/CIUS IULUS CEASAR

CIUS IULUS CEASAR

Tarihin seyrini değiştiren ünlü asker ve devlet adamlarından biri olarak kabul edilen Ceasar, bilinen adıyla Sezar, eski bir Patricius ailesindendi. (Aineius’ın oğlu iulius’un, dolayısıyla Venüs’ün soyundan geldiğini iddia ederdi) Halası Iulia, Marius ile evlendiği için Sezar, aynı zamanda Pleb çevreleriyle yakın ilişkideydi. Zeki, kültürlü, doğuştan iyi bir hatip ve yetenekli bir yazar (yazışmaları ve özellikle Galya savaşı -De Bello Gallico- ile iç savaş -De Bello Çivili- üstüne eserleri bunu gösterir) olan Sezar askerlik sanatının bütün inceliklerini bilen seçkin bir savaşçıydı. Aynı zamanda, ikna gücünü ve lafebeliği becerisini sertlikle birleştirerek Romalılara mutlakiyetçi yönetimi kabul ettiren başarılı bir devlet adamı oldu. Hedeflerine varmak için tartışma götürmez birçok yeteneğini, şair, hovarda, kof bir soylu kişilik altında gizlemeyi bildi. Bu görünüş, diktatör Sulla’nın dışında, tüm Romalı’ları aldattı. Diktatör Sulla, Sezar’ı karısı, Cornelia’dan ayrılmaya zorladı. Sezar ayrılmayı reddedince Sulla tarafından Asya’ya sürüldü. (M.Ö. 82- 78). Sulla’nın ölmesiyle Roma’ya dönen Sezar, hemen mutlak iktidar yolunu tuttu. Hem monarşiye olan özlemini gidermek, hem de cumhuriyetçi yönetim biçimine olan saygısını göstermek için iktidara Roma halkının rızasıyla gelmek istiyordu. Ve bu isteklerinin karşısında Roma’da yalnız iki güç bulunuyordu: Senato ve Pompeius. Onlara boyun eğdirmek için ikisinin de gücünü kırabilecek tek kuvvete, Halk Partisine dayandı. Bu parti içinde çıkar çatışmasında olan birçok insan vardı. 65 sonbaharında propaganda ile istediği, Aedilis Curulis sıfatı ile düzenlediği oyunlar sayesinde kendine bağladığı, spor yoluyla sevgisini kazandığı halk, Sezar’ın Cursus Honorum’luğa yükselmesine yardım etti. Böylece Sezar, 69’da quaestor, 65’te Aedilis Curulis, 63’te Pontifex Maximus, 62’de praetor oldu. Siyasi alandaki bu yükselişini, vekili olan gösteriş düşmanı Crassus daha da kolaylaştırdı.

Roma halkı Sezar’ın elde ettiği yüksek mevki ve unvanlarla, verdiği ziyafetler, düzenlediği büyük eğlencelerle sarhoş olmuş gibiydi. “Halk efendimizdir” formülünü pek benimseyen genç magistra, işsizler ordusunu fethetmek için parasını saymadan savuruyordu. Gladyatör dövüşleri düzenliyor, halkın davetli olduğu eğlencelerde bol bol içki dağıtıyordu. Forum ve Appia caddesi imar edilerek göz boyayıcı hale getiriliyordu. Sezar’ın bu davranışlarının nedenini Yunanlı yazar Plütark şöyle açıklar: “Ucu zehirli bir bıçak kadar tehditkâr olan Roma’nın sefil ve muhtaç kalabalıkları bir müddet sonra her şeyi Sezar’dan bekler, kurtuluş ümitlerini sadece ona bağlar hale geldiler.

Ya hep, ya hiç” ilkesini benimseyen Sezar’ın akıllara durgunluk verecek enerjisi her şeye rağmen aklın ve iradenin kontrolü altındaydı. Hatta zulmederken bile Sezar, pek ilerlemiş bir medeniyetin mahsulü olan kişiliğini kaybetmiyordu.

Crassus’un 66-65 yıllarında hazırladığı komplonun başarısızlığa uğraması, Sezar’ın hasımlarının açtığı demagoji kampanyası, Katilina ile olan ittifakı, Sezar’ın tasarılarını aksattıysa da, halk arasında ününün artmasına ve yasalara rağmen savaş ganimetlerini toplamasına, ayrıca Capitolinum’dan Marius’un heykelini, senatonun karşı koymasına meydan vermeden kaldırmasına engel olmadı. Aynı şekilde, Katilina, 64 ve 63 konsül seçimlerinde uğradığı çifte başarısızlıktan sonra senatoya karşı ayaklanmayı düşündüğü zaman, Sezar, bu komploya manen katıldı, fakat Katilina’nın yolunu kesmeyi bildi, suç ortaklarına şefaat gösterdi, böylece yeni taraftarlar kazandı.

Bununla beraber kuşkuları üzerine çekmek korkusuyla bir yandan servetini artırırken, büyük borçlarını ödemek ve Roma’da iktidara geçmek için şart görülen, önemli bir askeri komutanlık görevi elde etmek amacıyla kendisini İspanya propreutoru tayin ettirdi ve 61-60 yıllarında burayı başarıyla yönetti.

Ustalıkla yürütülen propagandalar sayesinde ve olduğundan fazla gösterilen önemsiz zaferler sonucunda İspanya’dan dönüşünde törenlerle karşılanan Sezar, büyük borçlar aldığı için kaderiyle yakından ilgili olan Crassus’a ve 61’de doğudan dönüşünde ordusunu terhis etmek gafletinde bulunduğundan İtalya’dan tecrit edilen Pompeius’a 60 Temmuzunda mevkii ve gelirleri paylaşmak üzere yeminli ve özel bir siyasi ortaklık teklif etti. Bu, Sezar’ın 59’da konsüllüğe seçilmesini sağlayan birinci tri-umverlik’tir. (üçlü iktidar).

M.Ö. 59 yılında konsül seçildikten sonra, Senato ile anlaşmak için, Sezar, hiç durmadan harekete geçti. Kudret ve kabiliyetini Parlamento cambazlıklarına, kulis faaliyetine harcamayı bir an bile düşünmedi. O senatörlere değil, doğrudan doğruya halka hitap ediyor ve bir zümrenin egemenliğini sağlayan oligarşi yerine doğrudan demokrasiyi, halk iradesini kurmak istediğini söylüyordu.

Roma’da ikinci olmaktansa, Alplerdeki bir dağ köyünde birinci olmayı yeğlediğini belirten sözüyle de ün salan Sezar, çıkardığı iki toprak reformu yasası, Pompeius’un emekli askerleri ile Roma işsizleri lehine, İtalya’nın Ager Publicus’unun (Kamu Topraklarının) paylaşılmasını tamamladı. Senatonun denetimini (tutanakların yayınlanması) ve eyaletlerin sevgisini (valilere zorla kabul ettirilen paraların teslimi) kazandırdı. Sonunda, 58 yılında, kendisini Gaule Cisalpina İllirya’nın ve Narbononsis’in konsül vekilliğine tayin ettirdi. Bu vekilliği beş yıllığına üzerine aldı.

Bütün, bunlar, halkın iradesini yerine getirme adı altında yapılıyordu. Halkı olan bitenden haberdar etmek için “hükümet işlemleri” hakkında yayın büroları kuruldu ve tarihteki ilk gazete sayılabilecek bir bülten çıkarılmaya başlandı. Halk dernekleri ve kulüpler yeniden açılmaya başladılar. Cicero, Katilina’nın yandaşları olan Romalı yurttaşları hükümsüz ölüme mahkûm ettiği gerekçesiyle sürgüne yollandı ve Palatina’daki evi yerle bir edildi.

Devlet yönetiminde, Sezar, üç yıllık süre içerisinde Crasus ve Pompeius hâkimiyeti sürdü. Bu süre içerisinde üstünlük Pompeius’taydı. Ancak işleri asıl yürüten, içlerinde en faal ve yeteneklisi olan, Sezar’dı. Bu üçlü yönetim sözde demokratik ilkelerle bezenmiş olsa da aslında monarşiye doğru atılmış bir adımdı.

Sezar’ın prokonsüllüğünün ilk üç yılında elde ettiği on büyük başarı Galya Savaşlarıdır. Galya’da neler yaptığını ise Galya Savaşı (De Bello Gallico) adlı kitabında anlatmıştır.

Sezar, önceleri küçük bir ordunun başında cesur ve parlak bir harekât sonucunda üç yılda fethetti Galya’yi. Klan toplumundaki çözülüşün sonucu olan korkunç iç çatışmalar da kolaylaştırdı bu fethi. Yığınla kabilenin şefleri, halklarım, Sezar’ın deyimi ile “hemen hemen köle durumuna” düşürmüşlerdi: Bu iç çatışmalar, Galya’nın doğu komşularının, Hevetler ile Germenler’in işine yarıyordu; onlar gelip parça parça işgal etmişlerdi Galya’yı. Sezar, önce Helvetleri yendi sonra Germenleri Ren’in sağ kıyısına sürdü, Galyalıların içinde en güçlü ve savaşçıları olan Beljlere boyun eğdirdi. 56 yılının sonunda tüm Galya Sezar’ın elindeydi. Galya bir Roma eyaleti haline geldi ve ağır vergiye bağlandı.

Bu üstünlük, üçlüler arasındaki ilk sürtüşmelerin kaynağı oldu. Pompeius, 57 yılından itibaren, Sezar’ın baş adamı, halk temsilcisi Clodius’a karşı manevralar çevirerek Clodius’un rakibi, Milon’u destekliyordu ve Cicero’ya yaklaşmaktaydı. Cicero ise, 16 aylık bir sürgünden sonra Pompeius’un önerisi ile affedilmiş ve Roma’ya dönmüştü. Pompeius ve Crassus, Sezar’ın etkisini dengelemek için bir askeri dayanak sağlamanın peşindeydiler, 56 yılında, aralarındaki sorunları çözmek için Sezar, Pompeus ve Crassus, Sezar’ın kışlık malikânesinde bir araya geldiler. Bu görüşme taçsız kralların toplantısıydı: Uzlaşmaya giderek, aralarında yeni bir dengeye vardılar: Pompeius ve Crassus, 55 yılı için konsül seçileceklerdi, daha sonra da Pompeius Ispanya, Crassus Suriye konsüllüğüne gidecekti; Sezar’ın ise Galya kumandanlığı beş yıl daha uzatılmıştı.

Bu görüşme uzlaşmazlığı kısa bir süre için çözümlemişti; (Yine de üçlü yönetim, kaçınılmaz olarak sonuna doğru yaklaşıyordu.) Crassus, konsüllüğünün bitmesini beklemeden Suriye’ye hareket etti; para tutkusuna zafer tutkusu da eklenmişti. Ama 53 yılının yazında Partlaria yaptığı savaşta Crassus öldü. Böylece Roma devletindeki üçlü yönetim, ikiye dönüştü. Sezar’ın önündeki tek engel artık Pompeius’tu.

52 yılında isyancıların (Clodius ve Milon yandaşları) yol açtıkları karışıklıklardan ve Clodius’un öldürülmesinden ürken Senato, durumdan yararlanıp Pompeius’u diktatörlüğe benzer olağanüstü yetkilerle donattı. Galya fatihine Roma’ya basit bir yurttaş gibi dönmeyi kabul ettirecek kadar güçlü sanıyordu kendini Senato. Buna karşılık Sezar kendisiyle aynı zamanda kumandanlıktan ayrılmasına ya da Comitia’ların toplanmasına kadar, Pompeius’a eyalet birliklerinin bırakılmasını istedi. Senato, buna karşılık, bütün konsüllere Sezar’a karşı sınırsız yetki tanıyınca, Sezar isyan bayrağını çekti.

Sezar, Pompeius seferberliğini bitirmeden, İtalya’yı ve Roma’yı işgal etmeyi aklına koymuştu. Ordusunun asıl büyük bölümünü beklemeden, bir birliğin başında, İtalya’yı Galya’dan ayıran sınır olan, Rubicon ırmağını, ani bir kararla geçmeye karar verdi. Böylece Roma’ya M.Ö. 17 Aralık 50’de ünlü yürüyüşünü başlattı.

Bir devrim sayılan dünya tarihinin bu büyük yürüyüşünü Yunanlı yazar Plutark şöyle anlatır.

“Sezar bütün bir günü gladyatörlerin mücadelesini seyrederek ve kendini bu eğlenceye pek verirmiş görünerek geçirdi. Hava kararırken banyosunu aldı ve yemek salonuna geçti. Ancak sofrada uzun süre oturmadı. Davetlilerden özür dileyerek kalktı ve yemeğe devam etmelerini rica etti. Zira kendisi de bir süre sonra dönecekti. Daha önceden, bir kaç yakınına buluşacakları yeri söylemişti. Ama hepsi ayrı noktalardan geçecek, farklı yolları izleyerek buluşma yerine gizlice varacaklardı. Kendisi bir arabaya binerek, önce asıl gideceği yönün aksi yönünde bir süre yol aldı, sonra birden dönerek Rimini şehrine doğru hızla ilerlemeye başladı. Gol eyaletini İtalya’dan ayıran Rubicon nehrinin kıyısına vardığı zaman, düşünceliydi. Tehlikeye yaklaştıkça, teşebbüsün büyüklüğünü idrak ediyordu. İçindeki tereddütün sesini dinliyordu. Hemen vazgeçmek ya da harekete geçmek zorundaydı. Endişesini yanındaki dostlarına da anlattı”.

Başka tarihçilere göre de, “öyle şiddetli bir fırtına idi ki bu, hiçbir yönetici ne akılla durdurabilirdi onu, ne de otoriteyle. Pompeius, beraberinde senatörler ve öteki yöneticiler olmak üzere Roma’yı terk etti. Halk katında hiçbir destek bulamadı; yalnız aristokrasiydi kendini tutan. Şövalyeler, Plebler, İtalyan kentleri, hepsi açıkça Sezar’dan yanaydılar. Pompeius ve beraberindekiler, doğuya doğru gemiye bindiler. Pompeius, direnişini örgütlemek üzere, doğudaki eski ilişkilerinden yararlanmak istiyordu.

Sezar, savaşmadan Roma’ya girdi; iki ay içinde tüm İtalya’ya sahip oldu. Pompeius’in ayağını yere vurduğu zaman fışkıracağını söylediği ordular ortaya çıkmamıştı. Pompeius acele Yunanistan’a kaçtı, Sezar da 49’un Şubatında İtalya’yı işgal etti. Beş yıl süren iç savaştan sonra Pompeius Yunanistan’da ordu düzenlemeye çalıştı. Sezar da, batıda hazırlıklarını tamamlama yolunu tuttu. Sicilya ve Sardunya’ya egemen oldu. Afrika’yı işgal etmek için gönderdiği Numidyalı mülk sahipleri Pompeius’u tuttuklarından yenildiler. Kısa bir mücadeleden sonra İspanya’yı ele geçirdi. 48 yılında Pompeius’un üzerine yürüdü. Pharsal’da acı bir yenilgiye uğrattı onu. Roma’nın kaçak hükümetinin tüm üyeleri elindeydi. Büyük bir bölümü direnişi kendiliğinden kestiler, Cicero da bunların arasındaydı. Sezar sürgünü kabul etmiyordu, ilkesi “bağışlama” idi. Pompeius Mısır’a sığındı. Orada, küçük kral XII. Ptoleme’nin sarayındakilerce öldürüldü: onlar da kralla mücadele içinde olan kızkardeşi Kleopatra’ya karşı Sezar’ı bu yolla kazanma hesabı yapmışlardı çünkü.

İşte, bu yüzden de savaş bitmedi. Sezar, Pompeius’un katillerini cezalandırma bahanesiyle, ama aslında zengin krallık hazinesine el koymak amacıyla, Mısır’a girdi. Pompeiusa görkemli bir cenaze töreni yaptırıp, anısına anıt diktirdi, katillerini de ölüme mahkûm etti. Ptolemaius Auletes’i tahttan indirerek, tacı Kleopatra’ya verdi. Sezar’ın bu Mısır zaferi üç yıl daha devam etti.

Tarihçilere göre; “dönerken kendisinin önüne çıkabilecek tek bir kişi olduğunun korkusu yoktu içinde, öylesine güçlüydü!.” Bu parlak zafer Sezar ve Roma İmparatorluğunu epey zarara soktu, çünkü Sezar Roma’ya döndüğünde nüfus sayımı yaptırdığında gördü ki nüfus, savaş öncesine oranla yarı yarıya azalmıştı.

Roma, bu yüzden, başıboş askerlerin egemenliği altına girdi. Askerler asıl gücün kendilerinde olduğunu bildiklerinden, istedikleri gibi hareket ediyor, başkaldırıyor, vaat edilen ganimetleri istiyorlardı. Ama Sezar yine usta politikacılığı sayesinde askerlerin hareketlerini kontrol altına almayı başardı.

Ancak, Sezar’ın kendisi de iktidarın aslında orduya dayandığı saklamıyordu. Kendisi imparator unvanını aldı. Kendi adına bastırılan paralarda “İMPARATOR SEZAR YURDUN BABASI SÜREKLİ DİKTATÖR” ibareleri vardı.

“Yurdun babası” ve “diktatör” ümranlarının eklenişi, bu askeri iktidarın özünde sivil topluma yayıldığının, Cumhuriyetin askeri monarşiye dönüşmekte olduğunun bir işaretiydi.

Monarşik iktidarın yerleşmesi, doğal olarak merkeziyetçiliği ve bürokrasiyi de beraberinde getiriyordu. Sezar, açıkça söylüyordu: Cumhuriyet “gerçekliği olmayan bir addır, yalnızca sözlerime birer kanun olarak baksın herkes!” Klasik monarşizme dayanarak devlet organları basit birer idare birimine dönüştürüldü. Senato bile danışma meclisi oldu: üyelerin sayısı, 900’e çıkarılarak Sezar’ın yandaşlarıyla dolduruldu. Hesaplaşmayı ve idari işleyişi kolaylaştırsın diye yeni ve tek tip para bastırıldı. Güneş yılına dayanan yeni takvim kabul edildi.

Sezar, Mısır’da gördüğü monarşizmi Roma’da da uygulamaya kalktı. Senato’da debdebeli giysiler içinde, altın bir tahta oturdu: ailesinin tanrısal bir kökenden geldiğini hatırlatıp, adlarına tapınak yaptırdı. Mısır kraliçesi Kleopatra, daveti üzerine Roma’ya geldi. Sezar’ın Kleopatra’yla evlenip, kral unvanını alması bekleniyordu, ama Roma halkının bu olaya olumlu bakmaması yüzünden, kendini kral ilan etmekten vazgeçti ve bunu kamuoyu iyice hazır olana dek ertelemeye karar verdi.

45 yılında Sezar, büyük bir “doğu seferi” için hazırlıklara başladı. Partlar’ın sınırlarındaki Roma eyaletlerini istila tehlikesi belirmişti. Sezar, yola çıkmışken, Aşağı Tuna da kurulan yeni ve güçlü bir krallığa son vermek niyetindeydi. Ne var ki yola çıkamadı, hareketinden dört gün önce M.Ö. 15 Mart 44 günü, Senato’da, Pompeius’un heykeli önünde cumhuriyetçiler tarafından öldürüldü.

Tertipçiler, orduda yüksek mertebeye erişmiş, ileri gelen cumhuriyetçi senatörlerdi. Sezar’ın yakınlarıydı hepsi de. Başlarında da, Roma’nın zengin Junius Brutus ailesinin iki üyesi bulunuyordu: Marcus Junius Brutus ve Decimus Junius Brutus.

Her ikisi de, Sezar’ın gözbebeğiydi ve ona şu sözleri söylettiler:

“Sen de mi Brutus?”

 

Araştırmacı Zeki HANEVDELOĞULLARI