Spor

SAVAŞ SANATLARININ ZİHİNSEL İLKELERİ

Bu yazıda günümüzde ismi kirlenmiş veya artık kullanılmayan bir kavram olan savaş sanatlarından bahsedeceğim. Genel olarak savaş sanatları nedir? Savaş sanatlarının ilkeleri nelerdir? Savaş sanatları çalışmak bize ne kazandırır? Bunun gibi soruların cevaplarına, Yüksel Yılmaz’ın Dövüş Sanatlarının Temel İlkeleri kitabını referans alarak değineceğim.

Yıllar önce bir sahafta gözüme ilişen ve ilgi alanım gereği merak ettiğim bu kitabı, her ne kadar yazarını o güne kadar tanımıyor olsam da okuduğumda iyi ki almışım demiştim. Gelin önce Yüksel Yılmaz kimdir, ondan bahsedeyim.

Yüksel Yılmaz, çocukluğundan beri savaş sanatları ile ilgilenmiştir. Özellikle Bruce Lee’nin orijinal sistemi olan Jeet Kune Do sanatında yetişmiştir. Daha sonradan kendisine ait “Kulelkavido” isimli dövüş sistemini geliştirmiştir. Kocaeli başta olmak üzere Türkiye’nin her yerinde öğrencileri vardır. Yazarın kitabının ismi Dövüş Sanatları da olsa, fikirsel olarak savaş sanatlarını aktarmayı amaçlayan bir eserdir.

Peki, savaş ve dövüş kavramlarından hangisinin kullanıldığının bir önemi var mıdır veya bu sistemlere genel olarak savunma sanatları, dövüş sporları veya savunma sporları da desek olur mu? Konu okuyucuda; ‘aman canım bu kadar üstünde durmaya ne gerek var’ hissi yaratabilir. Ancak kavramların isimleri, o konuda hiçbir şey bilmesek de bize çok fazla bilgi verir.

Savaş sanatları, İngilizcede Martial Arts’dan gelmektedir. Bu kavram da Latinceden gelmekte. Yani Roma uygarlığından. Ve Roma uygarlığında Martial, Mars’a denk gelir. Bu sanat Mars’ın sanatıdır.

Mars mitolojide Savaş Tanrısı olarak geçer. Koruyucudur, gözü pektir, cesurdur, âşıktır, her şey huzurlu, sorun yokmuş gibi olsa da, rahat duramaz ve gerçek huzuru yaratana kadar sahte huzur ortamını bozan olarak bilinir. Mars, Grek uygarlığında Ares olarak da karşımıza çıkmaktadır. Tabi Savaş Tanrısı sadece bu iki uygarlıkta yoktur. Hint’te İndra, Azteklerde Camaxtli, Hitit’te Aştapi ve daha birçok uygarlıkta da Savaş Tanrıları görülebilir.

Mars koruyucudur, düzeni korur. Düzeni korumak sadece fiziksel bir şekilde korumak değildir. Her planda bir korumadan söz edilmektedir. Duygularımızı, fikirlerimizi ve enerjimizi de korumaktır. Tüm unsurlarımızın doğru bir fikre, duyguya ve enerjiye sahip olması için savaşır. Dost bildiğimiz düşman duyguların, fikirlerin ortaya çıkması için nifak tohumları atar ki, ak koyun kara koyun kendini göstersin. Ortaya çıktığında ise savaşmaktan geri durmaz. Her zaman en öndedir. Bir sorunun farkına varıp onu düzeltmeye çalışandır. Günümüzdeki savaş anlayışı gibi yaklaşmaz. Birileri bu sorunu benim yerime çözsün ben de uzaktan organize edeyim demez. Savaş sanatları bizlere, Mars’ın bu yeteneklerini kendimizde geliştirme fırsatı sağlar. Bu bir sanattır, çünkü hem bize hem diğerlerine ilham olur.

Sanatın en temel amacının; temas eden kişileri daha üst bir farkındalık seviyesine ulaştırmak, kişiyi hayatta taşıdığı yanlış kalıplarından kurtarmak ve bu kalıplar yerine kişinin içindeki iyiyi ve güzeli uyandırmak olduğunu söylesem yanlış olmaz. Mars’ın sanatı da en temelde bizlere bu fikirleri anlatmaya çalışır.
Peki, ya savaş sanatları değil de dövüş sporları, savunma sporları gibi kavramlardan ne anlamalıyız? Felsefe çalışan kişiler olarak, biliyoruz ki insanın tek bir özü ve maskeleri vardır. Tüm kavramların bir özü ve maskeleri vardır. Savaş Sanatları, özdür. Diğer kavramlar maskeleridir. Çünkü genelde yapılan, özden gelen bilgiyi kullanmadan veya kullansa bile özün farkında olmadan, ezberci bir şekilde, sadece fiziksel hareketlerin tekrarına dayandırılmasıdır. Yani mektupsuz bir zarf gibidir. Şekli çok güzel, çok renkli, çok işlevsel olabilir ancak neyin neden yapıldığını bilmeden, sadece bedeni güçlendirmek, çalışan kişiyi asıl amaçtan uzaklaştırır. Asıl amaç ise, insanın kendini tanıması ve daha iyiye dönüştürmesidir. Bu noktada savaş sanatları kavramı, diğer kavramlardan ayrılır.

Savaş sanatları, tarih boyunca aynı kökenden çıkmıştır. Ancak sonradan özden ayrılmıştır. İnsanların daha iyi bir insana dönüşmesi için bir yoldur. Ancak genelde bu şekilde kullanılmamaktadır. O yüzden dövüş olmuştur. Herkesin sadece ‘Ben neler biliyorum’ şovunu yaptığı bir mecra olmuştur. Bunu her stil veya her usta yapıyor demek yanlış olur. Özden ayrı da olsa dövüş sporları çalışan ustalar arasından, bu özle bir bağlantı kuranlar mutlaka vardır.

Kitaba geri dönecek olursam; kitapta dövüş sanatlarının 3 ilkeden oluştuğundan bahsedilmektedir. Bunlar; Zihinsel, Bedensel ve Ruhsal ilkelerdir. Bu ilkelerin her biri farklı bir soruya cevap verir. Zihinsel ilkeler bize savaş sanatlarının “Ne” olduğuna dair cevaplar verirken, Bedensel ilkeler bize “Nasıl” yapılması gerektiğini ve Ruhsal ilkeler de “Neden” yapıldığından bahsetmektedir. Bu yazıda zihinsel ilkeler üzerinde duracağım.

“Gönül istemeden zihin(beyin) harekete geçmez. Beyin emretmeden beden harekete geçmez. Beden harekete geçmeden yani amel (icraat) olmadan ruhsal fayda sağlanamaz.”

Diyelim ki başarılı olmak istiyoruz, duygularımız bize diyor ki; ‘Öyle bir şey yapalım ki, insanlar bizi takdir etsin.’ Arzulara bulanmış düşüncelerimiz de bize; ‘Bunu, şunu yaparsak başarılı oluruz ve istediğimiz takdir edilmeye ulaşırız’ diyor. Düşüncelerimiz, istediğimiz başarıya ulaşmak için gerekli düzenlemeyi planlıyor ve bedenimize uygulatıyor. Herkes mutlu. Ancak, bu mutluluk Kant’ın bahsettiği şekilde memnunluğa dönüşmüyorsa, yerini mutsuzluğa bırakacaktır. Kısa süreli ve geçici olacaktır. Kant der ki; “Yaptığın eylem sadece kendin için değil, tüm insanlık için doğru olsun. Herkes uyguladığında onlarda da aynı güzel şeyi uyandırsın.” İşte bu amel ile hareket edilirse, ruhumuz da beslenmiş olur ve duygularımız daha çok bunu istemeye devam edeceği için de bu döngü devam eder.

İmam-ı Gazali der ki; “Kalp bir havuz gibidir, beş duyu organı da havuza dışarıdan akan beş dere gibidir. Eğer havuzun dibinden temiz su almak istersen, bunun çaresi, havuzdaki bütün suyu boşaltman, sonra bu suların getirdiği siyah çamuru çıkarman ve bir daha su gelmemesi için suyollarını kesmen ve havuzun dibini, içinden temiz berrak su çıkabilecek şekilde yapmandır. Havuz, dışarıdan gelen suya alıştığı müddetçe dibinden su çıkması mümkün değildir. Bunun gibi kalbin içinden gelen ilim, dışarıdan gelenlerden kurtulmadıkça hâsıl olmaz.”

Yeni ve daha iyi bir ben yaratmak için eski benin alışkanlıklarını bir kenara bırakmak gerekir. Eski alışkanlıkları silmem ve yenilerini, bilinçli bir şekilde belirlediklerimi yerine koymamız gerekir. Kilo vermek istiyorsam yemek yeme ve hareket etme alışkanlığımı değiştirmem gerekir. Bir dönem bazı şeyler yapıp kilo verebilirim ancak eski alışkanlıklarımla yemeye devam ediyorsam eski hâlime döneceğim. Çünkü ne ekersek onu biçeriz.
Suhunryu Suzuki bir sözünde; “Genellikle bir şey basit olduğunda, ‘ha ben bunu biliyorum, çok basit; bunu herkes bilir’ deriz. Fakat eğer onun değerini keşfetmezsek hiçbir anlamı olmaz. Bu, bilmemekle aynı şeydir.” der.

Hangi alanda olursa olsun, bir şeyi öğrendiğimizde Suzuki’nin söylediği cümlenin ya aynısını söyleriz ya da muadilini söyleriz. Bu nokta aslında en önemli andır. Kırılma noktası olabilir. Detaylara önem vermemeye başladığımızda, ilgimizi, sevgimizi, dikkatimizi o alandan çekiyoruz demektir. İlgi, sevgi ve dikkat eksik olduğunda gelişim gösteremeyeceğimiz açıktır. Örneğin, bir bitkiye bakıyor olalım; ona olan dikkatimiz azalırsa, en son ne zaman su verdiğimizi hatırlamayabiliriz. Yaprakları soluyorsa bunu çok net bir şekilde belli olunca fark edebiliriz. Bunları geç fark etmek o bitki için ihmal ettiğimiz şeyleri telafi etmeyi gerektirir. Telafi etmek için normalden daha fazla bir ilgi ve dikkat koymak gerekir. Bunu da yapacak ilgim yoksa bitki ölmeye mahkûm olur. Eylem basittir ama bir bitkiyi bile yaşatmak zor bir olgudur.

Hayatlarımızda zor şeyler olsun ve üstesinden gelelim isteriz. Kolay gördüğümüz şeyleri yapmama veya önemsememe hâlinde olabiliriz. Kolay dediklerimizin, bizler için asıl zorluk olduğunu fark edebildiğimizde, var olmaya başlarız. Çünkü kolay diyen, ilgisi dağılan, bizim maskelerimiz, dediğimiz kişiliğimizdir. Kolay işler kişiliğimizi istediğimiz gibi kullanmamızı sağlayacak fırsatlardır. Bunu kendi başımıza yapmak zordur. Duygularımızı ve düşüncelerimiz dizginlemek meşakkatli bir iştir. Nefs terbiyesi olarak da geçen bu kavramları terbiye etmek çok uzun zaman ve uğraş ister.

Savaş sanatları bu konuda yardımcı olabilecek etkili yöntemlerden biridir. Çünkü direk duygu, düşünce, enerji ve fizik bedenin eğitimi üzerine çalışır. Fizik bedeni forme etmek gerekir. Enerjimizi doğru bir şekilde kullanmak, günün koşuşturması yetmiyormuş gibi bir de fiziksel aktivite için harcayacak enerjiyi ortaya koymak gerekir. Düşüncelerimiz bize yaptığımız işin basit, anlamsız veya şu an başka şeylerin çok daha önemli olduğunu söyleyebilir. Hatta yeterli olmadığımızı, sırf daha fazla rezil olmamak için yapmamamız gerektiğini bile söyleyebilir. Düşünceleri bir noktada toplamayı yani konsantre olmayı öğrenmemizi gerekir.

Duygularımızı da es geçmemek lazım. Onlar da bir şeyle uğraşırken ya korkak ya severler. Kimisi savaş sanatlarından korktuğu için ilgilenmez, kimisi de duygusal olarak tatmin olduğu için devam eder. Korkanlar için iyi bir fırsattır. Korktuğumuz için hayatta yanlış yaptığımız o kadar şey var ki… Korktuğumuz için insanlara güvenmeyiz, insanlarla iletişim kurmayız, yalnız kalırız, bir işe başlamayız, birini korumayız, elde ettiğimiz şeyleri paylaşmayız vb. Ancak bir kaynak suyunu düşünelim, okyanusa ulaşmak için dağın tepesinden çıkar ve yol arar. Baktığınızda korkutucudur. Çünkü ilk çıkış anında yolunu bilmez, nereye varacağını nelerle karşılaşacağını, hedefine varıp varamayacağını, biri tarafından içilip içilmeyeceğini bilmez. Ama kokmaz. Ya da korksa bile yapılması gerekeni yapar. Hayat verir. Duygusal tatmin arayanlar, duyguları onları terk edene kadar devam ederler. Duygular ya biri kötü bir yorumda bulunduğunda ya kişi kendini yeterli görmediğinde ya da duygusal olarak kişiyi tatmin eden başka bir unsurla karşılaştığında insanı terk eder.

Savaş sanatlarında, kişiliğimizin seslerini basit işlerle forme etmeyi öğreniriz. Bunu öğrenmek kolaydır. Çünkü sonucunu direkt görürüz. Ama etkisi tüm hayatımızda karşımıza çıkar. Korkmadığımız için insanların sorunlarını dinleyebiliriz, insanlara gülümseyebiliriz, güvenebiliriz, kendimizi daha net ifade edebiliriz, karşımızdaki bizi anlamıyorsa farklı yollar deneyebiliriz ve daha nice potansiyelimizi ortaya çıkartabiliriz.

Uğraşılması gereken konu, duygular istemese de devam etmektir. Çünkü sevmediğimiz bir yemeği sonradan sevdiğimiz olmuştur. Ya da çok sevdiğimiz şeylerin, o kadar da hoşumuza gitmediğini fark ettiğimiz anlar olmuştur. Ancak tüm bunlara rağmen devam etmek, Kant’ın bahsettiği şekilde düşünen bir varlık olmanın, yani insan olmanın gerekliliğidir. Bu sayede kendi üzerimizde zafer kazanabilir ve içimizde saklı olan potansiyellerimizi keşfedebiliriz. “Tekmenin hız almasının başlıca sebebi zihinseldir. Zihinsel dediğimiz bu sebebin adı “konsantrasyon”dur. Bu konsantrasyon sebebiyledir ki; yumruğun da tekmenin de gücü zihindedir.”

İngiliz psikiyatrist J.A. Hadfield “Güç Psikolojisi” adlı eserinde bir deneyden bahseder; “Hadfiel üç kişi üzerinde üç ayrı durumda güç deneyi yapmıştır. Bu üç kişi normal durumda 45 kg kavramışlardır. Hipnozla uyutulup zayıf oldukları telkin edildiğinde kavrayabildikleri güç 3 kilograma düşmüştür. Güçlü oldukları telkin edildiğinde ortalama kavrama güçleri 65 kilograma yükselmiştir.”

Savaş sanatları fiziksel bir olgu olarak karşımıza çıksa da burada bahsettiği gibi konsantrasyon gücümüzü sınar. Ne kadar konsantre isek o kadar etkin oluruz. Vücudumuza o kadar hâkim oluruz. Mesela yumruk atarken, yumruğum kasılı olursa bu tüm enerjimi bir noktada birleştirdiğimi gösterir. Ancak yumruk atarken insan en iyi ihtimalle kolunu kasar. Bu büyük bir enerji ve güç kaybıdır. Bir iğneyi düşünün, tek noktadan biraz etki ile delemeyeceği şey azdır. Sağlam bir duvarı da iğneyle delemeyiz tabi, ancak yıkmak istiyorsak, tek bir noktasına odaklanmak ve oraya vurmak gerekir. En önemlisi de ne kadar güçlü olduğumuz değil ne kadar sürekli uyguladığımız, yani kararlı ve irade sahibi olduğumuzdur. Tüm bunlar fiziksel hareketlerin arkasındaki temel ilkelerdir. O yüzden zihni kontrol edebilmek, istediğimiz tek bir noktaya odaklayabilmek gerekir. Savaş sanatları çalışırken insan ister istemez bunu yapmaktadır.

“Yemek için mi yaşıyorsunuz, yaşamak için mi yiyorsunuz? Hayvanlar yemek için yaşadıklarına göre, siz yaşamak için yiyorsunuz.”

Platon insanın içinde üç ben olduğundan bahseder.
– Hayvani Ben (Kişiliğimiz bulunduğu yer)
– İnsani Ben (İki ben arasında seçimler yapan kısmımız)
– Tanrısal Ben (Potansiyellerimiz)

Kant bu öğretiyi şu şekilde kullanır; “İnsan düşünen bir varlık olarak hareket etmeyi hatırlamalıdır.” Yani kişiliğin maymun iştahlılığını takip etmenin, düşünen ve kendi kararlarını veren bireye yakışmayacağı üzerinde durur.

Savaş sanatları için de bu geçerlidir. Dövüş dediğimiz olgu, içimizdeki hayvani ben’e aittir denilebilir. Çünkü duygusal ve düşünsel olarak bir tatmin vardır. Savaş sanatları ise bize bunun ötesinde, doğru anda doğru karar verebilmek için korkmamayı öğretir.

Bir hikâye ile anlatmak gerekirse; Bir samuray ormandan geçerken karşısına bir haydut çıkar “Ya paranı ya canını!” der. Der ama samuray yürüyüşünü bile aksatmadan kınından çektiği kılıcı ile geniş bir daire çizerek saldırganı o anda cansız yere serer ve ardına bakmadan yoluna devam edip gider. İkinci bir samuray da ormanda ilerlerken bir soyguncu ile karşılaşır ve tekmelerini, yumruklarını kullanarak soyguncuyu yarı ölü bir halde arkasında bırakıp yoluna devam eder. Üçüncü ve son samurayın karşısına çıkan soyguncu da elindeki koca bıçakla onu tehdit ederek nesi var nesi yoksa kendisine vermesini, yoksa onu öldüreceğini söyler. Samuray, “Zavallı adam. Hâline bakılırsa aç olmalısın, bende yeteri kadar yiyecek içecek var, al şunları ayrıca buralarda bir han var, istersen seni götüreyim, iyice karnını doyurur dinlenirsin, merak etme ben ödeyeceğim” der ve de öyle yapar. “Erdem olmadan ilerleme olmaz. Disiplin, istikrar olmadan olmaz. Bunlar temeldir. Temelsiz olmadan hiçbir şey olmaz.”

Yüksel Yılmaz’ın kitabındaki bu kısım, Kant’ın da bahsettiği ‘herkes için doğru’ kavramı tadındadır. Erdemler ben demez, biz der. Erdem olmadan ilerleme olmaz. Para kazanacaksak disipline, düzene ve çalışkan olmak gibi meziyetlere ihtiyacımız var. Yemek yapacaksak da düzene, çalışmaya, canımız alışveriş yapmak istemese de gidip gerekli malzemeleri almaya ihtiyacımız var. Yani disipline ihtiyacımız var. Ya da savaş sanatları çalışırken bir gün çalışayım beş gün çalışmam, istediğim teknikleri çalışırım istemediğimi çalışmam diyemeyiz. Bizi çalıştıran kişi eksik yanlarımızı gidermemiz için bizden gerekli disiplini, çalışmayı ve istikrarı göstermemizi ister. Yani gelişmek ve ilerlemek istiyorsak bahsettiğimiz erdemleri ve daha nicelerini hayatımızda barındırmaya ihtiyacımız var.
Savaş sanatları bunu bize somut bir şekilde gösterir. Yeterince yukarıya tekme atamıyorsam, esneklik çalışmam gerekir. Düzenli bir şekilde esnemek, yani yeni fikirlere açık olmak, zihinsel esnekliğe sahip olmak ve istediğim noktaya ulaşmak için sürekli bir şekilde çalışmaları sürdürmem gerekir. Yeterince güçlü değilsem belli periyotlarla bedenimi güçlendirmeye ihtiyacım var. Bu da kararlı olmayı gerektirir. Hayatta ne kadar kararlı ve konsantre isek o kadar güçlüyüz de diyebiliriz.

“Zihnimizi ve bedenimizi tümüyle yaptığımız şey üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Nesnel ve öznel anlamda kendimize, özellikle duygularımıza güven duymalıyız.” Suhunryu Suzuki

“Eğer zihniniz boş ise her zaman her şey için hazırdır; her şeye karşı açıktır. Bir işe yeni başlayan bir insanın zihninde birçok olasılık vardır; bir ustanın zihninde ise birkaç tane…” Suhunryu Suzuki

“Ağır olmak çırakların işi, hızlı olmak kalfaların işi. Yerine göre ağır yerine göre hızlı olmak ise ustaların işidir.”

Dengede olmak savaş sanatlarının vazgeçilmezidir. Öğrendiğimiz zamanlarda düşünerek ve yavaş hareket ederiz. Zaman ilerledikçe biliyorum demeye başlarız. Bu bizi hızlandırır. Ancak derinleşmediğimizde bir ustanın bilgisine sahip olamayız.

Hayat düz çizgide ilerlemez. Biz öyle zannetsek de hayat döngülerle doludur. Bir usta bu döngülerin gerektirdiği şekilde hareket etmeyi öğrenmiş olur. Hayatta bir zorluk yaşamıyorken ahkâm kesmek kolaydır. Deneme anında sakin bir şekilde bildiğini yapmak ise kolay değildir. Bir usta, yaşamdaki zorluklara, zorluk gelmeden önce hazırlanır. Zorluklar geldiğinde yavaşlar. O zorluktan çıkarılması gereken asıl dersi bulmak için bildiği gibi hareket etmez. Yani ilk aklına gelen cevabı vermez. Diyelim ki birisi bize canımızı acıtacak sözler söylüyor. İlk tepkimiz bizim de karşı tarafın canını yakacak bir şeyler söylemektir. Bir çırağın yapacağı, aklına ilk gelen alıştığı şeyleri yapmamaktır. Bir kalfanın yapacağı şey, hazır cevap olup, o durumdan kurtulmaktır. Bir ustanın ise yapacağı şey karşısındakinin canını sıkan durumu bulmak için sabırlı ve sakin bir şekilde olaya yaklaşmak, sorunu bulduğunda da ihtiyaç duyulan cevapları söylemektir.

“Bir şeyin nasıl yapılacağını bilmek, onu yapmaktan daha kolaydır” der. “Mesele onun tatbikidir.” Çin Atasözü

Bir hareketi bildiğiniz, ne kadar iyi yapabildiğiniz ile ilişkilidir. Yumruktan kaçamıyorsan, o yumruğu yersin. Bize bizi gösterir.

“Düşünmek ve eyleme geçmek bir ve aynı şeydir.” Samuray Özdeyişi

Bedene hâkim olmak için zihnimize hâkim olmak gerekir. Zihnimiz dağınıksa, söylediklerimiz dağınıktır, düşünceler sonuçsuz bir şekilde daldan dala atlar, konsantre olamadığımız için yaptığımız işler yarım kalır. Bedenimizde bunun sonuçlarını görürüz. Diyete başlarız sonra bırakırız, spora başlarız sonra bırakırız, düzenli kitap okumaya başlarız sonra bırakırız. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Düşünüyorsak yapmak gerekir. Düşündüğümüzü uygulayabilecek yeterli fiziksel özelliklere sahip olmak da çok önemlidir. Kendimizi tanımak bu noktada vazgeçilmezdir. Yapabileceklerim nelerdir? Şu an ne yapıyorum? Neden yapıyorum? Daha iyisi nedir? Neden daha iyisini yapmalıyım? Bunun gibi soruların aklımızda olması gerekir. Nasıl ki aldığımız bir eşya veya alacağımız bir eşyanın fonksiyonel olmasını istiyoruz, iyi olmasına dikkat ediyoruz, aynı şeyi neden kendimiz için yapmıyoruz? Almışken iyi bir şey alayım diyoruz ama kendimizi daha iyiye götürme fikrinden uzaklaşıyoruz. Biz de her an kendimize güncelleme yapabiliriz. Elimizi, kolumuzu, bacağımızı daha iyi kullanabiliriz. Korktuğumuz anlarda vücudumuzu sakinleştirip, sorunlara sakin bir şekilde yaklaşabiliriz. Tüm bunlar için düşündüklerimizi harekete geçirmeye ihtiyaç var. Savaş sanatları bunun pratik yoludur.

Savaş sanatları, doğru bir şekilde uygulandığında, bize zihinsel pek çok olguyu geliştirmede yardımcı olur. Zihni eğitmek bizi biz yapar. “Rotası olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardımcı olmaz.”

ILGIN ADIGÜZEL