İslam Ezoterizmi Açısından UYANIŞ, ARINMA, OLUŞ

0

 Her insanın aklına, şöyle bir soru gelebilir:

“BEN BU DÜNYA’YA NİÇİN GELDİM?”

Yaşadığımız bedene dayalı bir ölümsüzlük olamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu dünyada başka canlılar da var. Hayvan, bitki vs. olarak bildiğimiz bu canlıların, kendi kendilerine bu tür bir soru soramayacakları da bellidir, çünkü onların amaçları Yaratıcı tarafından belirlenmiştir. Dünya kurulduğundan beri, hayatları tek düze gitmektedir ve hiçbir gelişme, değişme olmamıştır. Mesela bir bal arısı, yaradılışından beri aynı bal peteğini üretmektedir. Ama insan öyle midir? Devamlı bir gelişme göstermiştir ve o eski ilkel insan değildir artık. Öyleyse, bir insan olarak, diğer canlılardan farklı bir AMACIM olmalı. Öyleyse insanın amacı nedir? Bu amaca doğru yürümek için, yine bir insan olarak benim KENDİMİ TANIMAM lazım gelmez mi? Yani, ben kimim? Önce KENDİMİ BİLMEM gerekiyor. O halde, ben kendimi nasıl tanıyacağım? O zaman derin DÜŞÜNME’ye veya diğer bir ifade ile TEFEKKÜR (reflexion/meditation) etmeye başlıyorum… Buradaki düşünme, günlük sıkıntı ve işlerle ilgili düşünme (penser) olmayıp, belli bir fikir üzerinde üretime geçerek, varlıkların özü ve esası hakkında hüküm vermek, görüş ve kanaat beyan edebilmek anlamındadır(1). Eflatun’a göre; “Yüksek bilgiler kitaplarda bulunmaz. İnsanın, onları kendi kalbinin hazinesinden çok ince bir tefekkürle çıkarması ve kutsal ateşi kendi kaynağında araması lazımdır. Bunun okulu yoktur. İlm-i ledün (la gnose) de denilen bu ilim insana hak tarafından verilir. Fakat insanların çoğunluğu, böyle bir eylemden sıkılarak “neme lazım” deyip kaçmayı tercih ederler. Bu kendinden kaçmak’tır çünkü böylesi daha kolay, düşünen bir kafa olmak ise zor. İşte o zaman, yukarıda bahsedilen amaca ulaşmak imkânsız hale gelir. Kutsal kitap Kur’ân-ı Kerim’de “..De ki: Görenle görmeyen bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?(3)” denilmek suretiyle; bakarak görmeyen şeklinde değil, herşey üzerinde düşünmeyi, mahiyetini anlamayı yine adeta yukarıda bahsedilen amaca ulaşmak için tavsiye ediliyor. Allah, yine aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de “Ya Muhammedi. İnsanlara, kendilerine açık delillerle indirileni… düşünüp anlasınlar diye sana bu Kur’ân-ı indirdik(4).” diye hitap ederek Kur’an-ı ve yeryüzündeki her şey ve olayı yüzeysel okuyup değerlendirmek yerine, onları derinliğine düşünüp anlamak gereğini vurgulamaktadır.

Bu türTASAVVUF düşünme mekanizması, kişinin kendi isteği-iradesi ile olabileceği gibi, zamanı gelince beklenmedik bir olayla (İlâhî rahmetin güneşiyle şevke gelerek) harekete geçebilir. Bu olay uyanıştır. İç dünyasını, her olayı, tabiatı vs. incelemeye ve değerlendirmeye başlar. Kendini tanımak için iç dünyasındaki kendi kitabından önce kâinat (evren) kitabının sayfalarını açmaya başlar. Artık OKU’maktadır. Hatırlanırsa, Hz. İbrâhim’in önce yıldızları, ayı, güneşi gözlemesi kâinat kitabını; sonra da ebedî ve ezelî benzersiz tek Tanrı (Allah) fikrine ulaşması kendi kitabını okumaya bir örnektir. Diğer bir örnek de Hz. Mevlânâ’nın, Şems’le karşılaştığı zaman ondan aldığı enerji şokuyla silkelenerek uyanması ve İlâhî aşkla kendi özüne inip, kendi kitabının açılan sayfalarında kendisiyle yüz yüze gelmek suretiyle gerçeği görmesi olayıdır. Eğer bu hadise olmasaydı, Hz. Mevlânâ medreselerde yine kıymetli bir müderris olarak derslerine devam edebilir fakat mesnevisiyle, Divanıyla daha geniş zaman ve mekânlara açılamazdı. Burada aklımıza hemen, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’ân’ın ilk ayeti, ilk hitabı veya ilk emri gelmektedir:

“OKU. Yaradan RABB’ının adıyla.. O, insanı aşılanmış yumurtadan (ilişip yapışan sudan veya SEVGİ ve İLGİ’den) yarattı. OKU!. İnsana bilmediklerini belleten, kalem (ayrıntılı ilim)le öğreten RABB’in en büyük kerem sâhibi (karşılıksız her türlü yardım eden)dir… dönüş, yalnız (kuşkusuz) RABB’inedir.”(5)

Hz. Muhammed, seçilmiş bir Allah resulü olsa bile, kendisine peygamberlik görevi kırk yaş olgunluğunda verilmiş ve ”bu ilk İKRA (oku)6 hitabına, günlerce Mekke civarındaki Hıra dağı mağaralarındaki tefekkür (reflection/meditation) devresinden sonra muhatap olmuştur. Kendisine yazılı bir metin verilmediğine göre, okunması gereken kendi özünde açılan kendi kitabı’nın sayfalarıdır. Sonra, burada kullanılan diğer bir kelime tanrı (ilâh/dieu) veya öz isim Allah değil, Allah’ın diğer doksan dokuz güzel ismi (esmâ-ül hüsnâ) ile ifade edilenlerden Rabb sıfatıdır. Rabb, kelime lamı itibariyle “terbiye eden, öğreten” demektir.

İşte böylece insan kendi kitabının sayfalarını açıp okumaya başlayınca Rabb’ın terbiyecilik, öğretmenlik sıfatı devreye girer. Kişi, kendi kendisiyle yüz yüze gelerek nefs muhasebesine (kendi kendini yeniden değerlendirmeye) başlar. Olumsuz yönlerini çok daha iyi görür. Negatif taraflarını, pozitif hale geçirmek amacıyla kendi arzusu ile içsel bir gayret göstermeye başlar. Bu, bir yönüyle en güzel ahlakı kazanma çabasıdır ve yüce Yaradan’ın istediği, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen Hz. Muhammed’in temsil ettiği güzel ahlâktır. Aynı zamanda insanın arınma gayreti (travail de purification)’dir. Bu konu, İslam tasavvufunda yedi kademeli olarak emredici veya bedene bağlı egü denilen nesf-i emmâre (l’âme qui commande veya l’âme passionnelle) basamağından başlayıp, en saf ego olan nefs-i sâfiye (l’âme püre) kademesine kadar bir manevi yoldan tekâmülü şeklinde açıklanır.(7) O en yüksek seviyede, kabiliyeti olan insan, kâmil insan derecesine yükselebilir. Bu nefs-i sâfiye ve dolayısıyla kâmil insan seviyesinde yine sınır yoktur. İşte bu ilme, kendini tanıma ilmi olan ledün ilmi (Tanrı sırlarına ait ilim veya gayb ilmi) denilir. Gerçek ilim, hakîkatı arama ilmi, bu ilm-i ledün’dür. Hz. Muhammed’in “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” sözü de konuya en güzel açıklığı getirmektedir.

Kur’ân en geniş anlamda okunan şey demektir. Alâk Sûresi’nin ilk âyetindeki oku emrinin nesnesi bizi gerçeğe adım adım ulaştırma, arıtma yolunda idrakimize sebep olan her- şeydir. Kur’ân, sembolik olarak bir kitaptır. Kur’ân’ın gerçeğini okuyabilenler; onun, hakikatin bütünüyle nasıl olduğunu görebilirler. Onun hakikatini değil de, yalnızca kelimelerini okuyabilenler, onun anlaşılması güç, yaşadığımız hayata dıştan bakan, zaman zaman da uygulamada çatışmalara sebep olan bir muamma (bilmece) gibi görebilirler. Oysa Kur’an bize ne kadar yakındır! Meselâ, Bakara Sûresi’nin ilk âyeti olan Elif, Lâm, Mim; gerçek insanın sembolü olarak kabul edilir, ikinci âyet ise, “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren kitaptır.” Yani gerçek insan (kâmil insan), kâmil insanı anlayabilen, Kur’ân’dan ne okuyacağını anlayabilir. Bunun da anlamı, gerçek kâmil insan yani tasavvuf terimiyle inşânı kâmil (l’homme parfait veya l’homme üniverselle) Kur’an’la ikizdir. Kur’an Kitab’ı, İnsan Ki- tab’ı, Kâinat Kitab’ı aynı gerçeği yansıtır. İnsan ne kadar arınabilirse, bu özdeşliği o kadar görebilir. Arınmadan uzak kalırsa kendine, Kur’ân’a, kâinata ve bunların sonucu olarak da Rabb’ine yabancılaşır. Arınan, gerçeği görebilir. Gerçeğin, gerçek olduğunu idrak edebilen, ancak gerçek karşısında teslimiyete girebilir. Bu duruma gelebilen; onu yaşayarak, apaçık şüphe götürmeyen gerçek (tasavvuf tabiriyle Hakk’el Yakîn/ par la verite) olarak bilir. Kur’ân insana hitabeder, insanı merkez olarak alır, yani bütün insanın, Zât-ı Küll (l’essence divine)ün ifadesidir.(9)

1429257_84468575Kur’an-ı Kerim’deki her cümleye ayet denildiği gibi, kâinattaki her şey ve olay (yeryüzü ve tabiat olayları dâhil) da birer ayettir. Kâinat kitabını okumak demek, aslında bu ayetleri okumaktır. Bütün şeyleri, olayları ve hatta kutsal kitapları dış görünüşleri ve dış anlamları ile değerlendirmek insan ve toplumsal hayatı, sadece bu görünen durumlara göre düzenlemek mümkündür. Hatta kutsal kitapların dış anlamları duruma göre değişmeyen, çağa uyum toleransı olmayan dini kurumsallaşmalar şeklinde algılanabilir. Anlamı olması ve insanın gizli, iç potansiyelini arttırma vasıtası olarak belirlenmiş ibadetlerin gerçek amaçları unutulabilir. İbadetlerin sadece şekilde kalma tehlikesi mevcuttur. O zaman gelişmeye açık olmayan, statik toplumlar oluşabilir. Arınma çalışması (travail de purification) olan nefs murakabesi (öz eleştiri) yapılmadığı için insani değerlerin kazanılması demek olan ruhsal tekâmül sağlanamaz. Maddeye bağımlılık artar. Mesela bir tabii madde ve tabiat olayı olan suyun, dış görünüşü itibariyle fonksiyonları bellidir. Buradan ileri geçerek, kâinat kitabını okuma çerçevesinde onun gerçek potansiyelinin ne olduğunu düşünmeye başlanırsa, akla laboratuvar fikri gelir. Bir laboratuvar incelemesi ile suyun bir molekül olduğu ve iki hidrojenle bir oksijen atomu (H20)’ndan oluştuğu ortaya çıkar. Bu çalışma, bir müspet (pozitif) bilim yoludur. Böylece, kâinat kitabını okumak düşüncesi pozitif bilimi yaratır ve insanlığın pozitif yönden maddi gelişimine imkân sağlar. Bu sistem, manevi yapıya dayalı bir maddi gelişme modeli oluşturur. Kendi kitabını okumak ise kendini tanıma ilmi yani kısacası gerçek ilim’dir.

Hz. Muhammed, yine bir hadis-i şerifinde “ilim, kadın ve erkek için farz’dır.” derken kastettiği ilim, yukarıda bahsedilen kendini tanıma ve bilme ilmi veya ilm-i ledün denilen ilim olarak da yorumlanabilir. Burada Hazreti Peygamber farz kelimesini kullanırken, her insanın kendini tanı (oku) felsefesine eğilmesinin önemini belirttiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla uyulması gereken dinî vecibelerin (sorumlulukların) amacının da aynı şey olduğu ve bu ilim olmadan yapılanların bir işe yaramayacağını bütün mutasavvıflar ifade etmektedirler. Yalnız burada eklemek gerekir ki; kendi kitabını okuyan kimsenin, ister istemez kâinat kitabına eğilmesi söz konusu olacağından, dolaylı olarak pozitif bilimle ilgilenme mecburiyeti (farzı), kadın-erkek herkes için eşit şekilde ortaya çıkmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de İKRA (oku) hitabı veya Emri İle başlayan ALAK Süresi’nde, yukarıda yazılanın Sonunda (ayet no:96/ 8)ki… dönüş yalnız (kuşkusuz) Rabb’inedir âyeti, “kesinlikle, Allah’ın Rabb sıfatı ile O’nun terbiyesi altına girileceği (girilmesi gereği) ve bundan dönüş olamayacağı” şeklinde, tekâmülden kaçınılmayacağı yorumu yapılabilir. Bu yorum, âyetin iç anlamı olarak düşünülebilir. Dış, yani ilk bakışta göze çarpan anlamı ile Rabb’ine dönüşten maksat, tabii ve bedeni ölümle Rabb’ine kavuşmadır.(10)

Yine aynı Sure’nin ikinci (96/2) ayetinde “İnsanı embriyodan (ilişip yapışan bir sudan veya sevgi ve ilgiden) yarattı.”(11) cümlesindeki sevgi ve ilgi sözleri oldukça dikkat çekicidir. Gerek Hz. Mevlânâ, Yunus Emre vs. tüm manevi yolun yolcuları hep sevgiyi, İlâhî aşkı terennüm etmişlerdir. Onlara göre yaradılışın temeli aşktır.

Mesela Mevlânâ Celâlettin, Tanrı’ya ulaşmak için insandaki en büyük gücün aşk olduğu fikrini daima savunmuştur. Celâlettin’e göre her şeyin kökeni Aşk’tır. Bir bitki, bir hayvan da sevebilir. Ancak hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle, hem belleği ile sevebilen yegâne varlık insandır. Aşk ışıktır, nurdur, “ışk”tır. O, bir kadına duyulan aşkı da ulular. (O aşk ciddi ise, gerçek Aşk’a yani ilahi aşka köprüdür). Yalnız kör bir ihtiras, sadece maddi bir tutku olmamak kaydıyla tabii. Bu, bir erkeğin kadını sevmesi olduğu gibi; bir kadının da erkeği, derin duygularla sevmesi şekli de aynı şeydir çünkü bir başkasını seven kişi kendisini, tüm insanlığı, evreni ve Tanrıyı da sevmeye başlamış demektir. İşte aşkların en güzeli, bu bilince ulaşıldığı zaman başlayan “Hakikat Aşk’ı”dır. Mevlana’nın döne döne yaptığı raks, tüm dünya ve evren ile AŞK’ta veya SEVGİ’de birleşmek atomlardan yıldızlara varıncaya kadar onların evrensel dönüşüne ayak uydurmaktır. Sema halinde, ellerinden birinin gökyüzüne dönük, diğerinin yeryüzüne bakar durumda olması da; Tanrı’dan aldığı aşk ve sevgi enerjisini, tüm evrene, dünyaya, canlılara, insanlara veya Hakk’tan aldığını, halka sunmaktan başka bir şey değildir.

Sevgili Yunus Emre için de Aşk, ya da onun tercih ettiği deyimle “ışk” her şeydir.

Bee on FlowerTanrı Işk’tır. Tabiat Işk’tır. İnsan Işk’tır. Hayat ve ölüm, yokluk ve varlık hep Işk’ın eserleridir. Gerçek kitabın Işk olduğuna dikkat çeken Yunus, Tanrı’yı hem seven, hem sevilen, hem de sevginin (Işk’ın) kendisi olarak görmektedir. Ona göre, kendisi Işk olan Tanrı âşık (seven) ve mâşuk (sevilen) olması sıfatıyla tüm varlıkları, evreni ortaya çıkarmıştır, yani yaratmıştır. Bütün varlıklar gibi, insan benliği de tanrısal aşk’ın yansımasıdır. Varoluş, ilahi aşk’ın dalga dalga yayılıp, genişlemesinden başka birşey değildir ve bu sürgit devam etmektedir. Diğer sûfiler gibi Yunus da, gerçek aşk sayesinde, insanın giderek Tanrı’ya yaklaştığını ve sonuçta Tanrı’yı kendi içinde bulacağını savunmaktadır. İnsan Tanrı’yı kendi içinde görmesi, bulması ve O’nunla bütünleşmesi ile tekâmülünü tamamlamış olur.(13) Manetti, Erasmus, Mirandola, Monteign vs. İtalyan filozofları insanın yeryüzünde ve daha sonraki hayatındaki kaderini belirleyecek yegâne şeyin tanrısal aşk olduğunu, insan ile Tanrı arasında bozulmaz bir birlik olduğunu ifade etmişlerdir.(14)

Aşk, “Ben bir gizli hazineydim, istedim ki bilineyim” gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı olup; aşkla sıfatlanan kimse dünyayı, ahireti, varlığı ve hatta terki dahi terk etmiştir. Kendisi de o zaman lâ ilâhe (tanrı yoktur) katarına katılıp gider ve geri kalan illallah (ancak Allâh vardır) olur. (15) O’nun enerjisi veya ateşine düşen kimse artık uyanışa geçmiştir. Ölüyken dirilmiştir. Yani, sadece madde beden olarak yaşarken manevi olarak tekrar dirilmiştir, yeniden doğmuştur veya reenkarne16 olmuştur. Bu durum yaşayan bir insanda, bütün bir manevi yapısıyla bir çeşit iç Rönesans (renaissance) olayıdır. O artık arınma (purification) yoluna girmiştir. Gerçek anlamda inançlıdır veya imanlıdır. Yukarıda sözü edilen surenin isminde ve içinde geçen alâk kelimesi, şimdiye kadar bir dış anlamla “döllenmiş yumurtanın bölünüp çoğalarak bir hücre topluluğu halinde rahim duvarına asılma safhası” veya “pıhtılaşmış kan” şeklinde yorumlanırken(1)’, yeni bir düşünce ile kelimenin daha derin (iç) anlamına girilerek ve Türkçe’mize de giren alâka sözünden ilgi ve onun daha derin anlamı olan sevgi şeklinde tefsir edildiği görülmektedir.(1)

Gerçek inanç; sevgiye dünyevi tutkularını karıştırmamakla doğar. Bunu da ancak gerçek sevgiye ulaşan başarabilir. Gerek bu dünyaya ait maddi arzular, gerekse öbür dünyaya ait beklentiler (cennet vs.), korkular (cehennem vs.) insanı gerçek sevgiden alıkoy ar. Tıpkı sevgili Yunus Emre’nin dediği gibi:

“Cennet, cennet dedikleri birkaç köşkle, birkaç huri; isteyene ver onları; bana seni, gerek seni…”

Gerçek sevgi öz’den gelir. “Ben sevdiğimden başka bir şey görmüyorum” demek, insanın kendisinden değildir. Onu Veren’e yani Tanrı’ya aittir. O gerçek sevgi ki, ona sahip olan dünyada hiçbir şeye değer vermez, put yapmaz. Gerçek sevginin ilk kıvılcımı (İlâhî aşk) şiddetli olmasına rağmen, gelip geçicidir fakat çok güçlü bir arınma (purification) vasıtasıdır. Dolayısıyla bu durum iyi değerlendirilmelidir. O fırsat kaçırılırsa, geriye ondan bir kül yığını kalabilir. Bu duruma düşmemek için, arınma gayretine (travail de purification) girmeli ve gerçek sevginin yerleşmesi sağlanmalıdır. İlk kıvılcım hali, o duygunun icabı, insandan ayrıldığı zaman geriye, o yarış sırasında çalışarak kazanılan olumlu hal, insanın hayatında süreklilik göstermelidir. O ilk kıvılcım öyle bir geçici imtiyazdır ki insanın o sürede kendi kendisiyle yüz yüze gelmesi, kendini tanıması ve dolayısıyla nefs’i (ego’su) ile ilgili olumsuz vasıflarından vaz geçmesi için, insana Tanrı tarafından verilir. Tasavvufta buna nefs muhâsebesi (kendi kendini yeniden değerlendirmek veya öz eleştiri) denilir. Bu konuda İslam mutasavvıflarının bir açıklaması “insanın ölmeden evvel ölmesi ve ahirette hesaba çekilmeden önce, kendini hesaba çekmesi lazımdır”(19) şeklindedir.

Burada, insanın kendi gayretini ve iradesini kullanması şarttır. İşte bu şekilde arınabilen insan, sevginin kendisi olur; O’nunla, yani gerçek Sevgili ile bütünleşir. Kendisinin her fiil ve hareketi O olur veya kendisine dışarıdan yöneltilen bütün eylemleri O’dan bilir. Vahdet (unite)’e, diğer bir ifade ile gerçek birliğe veya tekliğe (unicite), daha doğrusu tek olana ulaşır; ayrılıkları ortadan kaldırır. Bekâbillâh (Allah’la bâkî veya ölümsüz olma)(20) mertebesini kazanır… Bunun yanında sevgiyi veren gerçeğin kim olduğu idrak edilmeli, O’na vasıta olan veya O’nun tecelli ettiği maddi dünyevi varlığa takılıp kalarak put yapmamalı ve gerçek Sevgi’nin peşinde koşarak O’na sahip çıkmalıdır. Bu sırada, zihinde dünyevi-maddi ve menfaate dayalı, kaygı verici düşünceler oluştuğu zaman gerçek Sevgili akla, düşünceye geçirilmeli; dünyevi takıntılar (özellikle gerçek sevgiye zarar verebilecek olumsuzluklar, sıkıntı yaratacak düşünceler vs.) zihinde tutulmayarak gerçek Sevgili ’ye aktarılmalıdır. O zaman, tam manasıyla bir huzur ve rahatlık hissedilerek bir emniyet hissi duyulacaktır… Dikkat edilmesi gereken diğer bir hususta, o Sevgi’nin gereği ve gerçek Sevgili’nin istediği güzel ahlaka uymaktır. Bu ahlâk, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Muhammed’in temsil ettiği Muhammedi ahlâk veya Kur’ân ahlâkı veya Allah ahlâkı’dır.

Hz. Ayşe’den, Resûlullah Efendimiz’in ahlakını sormuşlar. Cevap olarak: “Resûlullâh’ın ahlâkı Kur’ân’dı.” buyurmuşlar. Cenâb-ı Hak da, Resûlullah Efendimiz hakkında Kuran-ı Kerim’deki Kalem Sûresi’nin 51/4 ncü âyetinde “(Ya Muhammedi.) Muhakkak ki sen en yüce, en güzel ahlâk üzere yaratıldın” buyuruyor.21 Belki de bu ahlâkın en hassas noktası, bir mutasavvıf Türk şairi’nin dediği gibi “Ne sen, kimseden incin; ne kimse, senden incinsin” mısraında anlaşılır. Evet! Belki başkalarını incitmemek iradeyle mümkün olabilir, fakat incinmemek, herhalde işin en zor olanı. İşte burada gerçek amaç; nefs’in (ego’nun) incelip saflaştığı, böyle bir seviyede en güzel bir ahlaka sahip olmaktır. Gerçek sevgi’nin yerleştiği insanın özü ile gerçek Sevgili olan Allah arasındaki iletişim bağı devamlı olmalıdır. Eğer bu sağlanabilirse O, yani insanın özündeki gerçek sevgili olan Allah, bir Rabb sıfatıyla kendi sesini o insana mutlaka duyuracak ve şah damarından da yakın O^lus proche que sa vine ju- gulaire; olduğunu hissettirecektir. Bu durum, bir insanın ulaşabileceği en büyük mutluluk ve güzellik’tir.

Şimdiye kadar ele alınan konular, daha ziyade İslam’ın ezoterik yaklaşımı olan, İslâm tasavvufu açısından düşünülmüştür. Tasavvuf, bir disiplin olarak, İslam’da Hz. Muhammed’den en az yüz seneden sonra doğmaya başlamıştır. O kadar ki, tasavvuf kelimesi, Hz. Peygamber zamanında bile kullanılmıyordu. Kanaatimize göre sahabe (Hz. Peygamberi gözleriyle gören, kendisiyle tanışıp-görüşen, O’nun yüksek titreşimli enerjisini alan ve gereğinde çok faydalı nakiller yapan kişiler)’den sonra dinî konularda yapılan tartışmalar, Kur’an’ın daha ziyade dış anlamları üzerinde yoğunlaşmış ve insanın manevi yapısına hitap yönü ihmal edilme tehlikesi baş göstermiştir. Sadece göze, kulağa değil; insanın iç âlemine (batınına) hitabeden tasavvuf disiplini (bu kelime kullanılmasa bile) aslında hem İslam peygamberi devrinde, hatta Âdem peygamberden beri bütün dinlerde uygulama alanı bulmuştur. Uygulamadan amaç, dinin sadece şeklini değil, özü* anlamaktır. Bu, dinin özünü anlamaya yardım eden disiplinlere batıni Veya ezoterik yaklaşımlı disiplinler ismi verildiği bilinen bir gerçektir. Kur’ân’ın özüne inmeme tehlikesine karşı bir takım filozoflar (Gazâlî, İbni Arabi ve bunun gibi birçokları), tasavvuf disiplininin gelişmesinde büyük rol oynamışlardır. Dolayısıyla bu İslâm filozofları, eski doğu-batı felsefelerini çok iyi etüt etmişler ve Son mesaj (Kur’ân)ın en iyi şekilde derinliği ve bütünüyle anlaşılması kapısını açmışlardır.

Anda OlmakGenel anlamda mistisizim-sofizim, İslami kültür içinde tasavvuf adını alan ezoterik yaklaşımlı disiplinler varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunan ve onun yegane hedefi, insanın tekamül ederek kamil insana dönüşmesi ve böylece Tanrı ile bütünleşmesi olan bir akımdır.23 Ezoterik düşünce kutsal kitapları sadece sözleriyle değil, özleriyle yorumlamayı ifade ettiği için; dinin özünü değil de şeklini anlayabilenlerin bazıları tarafından, kendi ölçüleri içinde eleştirilmiş ve taraftarları dinden çıkmakla suçlanmıştır.24 Hatta öldürülmek, taşlanmak, yakılmak gibi en ağır cezalara (hem doğuda-hem de batıda) uğratılma olaylarına rastlanmıştır. Ezoterik düşünce’yi ortaçağın en karanlık günlerinde bile açığa vurmaktan çekinmeyen Dante, “İlâhî Komedya”sının “Cennet” bölümünde şöyle der: “Bak, onlar ki daima İsa, İsa diye bağırırlar. Mahşer’de de onlar İsâ’ya, Isâ’yı tanımayanlardan daha az yakın olacaklardır.” Çünkü Cennet’e gitmek için sadece şu veya bu dinden olmak ve hatta sinagoga, kiliseye, camiye devam edip dua etmek yeterli değildir. Dürüst, müşfik, merhametli ve cömert olan bir kimse bütün bunları yapmış olmasa da, öldükten sonra, hayatları boyunca sadece “îsâ, İsâ!” diye bağırıp duranlara nispetle İsâ’ya daha yakın olacaklardır.25 Burada asıl olan ruhun tekâmülüdür. Maddi beden, onun kullanıp attığı bir üst realiteye geçme vasıtası olup, onsuz da tekâmül etmesi mümkün değildir. Tekâmül için, ruhun bir maddi bedenle bütünleşmesi şanstır. Tanrısal fışkırmanın neticesinde başlayan ve ancak ona dönüş (özlediği aslına dönüş) ile son bulacak olan bu hayatta insan, tanrısal varoluşun bilinen en üst seviyedeki ifadesi olup, iyi ve kötünün savaştığı alandır. Aslolanın iyilik olduğu, evrenin tümü sevgi üzerine kurulu bulunduğu için, ancak iyi insanın ruhu kâmil insana dönüşebilir ve Tanrı ile bütünleşebilir. Ruhun tekâmülünü, yani çıktığı ana kaynağa bir uyanışla dönmesini sağlayan evrensel yasa, yukarıda da bahsedildiği gibi yeniden doğuş yasasıdır. Tanrı “Ben bir gizli hâzineydim, istedim ki bilineyim” diye buyururken, O’nun en üst seviyedeki temsilcisi kâmil insan, yani gerçek insan’dır. Ezoterik disiplinlere göre tanrısal bilincin artmasının en önemli vasıtası kâmil insanlar olduğu için; hedef bu Tanrı er(rical)lerini yetiştirmektir.(26)

İslâm’da ezoterizm konusunu, bir tür felsefi görüş olarak tasavvufu ele alıp inceleyebiliriz. Ancak onu yaşayarak bilenler, diğer felsefi görüşlerden farkını tam olarak anlayabilmektedirler. Tasavvufu yaşamadan, dış görünüşüne göre fikir yürütenler, onu herhangi bir felsefi akımdan ayırmakta pek başarılı olamamaktadırlar. Felsefe de, tasavvufta bir çeşit gerçeği arama yollarıdır. Ancak felsefe entellektüel, yani zihinsel bir yoldur. Bir filozof öze inememişse, daha ziyade aklıyla çalışır. Zaman zaman konusunda derinlemesine nüfuz edebilen filozoflarda sezgi (intutition) ye de rastlanır. Ancak onlar sezgiyi de entelektüel yolla anlamaya ve anlatmaya çalışırlar. Sezginin doğruluğundan her zaman emin de olamazlar. Hangi seviyede bir sezgi olduğunu bilemezler. Doğruluğunu, ya da değerini anlamak için akıl yoluyla çözümlemelere girebilirler. Sezgi (intutition), akıl üstü bir yol olduğu için, bu yolla kesin sonuç alma ihtimali çok azdır… Tasavvufta ise sezgi dediğimiz herhangi bir akıl yürütmeye ihtiyaç duymadan birdenbire geliveren, insanın bütün benliğini kavrayan, şüpheye yer vermeyen apaçık bilgi yolu (par la verite veya certain) esas alınır. Mutasavvıf, sezgiye dayalı yolla ulaştığı bilgi ya da yaşantıyı apaçık görür. Onun hakkında şüpheye düşmez, ispatlama ya da çürütme gayretine girmez. Çünkü o hâli apaçık ve kesin bilgi sahibi olarak, yani tasavvuf diliyle hakk’el yakîn (par la verite veya certaine) seviyesinde yaşamaktadır. Yani, Tanrı gerçeğine tam olarak nüfuz etmiştir. O’nunla O olmuştur. Bu bilgi, onun için yaşanmış bilgidir. Mutasavvıfın bu bilgiden şüphe etmesi, uyguladığı metodundan şüphe etmesidir. Belki şöyle denilebilir: Filozof genellikle eşyayı dıştan, mutasavvıf içten kavramaya çalışır. Kullandığı araç cüz’i akıldır. Mutasavvıf da cüz’i aklını kullanır. Ancak cüz’i aklın son sınırına ulaşıp, oradan külli akla geçmeyi gaye edinir. Dolayısıyla mutasavvıfın, daha üst gerçekler hakkında ve daha doğru bilgi elde etme imkânı vardır. Bu yüzden, zaman zaman mutasavvıflar çeşitli felsefi görüşleri eleştirebilirler. Filozofların kuru akılla çalıştıkları için, ilahi aşka geçmediklerini iddia edebilirler. Filozoflar da, cüz’i akılla ulaşılamayan gerçekler konusunda, mutasavvıfların fikirlerini kabul edemeyebilirler. Filozofların, birbirlerinin sözlerini çürütmeye uğraştıkları hakkında yaygın bir kanaat vardır. Ancak mutasavvıfların birbirlerini yalanladıkları görülmez. Mutasavvıflar da arınmışlıkları derecesinde, gerçeğin farklı görünüşlerinden bahsederler. Ancak diğer mutasavvıflar meydana çıkan bu durumun, gerçeğin bir başka yüzü olduğunu kabul edip saygı duyarlar. Mutasavvıf arınabildiği ölçüde, daha üst bilgiye doğru sürekli ilerlemek durumundadır. Her ulaştığı mertebede de, gerçeğin bir başka yönünü keşfeder ve görüşü, duyuşu, bilişi ve anlayışı genişler, bütünlüğe ulaşır. Diğer mutasavvıflar da, onların böyle bir değişkenlik içinde yaşadığını bilir, onları eleştirmez.

mevlanaTasavvufun gerçeğine ulaşanlar için, herhangi bir ekole mensup olmak da söz konusu olmaz artık.. Tasavvufun insana çizdiği yol beşerilik seviyesinden kâmil insana giden yoldur.27 Bütün bunlara rağmen, Sokrat’ın güzel bir sözü var: “Felsefe demek, ölüme hazırlanmak demektir.” O devrin ifadesine göre tasavvuf, felsefe sözüyle anlatılmakta idi.28 Bu fikre dayalı olarak, burada filozof ve mutasavvıfların mukayesesi yapılırken kastedilen filozof tipi, tasavvufi derinliğe girememiş (bilgeliğe erememiş) olan filozof tipidir. Eski hâkimlerden (bilge filozoflardan), ilimle tasavvufu birleştiren iki büyük filozof gelmiştir ki biri Heraclite, diğeri Eflâtun’dur.29 Filozofların bir kısmında akıl, delil olmuştur. Akıl ise mahlûk; yani yaratılmış olduğu için, kendi üstündeki hakikatleri idrak edecek kudret ve kuvvette değildir. Onun için bunlar, derya içinde dümensiz seyir ve sefer eden gemi gibidirler ki nihayet günün birinde kayalara çarparak parçalanır. Evet, bunların içinde Hazreti Muhammed’in maneviyatından nur ve feyz almış olan Sokrat, Eflâtun, Epiktetos gibi kimseler de vardır. Fakat hakikati bulmuş olan bu gibilere, pek ender olarak rastlanır. Yine bunlar da, bir nebi (30) (peygamber) derecesinde olamazlar. Evet, bugün için felsefe aklî hikmet, tasavvuf ise hakiki Hikmet’tir; yani biri zan ve vehim (sanma ve kuruntu) yolu, diğeri hakikat Yolu’dur.(31)

Roma imparatoru Marcus Aureleus, devrinin muzaffer bir hükümdarı olmakla beraber iç âlemi olan derin bir maneviyat adamı idi. Çeşitli devlet yükleri arasında, hatta at üstünde harbe giderken bile kaydetmekten kendini alamadığı notlarından, etik ve çok kıymetli bir eser meydana getirilmiştir. Marcus Aureleus’un de felsefe kelimesinden maksadı manevi bilgiler olduğu anlaşılıyor. Manevi bilgileri içermeyen ve bazı kimselerin zannettiği gibi felsefe topal ve sakattır; kendi çelişkilerden kurtulamaz ki başkalarına rehber olsun. Felsefe ruh ilminin bir basamağıdır. İnsan için en tehlikeli olanı, temeli olmayan şüphelerdir.

Dayanıksız şüphe yolundan kurtulup hakikat yolunda yürüyen hikmet sahibi feylesoflar ise; ister ümmi (sıradan halk adamı),ister ilmi olsunlar; bin sene evvel ne söylemişlerse, bugün de aynı anlayışı müdafaa edeceklerdir. Onların sözleri, değişmeyen hakikatin ifadesidir. Güneş asırlardan beri seyrini değiştirmediği halde, değişenler sadece sanmaya ve kuruntuya ait şeylerdir. Feylesof bir sanatkârdır; tabiatı taklid eden ressam gibi o da hakikati tasvire (resmetmeye yeltenen adamdır.)

SONUÇ OLARAK ister ezoterizm, ister İslami ezoterizm veya islamın bâtını yönü olarak düşünülen tasavvuf diyelim; konuyu belli disiplinlerin, kelimelerin felsefî ayrıntılarından ziyade, beşer (humain) mertebesinde (realitesinde) ve daha çok maddî ihtiyaçların, arzuların çekiciliğiyle savaşan âdemoğlunu, bu kavgadan ve daha doğrusu bunlara bağlı olarak, birbiriyle sürtüşmesinden kurtarmak için ele alalım. O zaman beşer (humain)’in, daha inşân! (de 1’homme) boyuta yükselmesi için çalışıldığı bir gerçektir. İnsan, yaradılıştan doğan fiziki özelliğinden dolayı, değerlendirmelerini beş duyusu ile yapar. Gerek evrende, gerek dünyada; tabiatta gördüklerinin, duyduklarının arka planında ne var diye düşünme zahmetine katlanmayabilir. “Yalnızca, gözümle gördüğüme ve kulağımla duyduğuma inanırım.” diyebilir. Günlük her türlü sosyal olayın bile bir manası olduğunu düşünmez bile. Hâlbuki bilinen kronolojik tarihin dahi, siyasi tarih diye bir iç yüzü olduğu hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir. Okuduğu kutsal kitapların tavsiyelerini, anlamını düşünmeden, sadece görünüş olarak gereğini ifa ettiği zaman, dini görevini yerine getirdiğini zannedebildiği gibi; özüne inip, kendi nefsini (egosunu) törpülemesi gereğinin de pek üzerinde durmayabilir. Hz. Muhammed’in bir harpten döndükten sonra söylediği, “Küçük cihattan döndük, bizim için asıl büyük ve zorlu cihat şimdi başlıyor” sözlerindeki büyük cihat’ın, nefsiyle (egosuyla) yapılması gereken bir iç savaş 3 veya nefsi üzerinde yapılacak bir arınma çalışması (travail de purfication) olduğunu, belki de pekiyi anlayamamaktadır. Belki de bir din, onu tebliğ eden peygamberinden sonra, çağın- çevrenin değişimine zamanla ayak uy- durulamayacak şekilde; fakat kendi zamanına-mekânına uygun düzenlenmiş ve hatta kutsal kitaplarda bile rastlanmayan şekilde, aşırı kurumsallaştırılmış olabilir. Kurumsallaşma, bir yönüyle toplumun disiplin altında tutulması için belli ölçülerde belki de tavsiye edilebilir; fakat çağa ve şartlara göre her türlü kurumsallaşmanın (dini veya din dışı) biraz da bir elastikiyeti, toleransı (hoşgörüsü) olması icap eder. İsmi ne olursa olsun bahsedilen bütün ezoterik sistemler, insanın önce kainat (evren), sonra kendi kitabını OKUMASI’nı ve özüne inip içindeki gerçek potansiyelinin ortaya çıkmasını, yani aslına kavuşmasının (uyanışının-yeniden dirilişinin) eğitimini sağlar. Aslında “Bütün yollar Roma’ya çıkar.” misali Hz. Ali’nin dediği gibi ilim, gerçek bir NOKTA’dır. Biz insanlar, onu anlamayı kolaylaştırmak için kendi bilincimize göre, farklı perspektiflerde açıklayarak onu çoğaltıyoruz. Çeşitli idrak seviyesindeki kimselere farklı örneklerle anlatılınca, çokluk gibi görülen hakikatin özündeki birliği yakalayabildiğimiz zaman en derin gerçeğin, en yalın ifadelerde bulunduğunu idrak ediyor, gerçeğin parçalarını, çeşitli öğretilerden toplayabildiğimiz zaman, bütün yalınlığını ve pratikliğini görebiliyoruz.(34)

Uğur YÜKSEL

Bu yazı Yeni Yüksektepe Kültür Derneği tarafından düzenlenen İslam’da Ezoterizm konulu monografi yarışmasında 1995-1996 döneminde birincilik kazanmıştır.

NOT: Türkçe kullanımı yazarın kendi görüşüdür.

 

DİPNOTLAR

1- BİLECİK, Hayri; Mefhum (kavram) lardan Tefekküre, Hülbe Basım ve Yayınevi, No: 14, Ankara- 1988, s. 14. Tefekkür kelimesi fikir’den türemiştir. Fikir, bir kimsenin herhangi bir hususta kendi tasavvur (zihninde şekillendirme), niyet ve isteklerine göre, idrâki ölçüsünde dikkatle düşünerek verdiği hüküm, görüş veya tahminlerdir… Açıkça görülüyor ki tefekkür ve fikir’lerimizde esas olan aklî kapasitemiz yanında düşüncelerimize yön veren niyet, istek ve (zihne dayalı şekillendirmeler olan) tasavvurlarımızda. Şu halde gerçek mütefekkir, ancak gerçek insandır,hükmünü verebiliriz. Zirâ beşer seviyesindeki insanın akıl ve düşünce (penser)si kin, kibir, menfaat gibi nefsânî ihtirasların boyunduruğundan tam mânâsiyle kurtulamamıştır. Onun için tefekkürü ve fikirleri, bencilliğin sınırlarını aşamaz ve sadece günlük hayatın idâmesini (devamını) sağlamaya yarayan, basit bir düşünce (pen- ser) seviyesinde kalır. “Öfkede akıl yoktur” diyen atasözü ile anlatılmak istenilen belki de budur. Öfkede akıl olmaz da, aynı derecede basiretimizi (ön tahmin gücümüzü) bağlayan kin, gurur ve menfaatlerimizde akıl olur mu?

2- Ken’an RİFÂÎ; Sohbetler, Hülbe Basım ve Yayınevi, No: 18, C.1I, İstanbul-1992, s.212

4- Kur’ân-ı Kerim, Nah! Sûresi 44 ncü âyet (16/ 44)

5- Kur’ân-ı Kerim, Alâk Sûresi, 1-6 ncı âyetler (96/1-6)

6- Elmalı’lı M.Hamdi Yazır, Hak Dinî, Kur’ân Dili isimli tefsiri’nin C: IV, s.l96’daki (7) A’rhaf Sûresi 204 âyetinin tefsiri münâsebetiyle okumak’la ilgili olarak diyor ki: “Okumak (kıraat) bir ihtiyarî iştir ki, akıllı ve konuşan bir insanın ağzından çıkanı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir maksat taşıyan sesli okumak demektir. Sessiz okumak kıraat değildir. Vahiy meleği olan Cebrhail’in işi bile, aslında bir Kur’an okuma değil; bir ikra’ yâni okumak’tır.”. Burada kıraat, yani sesli okuma değil; sessiz ir okuma (tefekkür) olayı vardır. Öyle anlaşılıyor ki Cebr- hail adı verilen melekî güç, Hz.Muhammed’in okuması gerekeni, nasıl okuyacağını kendisine öğretmiş ve okutmuştur. O zaman ikra’ hitabının tam karşılığı, merhûm Yazır’a göre okutmak veya sessiz bir okuma (tefekkür) anlamı taşıdığı için, okuması gereken de insanın bizzat kendisidir. Pekâlâ, insan neyi okuyacak? Kur’an-ı Kerîm ve ayetlerini. Dolayısiyile her- şeyi; yâni kendini, kendi kitabını ve kâinatı, kâinât kitabını okuyacak; kendini tanıyacak, kendini bilecek. Böylece Rabb’ini bilecek. Allah’ın da isteği bu.

7- AHMET HULÛSÎ; Tek’in Seyri, Kitsan Yay., ts- tanbul-1995, s.67-102’de Nefsin Mertebeleri; yani nefs’in, bilinci’nin kendini tanıması yedi basamaklı ruhsal yükselişle olur: Birincisi emreden nefs demek olan Nefs-i Emmâre olup, bu basamakta nefs; kendini, dilediklerini gerçekleştirmeğe çalıştığı beden kâbul etme durumundadır. Kişinin kendi ruhsal yönünü keşfetmesidir. İkincisi pişman olan nefs anlamında Nefs-i Levvâme olup; eksikliklerini tamamlamaya, hatalarını düzeltmeye çalışır. Alemin, yani evrenin de bir ruhunun olduğunu anlamasıdır, üçüncüsü ilhamla kendini bulmuş nefs anlamındaki Nefs-i Mülhime’dir. Bu seviyede, daha önce pişmanlıkla yaptığı çalışmalar sonucu nefsinin bilinci, aklını üst seviyede kullanır. O zaman varlıkta ikilik olmadığım ve o da Allah özel ismiyle işaret edilen TEK- BİR’den ibaret olduğunu fark eder. Yâni kendi mânevi enerjisiyle evrenin enerjisinin bir bütün olduğunu idrâk etmesidir. Dördüncüsünde kendi hakikati (realitesi veya gerçekliği) tatmin edici bir çerçeveye, Nefs-i Mutmainne (l’âme satisfaite) mertebesine oturmuştur. Artık o bir velidir, evliyadır, azizdir, ermiştir veya velayet sırr’ma erişmiş (gerçek eli açığa çıkmış) bir inisiye veya filozoftur. Tanrısal enerjinin kendisini ve evreni kuşattığını fark etmesidir. Beşincisi, insanın her şeye razı olduğu (Tanrı rızâsını kazandığı) Nefs-i Râdiye mertebesinde her şeyin ve olayın arkasında yaratıcı ve gerçek yapıcı olan Hakk’ı görür. Buna fenâfillah (Allah’ta fani veya yok olmak) mertebesi de denir. Bu basamak, ilk dört basamağı bir bütünlük içerisinde algılamaktır. Akıncısı, sıfat mertebesi olan Nefs-i Mardiye’dir. Artık kişi tanrısal sıfatlarla vasıflanmıştır ve nefs tanrısal vasıflarla kendini tanır. Buna Bekâbillah (Allah’la bhakî veya ölümsüz olmak) mertebesi- de denir. Kulun kendi nefshani sıfat ve vasıflarından (kötü huylarından) sıyrılıp çıkması fenâ, Allah’ın sıfat ve vasıflarıyla (güzel huylarla) süslenmesi bekâdır. Bu basamakta, kendisinin evrene ayna olduğunu anlamaktır. Yedincisi de nefsin tam bir özünü yaşama hâli olan Nefs-i Sâfiye’de insan Allâh’m Hâlifesi liyâkatma, saflaşmış bilince, gerçek insanlığa ulaşmıştır. Bildiklerini, kuru bilgi seviyesinde bırakmamış, hayata geçirmiştir. Bu basamak yokluktur. Bu basamağa gelen kimse için artık makam, mertebe söz konusu değildir. Hiçbir hal veya makamla sınırlı olmaz. Bu yedi yükseliş basamağını tamamlayan kimse, kendi mîrâcını yapmış olur. Burada yolculuğun ikinci kısmı iniş başlar. Artık bu kimse, yolculuğa başladığı yere geri dönüp, yeni bilgiyle doğmuş olarak halka hizmeti gaye edinir ve bundan sonra hakk’tan aldığını halk’a verecektir…………..

Eski doğu din ve ezoterik felsefesinde de nefs’in (ego’nun) mertebeleri yine benzer mahiyette yedi tane olup, herbirine şakra (bir nevi güç merkezleri) adı verilerek sırasiyle Kök (kuyruk sokumu) şakrası, Göbek şakrası, Karın şakrası, Kalp şakrası, Gırtlak şakrası, Alın şakrası ve Tepe şakrası olarak ifade edilmişlerdir.

8- A.G.İlahiyat Fak. Araşt. Gör. Sayın Gülây CEZÂYİRLİ ile yapılan sohbetten faydalanılmıştır.

9- İKBAL, Muhammed; îslâmda Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü (The Reconstruction of Reigious Thought in İslam), Çev: Sofi Hûri), İstanbul-1964, s.18.

10- Aynı eser ve sûrenin 6 ncı âyeti (96/6)

11- ÖZTCİRK, Yaşar Nuri; Kur’ân-ı Kerim Meâii, Yeni Boyut Yay., îstanbul-1993, s.566

12- CİHANGİR, Gener; Ezoterik-Bâtınî Doktrinler Târihi, Gece Yay.: 35, Ankara-1995, s.109

13- Aynı eser, s.l 15

14- Aynı eser, s.139-140

15- Ken’ân RİFÂÎ, Sohbetler, Hütbe Yay. No: 18, C.I1, İstanbul-1992, s.301

16- Burada reenkarne olmak (yeniden doğmak) derken, öldükten sonra yeni bir bedenle dünyaya gelmek anlamına kullanılmamıştır. Buradaki anlamı, şimdiye kadar farkına varmadığı yeni bir gerçeğin idrâkine varılması ve bir uyanıştır. Ölü gibi yaşarken, sanki yeniden dünyaya geliş veya yeniden dirilişle, yepyeni bir enerji-güç taşıyarak arınma yolunda kararlı bir kimliğe kavuşması; aslını bulmasıdır. Bu, mânevi yapıya dayalı bir çeşit iç rönesans (re- naissance) olayıdır.

17- ÖZKAZANCİGİL, Haşan Hüseyin; Kur’ân Kelimeleri Sözlüğü, Birleşik Dağıtım-Kitabevi, Ankara- Tarihsiz, S.354

18- ÖZTÜRK, Yaşar Nuri; Kur’ân-ı Kerim Meali, Yeni Boyut Yay., 1993-lstanbuI, s.574’teki 96/2 âyet meâlinde “…insanı embriyodan (ilişip yapışan sudan} veya (sevgi ve iigi’den) yarattı” şeklinde bir yorum görülmektedir. Sayın Prof. Y.N.ÖZTÜRK; hem bir îslâm Felsefesi Kürsüsü öğretim üyesi, hem de tasavvufla yakından ilgilenerek tasavvufi eserler veren bir zat olduğu için, Kur’ân Kerim’in iç yorumunun önemini bilmesi kuşkusuzdur.

19- Ken’an RİFÂÎ; Sohbetler, Hülbe Yay.: No: 18 C.II, İstanbul-1992, s.4

20- Kişi Tanrı’nın rızasını kazandıktan sonra, her şeyin ve olayın arkasındaki Hakk’ı görerek, fenâfillhah (Allah’ta fâni veya yok olma) mertebesine ulaştıktan sonra; tanrısal sıfatlarla vasıflanan nefste, bu tanrısal vasıflarla kendini tanır. Bu mertebeye Allah’la baki veya ölümsüz olma anlamında bekâbillah mertebesi adı verilir. Özetle; kulun kendi nefsânî sıfat ve vasıflarından (olumsuz huylarından) sıyrılıp çıkması fenâfıllah, Allah’ın sıfat ve vasıflarıyla (güzel huylarla) süslenmesi bekâbillah mertebeleridir. Burada; yaşayan büyük bir mutasavvıf Ahmet Kayhan dedenin bir kitabında dediği gibi:

“Fenâ’ya er, sonra fenâ bul; Bekâ’ya er, sonra bekâ bul.”

“Fenâ’dan fenâ bul, arzûn bekâ ise eğer; Böylece, bu önemsiz şey bekâ btılunmuş meğer.”

Ayrıca bu konuda, üçüncü sayfadaki yedinci dipnotu tekrar inceleyiniz.

21- Ken’ân RİFÂÎ; Sohbetler, s.39

22- ÖZTÜRK, Yaşar Nuri; Kur’ân-ı Kerim Meali, Yeni Boyut Yay., 1993-lstanbul, s.476’daki Kâf Sûresi’nin 50/16 no.lu âyetinde “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefs’inin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. (Çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.” denilmektedir.

23- GENER, Cihangir; Ezoterik-Bâtınî Doktrinler Târihi, Gece Yay. No: 35, 3. bas., Ankara-1995, s.9

24- Aynı eser, s.8: Prof. Dr. Sâhir ERMAN’ın Ön- söz’ü

25- Aynı eser, s.8;

26- Aynı eser, s.l 1-14

21- Ank. Üniv. llâhiyat Fakültesi’nden Sn. Gülây CEZAYİRLİ ile yapılan bir sohbetten faydalanılmıştır.

28- Ken’ân Rifâî, Sohbetler, C.II, Hülbe Yay.: 18, İstanbul-1992, s. 381

29- Aynı eser, C.II, s.208

30- Aynı eser, C.II, s.243

31- Aynı eser, C.I, s.396

32- Sâmiha Ayverdi; Batmayan Gün, II. Baskı, s.61-62

33- Bagavat Gita isimli eski Hind destanının konusu da, aynı şekilde; insanının kendisiyle iç sa- vaşı’dır.

34- Ank. üniv. llâhiyat Fakültesi’nden Sn. Gülây CEZAYİRLİ ile yapılan bir sohbetten faydalanılmıştır.

BİBLİYOGRAFYA

A- Başvurulan Yazılı Kaynaklar:

1- AYVERDİ, Sâmiha; Batmayan Gün, II.Baskı, Damla Yayınevi, İstanbul-1977.

2- AYVERDİ, Sâmiha; Dost, Kubbealtı Neşriyâtı No: 36, II. Bas., İstanbul-1995

3- AYVERDİ, Sâmiha; Yusufçuk, Gayret Kitabevi, İstanbul-1946

4- AYVERDİ, Sâmiha; araz, Nezihe; HÛRİ, Sofi; erol, Safiye; Ken’ân Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, İnkılâp ve Aka Kitabevleri Koli. Şti., İstanbul-1964

5- BALTACI, Dr. Câhid; Tasavvuf Lügati, Elif Neşr.: 1, İstanbul-1981

6- BİLECİK, Hayri; Mefhumlardan Tefekküre, Hülbe Yay: 14, Ankara-1988

7- BİLMEN, Ömer Nasûhî; Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâli Âlîsi, İstanbul-1962

8- DEVELLİOĞLCİ, Ferit; Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat (Eski ve Yeni Harflerle), Doğuş Ltd. Şti. Matbaası, Ankara-1962

9- GENER, Cihangir; Ezoterik-Bâtınî Doktrinler Târihi, Gece Yay.: 35, 3. bas., Ankara-1995

10- GÖLPINARL1, Abdülbâkî; Yunus Emre ve Tasavvuf, Remzi Kitabevi, İst. 1961

11- HCJLÛSİ, Ahmet; Tek’in Seyri, Kitsan Yay., İstanbul-1995

12- İKBAL, Muhammed; Islâmda Dînî Tefekkürün Yeniden Teşekkülü (Thı Reconstruction of Religious Thought in İslam), (Çev.: Sofi Huri), lstanbul-1964

13- KAZICI, Ziyâ; TAYLAN, Necip, Kur’ân-ı Kerim Meâli Türkçe Anlamı), Çağrı Yay.: 10, Istanbul- 1993

14- KEN’ÂN RİFÂÎ; Sohbetler, C: l-II, Hülbe Yay.: 17-18; İstanbul-1992

15- ÖZKAZANCİGİL, Haşan Hüseyin; Kur’ân Kelimeleri Sözlüğü, Birleşik Dağıtım Kitabevi, Ankara

16- ÖZTÜRK, Prof. Dr. Yaşar Nûri; Kur’ân-ı Kerim Meâli (Türkçe Çeviri), Yeni Boyut Yay., Istanbul- 1993

17- Türkiye Diyânet Vakfı Komisyon Tercümesi; Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Meâli, Ankara-1993

18- ULUDAĞ, Dr.Süleyman; Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yay., İstanbul 1991

19- YAZIR, (Elmalı’lı) M.Hamdi; Hak Dinî, Kur’ân Dili, Sâdeleştiren: Komisyon, Azim Yayıncılık, İstanbul-1992

20- YÜKSEL, Nevzat; Konularına Göre Kurân-ı Kerîm Fihristi, Bayrak Yay.: 23, İstanbul-1993

 

Share.

About Author

Comments are closed.

'+
1
'+
2 - 3
4 - 5
6 - 7
8 - 9
10 - 11
12 - 13
13 - 14
[x]