/GILGAMIŞ DESTANI

GILGAMIŞ DESTANI

İnsanlığın dokunaklı bir öyküsü olan Gılgamış Destanı, MÖ 3000’in Sümerinden, Asurlulara, Babillilere ve Anadolu’ya Hititlilere kadar dilden dile dolaşan bir mit yani kutsal bir kahramanlık öyküsüdür.

Gılgamış, ejderhalarla, gölgelerle, kötülüklerle savaşan Antik Yunan’da Herakles, Roma’da Herkül, Orta Çağ mitolojisinde Saint George olarak gördüğümüz kahramanların ilk örneğidir. Ülkemizden de geçen Fırat nehrinin kıyısında bulunan Uruk şehrinin kralıdır Gılgamış. Kendisinin gerçekten yaşamış, Uruk şehrinin etrafını surlarla çevirmiş Kiş sülalesinin beşinci kralı olduğu da düşünülmektedir.

MÖ 3000’in başlarında Mezopotamya’nın kuzeyinde Akad, güneyinde Sümerler uygarlıklarının en parlak çağını yaşamaktaydılar. Sümerler bu bölgeye daha eskiden yerleşmişlerdi. Akadlar, Sümer uygarlığının çok gelişmiş olduğu bu devrede onlara komşu gelerek üstün Sümer kültürünü, din ve efsaneleri ile benimsediler. İlk önce Sümer dilinde yazılmış olan efsaneler Akadça tekrarlanmış ve sonradan yine Akadlar gibi Sami ırkına mensup Asur-Babilliler çağında en olgun şekle gelmişlerdir. Üç uygarlıkta da mitolojik olarak ortak öğeler kullanılmıştır. Tüm mitolojilerde rastlanan tek tanrının üç yönünü temsil eden üçlü tanrı takımına bu bölgede de rastlamaktayız. Bunlar; gökyüzünü temsil eden Anu, yeryüzünü temsil eden Enlil ve suları, bilgiyi temsil eden Ea’dır. Aynı zamanda Ay Tanrısı Sin, Güneş Tanrısı Şamaş ve güzellik, aşk Tanrıçası İştar başlıca Tanrılardır. Gılgamış destanında da aynı mitolojik öğeler yer almaktadır.

MÖ VII. yüzyıldan, Ninova’daki Asurbanipal kütüphanesinden gelen bu destan ile dünyanın tanışması ise 1800’lü yıllarda olmuştur. Her biri üç yüz satır olan on iki şarkı veya bölüm vardır ki bunlar çivi yazısı ile tabletlere yazılmıştır.

Gılgamış destanı insanoğlunun edebi şaheserleri arasındadır’ şüphesiz fakat bu yazımızda destanı edebi yönü ile incelemeyip, hepimiz gibi ölümlü bir insan olan Gılgamış’ın sembollerle insana dair bizlere neler anlatmak istediği üzerinde duracağız.

Tanrılar Gılgamış’ı en mükemmel şekilde yaratırlar. O, Tanrı Enlil’in oğludur. Tanrı, Ea ona bilgelik vermiştir. Üçte ikisi Tanrı, üçte biri ise insandır.

Gılgamış, bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk’a gelir. O kadar güçlüdür ki, Uruk şehri insanlarına dirlik vermez. Onu sonunda Gök Tanrıçasına şikâyet ederler. O da bu yakarmaları dinler ve kendi kalbinde kahraman Enkidu’yu Gılgamış’a rakip olarak yaratır. Enkidu, insan ve şehir görmemiştir. Vahşi hayvanlarla ormanda yaşamaktadır.

Gılgamış ise Enkidu’nun varlığından habersiz bir rüya görür. Rüyada çift yüzlü bir balta gökyüzünden Uruk şehrinin bir sokağına düşer ve herkes baltanın etrafını sarar.

Balta bütün mitolojilerde yer alan bir semboldür. Özellikle Miken uygarlığında baltaya bir sembol olarak sıkça rastlarız. Hititlerde fırtına tanrısı Teşup elinde bir balta taşır.

Balta kıvrık olduğunda evreni sembolize eder. Karanlığı yok etmenin, toprağı işlemenin, tohum dikmenin de sembolüdür. Kısaca, İrade’nin, Yaratma’nın sembolüdür.

Gılgamış’ın rüyasında gördüğü gökten düşen bu balta Enkidu’dur. Enkidu ormanlardan ayrılacak, insanlar arasına karışıp, yemek yemeği, içki içmeyi öğrenecektir. Hayvani yönünü bırakıp, ruhuna doğru hareket edecektir. Gılgamış ve Enkidu bir gün karşılaşırlar. İlk önce dövüşür fakat sonra dost olurlar.

Gılgamış, Enkidu ile tanıştıktan sonra pek çok denemeden geçer. Bu denemeler dağlar, canavarlar vb. olarak temsil edilir.

Çoğu kereler biz de hayatımızda pek çok denemeden geçeriz. Bizim dağlarımız belki kişiliğimizin engelleridir; gurur, harekete geçememe, kibir. Karşılaştığımız canavarlar ise korku, endişe vb. gibi engellerdir.

Gılgamış’ın ilk denemesi Uruk şehrini tehdit eden bir kötülüğe, bir canavara karşıdır. Sedir ormanının, yaşam ülkesinin koruyucusu Kumbaba’ya yani gururuna karşı.

“Ormandaki yaşam” kişiliğimizi temsil eder. Maske gibi taşıdığımız, arzularımıza, öfkemize, tutkularımıza göre değişen kişiliğimizi; Ben’imizi.

Gılgamış ile Enkidu, kötülüğe karşı gelir; ilk denemelerini geçerler.

Tanrıça İştar, bu güçlü kahramandan çok etkilenir ve ona, kendisiyle olması için yaşamın verebileceği tüm zenginlikleri teklif eder ama o, başlangıçtaki gözü kara, düşüncesiz genç tiran değildir. Tecrübe kazanmış, maddi yaşama duyulan arzuyu yenmiştir.

Tanrıçaya yanıtı; “Benim ne olduğuma çok dikkat et. Ben içinden rüzgârın geçeceği bir kapı, suyu tutamayan bir çanak, örtmeyen bir çatı gibiyim. Ben bir gezginim, ben bir yolcuyum. Arayışıma devam etmeme izin ver” olur.

İştar, bu yanıt karşısında çok öfkelenir. Reddedilmenin verdiği öfke ile doğru tanrıların babası Anu’ya gider ve ondan Gılgamış’a karşı Göksel Boğa’yı göndermesini ister ve hatta onu tehdit ederek buna zorlar.

Gılgamış’ın ikinci denemesi Göksel Boğa’ya karşı olacaktır. Boğa, tutkulu enerjinin sembolüdür. Gılgamış ile dostu Enkidu Göksel Boğa’yı da öldürürler. Nemea Aslanı karşısındaki Herakles gibi Gılgamış, Boğayı yani tutkularını yener. Artık bireyselleşmeye başlamıştır.

Tanrılar bu cüretkâr İkiliye bir ceza vermek isterler. İkisinden biri ölçektir. Bu Enkidu olur.

Dostu Enkidu’nun ölümü, Gılgamış’ı yaşamın gerçekleri ile yüzleşmek durumunda bırakır.

En yakın dostun ölümü üzerine, ‘yaşamı, anlamını sorgulamaya başlar. Artık değişme zamanı gelmiştir. Bu olaydan sonra Gılgamış her şeyi, krallığını, ülkesini – bırakıp, yollara düşecek, yaşamın anlamını, ölümsüzlüğün sırrını arayacaktır.

Ölümsüzlüğün sırrına erişmiş bir tek kişi vardır. O da bir önceki tufandan kurtulan tek insan olan Upaniştim’dir.

Destanın bu bölümünde yine dünyanın çok çeşitli yerlerinde anlatılan tufan mitoslarından biri ile karşı karşıya geliriz. Tufan, insanlığın bir devrinin kapanmasını ve yeni bir ırkın dünyada ortaya çıkmasını sembolize eder, Upaniştim tıpkı Nuh Peygamber gibidir ve insanlar arasındaki evrilmiş tek insan olması, tanrıların kararlarından haberdar olmasına ve yeni devrin tohumlarını saçacak insan olarak seçilip, ölümsüzlükle ödüllendirilmesine yol açmıştır.

Gılgamış, Upaniştim’i bulmak için pek çok tehlike atlatır; ölüler denizini geçer ve ışığa ulaşmak için içinden geçmesi gereken dağın kapısında akrep adamlarla karşılaşır.

Akrep, her zaman ölümü simgelemiştir; kişiliğin, etin ölümünü. Gılgamış’ın kişiliğinden kurtuluşu akrep sembolü ile tekrar karşımıza çıkmaktadır.

Akrep adamlar da Gılgamış’taki tanrısal yönü fark ederek geçmesine izin verirler.

Bu tanrısal yön Gılgamış gibi ölümlü olan her birimizde vardır. Kişiliğin değişkenliği, yapaylığı ile kirlenmemiş, özümüz, içimizdeki tanrıdır.

Sonunda Upaniştim’e ulaşan Gılgamış, ona yaşamın anlamını, ölümsüzlüğe ulaşmanın, Tanrı olmanın sırrını sorar.

Upaniştim ona kendi hikâyesini anlatır ve ölümsüzlüğe ancak tanrılar seviyesine yükselerek eriştiğini söyler ve ona sorar; “Söyle bakalım, tanrıları başına toplayacak ne yapacaksın?” ve Gılgamış’ın bunca uzun yola ve tehlikelere katlanıp gelmesine acıyarak ona denizin en derin yerinde bulunan bir ölümsüzlük otundan bahseder.

Gılgamış hemen bu otu aramaya koyulur ve dünyanın ikiliğine, aldatmacasına düşmeden önceki İlksel Okyanus’un (İlksel Okyanus yine bütün mitolojilerde bulunan bir öğedir) dibindeki ölümsüzlük otunu bulur çıkarır. Şehri (Uruk’a ölümsüzlüğü götürmek için yola koyulur. Yolda yıkanmak üzere bir yerde durur ve otu yere bırakır fakat bir yılan gelip otu alır.

Yılan bilgeliğin, dikkatin sembolüdür. Mısır’da firavunlar başlarının ortasında tanrısallıklarının, dikkatin sembolü ureus yılanını taşırlar.

Bilgelik kendini göstermiş ve Gılgamış’tan ancak kutsal işlerle, erdemlerle, kişinin kendini saflaştırmasıyla erişilebilecek olanı, ölümsüzlüğü almıştır.

Destanın bundan sonraki bölümü Gılgamış’ın dostu Enkidu’yu aramak üzere yer altına inişiyle devam eder.

Gılgamış, hepimiz gibi hayatında çeşitli dönemeçler, tehlikeler, düşmanlar, acılar olan ölümlü bir insandır. Bunlar kimi zaman tutkular, kimi zaman kolaylıkla katlanamadığımız hastalıklar, ölüm gibi acılar, endişeler şeklinde karşımıza çıkar. Biliyoruz ki, Gılgamış hepimizin içinde. İçimizde bütün bu engellerle savaşabilecek, sınırları çok geniş bir kahraman var. Onu tanıyoruz ve kendimizi çaresiz hissettiğimizde, korktuğumuzda ya da bir çiçeği koklarken, gökyüzünü seyrederken, bir çocuğu severken bizimle konuştuğunu biliyoruz. Yalın, gerçek, onurlu ve erdemli biri, bizim filozofumuz, gerçek insanımız ona daha fazla kulak vermemizi bekliyor. Mutsuzluğumuz ona sırtımızı döndüğümüz zamandır çünkü böylesi zamanlarda maskeler takar, çeşitli roller oynarız. Bu zamanlarda bilemediğimiz bir şeylerin tutsağı olur ve yüreğimizde hissetmediğimiz gibi davranırız. Düşünmediğimiz gibi konuşur, bize uygun olmayan şekilde yaşar ve düşünür, bir akıntıya kapılır gideriz.

Oysa her birimiz içimizde, kötülüklerle, ejderlerle savaşmak isteyen bir Gılgamış, bir kahraman taşıyoruz. Yeter ki onu reddetmeyelim.

Ferim ÇIKGEL