Kültür

GO: BİLİM, SANAT VE BİLGELİĞİN KESİŞTİĞİ OYUN

“Satranç tüccarların, Go ise filozofların oyunudur.”

Shibumi / Trevanian

Hâlâ oynanan en eski strateji oyunu olan Go, bir oyun olmanın ötesinde pek çok anlamları da kendinde barındırır: yaşamla eşdeğer bir yaratım ve düzen, kişiliğin bir aynası, yoğun bir derin düşünme, soyut düşünme şeklinin pratiği veya iyi oynandığında siyah ve beyaz taşların uyum içindeki dansı…

Go, basit kuralları olan, öğrenmesi belki 10-15 dakika, ustalaşması ise bir ömür boyu süren bir oyundur. Go, sonsuza yakınsayan oynama olasılığıyla, günümüz süper bilgisayarların bile orta düzeyde bir Go ustası karşısında çaresiz kaldığı bir oyundur. Go oyununda, doğrusal (analitik, lineer, determinist) düşünce yerine, oynayış tarzı, kişilik, içgüdü ve tecrübe gibi doğrusal-olmayan (non-lineer, dinamik, kaotik) yöntemler yani insansı sezgi ön plana çıkar. “Birisiyle bir el Go oynamak, onunla bir yıl yaşamaya eşdeğerdir” der Koreliler. Karşınızdakinin karakterinin “saldırgan mı, ihtiyatlı mı, yoksa umursamaz mı?” olduğunu onunla oyun oynayarak kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Go oyunu, birçok açıdan satranca benzetilir: bir tahta üzerinde siyah ve beyaz taşlarla oynanan bir strateji oyunu olması ve bir nevi bir savaşı andırmasından dolayı. Ancak iki oyun arasındaki farklılıklar daha barizdir. Go oyununda tahta boştur, oyuncular sıra ile taşları belli bir stratejiye göre tahtaya koyar, bu yönüyle satrançtan ayrılır. Satrançta her taşın belli bir değeri vardır: bir piyon ile vezir aynı değerde değildir, dolayısıyla vezir karşısında piyon feda edilebilir. Go’da ise her taşın değeri aynıdır. Satrançta olası değişik oyun sayısı 10120’dir. Go’da ise bu sayı 10761’dir. Bundan dolayı, satrançtakine benzer “Deep Blue” gibi, Go ustalarını yenebilecek bir yapay zekâ henüz programlanamamıştır. Satranç, daha çok bir savaşa benzer: rakibinizin taşlarını alarak onu savunmasız bırakmak ve neticesinde şahını esir almak esasına dayanır. Go oyunu ise bir savaşa benzemesinin yanında yaratıcı yönü daha ağır basar. Oyun başında boş olan tahta paylaşılır, üzerinde yaşayan gruplar oluşturulmaya çalışılır. Satranç, rekabete dayalı bir oyundur. Go’da ise rakibini ezmek anlayışından ziyade, temelinde hayati dersler veren bir uyum gizlidir. Her şeye sahip olmayı isteyen açgözlülük, sizi Go tahtasında fazla ileriye götüremez. Satrançta, aslında birbirinden farksız üç sonuç mümkündür: zafer, bozgun, hiçbiri. Go oyununda da kazanılır, kaybedilir, ama bir puanla kazanmak da Go’nun en büyük inceliklerinden biridir. Satrançta güçleri farklı olan iki oyuncu birlikte oynayamaz; oynarsa güçlü olan sıkılır. Go’da ise zayıf oyuncuya avantaj taşı verilerek seviye farkı dengelenebilir.

Bu ve bunun gibi özellikleri Go oyununu, mantık ve matematikten ziyade felsefi ilkelere dayanan, sanatsal yönü ağır basan bir oyun yapmaktadır. Uzakdoğu dövüş sanatlarında da olduğu gibi, uyum ve denge prensiplerine dayanan Go oyunu, felsefe, bilim ve sanatı bünyesinde dengeli bir biçimde harmanlamıştır.

Go Oyununun Kuralları:

Go oyunu, iki kişi ile Go tahtası (Goban) üzerinde Go taşlarıyla (Goishi) oynanan bir oyundur. Goban, 19 yatay ve 19 dikey çizgiden oluşan bir dama tahtasıdır. Oyuna yeni başlayanlar için 9×9 ve 13×13’lük daha ufak boyutlu tahtalar tavsiye edilmektedir. Go taşları 181 siyah ve 180 beyaz olmak üzere toplam 361 tanedir. Go oyununda hamleler karelerin ortasına değil, köşelerine, kesişim noktalarına yapılmaktadır. Go tahtasında dördüncü, onuncu ve on altıncı çizgilerin kesişim noktalarına (hepsi dokuz tane) “Hoshi” ya da “yıldız” denir. Bunlar, Go tahtası üzerine siyah yuvarlaklarla gösterilir. Daha zayıf oyuncuya verilen avantaj taşları buralara yerleştirilir.

Oyunculardan biri (genellikle daha zayıf olan oyuncu) siyah taşları, diğeri ise beyaz taşları alır. Oyunun başında tahta boştur, oyuna ilk olarak siyah başlar ve 361 kesişme noktasından birine bir taş koyar. Daha sonra beyaz hamle yapar ve oyun devam eder. Oyunun bu aşamasına oyun açılışı (Fuseki) denir. Tahtaya konan taşlar sağa sola yukarı aşağı hareket ettirilemezler, bir defa konulduktan sonra eğer esir alınmazlarsa oyun sonuna kadar sabit kalırlar. Oyunun amacı, taşlarla çevrelenmiş alanlar yaratmaktır. En az taşla en fazla alanı çevrelemek de oyunun temel hedefidir. Alanlar oluşturmak için taşlardan gruplar oluşturulur. Birbirlerine yatay ve dikey yönlerde bitişik olan aynı renkteki taşlar bir grup oluştururlar, çapraz yönlerde ise, taşlar bitişik bile olsalar ayrı grup olarak sayılırlar. Her grup, herhangi bir taşla kapatılmamış olan en az bir kesişim noktası (serbestlik noktası) ile komşu olmak zorundadır. Serbestlik noktası olmayan taş grubu esirdir, çünkü serbestlik alanını kapatan en az iki rakip taşı ile çevrelenmiştir. Bir başka deyişle, rakip taşların olduğu bir alan çevrelendiğinde ve alan içinde kalan taşların açıklığı (serbestlik noktası) kalmadığında çevrelenen taşlar esir alınır ve tahtadan kaldırılır. Yine bu kuralla ilişkili olarak, rakip taşlarla çevrelenmiş bir alanda, açıklığı olmayan bir noktaya hamle yapmak (intihar etmek) yasaktır. Bu kuralın tek istisnası, oyuncunun eğer çevrelenen alanı veya bir bölümünü esir alma şansı varsa, sıra onda olduğu için açıklığı olmayan noktaya hamle yaparak rakip taşları esir alabilmesidir. Özel bir kural olarak Ko kuralı ise şudur: beyaz A noktasına hamle yaparak siyah taşı alabilir. Onu takiben siyah hamle yaparak A noktasındaki beyaz taşı esir alırsa başlangıçtaki şeklin aynısı oluşur. Ko kuralı, siyahın bu hamlesini yasaklar, yani başlangıçtaki şeklin aynısını oluşturan ardışık hamleler yasaklanmıştır. Siyah, Ko kuralından dolayı en az bir hamle geçtikten sonra beyazın A noktasındaki taşını alabilir.

Temel kuralları az ve basit olan Go oyununda esas, boş kesişme noktalarını kuşatmak, yani olabildiğince en geniş alanı denetim altına almak, bunu da en az taş koyarak ve olabildiğince az taş yitirerek yapmaktır. Oyunda, “Önce yaşa sonra öldür” ilkesi esastır, bu da oyunun saldırgan, yıkıcı yönünden çok yapıcı yönünü ortaya çıkarır. Çevrelediğiniz alanlar sizin yaşam alanlarınızı oluşturur. Rakip tarafından çevrelenmiş olsanız bile, teknik olarak rakibin taş koyamayacağı noktalarda “gözler” oluşturursanız, yaşamayı garanti edebilirsiniz. Buna bağlı olarak, eğer yaşamanızı garanti edecek gözler oluşturamıyorsanız, taşlarınız esir değillerse bile ölüdür.

Ele geçirdiğiniz her kesişim noktası, size bir puan kazandırır. Esir verdiğiniz veya ölü durumdaki taşlarınız ise oyun sonunda puanınızdan düşülür. Puan getirecek veya rakibin puanını azaltacak bir hamle kalmadığında oyun biter. Oyunun bittiğine taraflar karar verir. Yani her iki taraf da üst üste pas geçerse oyun bitmiş olur. Bazı durumlarda taraflardan biri pas geçerken diğeri oynamaya devam edebilir.

Birbirine denk oyuncular arasında oynanan oyunda, siyah oyuna ilk başladığı için belli bir avantaja sahiptir. Bu avantajı dengelemek için, Japonca’da Komi adı verilen, beyaz taşlarla oynayan kişiye 5,5 ya da 6,5 ek puan verilir. Buradan da anlaşılıyor ki, 0,5 puanla bile kazanmak mümkün olmakla birlikte, yarım puanla kaybedilmiş bir oyun tam anlamıyla kaybedilmiş sayılmaz, bu da Go’nun incelikli yönlerinden birisidir.

Oyunda, Uzakdoğu dövüş sanatlarındakine benzer bir oyuncu seviyelendirme sistemi vardır. Oyuna yeni başlayan bir öğrencinin seviyesi 30 Kyu’dur. Oyuncu oyunu öğrendikçe seviyesi artar ve 1 Kyu’ya kadar yükselir. Daha sonra oyunu öğrenmiş sayılır ve Sho-dan (ilk siyah kuşak) olur. Siyah kuşak amatörlerde 7. Dan’a kadar yükselir. Amatörlerden sonra profesyonel oyuncular gelir. Profesyonel oyuncular da 9. Dan seviyesine kadar yükselebilirler. Profesyonel bir Sho-dan, yaklaşık olarak 5-6 Dan seviyesindeki amatör bir oyuncuya denk gelir. Yakın bir seviyede olmamalarına rağmen amatör 5-6 Dan ile profesyonel 1 Dan arasında tarz farkı vardır. Bir profesyonel istikrarlı bir oyun çıkarırken, amatör bir oyuncunun nasıl bir oyun çıkaracağı kolayca tahmin edilemez.

Go’nun Tarihçesi:

Go’nun tarihi 4000 yıl öncesine dayanmaktadır. İlk olarak Çin’de ortaya çıkmıştır. Go, Çin’de Wei Qi olarak bilinir. Go’nun bulunuşu ile ilgili birkaç söylence vardır. İlkine göre, Çin İmparatoru Shun’un (MÖ 2255-2206) Go’yu pek de yetenekli olmayan oğlu Shang Kiun’un zekâsını geliştirmek ve disipline etmek için icat etmiştir. İkincisine göre Go, Shun’dan önce tahtta oturan ve yakla­şık yüz yıl egemenlik süren Yao tarafından icat edilmiştir. Üçüncüsüne göre, İmparator Keih Kwei’in (MÖ 1818-1767) egemenliği sırasında Wu adında bir bende bu oyunu efendisini eğlendirmek için icat etmiştir. Wu sözüm ona oyun kâğıtlarını da icat etmiş ki bundan dolayı, söylencenin doğruluğu konusundaki kuşkularımız artar. (Po Chu-I şöyle demiştir: “Hem Rastlantıya hem Yasaya ancak Tanrı egemen olabilir”)

Bazı kaynaklarda Tsin Hanedanı (MS 265-419) döneminde Go’nun savaşların galibini belirlemek için kullanıldığı yazılmıştır. Örneğin uzun süren savaşlardan yorgun düşen Sha An ile Sha Gen, aralarındaki mücadeleyi Go oynayarak bitirmişleridir.

Tang (MS 618-906) ve Sung Hanedanları (MS 960-1126) dönemlerinde ise ilk Go kitapları yazılmıştır. Bu dönemlerde Çin’de çok sayıda Go oyuncusu bulunuyordu ve Go, bu ülkedeki en görkemli dönemini yaşıyordu. O dönemlerde iyi Go oynayanlar “Kisei” ya da “Ki Shing” diye isimlendirilirmiş. “Ki” Go, “Sei” kutsal, yüce adam anlamına “Shing” ise büyücü anlamına gelir.

Go, Çin tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Savaşların gidişatını, dolayısıyla ülkelerin kaderlerini belirlemiş, şairleri meşhur etmiş, insanlara kutsal-yüce gibi unvanlar kazandırmıştır. Bütün bunlar, Çinliler’in Go’ya sadece bir oyun olarak bakmadıklarının işaretleridir.

Go, Çin’den Japonya’ya MS 735 yılında, Japon elçi Kibi Daijin sayesinde gelmiştir. Go adını burada almıştır. Go, başlangıçta büyük bir ilgiyle karşılanmamış. Go, 200 yıl boyunca saray içinde oynanan bir oyun olmuş, saray dışında oynanması yasaklanmıştır. Ancak Otaku döneminde (MS 1084-1087) Dewa Prensi Kiowara no Mahma, tebaası ile Go oynamaya başlamış, bu sayede Go, halk tabakasında da oynanmaya başlamıştır. 13. Yüzyılın başlarında, Go’nun Samuray tabakasında yaygınlaştığını, samuraylar sayesinde Go’nun halk tabakasında da popüler hâle geldiğini görmekteyiz. 17. Yüzyılın başlarında, Honinbo Sansha Hoin, Nakamura Doseki, Yasui Santetsu gibi, daha önce görülmemiş ustalıkta Go oyuncuları ortaya çıkmıştır. Honinbo Sansha, ilk Go oyuncuları enstitüsünü kuran isim olmuştur. Bu okul, Hayashi, Inoue, ve Yasui gibi, kendi ekollerini yaratan ustalar yetiştirmiştir. Yasui Sanchi o dönemde “meijin” imiş. “Meijin” dünyanın en iyi Go oyuncusuna verilen unvanmış. Okulun en iyi öğrencileri her yıl Shogun’un önünde toplanıp Go oynarlarmış. Bu törene de “Go zen Go” (anlamı “Ağustos sükûnetinde Go oynamak”), ya da “O Shiro Go” (Shiro’nun anlamı ise “şerefli yer”dir) denilirmiş. Saraya davet edilen bu ustalara Samuraylara gösterilen hürmet gösterilirmiş.

Go’da oyuncu seviyelendirme sistemini Honinbo Sansha, akademisini kurma çalışmaları esnasında geliştirmiştir. Oyunda belli bir seviyeye ulaşanlar “sho-dan” (ilk derece) unvanını alırmış. Bir oyuncu yedinci seviyeye ulaştığında “jozu” (usta el) unvanı ile onurlandırılırmış. Sekizinci seviye ise “kanshu” (yarı yolda), dokuzuncu seviye ise “meishu” (aydınlanmış, parlak el) ya da “meijin” (ünlenmiş, tanınmış adam) olarak adlandırılırmış. Bu şekilde oyuncuların derecelendirilmesi Çin ya da Kore’de bilinmemekle beraber Ryukyu ve Loochoo adalarında uygulanmakta imiş. Japonlar bu derecelendirme sistemini kesin standart bir ölçü olarak sahiplenmişler. Bununla beraber, seviyeler zamandan zamana, yüzyılların verdiği tecrübe ile beraber sabit kalmamakta, gelişmektedir. Mesela, günümüzdeki yedinci seviye unvanına sahip oyuncular yüz ya da iki yüz sene önceki sekizinci ve hatta dokuzuncu seviye düzeyinde oldukları söylenebilir.

18. yüzyıl’da Go’da büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu zamanlarda oynanan oyunlardaki stratejiler, oyun açılışları günümüzde hâlâ örnek alınmaktadır. 1868 yılında ise Go Akademisi shogunluğun sona ermesi ile kapatılmıştır. Japonya’nın dışarıya açılması ile ülkede yabancılara olan hayranlık artmış, doğal ve sade bir yapısı olan Go’ya olan ilgi giderek azalmıştır.

Günümüzde Inoue, Hayashi, ve Yasui okulları kaybolmuş, Go sadece Honinbo ve Hoensha diye iki okula ayrılmıştır. Go’ya olan ilgi günümüzde eski zamanlara kıyasla çok daha yoğundur. Yüksek tirajlı gazetelerde Go köşeleri bulunur; kulüplerde, sağlık ocaklarında, internet ortamında sıkça oynanmakta, her geçen gün daha fazla kişi Go’nun büyülü dünyasına adım atmaktadır. Go artık tüm Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da binlerce üyeli federasyonları olan, uluslararası turnuvaları yapılan, tüm dünyaya yayılmış bir değerdir.

Türkiye’de ise ilk Go Topluluğu ODTÜ’de, Go oyunu ile 1987 yılında tanışan Alpar Kılınç tarafından kurulmuştur. Alpar Kılınç, kurucu üyelerinden olduğu Türk-Japon Dostluk ve Dayanışma Derneği yoluyla, Go’yu üniversite dışında da yaymaya çalışmıştır. Bu çalışmalar sayesinde Kılınç, Türk Go oyuncularını Avrupa ve Uluslararası Go Federasyonlarına kabul ettirmiştir.

Go’nun Felsefi Yönü:

Eski Çin’de Taocular, Go’nun düalist bir yönü olduğunu fark etmişler ve onu Yin ve Yang felsefesi ile özdeşleştirmişlerdir. Yin, dişil unsurdur: O, Toprak Ana’dır, koruyandır, gölgedir, köktür, enerjidir. Yang ise eril unsurdur: Güneştir, etkileyen ve yayılandır, ışıktır, dal ve yapraktır, kuvvet ve harekettir. Siyah Yang taşlar ile beyaz Yin taşlar önsezi ve ilhamla birbiri ardına boş olan tahtaya dizilir ve bu sayede yaratım gerçekleştirilir. Taşlarla çevrelenen boşluklarda “gözler” oluşturulur. Bu boşluk kavramı bizi aynı zamanda Lao Tse’ye götürür. Taoculuğun üstadı Lao Tse, boşluk (hiçlik) kavramının önemini şöyle ifade eder:

“Otuz çubuk buluşur tekerin ortasında, ortadaki hiçliktedir arabanın yararı. Balçıktan çömlek oyarlar, içindeki hiçliktedir çömleğin yararı. Ev yapan kapı pencere açar duvara, oradaki hiçliktedir evin yararı. Demek varlık kazanç getirirse, hiçlik yarar getirir.”[1]

Konfüçyüsçülükte ise Go, öncelikle zaman kaybı olarak düşünülmüş ve ilgi gösterilmemiştir. Ancak daha sonra hatalarını anlamışlar ve en hevesli Go oyuncuları hâline gelmişlerdir. Go için “elin konuşması” diyorlarmış ve erdemli bir insanın bulundurması gereken beş önemli özellikten biri olarak Go oynamayı da sayıyorlarmış (müzik, şiir, güzel yazı yazma ve sanatın yanında).

Budistler de Go’ya kayıtsız kalamamıştır. Go’daki akışkanlığı, dengeyi, düzeni, yasayı fark etmişler, Go’yu evrenin aynası olarak kabul etmişlerdir. Onlara göre Go oynamak, cehaletin 27 maskesini yok etmek demekmiş.

Go, rahipler ve filozofların yanında, Japon imparatorları başta olmak üzere, yüksek rütbeli devlet adamları, savaşçılar tarafından da benimsenmiş, değer verilmiştir. Go’nun paha biçilmez bir beyin jimnastiği olduğunu fark etmişler; küçük evreni (mikro kozmos) kontrol eden, büyük evreni (makro kozmos) de kontrol edebilir anlayışına dayanarak Go’ya büyük önem vermişlerdir. Nitekim Japonya’nın, bazı savaşlarda Go stratejilerini kullandığı bilinmektedir.

Japon iş adamları, Go stratejilerinin iş dünyasına da uygulanabileceğini fark etmişler, iş dünyası ile Go oyununu özdeşleştirmişlerdir. Go’da nasıl ki bütün tahtaya tek başına hâkim olunamıyorsa, iş dünyasında da piyasaya tek başına hâkim olamayacaklarını fark etmişlerdir. Go, sadece saldırgan taktiklerle kazanabileceğiniz bir oyun değildir; saldırgan taktiklerle bir yerlerde bir şeyler kazanıyorsanız, başka bir yerde kaybediyorsunuz demektir. Eğer erken kazanç elde ettiyseniz, daha sonra etki alanı kazanamazsınız. Çok fazla veya çok erken istiyorsanız, zaafiyet yaratırsınız, zaafınız yüzünden kaybedersiniz. İş adamları, oyunun bu ve bunun gibi özelliklerinin, iş dünyasına uygulandığında daha etkili ve daha kalıcı olunduğunu fark etmişlerdir.

Go, bir açıdan bakıldığında rekabete dayalı bir oyun gibi görünse de, temelinde rekabetten uzak, paylaşımcı, yapıcı bir anlayış vardır. Go oyununda, Makro kozmosta da olduğu gibi uyum ve denge prensipleri hâkimdir. Qing Hanedanı döneminde yaşamış ünlü Go oyuncusu Shi Dingan (1710-1770) “Go’da ağırbaşlılık ve zarafet, entrikalardan üstündür” demiştir. Zhang Yunqi ise, Go oyununda gelişmek için gerekli olan özellikleri şöyle sıralamıştır: “Bir askerin taktik gücü, bir matematikçinin kesinliği, bir sanatçının hayal gücü, bir filozofun dinginliği ve güçlü bir zekâ”. Bu özellikler arasında en önemlisinin dinginlik olduğunu vurgulamış, oyunun felsefi yönüne işaret etmiştir. İngiliz diplomat Herbert A. Giles (1845–1935) ise Go için “Sadece eğitimli insanlar Go oynayabilir. Çin’de bu zor oyunun bilgi düzeyi sıradan insanın üzerinde tutulur. Bu oyunun incelikleri tembel insanların ulaşamayacağı bir noktadadır. Go’nun zaferi kaba ve materyalistik biri karşısında o kadar kesindir ki… Go estetiği ve güzelliğiyle onların üzerinden yükselir” demiştir.[2]

Ergin Yılmaz

KAYNAKLAR

Altunoğlu, Serdar, “Go” Sorunsalı ve Kaotik Çözüm Arayışları, Bibliothec Dergisi Şubat/Mart/Nisan 2009, Yıl:2 Sayı:7, sf.58

Çalışkan, M.Güney (Ocak 2001), Go Oyununun Yapay Zekâ Araştırmalarındaki Yeri, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/satranc/go/6_Yapay_Zeka.htm

Çalışkan, M.Güney (20 Ocak 2002), “Go: Siyah ve Beyaz Taşların Dansı”, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/satranc/go/3_Taslarin_Dansi.htm

Dardeniz, Mehmet, “Go’nun Tarihçesi”, Go Kurallar Kitabı, Büyük Mavi Yayıncılık, İstanbul, 2002, sf.7

Lao Tse, “Tao Te Ching”, Çev.Ömer Tulgan, Yol Yayınları, İstanbul, 1994

Pierre Lusson, George Perec, Jacques Roubaud, “İncelikli GO Sanatını Keşfetmeye Çağıran Küçük Kitap”, Çev. Kurtuluş Dinçer, İmge Kitabevi, 1998

DİPNOTLAR

[1] Lao Tse, “Tao Te Ching”, Çev.Ömer Tulgan, Yol Yayınları, İstanbul, 1994, sf.33

[2] Çalışkan, M.Güney (20 Ocak 2002), Go Siyah ve Beyaz Taşların Dansı, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/satranc/go/3_Taslarin_Dansi.htm

SOR SORGULA HAYATA UYGULA PANELİ

İzmir Aktiffelsefe Güzelyalı ve İzmir Beyaz Nokta Gelişim Derneği işbirliği ile 6 Nisan 2019 tarihinde “SOR SORGULA HAYATA UYGULA” panel ve soru konferansı gerçekleşti.

Etkinliğin panel kısmında “Sorun çözme kabiliyetine neden ihtiyacımız var? Sorun çözmenin temel prensipleri nelerdir?” ana fikri üzerinde duruldu.

İnsan, hayatındaki sorunları çözebildiği ölçüde zekâsını geliştirmekte ve yaşamı daha etkin bir şekilde yaşamaktadır.

Aktiffelsefe Antropoloji Grubu aşağıdaki konularda sunumlar gerçekleştirmiştir:

“Evrim ve insanın sorunlarını çözme ilişkisi” Biyolog Dr. Gülsen Altuntaş

“Dil ve insanın sorunlarını çözme ilişkisi” Filolog Eray Öztürk

“Sanat ve insanın sorunlarını çözme ilişkisi” Edebiyatçı Elif Öztürk

Bunun yanı sıra, Beyaz Nokta Gelişim Vakfı’nın kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Eski Devlet Bakanı Tınaz Titiz’in fikir sahipliğini yaptığı “Sorunlarımız ve Çözme Kabiliyetimiz: Hayalet Sorun ve Kök Sorun” kavramları ile ilgili Moderatör Nur Karen Bektaş açıklamalarda bulundu.

Panelin Ardından Soru Konferansı

Programın 2. Bölümünde Soru Konferansı yapıldı.

“Dünyaya gelirken beraberimizde getirdiğimiz harika merak duygusunu yok edip tek yönlü cevaplarla yaşamlarımızı birer hapishaneye çeviren süzgeç kavramların tuzağına düşmüş kişilerde merakın yolu tekrar nasıl açılabilir?” sorusu etrafında gerçekleştirildi. Birleşik Akıl ağı oluşturma yöntemi ile katılımcıların beyin fırtınası çalışması sonucunda verdikleri cevaplar gruplara ayrılarak süzüldü ve 4 ayrı grup 4 sonuca ulaştı.

Hayal kurmak ve gerçekleştirmek için yaşam isteğini güçlendirmek.

Merak duygusunu ve özgüveni geliştirmek için sınırları aşmak ve kabuğunu kırarak özgür ortam yaratmak.

Bilmediğimizi kabullenerek, cesaretle risk alıp alternatif arayışını görmek.

Macera duygusunu geliştirerek merak duygusunu uyandırmak.

Maceraperest bir tavırla insanın kendi sınırlarını ve hayatın sınırlarını aşması.

Farklı bakış açılarından, disiplinler arası yaklaşım ile bireyin zihninde derinleştirmeye çalışmak; bireysel olarak ifade ile konulara iştirak etmek olan panelin amacına Beyaz Nokta ve Aktiffelsefe’den toplam 32 üye katılımcı ile ulaşıldığını söylemek mümkündür.

SORUNLARIMIZ VE ÇÖZME KABİLİYETİMİZ

HAYAT ÇÖZEMEYENİ ÇÖZER

Sorun, “istenmeyen veya istenen ama gerçekleşebilmesinin önünde engeller bulunan” bir  durum olarak tanımlanıyor. Antropolog ve tarihçi Joseph A.Tainter 1996 yılında yazmış olduğu “Karmaşıklık, Sorun Çözme ve Sürdürülebilir Toplumlar” başlıklı makalesinde bir araştırma sonucunu ilan etmektedir.

“Varlığını sürdürebilecek bir toplumun özelliklerinden biri, sürdürülebilir bir sorun çözme sistemine sahip olmasıdır.”

Bu araştırmanın bir sonucu olarak, bu sorun çözme sisteminin, mutlaka katlanılabilir maliyetli ve kesintiye uğraması imkânsız bir enerji kaynağı yoluyla desteklenmesi gerektiğini söyler. Aksi takdirde bu toplumun varlığını sürdüremeyeceğini, tarihteki örnekleri üzerindeki çalışmalarına dayanarak ileri sürüyor.

Bir kurşun kalemden, yeni bir ilaç geliştirmeye kadar hayatımızda refah sağlayan her şey ama her şey güneş enerjisinin çeşitli yoğunluktaki formlarıdır. Bu enerjiyi ya kendiniz makul bir maliyetle üreteceksiniz ve sürdüreceksiniz ya da sahip olan birilerinden transfer edeceksiniz. Transfer edilecek olan doğrudan güneş ışıması olamayacağı için onun dönüşüme uğramış formları transfer edilir. Yiyecek, maden, insan kaynağı, bilgi, bilgelik vb. değerler…

Birey olmak, toplum olmak, insan olmak ile ilgili yaşadığımız tüm sorunlar aslında çözülmek için vardırlar. Neyi yaşamak istiyorsak, geliştirmek durumundayız; çünkü gelişmeyen şey aslında yok olmaya, ölmeye mahkûm oluyor. Bu nedenle yaşam da bizi sürekli büyütmeye çalışıyor. Sadece fiziksel olarak değil, duygusal ve zihinsel olarak ve hatta neden olmasın ruhsal olarak da… Fakat fiziksel büyüme daha somut olduğu için bu konuyu anlaşılır kılmak için faydalı olabilir. Bebekken giydiğiniz patikleri hatırlayın, o zamanlar sizin için ne kadar değerliydiler. Çünkü bebektiniz ve ayaklarınız üşüyordu. Çocukken baba evinde kullandığınız odayı ve eşyaları hatırlayın, artık bir yetişkin olduğumuzda başka araçlara ihtiyaç duyduğumuz için bize uygun olmuyorlar. Nasıl ki fiziksel ve psikolojik olarak sürekli gelişiyoruz ve ihtiyaçlarımız değişiyor; bu yetişkin olduğumuzda da bitmiyor.

Yaşam sürekli büyütmek ve ilerletmek için var. Hayatımızdaki sorunlar da aslında insanı BÜYÜTMEK için hayatın kullandığı bir metot. Ama esas unsur sorunun varlığı değil, sorunun ÇÖZÜLMESİ konusudur. Bir sorunla flört etmek, bir gün var bir gün yok gibi davranmak, sadece zor şartlara dayanmak yeterli değildir. Sorunun varlığını kabul etmek, sorunu tanımlamak ve mümkünse bu sorunun yol açtığı esas nedenleri ortadan kaldırmak. İşte bu konu Hayalet Sorun ve Kök Sorun kavramı ile ilişkilidir. Hayatımızdaki görünür problemler aslında kökeninde bambaşka bir nedensellik taşır. Örnek verecek olursak, baş ağrısı hayalet bir sorundur. Buna yol açan nedenler, sigara dumanı, yetersiz havalandırma veya aklımıza takılan ve çözemediğimiz stresli bir konu olabilir. Benzer şekilde hayatımızda sürekli tekrar eden bir sorunun varlığı; işte başarısızlık, insan ilişkilerinde zorlanma, kendini ifade etme konusunda zaafiyet vb. konuların kökeninde başka nedenler bulunabilir, düzensizlik, disiplin eksikliği, özgüven eksikliği, huzursuzluk, öfke, nefret vb.

Bunun yanısıra ülkeler ile ilgili yapılan araştırmalara göre kendi bireysel ve toplumsal sorunları çözemeyen ülkelerde yaratıcılık, zekâ konusunda eksikler var. Yeni buluşlar ortaya koyma girişimcilik ruhu gibi konularda geri kalıyorlar. Hayata daha neşeli, bütünsel, sevgi dolu, maceracı bakmaya ve BÜYÜMENİN bir yolu olarak SORUNLARIMIZI ÇÖZMEYE ihtiyacımız var.

Nur Karen Bektaş

Evrim ve İnsanın Çözüm Bulma İlişkisi

Canlılar âleminin en basit bir yapıdan, tek hücrelilerden çok hücrelilere ve daha kompleks ve gelişmiş organizmalara kadar dağılım ve çok sayıda çeşitlilik gösterdiğini bilmekteyiz. Bu kadar çeşitlilik ve milyonlarla ifade edilebilecek kadar miktarca farklılık ve özgünlük milyarlar ve milyonlarca yılı alan bir zamanda meydana geldi.  Bu farklılık ve zenginliğin temeli ise genetik varyasyonlarla ifade edilmektedir. Evrim dediğimiz durum, genlere yansıyan değişikliklerdir ve evrim basit anlamda bir ilerleme değildir.

Biyolojik mantığın konusu “Canlı nasıl oluştu?” ve “Yaşam nedir?” sorularına yanıt bulmakla başlar. Çağdaş biyoloji bu soruları mekanizmalarla ve evrimsel olarak yanıtlamaya çalışır. Bu anlamda evrim biyolojinin köşe taşıdır. Biyoloji canlılara sadece basitten karmaşığa doğru zincirsel bir şekilde oluşmuş bir yapılanma olarak bakmaz. Bir zincir yapının ötesinde dallanan, farklı özelliklerle zenginleşen bir ağaç gibi bütünsel bir yapı olarak görür.

Bu bütünlükteki anlamı ve amacı anlamayı bilim felsefesi sağlar. Çünkü felsefe amaçları arar, anlamı arar. Bilim ne ve nasıl soruları ile çalışmasının yanına neden sorusunu da eklediğinde amaç ve anlama yönelmiş olur. İnsan şu andaki insan olmak için milyarlarca yıldan geçen bir dizi değişiklikler yaşadı. Hem biyolojik hem psikolojik hem de zihinsel bir süreç… Bu insana özgü bir durum oldu çünkü kendi evrim hattında her canlı kendisine göre yürümektedir.

İnsan en büyük sıçramasını soyut düşünceyi geliştirdiğinde gerçekleştirdi. Soyut düşünce, imgelem gücü yaratıcılığı artırmış ve sorun çözümünde sorunun tespiti, sorunun nedeni/kaynağı, çözüm için planlama, strateji oluşturma, harekete geçme yani uygulama ve sonuca ulaşma tecrübesine kaynaklık etmiştir.

Dr. Gülsen Altuntaş

Dil ve Sorunlarımızı Çözme İlişkisi

Kullandığımız dil için sözlük “İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma, lisan” şeklinde tanımlansa da biliyoruz ki dil ve onun bizim üzerimizdeki etkisi tüm tanımlamaların çok daha ötesindedir. Doğa, toplum ve kendimizle her türlü iletişime geçmek için kullandığımız dil, mucizevi bir organizmadır.

Dilin işlevleri, çok çeşitli başlıklar altında toplanabilir. Bir toplumsal söylem olarak kullanılan dil, aynı ekip veya yaşantı içinde ekibin bağlarını güçlendirmek için kullanılabilir. Örneğin, Çin halkı sosyal hayatta ve iş hayatında farklı dil konuşurlar. Sosyal hayattaki düşünme biçimi ile iş hayatını birbirine karıştırmayı tercih etmezler. Bu örnekten yola çıkarsak bir çeşit kimlik ifadesidir dil. İmgesel düşünme ve ifade biçiminin dışavurumudur. Bunun bir sonucu olarak da arkadaşlığın, sanatın, duygusal aktarımın farklı  ifade biçimleri ile karşılaşırız. Bir araştırmaya göre şu anda dünya üzerinde 7000 çeşit dil mevcut bu da bir o kadar bilişsel zenginlik demektir. Bilişsel bilim alanındaki Lera Boroditsky belirttiği gibi bir toplulukta geçmiş zaman ekleri ve onların çağrışımı beden dilinde geleceğe aitken; başka bir toplulukta tam tersi olabilir. İki farklı ele alış iki farklı dünya tasavvurunu doğurur.

Problem çözmede insanlık dile bağımlı mıdır? Bu konu hâlâ belirsizliğini korumakta. Dil, belli kurallara dayalı, sembolik temsil sistemidir. Çok farklı yollarla somutlaşır yazılı olmak zorunda değildir. Bu yüzden; genel kanı ve öznel tecrübelerimiz kendimizle yaptığımız iç diyalog düşünme yeteneğimizi etkiler. Sembolik temsil edilen dil sadece konseptleri göstermez ayrıca bu konseptleri değiştirip tekrardan yaratıcı çözümleri kolaylaştırır. Bu açıdan problem çözmeye yardımcı olabilir.

Boroditsky’nin bir konuşmasında verdiği çarpıcı örnekler her birimizi tekrardan düşünmeye sevk ediyor: acaba dil düşünme yeteneğimizde ne kadar etkili diye? Örnek verecek olursak; sayı saymanın bilişsel ve dilsel bir karşılığının her toplulukta olmadığı, Aborjinlerin sağ-sol yön kelimelerinin olmadığı bunun yerine koordinatları kullanmaları, renk kodlama sisteminin değişiklik gösterdiği gibi kullanımlar aslında dilin neleri, ne kadar ve nasıl ele aldığımızın farklı örnekleridir. Bu sebeple “İkinci bir dil öğrenmek ikinci bir ruha sahip olmaktır ” sözünü bize hatırlatan Boroditsky, dil üzerinden sahip olduğumuz bilgiler gerçeğin birer yüz olduğu fikrini, gerçeğin kendisine sahip olmadığımız fikrini hatırlatıyor.

Bir başka araştırma ise bizlere gösteriyor ki: problem çeşidine göre iletişim stratejisi seçilebilir. Beyin fırtınası kullanılacaksa seslendirme metodu işe yarayabilir. Fakat bu metot görsel imgeleme stratejisi için uygun olmayabilir. Çünkü seslendirerek düşünmenin iç diyaloğu negatif etkilediğine dair bulgular mevcut. Örneğin: problem çözme, tat alma süreci, estetik değerlendirme, hafızayı geri çağırma, yüz hatırlama gibi işlemlerde seslendirme destekten çok zorlayıcı bir metod olabilir. Çünkü zihnimizin arka planında çalışan fakat farkında olmadığımız bileşenler kesintiye uğrayabilir.

Bu panelde kısaca “Dilimiz, Düşünce biçimimizi etkiler mi?” sorusuna cevaplar aradık. “Cevap, büyük oranda etkiler fakat düşünce sistemimiz tamamen dile bağlıdır.” diyemeyiz. Dillerin her biri bilişsel olarak dünyayı algılamak için duruş noktalarıdır. Eğer nasıl yol bulabileceğimizi bilirsek dünyanın tüm dillerini birer araç olarak kullanabiliriz. Bu da bizim dünyayı daha olduğu gibi algılamamız için bir giriş kapısı olabilir.

Eray Öztürk

Sanat ve Sorunlarımızı Çözme İlişkisi

“En güzel deneyim gizemlidir. Asıl duygu, gerçek sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde durandır.” 

Einstein

Antropologist, Oliver Sacks der ki “Bir kişinin vücudu ve duyuları, sembol ya da dilden daha az önemli olmayan eşsiz bir kapasiteye sahiptir.” Duyularımızı ve vücudumuzu katarak kendimizi ifade etmede kullandığımız sanat, problem çözmede de etkin bir disiplin hâline gelebilir. Bilişsel gelişimi sağlamada önemli rol üstlenen sanat, sağladığı yüksek bilişsel düzey sayesinde problemlerin üstesinden gelebilecek bir formül yaratmış olur.

Bilinci, “Düşünce, tecrübe ve duyular aracılığıyla bilgi edinme süreçleri ya da mental aktivite” olarak tanımlarız. Sanatın köken araçlarından mimesis ise “gerçek dünyanın sanat ve edebiyat alanında temsili bir yansıtılması” anlamına gelmektedir. Kanadalı Nörofizyolojist Merlin Donald “Modern Zihnin Kökenleri” adlı kitabında, insanın bilişsel gelişiminde mimesisin önemini vurgular: “Mimesis basit bir taklit değil, bir olayın ya da ilişkinin kelimesiz bir düzlemde, açıkça zeki bir şekilde temsilidir.”

Kişi tamamen dil yeteneğini kaybetse de temsil yeteneğini kaybetmediği kanıtlanmış hâldedir. Bu sayede bilişsel gelişim nesiller geçse de korunabilmiştir. Tomasello, “İnsan Bilincinin Kültürel Kökenleri” adlı kitabında insanın içinde yetiştiği çevrenin insanı olduğundan daha insan yaptığından ve bilişsel gelişimin temel rolünü çevrenin üstlendiğinden bahseder.

2005, Rueda, Rothbart, Saccamanno ve Posner, bilimsel bir teori geliştirdiler: Her bireysel sanat şekli ayrı bir beyinsel ağ ile ilişkilidir. Direkt dikkat gösterilen unsuru tek düzlemde değerlendirmekten ziyade bu çalışma ile IQ gelişimi ve dolayısıyla bilişsel gelişimde sanatın etkisi gözlemlenmiş oldu.

Sanat Esneklik Kazandırır

“….Hipotezimiz beyin ağının, önemli bir dikkat ve yoğun çaba gerektiren bir kontrole maruz kaldığında özel bir öğrenme ile güçlendirilebileceği yönündeydi. Aynı zamanda müzik, sanat ve sahne sanatları, pek çok genç insanda coşkuyu ortaya çıkararak, coşkunun bu tarz bir dikkati sağlamaya zemin hazırladığı yönündeydi. Bu motivasyon da dikkat ağının gelişimine ve çeşitli bilişsel yeteneklere yol açabilir. ‘Sonuç şu veya bu şekilde sanata maruz kalmış katılımcıların bilişsel açıdan daha gelişmiş bir beyinsel ağa sahip oldukları yönündeydi.

Sanat terapisi, kişiye savunma mekanizmalarını daha sağlıklı kullanmayı sağlar. Stresi çözer.

Çinli sanatçı ve aktivist Ai Weiwei der ki: “Orada duruyordum ve bedenim rüzgârla sarsılıyordu, rüzgârda ölümü hissediyordum. Sadece oradayken hissedebileceğiniz bazı tür duygularla sarılmıştım. Dolayısıyla benim için o aynı pozisyonda kalabilmek, bugünün politikalarında insanın endişelerinden çok uzak bir noktada olabilmeyi önermekti.”

İşte sanat sayesinde her şeyden uzak o yüksek noktada kalabilmek, sorunları çözmek için gerekli zihinsel esnekliği sağlar. Bu, Ölü Ozanlar Derneği filminde masanın üstüne çıkma sahnesinde olduğu gibi, kişilere daha yüksek bir noktadan, mantığın aştığı durumlara bakabilme yetisi verir.

Sanat sorunları, durumları yansıtır ve bir toplumsal bilinç yaratır.

Martin Heidegger’in (1889-1976) sanata felsefi bakışına göre sanat, sanatçının kendini toplumla, kendini topluma ifade ederek ilişki kurduğu bir iletişim biçimidir. Rönesans döneminde, İtalya’da sanatçılar hümanist felsefeyi kendilerini sanatla ifade ederek yaşattılar. İnsanın düşünme yetisinin elinden alındığı, tek gerçekliğin din ve engizisyon olarak kabul edildiği, insanların tedavi edilmesinin bile günah sayıldığı, filozofların, bilim insanlarının yakıldığı Orta Çağ’da, insanın aşkın tarafı Raphael’in melekleri ardına gizlenmişti. Düşünbil Portal’da bahsedildiği üzere, “Aristo, Galileo, Da Vinci gibi devlere sahip olsak da onların uzmanlık gerektiren alanlara yaptıkları katkılar söz konusu olduğunda bile eğer farklı farklı alanlara yönelik bir zihinsel birikim ve kavrayış gücüyle probleme yaklaşmamış olsalardı, bu katkıların aynı şekilde yapılmamış olacağı apaçıktır. Polimatlar dünyayı farklı şekilde görürler. Benzersiz bir bakış açısına sahip olmanın avantajıyla normalde göz ardı edilen bağlantıları kurarlar.” Polimatlar olarak sadece sanat yapmak bile, o sanatı felsefi bir eylem hâline getirerek toplumsal bir bilinç yaratmış ve rönesans gibi bir akımı doğurmuştur.

Sanat, Evrensel Fikirlerle Gündelik Olanı Aşar

Güzellik algısı ve estetik bilinç ile kendisine ait olmayan problem yaratan, çirkin ve uyumsuz olanı arar ve üstesinden gelir. Aynı zamanda bilinç, uyandırarak tepki verir ve toplumsal bir bilişsel değişim yaratacak güce sahip, soyut ancak güçlü bir silahtır: 1937 yılında, İspanyol kasabası Guernica bombalandığında, İkinci Dünya Savaşı’nı başlatan bu eylem Picasso’nun sanata dönüştürerek bilişsel bir baş kaldırış eylemi hâline getirdiği “Guernica” adlı tablosunda güçlü ve soyut bir silaha dönüşmüş niteliktedir: sanatın fikirsel silahına. Sanat galerisinde bu tabloyu görüp kendisine “General bu tabloyu siz mi yaptınız?” diye soranlara “Hayır siz yaptınız.” demiştir. Bu da sanatın fikirsel düzlemde barış fikrine göndermede bulunarak sorunlara karşı bir farkındalık yaratma niteliğini vurgular.

Benzer bir yaklaşımı sahne sanatlarında da görmekteyiz. Shakespeare tiyatro için: “Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, İyiliklerin iyiliklerini, kötülüklerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak.” demiştir.

Sanat, Benlik Duyusunu Doğurur (Bireysel ve “BİReysel”)

Sanat aracılığıyla insanlık, öz kimlik keşfine çıkıyor. Kendini toplumun etnik kökeninden, dayattığı rollerden ayırarak kim olduğunu anlamaya ve o kimlikte bulunan neyse onu özgünlüğüne yansıtmaya doğru itiyor. Ursula Le Guin’in yazdığı “Karanlığın Sol Eli” adlı roman cinsiyetsiz bir toplumu hayal ettirerek cinsel ayrımcılığın sonuçları konusunda bir farkındalık yaratırken; Arundati Roy da “Küçük Şeylerin Tanrısı” adlı romanda sınıf ayrımının yarattığı kötülükleri okuyucuya yaşatarak bu sonradan üzerimize giydirilen rollerin ötesinde insanın kim olduğunu tekrar sorgulatıyor.

Bu kimlik arayışı, daha sonra toplumların, toplumsal hafızasına kazınıyor ve birleştirici faktör işlevi görüyor. Savaş zamanları Picasso hatırlanabilir. Orta Çağ gibi karanlık zamanlarda da rönesans tabloları insanlığı yeniden ve yeniden düşündürebilir. Her sorunun çözümü olabilecek o düşünsel süreci, sanatın temsil ettiği değerlerle başlatmış olduğunu görmekteyiz.

Leonardo Da Vinci’nin de söylediği üzere:

Sanatı bilimsel açıdan inceleyin. Bilimi sanatsal açıdan inceleyin. Duygularınızı geliştirin. Özellikle de nasıl göreceğinizi öğrenin. Her şeyin, diğer her şeyle bağlantılı olduğunun farkına varın.

Elif Öztürk

İzmir Aktiffelsefe Güzelyalı ve İzmir Beyaz Nokta Gelişim Derneği işbirliği ile 6 Nisan 2019 tarihinde gerçekleşen “SOR SORGULA HAYATA UYGULA” panel ve soru konferansı özetidir.

KAYBOLAN GELENEKLERİMİZDEN NAHIL AĞACI SÜSLEME VE ÖVME

Modern hayatın bize sağladığı ve değeri yadsınamaz olan birçok şeyi kazanırken birçok şey de hayatımızdan çıkmış ya da çıkmak üzeredir. Eski geleneklerin unutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş olmasının çok sayıda nedeni vardır. Değer kaybı, artık işe yaramıyor olduklarına inanmak, sanatla ilgili bir gelenek ise o sanatı devam ettirecek kişilerin olmaması bu nedenler arasında sayılabilir. Hâlâ işe yarayabilir olanların iyi bir ayırt etme ile toplumda devamlılığının sağlanması aslında her birimizin üzerinde düşünmesi gereken bir durumdur. Zamanın hızla akıp geçiyor olması, yetiştirmemiz gereken birçok iş ve yetişmemiz gereken birçok yer olması, bize törensel olanın uzun uzadıya işlerinin zahmet gibi gelmesi onları uygulamada atlamamıza yol açabilmektedir.

Konumuz olan Nahıl Süsleme Geleneği de unutulmaya yüz tutan, geçirdiği değişikliklerin yanında modern hayatımızın anlayışı ve beklentisine uyum sağlamaya çalışarak asıl hâlinden uzaklaşan bir gelenektir.

Kökeni Osmanlı dönemine uzanan bu gelenek, uzun bir zamandır özellikle Ürgüp yöresinde sürdürülmüştür. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Kapadokya bölgesine kazandırıldığı belirtilen Nahıl Süsleme, o zamanlarda sarayda çalışan Ürgüplülerin görevlendirilmesi ile İstanbul’dan Ürgüp’e taşınır ve Ürgüp’te uzun süre devam ettirilir. Nahıl süsleme ve övme geleneğinin son temsilcilerinden Ziya Uçaravcı geçtiğimiz yıllarda vefat etmiştir.

Nahıl övme geleneğini Ürgüp’te yerinde inceleme kararı aldıktan sonra belirlediğimiz tarihten önce Uçaravcı’dan sonra konu ile ilgili bir kişinin daha vefatını duymuş olsak da bazı temaslarda bulunarak Ürgüp’e gittik.

İlk temasımız “Muhtar Samır” ile oldu. Kendisi bizi candan bir karşılama ile bilgi kaynağımız olan Murat Güzelgöz’ün yanına götürdü. Murat Güzelgöz bize sadece Nahıl Süsleme ve Övme ile ilgili bilgiler değil aynı zamanda Ürgüp’ün tarihi hakkında da bilgiler verdi.  Anlattıkları sayesinde o ana kadar duymadığımız, ülkemizdeki idealist insanlardan biri ile ilgili hayranlık uyandırıcı bilgiye sahip olduk. Babası Mustafa Güzelgöz, 1940’lı yıllarda tayin olduğu Tahir Ağa Kütüphanesinde çalışırken “Eşekli Kütüphane” projesini gerçekleştiren değerli bir Anadolu insanı.

Bir eşeğin sırtına yerleştirdiği kitaplarla köyden köye gezerek çocuklara ödünç kitaplar verir, “okuyun ve aranızda değiştirin, on beş gün sonra gelip alacağım.” diyerek kütüphaneye gelmeyenlerin ayaklarına gider. Kitaplar bağışlarla elde edilmiştir ve bir süre sonra çocuklar köylerine her geldiğinde onu alkışlarla karşılar.

Kitap bağış sayısı gittikçe arttığı gibi kadınları da okumaya alıştırmak için dünyanın iki lider dikiş makinesi fabrikasından bağış ister. Zenith dokuz, Singer bir dikiş makinesi gönderir. Salı günleri kumaşlarını alıp gelen kadınlar hem dikiş diker hem de kitap okur. Okuma yazma bilmeyenler için halk evlerine okuma yazma öğretmeye gider, halıcılık kursu başlatır, kooperatifçilik gibi pek çok projeler gerçekleştirir. 1963 yılında ABD’nin halkına gönüllü olarak hizmet eden yaratıcı insanlar hakkında düzenlediği ve çok sayıda ülkenin katıldığı yarışmada birinci olur ve Başkan Kennedy’nin elinden ödülünü alır.

Mustafa Güzelgöz’ün bir heykeli Maltepe Üniversitesi Eğitim ve Fen-Edebiyat Fakültesinin girişine (2012), bir diğeri ise Kartal Belediyesi tarafından Kartal meydanına dikilmiştir (2017). Yazar Fakir Baykurt, bu değerli insandan ilham alarak Eşekli Kütüphane adlı kitabını yayınlar… Hakkı ödenemez olan kişilerden biri olarak onun hatırasına pek çok şeyler yapılmıştır. Bu kısa açıklamanın amacı, Nahıl süsleme geleneği hakkında inceleme yapmak üzere gittiğimiz Ürgüp’te karşımıza çıkan dev bir adamın öyküsünü duyup da sessiz kalmamaktır.

Yazımızı gerçekleştirmemize imkân sağlayan, bize cömertlikle değerli vaktini veren Murat Güzelgöz ve bağlantı kurmamızı sağlayan Muhtar Samır’a teşekkürlerimizi borç biliriz.

NAHIL ÖVME GELENEĞİNİN TARİHÇESİ

Nahıl kelimesinin kökeni Arapça ‘nahl’ olup ‘hurma ağacı’ anlamına gelir. Düğün sahibinin maddi gücünü ve toplumdaki yerini gösteren bir simge olarak kullanılmıştır. Önceleri hurma ağacı şeklinde yapılan, dallarına mumlar, süsler takılan Nahıl ağacı sonraları servi ağacı şeklinde yapılmıştır.

Büyük nahılların orta iskeletleri genellikle demirden yapılır, yanlarına çengeller konulurdu. Taban kısmı 4 veya 6 m çapında olan büyük nahılı taşımak için birbirine paralel 8-10 uzun direk bulunurdu. Nahılı taşıyanlar bu direkleri omuzlarına alırlardı.

Nahılın her katında altın veya gümüş yaldızla kaplanmış toplar vardı ve bunlar bazen küp şeklinde olabiliyordu. Dev nahılların devrilmemesi için dört yanında gergi direkleri ve dengeyi sağlamak için nahılın tepesiyle tabanı arasında halatlar yer alırdı.

Yılbaşı ağacına benzeyen ve süslemeleriyle ihtişamlı görünen Nahıl ağacı, eski Türklerin Nardugan kutlamasındaki ağacı da andırmaktadır. Anadolu’da Hititler ve Friglerde de benzer şekilde ağaç süslemesinin olduğu belirtilir. Kökeninin nereye dayandığı kesin olmasa da hem Orta Asya Türkleri hem de eski Anadolu âdetleri ve Yunanlılardan kalma Dionysos kutlamalarının bir kaynaşması olması olasıdır. Hayat ağacı, Mayıs direği veya Mayıs ağacı gezdirme, Ahret Dalı gibi isimlerle ilkel dönemden izler bulunduran Nahıl ağacı, üreme, bereket, verimlilik ve bolluk ile ilgili kültlerle bağlantılıdır.

Ne var ki mevsimsel bir kutlama veya bereket kültü ile ilgili olmaktan çok Osmanlı’da sünnet ve evlilik kutlamalarında yer almıştır. Evliya Çelebi’den bu konuda alıntılananlar şöyledir:

Evliya Çelebi nahıl ustalarını “esnâf-ı nahilciyân-ı sûr-ı hümâyun” diye belirtir. Ona göre XVII. yüzyılda bunlar beş kişiydi ve İstanbul’da dört dükkânları vardı. Pîrleri Meyser-i Ezherî idi. Dükkânları Koska Fırını yanında, Tahtakale’de ve Aksaray’daydı. Nahılcı usta başısının dükkânı ise Odunkapısının iç yüzünde Şemhâne karşısında bulunuyordu.

Evliya Çelebi’ye göre Süleymaniye minaresi biçiminde bal mumundan, renk renk kâfûrîlerden ve tellerden ışıklı, parlatılmış nahıllar yapılıyor ve her birini 200 esir taşıyordu. Bunlar yüzlerce kişinin taşıdığı dev avizelere benzetilmiştir.

Nahılların süsleri ve detayları konusunda tarihçiler oldukça açıklayıcı yazılar yazmışlardır.  Örneğin Kanuni döneminde 1524 şenliklerinde hazırlanan nahıllardan birinin üzerinde 60 bin, diğerinin üzerindeyse 46 bin parça bulunduğu kaydedilmiştir.

Şenlikler sırasında geçiş alayının önünde giden nahıl ağacı, balmumundan yapılan meyveler, çiçekler, yaldızlı kağıtlar, değerli taşlar, aynalardan oluşmakta, halkın önünden ihtişamla geçirilmekteydi. Mumdan yapılmış çiçekler arasında gül, papatya, sümbül, çiğdem, menekşe, karanfil, süsen ve şakayık gibi çeşitler sayılabilir. Meyveler ise elma, armut, ayva, turunç, nar olduğu gibi çeşitli yemişler de yer almaktaydı. İlave olarak top, gülle, kale, kale içinde tüfekler, tavus kuşu, deve, hüma kuşu, anka, kartal, maymun, aslan, atmaca gibi hayvan betimleri de yer alabildiği gibi bunların bir kısmı değerli taşlarla süslenebiliyordu.

Kayıtlara göre 1675 yılında, 4. Mehmet döneminde ve 1720’de, 3. Ahmet dönemindeki şenliklerde, minareyi andıran büyük nahıllar, ağırlıkları nedeniyle 100 yeniçeri tarafından taşınmıştır. 1675 yılındaki şenlikte büyük nahılları 160 forsa taşımış olduğu gibi 40 küçük nahıl da düğün alayının önünde hazır bulunmuştur. Küçük olanları üç kişi taşıyabilmektedir. Şehzade Mehmed’in sünnetinde bulunan küçük nahılları taşıyanların sayısının 150’yi bulduğu belirtilmektedir.

1576 yılındaki düğünün nahılları için Siyavuş Paşa’nın 1000 duka altın harcadığı yazılıdır. 1586 şenliğindeki gümüşten yapılmış altı küçük nahıl ile dışı yaldızlı gümüşten, içi firuze taşlarla süslü büyük nahılların değerinin 20 bin fındık altınından fazla olduğu da kayıtlıdır. Haunolt, bu şenlikteki nahılların üzerindeki cam gibi saydam mumlarda altın, firuze, inci gibi değerli taşların her birinin 40-50 bin duka değerinde olduğunu yazmıştır. İki gümüş nahıl için iki köşk parası olan 50.000 kuruş ödeniyordu.

Konunun ilginç anlatılarından birisi de bu devasa nahılların tören alayının geçişi sırasında gerekirse sokaktaki evlerin sundurma, çatı vb. bölümlerinin yıkılmak zorunda kalınması ve bunun için bedel ödemesi de yapıldığıdır. (Lale Devri)

Osmanlı döneminde bu kadar önem verilen, gücü ve varidatı sergilemek açısından devasa boyutlarda hazırlanan nahıllar, bu konuda araştırma yapan kişiler dışında halkımız tarafından yaygın olarak bilinmemektedir. Ürgüp’teki kaynağımıza göre özellikle Ürgüp’te devam etmiş, çevre illerde nedense itibar görmemiştir. Sayın Güzelgöz’ün bize söylediğine göre Ürgüp’te bu geleneği devam ettiren usta kişiler, çevre köy ve kasabalara da teklif götürmüşler ancak hem pek ilgilenen olmamış hem de sonrasında Ürgüp’e has bir gelenek olarak kalması istenilmiştir. Bu gelenek, artık eskisi gibi şaşaa ve anlamdan yoksundur. Düğünlerde artık “nahıl ağacı” maketi kullanılmaktadır.

Nahıl övme olarak adlandırılan türküsünü de M. Güzelgöz dışında, tanıdıkları arasında bir kişi daha bilmekte ancak kendisinin söylediği üzere makamını doğru okuyamamaktadır. Kendisi bir nahıl övücüsü değil, ancak kültür ve sanatla olan yakın ilgisi, hem sesi hem de bağlaması ile kapasiteli, kültürlü, gönüllü Ürgüp tanıtımcılığı ve mağazasında eski Kapadokya halılarını da sergilemesiyle duyarlı bir yurttaştır.

NAHIL ÖVME NASIL GERÇEKLEŞİR?

Düğünden önce nahılcının evinden davul-zurna ile alınan nahıl süslemesi, nahıl sahibi ve erkeklerden oluşan tören alayı ile damat evine götürülür. Bu arada kız evine kına gecesi için düğün alayı tarafından kına ve çerez götürülür. Kız evinden de bir tepside kına, yoğurt,  burma baklava ve tavuk gelir. Bu iki düğün alayı oğlan evinin avlusunda veya bir meydanda buluşur ve halay çekilir. Damat traş edildikten sonra kıyafeti giydirilir ve buna damat donatma adı verilir. Sağdıcı ve yakın arkadaşları tarafından giysisi giydirilirken “İğdenin Dalına Bastım” adlı Ürgüp havası söylenilir. Türkü bittiğinde berber misafirlere önce tavuk, sonra baklava dağıtır ve baklava dilimlerinde saklı paranın kime çıkacağı merakla beklenir. Bazen berberin bu sırada nükteli konuşması adettendir: “Evlilere bir daha, bekârlara sabır.” Ancak bu söz genelde nahıl süslemesinin altında yer alan tablaya yeterince bahşiş atılmaması durumunda nahılı dairesel hareketle döndürdüğü sırada söylenilir. Bu sözlerin yanı sıra “Evliler tazelensin, ergenler hazırlansın” ve “Evliler eve gitsin, bekârlar köşelerde kalsın” gibi mizahi sözler de söylenebilir.

Eski zamanda tepsiyle gelen yoğurda hiç dokunulmadan gelin evine gönderildiği bilinmektedir. Bunun nedeninin yoğurdun beyaz renkli olması nedeniyle, saflığı, temizliği, bekâreti, aydınlık ve ferahı temsil ettiği düşünülmektedir. Baklavanın dağıtılmasından sonra sıra nahıl övmeye gelir. Nahılın yanında nahıl övücü ve damat bulunur. Nahıl övmeye eskiden bağlama eşlik ederken sonraları Rumların da etkisiyle klarnet de eklenmiştir.

Nahıl övme şiiri Ürgüplü Aşık Mahfi Baba (1791-1853) tarafından yazılmıştır. Aruz ölçüsündedir ve ‘failatün’ kalıbıyla söylenir. Son dörtlük bu kalıpla yazılmadığından sonradan eklendiği düşünülmektedir. Her dörtlüğün başına “aman yaar” veya “aman heey” sözleri eklenerek söylenir. Günümüzde şiirin son dizesi ‘bahşiş atın!’ anlamında “Ruc edin cebasına güveyinin şanı artsın” şeklinde söylendiği belirtilmektedir. Nahıl övgüsünün dizeleri şu şekildedir:

Bir acayip nesne gördüm dallerina aferin  

Beldemizde âdet olan yollarına aferin

Görmedim ömrün içinde böyle bir dürri dıraz   

Elvan elvan ne hoş olmuş tellerine aferin

Bir yere mahsus değildir, vasfeder illeri var   

Bahçede yeni açılmış ne tuhaf gülleri var

Meclise ziya verici bihesap telleri var                                    

Kimi sarı, kimi beyaz, allarına aferin

Âşıklar derya misali bulanır umman gibi           

Eşiğine baş keserler,

Hakkolan kurban gibi meclise verir letafet şüphesiz gülşan gibi                                                                                

Etrafında mumu yanar hallarına aferin

Şam ve Mısır, Halep, Bağdat, İstanbul ve Kayseri Nice nice diyarlarda görülmemiş benzeri

Ancak Ürgüp’lü vermiştir bu nahıla şöhreti  

Şöhret-i icrasına pes, dallarına aferin

Mahfiyanın hizmeti var üstadına pirine            

Kimseler agâh olamaz ar u terki sırrına

Adet sakin oldu ise gayrı kaldır yerine                         

Bunu yapan ustaların ellerine aferin.

Son dizeden anlaşılana göre bahşis verme âdeti yerine gelince nahıl kaldırılır. Nahıl övme töreni bitince mumları söndürülür. Bahşiş için nahıl övücü, damadın ve arkadaşlarının önünde nahılı üç kez döndürür. Nahıl daha sonra gerdek odasına taşınır ve orada 3-4 gün kalır. Nahılın kaldırılmasını takiben düğün eğlencesi devam eder. Anlatılana göre bazı zenginler nahılı kiralamayıp kendilerine özel yaptırmaktadır. Ürgüp çarşısında Murat Güzelgöz’ün kardeşinin antikacı dükkânında bir nahıl süslemesi maketi sergilenmektedir.

Antik zamanların kutlamalarının günümüze bu şekilde değişerek geldiğine inanılan gelenek, Denizli’nin Çal kasabasında gelberi olarak bilinmekte ve Kars’ta da benzer bir uygulamadan söz edilmektedir. Ürgüp nahılı çok eski bir gelenek olmamasına rağmen günümüz şartlarına hızlı bir şekilde uyarak değişiklik göstermiştir. Ancak değişim geçirmiş olsa da günümüzde hayatta kalmaya çalışmaktadır. Bu gelenekle ilgili olarak çeşitli yazılar yayınlanmış olmakla birlikte bazı TV programcıları tarafından çekimler de gerçekleştirilmiştir.

UNESCO-Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine alınması için çalışmalar yapıldığına dair bir bulguya rastlamasak da temennimiz bunun üzerinde çalışılıyor olmasıdır.

İran kökenli olduğuna dair bir açıklama olmasına karşın İran’da düğün, sünnet gibi eğlencelerde değil, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi anısına Muharrem ayında yapılan geçit alayında kullanılmaktadır. Hz. Hüseyin’in öldüğünde üzeri hurma dalları ile örtülerek taşınması nedeniyle simgesel olarak “tabut”u temsil eder. Nitekim nahıl kelimesi de hurma ağacı anlamına gelmektedir.

Dikkatimizi çeken, Kapadokyalı olduğu söylenilen ve kırsal bölgelerin coşkulu tanrısı Dionysos’un bitki ve ağaçlarla olan ilişkisi ve nahıl ağacı arasında bağlantı kurulmaya çalışılması ve İran kökeninden dem vurulmasıdır.

Birebir aynısı olmayan, belki daha önce belirttiğimiz gibi Orta Asya’dan, İran’dan, Anadolu’daki Frigyalılar, Grekler vb’den gelen ortak unsurlarla kaynaşmış olması ilkel toplum zamanlarından itibaren inançla ilgili kutlamaların şekil değiştirerek, tıpkı nahıl ağacı süslemesinin iskeletindeki gibi sadece ana çatı-iskeletin bozulmadan etrafındaki nesnelerin değişmesiyle ve zamana göre kullanım amacının halk kültürüne adapte edilmesiyle karşı karşıyayız.

Nahıl ağacının düğün ve sünnet törenlerinde kullanılmasını bereket, bolluk ve yaşam gücü ile ilişkilendirdiğimizde,  hayat ağacı olarak tüm biçimleriyle (nardugan, Mayıs ağacı, nahıl ağacı, yılbaşı ağacı vb) karşımıza çıkan; topraktan doğarak tüm gücüyle canlı olan, sürekli üreyen, sürekli bir yeniden doğum süreci içinde olanı temsil eder.

Leto, Apollo ve Artemis’i kutsal bir hurma ağacına tutunarak doğurmuştur. Kozmos, bir ağaçla simgelenir (axis mundi, yggdrasil vb), çünkü bir ağaç gibi sürekli yenilenir.

Kozmik ağaçla simgelenen evrenin tüm varlıkları nahıl ağacında temsillenir; bitkiler, hayvanlar, mücevherler (taşlar)… ancak burada kozmik ağaç ve yenilenme ile ilgili eski zamanın ritüellerinin özü kayıptır; hayatın başlangıç anına dönme temsiliyle yenilenme ve bu yenilenmenin tüm topluluk yararına kutsal olanı ifade eden bir ayin olması söz konusu değildir.

Günümüze kalanda, tören alayı, yenilenmenin bereketli gücünü sözel olarak nahıl övmede “evliler tazelensin” cümlesinde bulabiliriz. Meyveler, bitkiler, taşlar, süsler şimdi nahıl ağacı üzerinde görülemese de Osmanlı dönemi nahılları ilk örneklerine günümüzden daha yakın bulunmaktaydı.

Feniks Dergi için hazırlanan bu yazı, Aktiffelsefe Antropoloji Grubu’nun ‘Kültürel Miraslarımız” ile ilgili araştırmalarından ‘Ürgüp Yöresinde Nahıl Ağacı Süsleme ve Övme” üzerine yaptığı bir çalışmanın bir özetidir.

Kaynakça:

1.Mircae Eliade. Dinler Tarihine Giriş. Birinci Basım. Kabalcı Yayınevi, 2003.

2.Emin Erdem Kaya. Nevşehir İli Ürgüp İlçesinde “Nahıl Övme Geleneği”. 1. Uluslar arası Nevşehir Tarih ve Kültür Sempozyumu Bildirileri. 16-19 Kasım 2011, Nevşehir. Nevşehir Üniversitesi Yay.2. 1. Baskı, 2012. Syf 425-438.

3.https://argosincappadocia.com/TR/Anadolunun-Suslu-Agaci-Nahil

4.http://www.kolektomani.com/gecmis-dugunlerin-sembolik-unsuru-nahillar/

5.https://islamansiklopedisi.org.tr/nahil

6.http://www.ilimdunyasi.com/diger-yazilar-1320/osmanli-senliklerinin-susu-nahillar/

7.https://www.posta.com.tr/eski-zamanin-agac-susleme-sanati-nahillar-152307

Günümüzde nahıl övme örneği ile videolara örnekler:

1.https://www.youtube.com/watch?v=UU8O1T3zmlA

2.https://www.youtube.com/watch?v=34IVWjUCm0c

Eşekli Kütüphane ile ilgili haberler:

1.https://www.egetelgraf.com/esekli-kutuphaneci-mustafa-guzelgoz-bir-insani-degistirirsen.html

2.https://www.edebiyathaber.net/esekli-kutuphanecinin-heykeli-dikildi/

3.https://www.haberler.com/esekli-kutuphanecinin-heykeli-dikildi-9561195-haberi/

4.http://www.okumaajansi.com/olumunun-13-yilinda-esekli-kutuphaneci-mustafa-guzelgoze-vefa/

5.http://www.fibhaber.com/nevsehir/esekli-kutuphaneci-mustafa-guzelgoz-kennedy-den-odul-almisti-h63649.html