. Birçok tarihi yapının önünden geçilir, müzelerde mitolojik ögelerle karşılaşılır –ki onlar da bir kentten getirilmiştir– bir yaşanmışlığın, anıların önünden öylece geçip gidilir. Bir kentle derinlemesine temas etmek için sırasıyla tüm unsurlarını tanımak, sonrasında da o kentin ruhuna erişmek, varsa kentin erdemine ulaşmak gerekir. Kentlerin de sahip olduğu erdemler vardır; özellikle antik kentlerde bu görülebilir. Örneğin Sparta kentinin erdemi cesaret, Atina kentinin erdemi bilgelik, Perge kentinin erdemi çalışkanlık, Bergama kentinin erdemi sağlıktır. Antik kentlerde o kentte yaşayan kişiler bu erdemleri yaşayarak, o erdemler ışığında eğitilerek büyütülürlerdi ve onlar da bu erdemlere ve tabi ki daha fazlasına sahip olurlardı. Günümüz kentlerine bakıldığında sahip oldukları erdemlerden bahsetmek biraz zordur.

Kentlerin kültürel yapısı incelendiğinde, kentlerde oluşan kültürün o kentin enerjisini meydana getirdiği söylenebilir. Her kentin bir kültürü vardır; çünkü yaşanmışlık bir kültür oluşturur, bu kültür yıllar geçtikçe gelişir ve aktarılır. Bu kültür sayesinde kentler canlılık kazanır. Mesela Karadeniz Bölgesi kültürü denilince akla gelen ilk kültürel unsurlardan biri “horon” dur, Ege Bölgesi’nde “zeybek”tir. Ya da masallar, söylenceler, türküler bir kültürü anlatır. Bir kentin kültürel yapısıyla ilgilenilmezse, insanlar o kültürü kaybetmeye mahkûm olur. O kültürle ilgili hayaller kurulmazsa, o kültür geleceğe taşınmazsa unutulur; tıpkı unutulan diller gibi. Bir dil, şive ya da ağız da bir toplumun kültürüdür, çeşitliliği, zenginliğidir. Fakat konuşulmadıkça enerjisini kaybeder.

Sosyal yapı insandaki duygusal bedene denk gelir. Bir toplumun sosyolojik yapısı, kültürel yapısıyla iç içedir ve bu iki yapı birbirini etkiler. Bir kentteki sosyolojik yapı ile birlikte kentin duyguları oluşur. Sosyal yapı bir bütünün parçalarının kendi içindeki düzenleniş biçimini, kendine özgü olanı ifade eder ve bu kendine özgülükle birlikte kente bir duygu katar. Sosyal yapı nüfusun durumunu, ailenin tarihini, geleneklerini, göreneklerini, inançlarını, eğlencesini, yemeklerini ifade eder. Tüm bu çeşitlilik sosyal yapıyı oluşturur ve insanlar kentlerin duygusunu bu yapı ile hisseder ve yaşar. Sosyal yapı çöktükçe kentler de duygusuzlaşır ve soğuk bir havaya bürünür. Kentler hissedilemez hâle gelir. Toplumsal yapı, “Herhangi bir toplumun ya da toplumsal kümenin yerleşik örgütleniş biçimi” olarak tanımlanır. Burada dikkat edilmesi gereken kelime öbeği “yerleşik örgütleniş”tir. Çünkü yerleşik düzen ve örgütlenme, insandaki zihinsel yapının bir özelliğidir. Zihinsel yapının en önemli özelliklerinden biri organizasyon gücüdür.

İnsanlar zihinleri ve bu organizasyon güçleri sayesinde kentleri oluştururlar. Çünkü kentler tüm unsurları içlerinde barındırır. Sektörel yapıdan, eğitim seviyesine, demografik yapıdan, kültürel yapıya, okul, hastane gibi donatı alanlarından, otobüs duraklarına, kaldırım taşlarına ve hatta coğrafi yapıya –vadiler, sırtlar, dağlar, denizler, ormanlar, akarsular- kadar akla gelen gelmeyen ve burada sayılmayan her şeyi içlerinde barındırır.

Oluşum sürecinde ilk gözetilen şeylerden biri coğrafi yapıdır. Daha sonra ulaşım ağları gelişir, hangi sektör gelişecek, donatı alanları, konut alanları, yeşil alanları nerede olacak, kent hangi yöne gelişecek… gibi birçok faktör ışığında kentler oluşur ve gelişir. Tüm bunlar ve daha fazlası zihinsel yapının bir eseridir. Bunlar planlanmadığında, düşünülmediğinde, kentlerin organizasyonu ölür. Kentlerin organizasyonu bütünseldir, tüm toplumun refahını düşünür. Bütünsel bakış öldüğünde ise kişisel refah ön plana çıkar, toplumsal yapı yok oluş sürecine girer.

İnsan bedenlerine bakıldığında zihinsel yapı diğer tüm bedenlerin üzerindedir ve diğer bedenlerin hepsini kapsama ve yönetebilme yetisine sahiptir. Aynı şekilde toplumsal yapı da diğer tüm kent yapılarını kapsar ve yönetir. Eğer toplumsal yapı gözetilmezse, toplumun ihtiyacı olan yeşil alanlar yok edilir, sanat yok olur veya hiç gelişmez; ormanlar yok olur, coğrafya asla göz önünde bulundurulmaz ve insanlar betondan bir orman içerisinde yaşamaya başlar. Bir doğal afet olduğunda toplanacak bir alan, kaçacak, nefes alacak bir mekân olmaz. Kentler çöp yığınına döner. Musluktan akan su biter, kente güneş doğmaz; herhangi bir rüzgâr kanalı planlanmadığından dolayı kente rüzgâr girmez; dolayısıyla hava kirliliği yaşanır. Planlanma eksikliği olduğunda estetik yoksunu, sanat yoksunu kentler ortaya çıkar. Dümdüz beton bloklar yapılır; tüm coğrafyalara, iklim, topografya koşulları gözetilmeksizin aynı düz binalar yapılır…

Peki, neden tarihi yapılar örnek alınmıyor? Çok güzel, estetik, insanın içinde iyi duygular geliştiren yapılar bırakmış atalar, neden bunlar ciddiye alınmıyor? Çünkü sadece bireysel düşünülüyor; bütünsel değil.

Hızlı yaşamdan kaynaklı olarak önemsenmeyen, görülmeyen ya da görülmek istenmeyen, planlanılmamış, içerisinde yaşarken nasıl ve ne şekilde mutlu olunacağı düşünülmemiş kentlerde yaşam devem ediyor. Eller hızla çalışıyor, zihin adeta uçucu bir madde, duygular bir akarsu gibi; bazen coşuyor, bazen dingin, hareketsiz, enerji boş yere harcanıyor ya da insan kendisiyle ve bireysel kazançlarıyla o kadar ilgili ki, bırakın bir şehri görmeyi yanındaki bir insanı bile göremiyor.

Bir kente karşı olan bakış açısı, inancı, o kentin duygusu ve zihni kaybedilmiş durumda. Dolayısı ile o kent kaybedilmiş durumda. Adeta ölü şehirler içerisinde yaşanılıyor. Peki, insanı geliştirmeyen, dönüştürmeyen “ölü” bir şeyden ne beklenir? Hiçbir şey! Biraz durup dinlenilse, görülse, koklanılsa, hissetdilse, dokunulsa her şey daha da güzel olmaz mı?

Son zamanlarda “moda” olan “Slow City” –Yavaş Şehir– kavramı insanı bu konuda bilinçlendiriyor. Bu şehirlerde sakinlik, huzur, doğa ile iç içe olma hâkim ve dükkânlar “yavaş dükkân” ya da yapılan tarım “yavaş tarım” oluyor. Buradaki yavaş kavramı endüstrinin hızla gelişmesi, kapitalizmin getirdiği hız sonucu her şeyi hızla üretme ya da tüketmeye karşı olan bir duruş. Yavaşlık, antik olanda ne şekilde yapılıyorsa, orijini neyse, o şekilde yapmayı ifade ediyor. Tarımı makineleşme olmadan eski zamanlardaki gibi yapmak, dükkânlarda zanaatı gerçekleştirmek, artizan üretim yapmak… Yaşam bir dinginlik içerisindedir. Sanat vardır fakat izlemeye ya da dinlemeye koşarak gidilmez, bir yere ulaşmak için bir vapur peşine düşülmez, insanlar yemeğini yavaş yemeyi öğrenir. Yani kalabalıklara yetişmeye çalışan endüstriyel sistem hızından uzaklaşarak insanın özünde olan yaşanılmaya çalışılır.

Öğrenmek gereken temel şey “yavaşlamak”tır. Yavaşlanıldığında hayat yakalanacak, bir çiçeğin güzelliği, bir ağacın büyüklüğü, bir dağın heybeti, bir akarsuyun coşkusu, bir denizin enginliği görülebilecek. Ve ancak bu sayede insan kendisini gerçekleştirebilecek. Bu nedenle önce ve ilk olarak ve aceleyle; yavaşla…

“Tanrım…!
Beni yavaşlat, aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir.
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele.
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;
Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı,
Güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,
Güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki, yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.
Beni yavaşlat Tanrım,
Ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver…”

Hitit Duası

CANAN GÖKER