Psikoloji

ÖFKE

“Hiçbir bela insan ırkına bu kadar pahalıya mal olmamıştır.” Seneca

Öfke insanlığın en büyük sorunlarından biri olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda karşımıza çıkan başka birçok sorunun da nedenidir. Eğer bir sorunu kökeninden çözmüyorsak, tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır.

Seneca, öfkeyi insan duyguları arasındaki en korkunç ve yıkıcı olan olarak tanımlar. Öfke ortaya çıktığında azgın bir hınç ile en insani olmayan şekilde şiddetin her türüne başvurarak bir öç alma, cezalandırma, karşıdakine herhangi bir şekilde zarar verme arzusu hâkimdir.

Eğer bir dakikalığına durup insanlığın tarihinde öfkenin yol açtığı yıkımı düşünürsek, bu bizi korkutur. Bunu daha açıkça kendi hayatımızda da görebiliriz: kendimize hayatımızda kaç kez öfkeye boyun eğip, istemediğimiz sonuçlardan dolayı pişmanlık duyduğumuzu ve acı çektiğimizi sorabiliriz.

Ülkeler arası savaşlarda ve her iki tarafa getirdiği yıkımda öfkenin ne kadar rolü olmuştur? Öfke yüzünden kardeşler birbirine düşman kesilir, dostlar birbirine yabancılaşır. Eğer insanlık tarihi boyunca öfkenin yol açtığı acı ve gözyaşını bir araya toplasak, bu yığın Himalayalar’dan daha yüksek ve okyanuslardan daha büyük olacaktır.

Felsefi gelenekler öfkeyi geçici bir delilik olarak niteler. Deliliğin işaretleri cüretkâr ve utanmaz hâl ve hareketler, kızgın ve korkutucu bir yüz, huzursuzluk, sık sık nefes alma, tenin renginin değişmesi, titreyen dudaklar, birbirine kenetlenmiş dişler, homurdanmalar, saldırgan sözlerdir ve tüm beden korkutucu bir görüntü alır.

Öfke ortaya çıktığında, kendine hâkim olma, akıl yürütme, olayları değerlendirme ve iyi ve kötüyü ayırma kabiliyeti tamamen ortadan kalkar.

Diğer insani kusurlar kendini gizleyebilir ve farklı görüntüler altında kendilerini saklayabilir ama öfke için bu söz konusu değildir. Öfke kendisini ne kadar çok ve büyük gösterebilirse o kadar amacına ulaşma şansının yüksek olacağını sanır.

“Hayatımızda öfkeden daha zalim ne vardır, öfkeden daha düşmanca davranan biri var mıdır?” Bu nedenle bu korkunç düşmana karşı her zaman eğitimli ve hazır olmalıyız.

Seneca ökenin insan doğasına tamamen karşı olduğunu şöyle açıklar.

  • İnsan karşılıklı birbirine yardım için doğmuştur, öfke karşılıklı yıkımı amaçlar.
  • Biri birliği arzular diğeri parçalamayı.
  • Biri yardım etmeyi diğeri zarar vermeyi.
  • Biri yabancılara bile yardım edecektir, diğeri en sevdiklerine bile zarar verecektir.
  • Biri başkasının iyiliği için kendini harcamaya hazırdır, diğeri eğer başkalarını kendisiyle birlikte düşürebilecekse tehlikeye atlamaya hazırdır.

Bazılarımız öfkenin bazen bizi cesur yaptığını ve faydalı olduğunu düşünebilir. Öfkemizi bu şekilde hiçbir zaman haklı çıkaramayız. Öfkenin hâkimiyetindeki cesaret ancak şiddet doğurur. Seneca der ki eğer öfkeli olmadan cesur olamıyorsak öfkeli olmak yerine cesur olmamak daha iyidir. Hiçbir zaman öfkeden bir fayda gelmez. Sonunda öfkenin tek getireceği sonuç yıkımdır.

Seneca kusurları erdemlerle karıştırmamamız konusunda bizi uyarır:

  • Eğer öfkeli olmadan cesur olamıyorsan,
  • Eğer açgözlü olmadan çalışkan olamıyorsan,
  • Eğer korkak olmadan sessiz olamıyorsan…

Bir erdeme ulaşmak için bir kusuru haklı çıkaramayız. Bu kusurların büyük bir yalanından başka bir şey değildir ve insanlar arasında çok hızla yayılır ve birden hayatımız kusurlarla işgal edilmiş olur yani kusurlar hayatımızı yönetmeye başlar zaten bu nedenle bunları kusurlar olarak adlandırıyoruz, özgürlüğümüzü bizden çaldıkları için.

Bir diğer açıklanması gereken konu ılımlı bir öfkenin aynı ılımlı bir aç gözlülüğün ve ılımlı bir kıskançlığın olmadığı gibi olmasının mümkün olmadığıdır. Ilımlı gibi gözüken öfke sonunda zalim bir efendiye dönüşür. Eski bir bilgelik metni olan “Sessizliğin Sesi”nin dediği gibi “kusurların gölgesinin bile sana yaklaşmasına izin verme.” yani kusurların gölgesinin bile bize yaklaşmasına müsaade etmemeliyiz çünkü onlar her fırsatta bizi yönetmeye çalışacaklardır.

Öfke konusunda diğer bir yanlış anlama “sevdiklerimizi korumak için öfke duymamız” gerektiğidir. Yani bir başkası sevdiğimiz birine kibar konuşmadığı veya saygılı davranmadığı zaman. Bu durumda öfkelenmek sadakatin veya arkadaşlığın bir işareti değildir ve içinde bulunulan durumu daha da kötüleştirecek ve sevdiğimiz kişiye daha fazla zarar ve üzüntü getirecektir. Saygılı olmayan birine öfke göstermemek veya tepki vermemek korkaklık değil ama soylu bir ruhtan gelebilecek akıllı bir davranıştır der Seneca. Sokrates’in kendisine tekme atan kişiye hiçbir tepki vermediğinde yanındaki müritlerinin şaşırmasını hatırlayalım. Sokrates onlara şöyle sorar, sizi bir eşek teptiğinde siz de onu teper misiniz? Öfkenin hâkim olduğu bir insanda akıl yürütme uçup gittiğinden bir hayvandan farkı kalmamıştır o yüzden bir tepkiyi hak etmez.

Bazılarının bir başka yanlış düşüncesi de öfkenin kontrol edildiğinde faydalı olabileceğidir. Öfkenin tam da doğası kontrol edilemez olmasıdır, bu nedenle öfkenin ortaya çıkışını engelleyici yöntemleri bilmek onu önlemenin tek yoludur.

Öfke ve Sağduyu birbirini dışlar

Doğru ve yanlışı veya iyi ve kötüyü ayırt etme akıl yürütme ile mümkün olabilir. Sağduyu hayattaki birçok akıl yürütmelerin sonucu elde edilmiş tecrübelerin birikimidir ve insanı insan yapan akıl yürütebilmesidir. Öfke ortaya çıktığında akıl yürütme yani insan doğası sürgüne gönderilir. Öfke hiçbir şeyle yarışmayı kabul etmez ve tam bir kontrol ve tek efendi olmayı ister.

Akıl yürütme ve öfke birlikte var olamazlar, birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirir. Bazı insanlar çok uzun bir süredir öfkeyle yaşadığımız için onun doğamızın bir parçası olduğuna inanırlar. Ancak öfke sonradan elde edilmiştir ve doğamızın bir parçası değil doğamıza aykırıdır.

Seneca aşağıdaki tabloda öfke ve aklıselim olmak karşılaştırır.

Öfke Aklıselim olmak
Hükümlerinde kaprislidir ve hükmü yanlış bile olsa hiçbir zaman kabul etmez. Kararlarında adil ve dürüst olmayı amaçlar.
Diğerini her pahasına yenmeyle daha çok ilgilenir. Sorunu anlamaya ve en adil çözümü bulmaya çalışır.
Diğerini dinlemeyi reddeder ve kendini savunmasına izin vermez. Her iki tarafı dinlemeye önem verir.
Tamamen dengesizdir ve sadece ileri atılmak için sabırsızlanır. Eylemi erteleyerek gerçeği bulmak için zaman kazanmaya çalışır.
Konunun dışındaki ıvır zıvır şeylerden etkilenir. Sadece konuya yoğunlaşır onu daha iyi anlayabilmek için.

Öfke her zaman öç alma amacıyla hareket eder. Bu öç alma düşüncesi ne kadar çocukça ve akılsızcadır. Biri diğerine zarar vermek ister çünkü kendisinin zarar gördüğüne inanır. Eğer bu düşünceyi çocuklarımıza öğretmiyorsak neden onu takip ediyoruz? Ne zaman incindiğimizi düşündüğümüzde öç alma düşüncesi ortaya çıkıyor. Gerçekten inciniyor muyuz yoksa incindiğimizi mi düşünüyoruz? Birçok kanılarımızın gerçeklerle bir alakası olmadığını biliyor muyuz? Çoğu zaman kanılarımızın eğitim sistemi, yetişkinler, kültür ve adetler, modalar ve arkadaşlar tarafından şekillendirildiğinin farkında değil miyiz? Şimdiye kadar birçok yanlış kanılar yüzünden ne kadar basit tartışmalar ve gereksiz üzüntülere neden olmuşuzdur. Tüm kanılarımızı kendimizi yanlış kanılardan kurtarmak için gözden geçirmemiz gerekir.

Öfke kendi deliliğini haklı çıkarmak için ne tür oyunlar oynar!” der Seneca. Gerçekten de öfkemizi haklı çıkarmak için ne kadar çok “amalar” buluruz: “ama böyle dedi, ama bunu yaptı, ama o haksızdı vb.” Şunu iyi bilmeliyiz ki öfkeyi hiçbir şey haklı çıkaramaz.

Öfkeli insan özgür değildir

İnsan öfkelendiğinde özgürlük uçar gider ve öfke tek efendi olur. Bu nedenle öfkeli insanlara karşı daha anlayışlı olmalı ve merhamet göstermeliyiz çünkü öfkenin kölesi olmuşlardır. İletişim yolları öfkeli insan ile tamamen kapanır, akla dayalı konuşmalar yapmak imkânsız hâle gelir. Öfkenin en büyük ilacı sabır ve zamandır. Öfke çok uzun zaman efendilik yapamaz ve bir süre sonra ayrılmak zorundadır ve o zaman iletişim tekrar kurulabilir ve fikirler değiş tokuş yapılabilir.

Öfke için bazı çareler

Öfkeye karşı bazı taktikler ve yetenekler geliştirmemiz faydalı olacaktır;

Sabrı geliştirmek: Sabır bir kalkan gibi bizi her tür saldırıya veya beklenmedik durumlara karşı bizi korur. Sabır olduğunda öfke büyümek için uygun ortamı bulamaz. Bedende sabır ne zaman soğuk, sıcak, açlık veya yorgunlukla karşılaştığımızda öfkelenmemektir. Akılda sabır ne zaman kibar olmayan sözler duyduğumuzda veya beklenmedik zorluklarla karşılaştığımızda zihinsel olarak sakinliği ve sağduyuyu koruyabilmektir. Sabır herkeste geliştirilebilir. Shantideva sabrı dikenlerle dolu bir dünyada çıplak ayaklarımıza giyilen bir ayakkabı gibi görür. Tüm dünyadaki dikenleri lastikle kaplamayacağımıza göre kendi ayaklarımızı kaplamak bizi bütün dikenlerden koruyacaktır der.

Öfkenin ilk işaretini görür görmez ona karşı durmak: Öfkenin ortaya çıkabileceği ortamlardan uzak durmak yani hijyen gibi hastalığı engellemek hastalık ortaya çıktıktan sonra onunla savaşmaktan daha kolaydır.

Öfke yavaş yavaş büyür bu nedenle onun varlığını fark etmek için sürekli kendimizi gözlemek ve öfke tohum aşamasındayken onu yok etmek. Burada kanılarımızı da değiştirmenin büyük faydası olacaktır.

Seneca biraz acı çekmenin öfkelenmekten daha iyi olduğunu söyler: Öfkeye kurban düşmektense biraz zorluk ve acı çekmek hiç sorun olmamalıdır çünkü öfkenin getireceği acı hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.

Öfkenin eline düştüğümüzde, hiçbir kelime söylememeye, hiçbir eylem yapmamayı ve hiçbir karar vermemeye çalışmalıyız: Başkalarından kendini uzaklaştırarak zaman kazanmaya çalışabilirsin. Senaca der ki “öfkeyi önlemenin en iyi yolu onu geciktirmektir” yani bir kaç dakika daha öfkeye direnebilirsek bizi terk etmiş olacaktır.

“Kibir ve cehalet bizi öfkelenmeye meyilli kılar” diyor Seneca: Kibir çünkü hiçbir eleştiri ve rekabet kabul etmez. Cehalet çünkü öfkeli insanın özgür olmadığını bilmez ve bu nedenle öfkeli olanın sözlerine ve eylemlerine tahammül gösteremez.

Seneca der ki “öfke diğer kusurlar gibi aklı baştan çıkarmaya çalışmaz ama onu zorla kaçırır.” Bu neden dolayı öfke en yıkıcı kusurdur ve arkasında harabeye dönüşmüş birisi bırakır.

Seneca bizi yine uyarır “hiç kimse kendisini öfkeden güvende hissetmesin çünkü kibar ve yumuşak olanları bile zalim ve şiddet dolu eylemlere sürükleyebilir.” Kendimize güvenmek yerine aldığımız kişilik eğitimine güvenmeliyiz. Bizi neyin öfkelendirdiğini gerçekten bilmiyoruz. Öfkeye karşı kendimizi her zaman hazırlıksız bulabiliriz bu nedenle herkesin bu konuda felsefi bir eğitim ve terbiyeye ihtiyacı vardır.

Tüm kötülüklerin en büyüğü öfkeden kaçmak ne büyük mutluluk çünkü onun yoldaşları delilik, gaddarlık, zalimlik, hiddet ve diğer yıkıcı kusurlardır!” diyor Seneca.

Öfke barış ve mutluluğumuz önündeki en büyük engeldir. Sabrımızı yeterince geliştirinceye ve kendimizi yeterince tanıyıncaya kadar öfkenin neden olacağı sayısız acılardan geçeceğiz.

Hepimiz Dünya Barışına katkıda bulunmak istiyoruz. Bunun en kısa ve çabuk yolu kendi öfkemizle mücadeledir. Bu gezegende ne kadar az öfke olursa o kadar çok canlı mutlu ve huzurlu olabilir.

Öfke ve buna benzer yıkıcı güçlere karşı bizi hazırlayacak felsefi bir eğitimin değerini kim inkâr edebilir?

Seneca’nın yaşadığı zamanlara göre bizim yaşadığımız zaman çok farklı olabilir ama insanın öfkeyi yok etme konusunda çok fazla ilerlemediğini görüyoruz. Hatta günümüz şartlarının öfkenin yeşermesine daha çok olanak verdiğini bile söyleyebiliriz. Öfke denen düşmanı daha çok tanıdıkça ona karşı her zaman bir adım önde olabiliriz. Felsefenin çağrısını tekrarlamanın zamanı “Kendini Tanı”.

GÜNER ÖRÜCÜ

KAYNAKLAR

  1. Moral Epistles, About Anger, Lucius Annaeus Seneca (Translated by Richard M. Gummere)
  2. A Guide to the Bodhisattva’s Way of Life, Shantideva

 

ÖZ GÜVENLİ ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK  

Günümüzde anne-babaların çocuk yetiştirirken en önemsedikleri konulardan biri de kuşkusuz “öz güvenli” bir çocuk yetiştirebilmek. Kimisi kendisi geçmiş yaşantısında yeterince öz güvene sahip olmadığı için yaşadığı güçlükler nedeniyle kimisi de çağımızdaki çetin yaşam koşulları karşısında çocuğunu daha güçlü kılabilmek adına kendine güvenen bir çocuk yetiştirmeyi hedefliyor. Böyle bir kaygı içindeki anne-babalar hangi davranış ve tutumlarının çocuğunun öz güvenini geliştirdiği konusunda kafa karışıklığı yaşayabiliyor.

Ne yazık ki çoğu zaman öz güvenli çocuk yetiştirmek adına pek çok hatalar yapılabiliyor. Çocuğa kaldırabileceğinin üzerinde özgürlük tanımak, incinmesinden duyulan endişe nedeniyle yaşayabileceği bütün problemleri engellemeye çalışmak, sorumluluk vermek yerine onun adına birçok işi halledivermek, karar verme becerilerini geliştirmek adına sadece çocuğun verdiği kararlara bağlı hale gelmek bunlardan sadece bazıları. Bütün bu tutum ve yaklaşımlar maalesef çocuklarımızı ben-merkezci,  sabırsız, öfke kontrolünden ve problem çözme becerilerinden yoksun yapabiliyor.

Öte yandan günümüz çocukları için durum hiç de kolay değil. Hızlı gelişen ve değişen dünyada çocuklarımızın üstesinden gelmesi gereken güçlükler hem niceliksel hem de niteliksel açıdan artıyor. Boşanma, akran zorbalığı, istismar gibi çeşitli travmatik yaşantılar çocuklar için örseleyici olabiliyor. Bunun yanı sıra yetişkinlerin içine düştüğü “zaman telaşı” çocukları da aynı dar boğaza sokup; okuldan, dershaneye, spor antrenmanlarından müzik aktivitelerine ailelerinin onlar için çizdiği yaşam sınırları içinde çocuklar da aynı koşuşturmacanın esaretini yaşayabiliyor.

Çocuklarda öz güveni geliştirmek adına yapılan ama çoğu zaman öz güveni örseleyici davranışların genellikle bilgisizlikten, kafa karışıklığından, anne-babaların kendi anne-babaları gibi olmamak adına geliştirdikleri işlevsiz yeni tutumlardan, çocuklarını içine ittikleri rekabetçi bir yaşamdan kaynaklandığı söylenebilir. Öte yandan anne-babalar çocuk yetiştirirken neyi yapmamaları gerektiğini çok yerden duyarken neleri yapabilecekleri konusunda net önerilere ulaşamayabiliyorlar.

Peki, öz güvenli çocuk yetiştirmek nasıl mümkün olur? Aslında bu “başarı” ya da “başarısızlık” gibi bir sonuçtan ziyade bir süreç meselesidir. Bir ömür boyu çocukla kurulan ilişki ve iletişimin kalitesiyle de şekillenebilecektir. Yaşamının her döneminde çocuğunuzun öz güveni inşa etmek için fırsatlar vardır. İşte bu fırsatlardan bazıları…

İhtiyaçlarını karşılamak: Eminim ki bunu okuduğunuzda “çocuklarımız için çalışıyoruz zaten” diye içinden geçirenleriniz olacak. Günümüz dünyasının sorunu ne yazık ki çocukların ihtiyaçlarını karşılama konusundaki güçlükten ziyade bir oran, denge sorunu olarak karşımıza çıkabiliyor. Gerçekten aç olan, çalışmak zorunda kalan çocukları saymazsak eğer günümüzde çoğu anne- baba varını yoğunu çocuklarına adayabiliyor.  İhtiyacı olmadığı halde arkadaşlarının gerisinde kalmasın diye girişilen madde dünyasındaki alış-veriş yarışı, değişme sıklığı takip edilemeyen cep telefonları, cep telefonlarına bağlanan internetler, tabletler… Bütün bunlara ulaşmak için çaba harcamaya gerek duymayan bir nesil. Çocuk öyle bir alışıyor ki almaya… Anne-baba bir seferinde “almayacağım” dediğinde evde kıyametler kopabiliyor;  çocuk merkezinde dönen ailede anne-baba arasındaki ilişkiler bozulabiliyor, bu konular nedeniyle anne-baba arasında oluşan tutum farklılıkları başka krizleri tetikleyebiliyor. Öte yandan bu durumu keşfeden çocuklar süreci başarıyla manipüle edebiliyorlar;  ailesine yetersiz anne-baba duygularını yaşatacak mesajları göndermenin mucizevi sonuçlarını görüveriyor, isteklerine ulaşıveriyorlar. Bu döngü böylece her seferinde tekrarlanabiliyor.

Aslında çocukların ihtiyaçlarının karşılanmasının yarattığı güven duygusu bebeklik dönemine kadar dayanır. Yaklaşık bir yaşına kadar bebeğin en temel ihtiyacı “karnının doyması”dır. Ağladığı anda annesinin yanında olacağını bilmesi, karnının acıktığını fark edebilen birinin varlığından duyulan güven, çocuğun öz güveninin çekirdeğini oluşturan ilk adımdır. Bu kişi ister anne olsun, ister baba, ister bakıcı veya herhangi başka biri, yeter ki bu ihtiyaçları fark edebilsin, anında karşılayabilsin, duyarsız kalmasın, ertelemesin. Günümüzde ne yazık ki bu durum biraz tersi yönde işleyebiliyor.  Artık birçok anne-baba çocuğunun yemek yememesinden mustarip!  Evet, anne-babanın beklendiği kadar yemek yemeyen çocuklar var, yok değil! Beklentiler onların kaldırabileceğinin üzerindeki miktarları içerince, acıkmadan yemeğe zorlanınca, çocuğun anneyle iletişim kurabildiği tek nokta yemek yedirme mücadelesi olunca çocuklar direnç geliştirebiliyor. Ama kolay değil her durumu fırsat bilen bir anne-babanın çocuğu olmak. Arabada, oyun parkında, kaydıraktan kayınca, salıncaktan inince her zaman ve her yerde ağzına tıkılan bir yiyecekle karşı karşıya olmak çok da kolay olmayabilir. Üzülerek eklemeliyim ki bebeği doyurmada aşırılığa kaçmak çocuğun ileride bağımlılık gibi kişilik problemleri yaşamasına neden olabildiği söyleniyor. İşte öz güvene en büyük darbe! Beklenilen doğru tutum ise bebeğin mimiklerini doğru okumak, acıktığında karnını doyurmak, ağladığında duyarsız kalmamak gibi ilgi ve şefkat içeren tutumlardır.

Sevmek: İstisnalar dışında çoğu anne-baba çocuğunu sevdiğini söyler. Kuşkusuz da öyledir. Oysa burada kastedilen daha çok koşulsuz sevmek. Sınavlardan düşük not alsa da sevmek, en yakın arkadaşımızın çocuğu kadar sportif, girişken vb. olamasa da sevmek ve en önemlisi bunu ona hissettirmek. Çocuğu hediyelere boğmak değil! Onu yaşıtlarıyla kıyaslamak, alay etmek, hoş olmayan adlar takmak,  “sen zaten hiçbir şeyi başaramazsın” mesajları göndermek çocuğun öz güvenine bizzat anne babaların attığı darbeler olabilmektedir. Örseleyicidir, yaralayıcıdır, güven kırıcıdır. Her maddede göz önünde bulundurulması gereken en önemli nokta “denge”yi sağlamaktır. Çocuğu aşırı sevmek aşırı koruyucu olmayı getirir. Aşırı korunan çocuklar kendi ayakları üzerinde duramaz, hayatın gerçeklerini öğrenemez, sorunlar karşısında baş etme becerilerini geliştiremez. Okulda bir arkadaşıyla kavga edince okulu birbirine katan anne-babalar, hatta birbirlerini arayıp tehdit edenler, okulu gelip diğer çocuğu sıkıştıranlar günümüzde hiç de azımsayamayacağımız kadar sık tanık olduğumuz durumlar. “Zaten gelecekte hayatın zorlukları ile baş başa kalacak, şimdi fırsatım varken ben çocuğumu koruyayım” diye düşünen anne babalar ne yazık ki en büyük yanılgının içinde olabilirler. Çocuğunun geleceğini elleriyle inşa edenler dahi çocuklarının acı çekmelerini engelleyemeyebilirler. İzin verin çocuğunuz doğal sürecinde yaşayarak doğrulmayı öğrensin. Tabii ki bunun diğer ucu olan çocuğuna aşırı özgürlük tanıyan, ilgisiz, travmatik yaşantıların içine iten anne-baba tutumlarından uzak durarak…

Sınır koymak:  Tam da bu noktada sınır koymanın öneminden bahsedebiliriz. Günümüzde ne yazık ki çoğu aile çocuk merkezli bir yapıya sahip. Arkadaş gibi anne-baba olma kaygısı taşıyan ebeveynler çocuklarıyla arasını bozmamak adına veya onların öz güvenini zedelememek, onları başarılı bir birey olarak yetiştirmek adına gerekli sınırları koymaktan uzaklaşabiliyor. Oysa sınır ve kuralların olmaması sebebiyle oluşan belirsizlikler çoğu zaman kaygı vericidir.  Bu sebeple, toplumsal kuralları çocuklarına öğreten ve etkin sınırlar koyabilen anne-babalar, çocuklarının arkadaşları tarafından kabul görmesine, toplum içinde onay görmesine ve daha mutlu bir yaşam sürmesine yardımcı olabilmektedir.  Çocuklara koyulabilecek sınırlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz;  süpermarkete gittiğinde evde var olan onca oyuncağına rağmen bir başkasını  da alamaması, misafirin evindeki oyuncağı eve getirememesi, o istedi diye alış-verişe çıkılıp o sıkılınca eve dönülmemesi, sadece onun istediği TV programlarının izlenmemesi…

Sorumluluk vermek: Sınır koyma noktasında güçlük yaşayan anne-babalar çocuğuna sorumluluk vererek bir adım atabilirler aslında. Sorumlu davranışlar sınırlı davranışları da içerebilir. Örneğin, çocuğun yemek masasını hazırlarken yardım etmesi konusunda ona verilen bir sorumluluk yemek saatinde bilgisayarının başında oynama davranışına getirilmiş bir sınırdır aynı zamanda. Çocuğa yapabileceği küçük şeylerden başlayarak sorumluluk vermek, bu süreç içinde onu gözlemlemek ve süreç içindeki çabalarını fark eder etmez takdir etmek, sonunda da onun başarı duygusu yaşamasını sağlamak öz güveni geliştirici olabilecektir.

Takdir etmek: Tıpkı yetişkinler gibi çocukların da en önemli ihtiyaçlarından biri en çok güvendikleri, inandıkları ve kendilerini beğendirmeye çalıştıkları (ergenlik döneminde bile) anne-babalarından olumlu geri-bildirimler almaktır. Burada dikkat edilebilecek en önemli nokta, çocuğunuza sırf çocuğunuz olduğu için veya onun zayıf gördüğünüz yönünü desteklemek için gerçekçi olmayan, abartılı övgü cümleleri söylememek olacaktır. Keza böyle bir durumda en şiddetli tepkiyi yine çocuklarınızdan alma olasılığınız doğabilir. Takdir etmek gerçek bir davranışa veya çabaya verilen olumlu geri-bildirimlerdir. Bu geri-bildirimler sözel olabileceği gibi omzunu sıvazlamak, başını okşamak, gözlerinin içine bakarak gülümsemek, elinizde başarı işareti yapmak gibi birçok davranışı da içerebilir.

Değer yargılarını öğretmek: Değer yargılarının hızla yitirildiği veya önemsizleştirildiği günümüzde bu maddeye özellikle ve son olarak değinmek istedim. Şimdi kafanızda “tamam değer yargıları önemli bir şey ama öz güvenle ne ilgisi olabilir” diye bir soru geçiyor olabilir. Tam da bu noktada değer yargıları diyerek neyi kastettiğimi açabilirim biraz. Değer yargıları ile dürüstlük, adalet, hoşgörü, saygı, sabır, disiplin, azim… ve daha birçok erdemi kastediyorum. Her bir erdemi tek tek ele alacak olsak (örneğin disiplin, sabır, azim gibi) bunların tek başına bile öz güven inşa etmeye katkılarından sayfalarca bahsedilebilir. Ancak daha genel bir bakış açısıyla diyebilirim ki, erdemlere sahip olmak kişinin boşluğa düşmesini engelleyebileceği, kendi iç-dengesini bulmasına yardımcı olabileceği, hangi durumda nasıl davranacağını bilemediği durumlarda yol gösterici olabileceği için öz güvenli birer birey olmada temel yapı taşlarını, iç dinamizmi oluşturabilecektir. İşte bu yüzden de değer yargılarını çocuklarımıza vermek hem öz güvenli çocuklar yetiştirmek hem de öz güvenli bir toplum olabilmek için en önemli madde sanırım.

Nurten KARACAN

Uzm. Psikolojik Danışman