CÜNEYD-İ BAĞDADİ

HAYATI

Cüneyd-i Bağdadi, ortak kabul edilen görüşe göre 830 yılında, Abbasilerin kurduğu şehir olan Bağdat’ta doğdu. Hayatı hakkında yazılı kaynaklar yok denecek kadar azdır[1]. Doğumu tarihini doğru tayin etmek için döneminin diğer kaynaklarına başvurulur. Babasının cam ticareti ile uğraştığı aktarılmaktadır. Başka kaynaklara göre de babasını küçükken kaybetmiştir.

Cüneyd-i Bağdadi’nin eğitimi ilim ve ilham üzerine kuruludur. Küçüklüğünden beri girdiği, dinlediği ve katıldığı ortamlar tasavvuf ilmi üzerine konuşmaların ve karşılıklı görüş alışverişlerinin yapıldığı yerlerdir. Yedi yaşlarında bile oyun oynarken bir yandan hocasının yaptığı sohbetleri dinleyip ona cevaplar vermektedir[2]. İlk hocası dayısı Seri es-Sakati’dir[3]. Daha sonra birden çok sohbete katılıp ilham aldığı kişiler olacaktır. Hayatında etkili olacak diğer hocası Bağdatlı sufi Haris el-Muhasibi’dir[4]. Cüneyd, kendisinden nefsi arındırma ve terbiye etme üzerine dersler alır. Fakat amcası Cüneyd’i uyarır ve el-Muhasibi’den kelamla[5] ilgili bir eğitimden ziyade, ilim ve ahlak bilgisini öğrenmesini ister. Böylece el-Muhasibi, daha çok onun ilham kanalını besler. Bir gün bir mezhepler hakkında eser yazan bir araştırmacı Cüneyd’in söylediklerinden çok etkilenir ve onları kaleme almak için söylediklerini bir daha dikte etmesini ister. Cüneyd cevaben şöyle der: “Eğer bu anlattıklarımı kendim anlatıyor olsaydım o zaman tabi dikte ederdim.[6]” Bu olay ilhamın kendisi üzerindeki etkisini göstermektedir.

Kendisinin evli olduğunu gösteren hikâyeler olsa da bunun dışında aile hayatı hakkında elimize ulaşan bir belge yoktur ve ayrıca 909 yılında vefat ettiğinde defnedilirken yanında olan aile fertleri hakkında bir hikâye de günümüze ulaşmış değildir. Fakat günlük yaşamında yemeklerini hep onun konuşmalarını dinlemeye gelen kişilerle birlikte yediğine dair bilgiler vardır.

Bu dünyadan ayrılmadan önce Cüneyd’in iki vasiyeti olduğu aktarılır. İlki arkadaşlarına, öğrencilerine ve dinleyicilerine vasiyetidir. Kendi aktardığı ne varsa toprağa gömülmesini ister. İkincisi ise kendi bedeni defnedildikten sonra takipçilerinin (ihvanı) bir yemek ziyafetinde bir araya gelmesidir. Ölüm gününü bir yemek şöleni ile kutlaması onun gibi bilge ve sufi biri için oldukça anlamlıdır. Ölümü, yaratıcıyla buluşmanın sevincidir. Cüneyd’in kendisiyle ilgili şöyle dediği aktarılır “Allah beni hâlden hâle geçirir. Ne olaydı ki beni benden Fâni kalarak veya gâib ederek tamamiyle râhata kavuştursa idi!”[7] Onun için yok olmak veya görünmez olmak rahata kavuşmakla eş değerdir. Tıpkı yüzyıllar önce filozof Plotinus’un ölürken söylediği cümleler gibi “İçimdeki kutsal olanı, evrendeki kutsal olana yükseltmek için çabalamaktayım”.

İÇİNDE BULUNDUĞU DÖNEM

Cüneyd-i Bağdadi, hukuk alanında bilgi sahibi, gelenekçi (sünnet ve hadisi merkez alan), mistik ve ilk sufilerdendir. Çağının hukuk, teoloji ve hadis konusunda ileri gelen üç kişiyle de ilişkisi vardır.[8] Yukarıda bahsi geçen amcası ve ilk hocası Seri es-Sakati tevhid (mistizm yoluyla Tanrı’nın Birliği fikrinin kavranması) fikrini Bağdat’ta ilk öğretendir. Bir gün Seri as-Sakati’nin dükkânının yandığı haberi gelir; bunun üzerine o da “İyi der dükkânı işletmekten özgür kılındım.” Sonra onun değil diğer tüm dükkânların yandığını öğrenince tüm malını fakirlere dağıtır ve sufi yolunu tutar. O dönemde güçlü etkiler bırakan, yeni ufuklar açan Bağdat Tasavvuf Okulu’nun kurucularından biri Haris El-Muhasibi ve Seri as-Sakati’dir[9]. Bağdat Okulu dönemin en ruhani merkeziydi. Seri as-Sakati’nin önderliğindeki bu okul daha sonraları başka coğrafyalara ilham olacaktır.

“Hicretin üçüncü yüz yılı sonlarında da Seri es Sakati’nin öğrencileri Bağdat Okulu’na mensup mutasavvıfların mezheplerini Horasan’a, Mısır’a, Arap yarımadasına, Nişabur’a ve İslam aleminin diğer belli başlı yerlerine götürdüler.”[10]

Bağdat Okulu’nun temel konusu Tanrı’nın Birliği (tevhid)dir. Okul, tevhidi anlamayı ve ona erişmeyi arar. Cüneyd’in çok sınırlı sayıda kişiye sufizm ilkelerini aktardığı da belirtilir. Feridüddin Attar’ın aktardığına göre “Bir sufi şöyle duyar: Hallac’ı sırrımızı diğerlerine ifşa etti.”[11] Bu son derece önemlidir. Bu yüzden sufiler öğretilerini saklamışlardır. Çünkü öğretilerin doğası gereği çok gizli ve yanlış ellerde yanlış anlaşılacağı endişesi hâkimdir. Ayrıca Cüneyd’in yaşadığı süre boyunca on iki halifenin değiştiğini hatırlarsak, kaygısını anlayabiliriz.

O dönemde camilerde sufilerin konuşma yapması yasaktır. El Mansur Camii’sinde ders veren ilk sufi kendisidir. Mütevazi bir hayat süren, işinde gücünde birisiydi Cüneyt. Oruç tutmayı çok severdi. Hatta kendi değişiyle “Oruç, yolun yarısıdır.” derdi. Bunun yanında kendi dostları ve takipçileri geldiğinde onlarla yemek yerdi çünkü orucun sağladığı iyilik ile dostların arasında yer almak eş değerdi onun için. Bu çağda (9-10.yy) tıpkı doğudaki benzer örneği olan keşişlik gibi fakirlik veya günlük hayattan el ayak çekmek bir sosyal statü olarak görülürdü. Buna rağmen Cüneyd, dostlarla bir araya gelmenin ne kadar iyi ve güzel olduğunu günlük hayatında yaşayarak göstermiştir.

YENİ EFLATUNCULUK VE BAĞDADİ İLİŞKİSİ

Cüneyd’in hocası ve amcası Seri, Sokrates gibi yazılı hiçbir şey bırakmamıştır. Nasıl ki biz bugün filozof Sokrates’in dediklerini Platon’dan, Plotinus’un eserlerini Porfirius’un kaleminden okuyorsak; Seri hakkındaki her şeyi Cüneyd-i Bağdadi’den öğreniriz. Platon’un yaptığı gibi Cüneyd de bazen amcası ve hocası Seri’i konuşturur.[12]

Cüneyd, o güne kadar konuşulan ve tartışılan Sufizmin sistematik yapısını kurmuştur. Açıkça olmasa da arka planda hissedilen Plotinus’un fikirleri tarih içerisinde aktarıla gelir. Seri’in hocası olan Maruf’un ailesi Sabean’dan (Mandean) gelir. Mandeanlar da Yeni Eflatuncu kültürlü kişilerin ve Gnostiklerin olduğu yerlerden gelirler.[13] Bilgelik, suyun taştan sızdığı gibi akar durur ve kendi yolunu bulur. Cüneyd’e tasavvufun temellerini oluştururken faydalı olur.

Cüneyd’in mektuplarında Yeni Eflatuncu unsurlara rastlanır. Örnek vermek gerekirse; ruhun bedenden önce var olması, Tanrı’dan ilk ayrılış ve Tanrı’yla mistik birleşme[14], tek gerçeğin ve hakikatin Allah’ın kendisi olması ve diğer şeylerin sadece fenomenler dünyasına ait olması, ilk yaratıcı şeylerden hiçbirine benzememesi ilkesi, bütün şeylerin O’nda olması açıklaması örneklerden bir kaçıdır[15]. Yeni Eflatuncu unsurların sıklıkla karşımıza çıkmasına rağmen o dönemlerde Plotinus’un Enneadlar eserinin Arapça’ya tercümesinin yapıldığına dair bir bilgi yok. Bunun yanı sıra Aristoteles Teolojisi diye bilinen bir eserin zamanın Suriyeli çevirmenler tarafından Arapça’ya tercüme edildiğini ve ilk İslam filozofu diye de bilinen Kındi tarafından da kullanıldığı bilinmektedir. Bu kitabın girişinde Plotinus’un felsefi sisteminin bir özeti sunulur. Bağdat’ta Cüneyd’den önceki kuşağın âlimlerine bu eserin ulaşmış olması kuvvetle muhtemeldir. Cüneyd’in bu kitabı okuduğuna dair bir gösterge yoktur fakat zamanın sözlü edebiyatı gereği kitabın içeriğinden haberdar olma ihtimali çok yüksektir[16]. Kendisi, insanın başarısının ilk hâline dönebilmesinde olduğunu belirtir. Yeni Eflatunculuk anlayışında da insanın noksanlığının sadece kaynağa erişmek ile giderileceği aktarılır. Bunun için insanın duyulardan çıkıp başka gözle, gönülle ve aşkla baktığında zahir ile batini arasındaki farkı görebilir. Aşağıda daha ayrıntılı bir biçimde aktarılan ‘fenâ’ ve ‘bekâ’ kavramlarını hatırlayacak olursak başka bir deyişle fenâda bekâya ermek[17] için kişi kendini saflaştırma yolunu tutar, formlardan ve duyulardan uzak durur çünkü bunlar değildir onu Bir’i anlamaya götüren. Aktarıldığı üzere Plotinus kendi portresini yaptırmak istemez çünkü ondan geriye kalanın bu olacak olması anlamlı gelmez. Aynı şekilde Cüneyd “”Dervişin zâhir ile uğraşması bâtınca harap olduğuna alâmettir”[18]. diyerek dışrak unsurlara harcanan enerjinin boşunalığından söz eder.  Aktarmak istediği kişinin özüne ve Bir’e dair bilgiye nasıl erişeceğidir. Cüneyd-i Bağdadi’ye neden sufi elbisesi giymediklerini sorduklarında “Önemli olan yamalı elbise giymek değil bağrı yanık olmaktır.”[19] diye cevap verir. Kişinin kendi içinde aşk ve hayret ile arayışta olması değerlidir.

TASAVVUF DÜŞÜNCESİNE KATKILARI

Cüneyd-i Bağdadi tasavvuf düşüncesini, yaşantısını ve kavrayışını düzenleyen, tekrardan büyümesine ve derinleşmesine katkı sağlayan ender karakterlerden biridir. Prof. Dr. Cavit Sunar’ın deyişiyle Cüneyd-i Bağdadi “Muhabbet[20], Uns[21] ve Fenâ makamlarını işleyen ulu kişidir.”[22] Vahdet-i Vücud fikrini yaşantıda ve ilahiyatta kaynaştırmıştır. Tasavvuf ile ilgili Cüneyd şöyle söyler: “Tasavvuf, Allah’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle canlı kılmasıdır.”[23] Burada bahsedilen tasavvuftaki güçlü sebeplerden biri olan ‘fenâ’ hâlidir. ‘Fenâ’ hâli, var olmak için bir yok olmadır[24]. O’nda, yaratıcıda bir olmak için kendi nefsinden çıkma durumudur. Tasavvufta ‘bekâ’ (var olmak) ve ‘fenâ’ (yok olmak) hâlleri sıkça yan yana anılır. Cüneyd’in kendisi şöyle aktarır “Sufi fark makamına erer ve oradan fenalarını beka hâllerinde, bekalarını fena hâllerinde tamamladı.”[25] Birinden geçmeden diğerine erişmek olmaz tasavvuf yolcuları için. İkilikten geçip tekliğe (tevhid) varmanın gereği budur. Fenâ hâli, yoksunluktan ziyade bir dönüşüm ve içrek olarak mükemmelleşme (kemâle erme) adımıdır. Dışarıdan görünen yoksunluk halinin aksine yer altı suları gibi kaynağın derinden akması durumudur.

Cüneyd, tasavvuf yolunda uyanıklık (sahv) hâlini manevi sarhoşluktan(sekr) üstün tutardı. Öğrencilerine tasavvufi deneyimleri akıl ile uyanık bir bilinç ile hâkim olmaya yönlendirirdi[26]. Bu sebeple de dönemin sufilere biçilen hırpani dış görünüş biçimden de uzak durmayı yeğlemiştir. Çünkü yolda aranılan şey, kişinin kendi içine bakması ve içerideki karmaşayı (nefsi) yönetmesi ile elde edilebilir. Cüneyd’in belirttiği gibi mutasavvıfların ödevi kadim olanı, hadis olandan ayırt etmektir[27]. Bunu başardığı ölçüde tevhidin (Tanrı’nın tek ve bir olması) manasına ermek mümkün olabilir. İnsan tasavvuf yolunda yürürken pek çok varoluş biçimiyle karşılaşır. Bir sürü oluş, bitiş, sonradan meydana geliş[28] ile yüz yüze gelir. Bir filozofun ya da mutasavvıfın zamana ve mekâna meydan okuyan gerçeği (kadim[29]) olanı anlaması için hadis ve kadim olanı birbirinden ayırt etmesi gerekir. Ayırdında olmayan, bilincinde olamayacağından Cüneyd öğrencilerine uyanık bilinçte olmayı tavsiye eder. Ayırt edemeyen bir zihin, hadis olanı kadim gibi görmeye başladığında tehlikeli ve fanatik bir hâl alabilir. Dr. Abdel eserinin girişinde şöyle bir yorumda Cüneyd’in mektuplarında daha batini (ezoterik) açıklamalar da bulmak mümkün ama o dönemde kişilerin inancına kuşkuya mahal verebilir diye çok yorumlanmadığından bahseder.[30] Bir örnek vermek yerinde olabilir; Bir gün Cüneyd arkadaşlarına şöyle der “İki rekât namazın sizinle oturmamdan daha faziletli olduğunu bilseydim, sizin yanınızda oturmazdım.”[31] Cüneyd, dönemin sufi anlayışı için en kadim olanı anlamak ve yaşamak için durmaksızın çaba göstermiştir. Hatta öğrencilerinden Şibli’ye söz konusu batini ilimleri halka yaydığı için azarladığı aktarılır. Bunun ardında bir güç merkezi oluşturmak yoktur. Kendisinin de ifade ettiği üzere bu ilimlerden herkes sadece kendi kapasitesi kadar alabilir. Hatta Hallac-ı Mansur hakkında da benzer bir rivayet vardır. Hallac, tasavvuf yolundaki çok değerli bilgiyi ifşa ettiği için sonunun idam ile geldiği aktarılır. Fakat iki büyük karakterde kendi yollarında Tanrı’nın birlik ve teklik (tevhid) hâlini kendi yollarıyla anlamaya çalışmışlardır. Cüneyd, sufilik yolunda daha akılcı bir tutum sergilerken; Hallac, manevi bir esriklik halinde dolanır. Bu yüzden de pek çok rivayetin yanı sıra, yukarıda bahsedilen sebepten dolayı Cüneyd, Hallac’ı sohbetine almadığı belirtilir.

Döneminde Kelamcılar ve Hadisçilerin karşı çıkmalarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu yüzden tevhid fikrini ulaşmak için nefs ile mücadele ve eğitme yolları olması gerektiğini vurgular. Sadelikle ama güçlü bir şekilde bu konuda pek çok tavsiyesi bulunmaktadır. Birkaçından bahsetmek yerinde olacaktır:

Yol, dört esas üzerine bina edilmiştir,
Sadece varlık aleminden söz et,
Sadece ihtiyacın olduğu için ye,
Sadece uykunu bastıramadığın için uyu,
Ve sadece huşu duyduğun için sus[32].

Mücadele, yola girmek (süluk[33]) ve yolda olmak için verilir. Nefsi arındırma süreci, ahlakı dönüştürmeye de hizmet eder. Bundan sonra insanın Hakk’a ulaşması ancak mümkün olabilir. Çünkü mistik yolların rehberliği kişinin arınması ile başlar. Saf olmayan bir insan, saf olanın kendisiyle karşılaştığında onu anlaması mümkün olamaz. Hadot, mistik kitapların üç özelliğinden şu şekilde bahseder: Arındırıcı-Aydınlatıcı-Birleştirici. Bu özellikler Yeni Eflatunculardan alınmıştır.[34] Mistik bir disiplin olan tasavvufun kendisi de Cüneyd’in yukarıda bahsettiği gibi önce fiziksel arınma ve varlığı düşünerek zihinsel bir arınma süreci ile başlar. Ahlakın, daha iyiye evrilmesi kişinin kendisi için aydınlatıcı olur. Ayırt etme kapasitesinin artmasına yardımcı olur. Son olarak kişinin kendi içindeki hangi unsurlarla birleşmeye değer olduğunu ve Hakk ile bir olmanın ne demek olduğunu bu ilk iki adımdan sonra kavrayabilecektir. Sufilikte bu yolların tekrar edilmesi bu sebeple gereklidir.

“Her sufi kendisini dolaylı ya da doğrudan Cüneyd’e bağlar”[35] denir. Bunun kronolojik olarak geri gidildiğinde doğruluk payı vardır. Bir yandan da sufiliğin ilk örneklerinden olduğu için manevi olarak da mutasavvıflar “tasavvufta Cüneydîyim” derler. Kendisi bir tarikat kurmamıştır. “Cüneydiyye” diye anılan o dönemde kurulan bir oluşum değildir. Cüneyd-i Bağdadi, tasavvufta eğitimini sohbetlerle, riyazet[36] yöntemleriyle, öğrencilerine sorular sorarak, dostlarıyla birlikte muhabbet kurarak sürdürmüştür. Alçak gönüllü olmanın yolda olanlar için en büyük anahtar olduğu vurgusunu Cüneyd’in şu hikâyesinden[37] anlaşılır:

Dört abdal, bayram gecesi Mansûr Cami’inde toplandılar. Seher vakti gelince biri: “Ben bayram namazını Mescid-i Aksa’da kılmaya niyet ettim” dedi. Diğeri: “Ben bayram namazını Tarsus’da kılmaya niyet ettim” dedi. Üçüncüsü: “Ben bayram namazını Mekke’de kılmaya niyet ettim” dedi. En arifleri olan dördüncüsü susmuştu. Ona “Sen neye niyet ettin?” dendiğinde o: “Ben bugün arzuları terk etmeye ve sadece akşamladığım bu camide namazı kılmaya niyet ettim” dedi. Onlar “Sen en bilgemizsin” dediler ve yanına oturdular.

SONUÇ

Cüneyd-i Bağdadi, sufi yolu peygamberin aktardığına uymaktadır der. Tasavvuf yolunu genişleten ve köklendiren Cüneyd, bu yolun sekiz peygamber ahlakı üzerine kurulu[38] olduğundan bahseder:

  • İbrahim’in cömertliği
  • İshak’ın rızası
  • Eyyub’un sabrı,
  • Zekeriya’nın işareti,
  • Yahya’nın gurbeti,
  • Musa’nın yün elbise giymesi,
  • İsa’nın seyahati,
  • Muhammed’in fakirliği

Burada tasavvufun ne kadar eski, köklü ve sağlam olduğu görülebilir. Cüneyd’in duruma bu şekilde yaklaşması birleştirici bir unsur görevi görür. Tasavvufun kendisi pek çok ahlakın bir araya gelmesiyle oluşmuştur ve bu pek çok olan bir tek (tevhid) olanı arar. Çokluk, biri bulma yoluna düşer. Çokluk, çok olduğu müddetçe biri anlaması mümkün değildir. Çokluk, kendisinin bir hâlini arar ve onu bulunca, Tanrı’ya doğru yürüyüşe başlayabilir. Antik Mısır’ın bilgeliği olarak da anılan Hermetik öğretinin öğelerine de rastlanır.

Ayrıca Cüneyd-i Bağdadi’de, antik çağdaki filozofların tutumlarına ve eğitim metotlarına rastlamak mümkündür. Epiktetos’a göre en bilge kişi kendi biçimlendirebilen kişidir. Bu sebeple kişi, takip etmesi gereken cevaplar yerine, dönüşüm için ihtiyaç duyduğu cevapları arar. Cüneyd, kendi öğrencileriyle sohbetlerde birisi soru sorduğunda ona cevap verir, sonra aynı soruyu bir başkası da sorar, ona da başka şekilde cevap verir ve bu durumu “soranın seviyesine/durumuna göre cevap verilir” diye açıklardı.[39] Buna benzer durumlara antik felsefe tarihinde de rastlanır. Çünkü amaç kuru ve statik bir cevap yerine; yaşayan/yaşatan ve ihtiyaca göre kişinin içsel büyümesine fayda sağlayacak bir dinamikle yanıt bulmaktır.

Muhabbetin maksadı kalmayınca biteceğinden bahseden Cüneyd için sevgi dolu bir muhabbet eğitici ve aydınlatıcıdır. Soruları kişinin Hakk’ı tanımadan önce kendisini tanıması ve kendisiyle, Kendisi için mücadele vermesi yönündeydi. Bir keresinde hacca giden birine ardı ardına şu soruları sorar. Soruları bir bir sıralar: beşeri sıfatlardan soyundun mu, nefsani arzuları terk ettin mi, arzuların senden gitti mi, nefsinin arzularını kurban ettin mi, nefsani özelliklerini taşladın mı? Aldığı tek bir yanıt vardır: Hayır. O zaman der ki, bunlara dikkat et ve bir daha hacca git.[40] Tasavvuf yolunda kişinin her dışrak eylemi içeride bir yankı bulmak durumundadır ya da tam tersi. Amaç gerçekle buluşma sağlamaktır. Ondan sonrasında artık hadis olana bakılmaz. Cüneyd’in de aktardığı gibi “Hakikatler gönülde yorum yapmaya mahal bırakmaz.”[41] Kendisine göre insanın ödevi yüce ahlakın inşasıdır. Bunun için cömertlik, ülfet (birlikte yaşama sanatı), nasihat (kendisi ve başkası için iyi niyet sahibi olmak) ve şefkat önemlidir.[42] Yapılan her eylemin cezasını ya da ödülünü beklemek demek korkunun ta kendisidir. Bu sebeple yukarıdaki dört unsura odaklanmak tasavvuf yolundaki insanın ödevidir.

ERAY ÖZTÜRK

Kaynakça

  1. Hadot, Pierre. Kahveci, Kağan (Çevirmen). Yaşam için Felsefe, Pinhan Yayınevi, 2012
  2. Kader, Dr. Ali Hasan Abdel, The Life Personality and Writings of Al-Junayd, Luzac Company Ltd, 1962
  3. Karakaya, M. Murat. (2016). Yunanlı Şeyh’e Göre Bir, Akıl ve Nefs. Eskiyeni (cilt 33).
  4. Orhanoğlu, Hayrettin. (2016). Aşk Mesnevilerinde Varlığın Görünümü (2012). Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi (sayı 8).
  5. Ömer, Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul
  6. Sunar, Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları,
  7. TDV İslam Ansiklopedisi https://islamansiklopedisi.org.tr

[1] Ömer , Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.18

[2] A.g.e. s.19

[3] Sunar , Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, s. 41

[4] Ömer , Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.20

[5] “Kelâm, kesin deliller getirmek ve ileri sürülecek karşı fikirleri çürütmek suretiyle dinî inançları kanıtlama gücü kazandıran bir ilimdir” TDV İslam Ansiklopedisi (2002), Erişim tarihi: 28 Temmuz 2020, 16.53,

< https://islamansiklopedisi.org.tr/kelam–ilim>

[6] A.g.e, s.28

[7] Sunar, Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, s. 44

[8] “Bu şahsiyetler: Ibn Surac hukukta, Ashari teolojideve Nasai hadiste” Kader, Dr. Ali Hasan Abdel, The Life Personality and Writings of Al-Junayd, Luzac Company Ltd, 1962, s.5

[9] A.g.e., s. 8

[10] Sunar, Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, s. 45

[11] A.g.e, s. 36

[12] Kader, Dr. Ali Hasan Abdel, The Life Personality and Writings of Al-Junayd, Luzac Company Ltd, 1962, s.11

[13] A.g.e., s. 13

[14] A.g.e, s. 14

[15] Karakaya, M. Murat. (2016). Yunanlı Şeyh’e Göre Bir, Akıl ve Nefs. Eskiyeni (cilt 33). s.81

[16] Kader, Dr. Ali Hasan Abdel, The Life Personality and Writings of Al-Junayd, Luzac Company Ltd, 1962, s.15

[17] Orhanoğlu, Hayrettin. (2016). Aşk Mesnevilerinde Varlığın Görünümü (2012). Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi (sayı 8). s.128

[18] Sunar , Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, s. 42

[19] TDV İslam Ansiklopedisi, Erişim tarihi: 01 Tem. 2021, 10.45, <http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080121 >

[20] Kısa bir tanım yapacak olursak: Muhabbet: sevgi, sevme. Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi.

[21] Kısa bir tanım yapacak olursak: Üns: Alışma ve alışkanlık. Cüneyd’in aktardığı şekliyle “Üns, heybetin varlığı ile beraber yüksek haya duygusunun birlikte bulunmasıdır.”

[22] Sunar , Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, s. 41

[23] A.g.e., s.41

[24] TDV İslam Ansiklopedisi (2002), Erişim tarihi: 30 Haz. 2021, 15.47, < https://islamansiklopedisi.org.tr/fena >

[25] Ömer , Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.282

[26] A.g.e, s.86

[27] Sunar , Cavit. Ana Hatlarıyla İslam Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, s. 43

[28] Hadis, sonradan meydana gelen anlamındadır. <https://islamansiklopedisi.org.tr/hudus>

[29] Sözlükte “varlığının üzerinden uzun zaman geçmek” anlamına gelen kıdem (kadâme) kelimesi, terim olarak “Allah’ın varlığının başlangıcı bulunmaması ve başkasına ihtiyaç duymaksızın mevcut olması” diye tanımlanır.  <https://islamansiklopedisi.org.tr/kidem>

[30] Kader, Dr. Ali Hasan Abdel, The Life Personality and Writings of Al-Junayd, Luzac Company Ltd, 1962, s.XIV

[31] Ömer, Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.45

[32] A.g.e., s.47

[33] “Yola girmek, yolda olmak” < https://islamansiklopedisi.org.tr/suluk–tasavvuf>

[34] Hadot, Pierre. Kahveci, Kağan (Çevirmen). Yaşam için Felsefe, Pinhan Yayınevi, 2012. s. 28

[35] Ömer, Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.91

[36] Nefsi eğitme yöntemi < https://islamansiklopedisi.org.tr/riyazet–tasavvuf>

[37] Ömer, Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.161

[38] Ömer, Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.48

[39] Ömer, Erdem, Çevirmen. Ariflerin Sultanı Cüneyd-i Bağdadi (Ocak, 2018), Yasin Yayıncılık, İstanbul, s.163

[40] A.g.e., s. 130

[41] A.g.e ,s. 133

[42] A.g.e., s.140

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir