PİTAGORAS

İonya’nın küçük bir adası olan ve günümüz Türkiye’sinin karşısında bulunan Sisam adasında MÖ 640 yılında doğmuştur ve MÖ 504 yılında ölmüştür; gerçekte kendisinden bir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştur. Kimi kişiler Pitagoras’ın asla var olmadığını söylemektedir. O sadece Büyük Yunanistan’ın bir düşünce okulunun bir simgesiydi. Örnek olarak Aristoteles, ondan söz etmemekte ancak Pitagorasçılardan söz etmektedir; bu durum belki Pitagoras’ın öğrencileri için koyduğu bir kural olan sessizlik kuralı “ARCANUM PYTHAGORİCUM” nedeniyledir. 40 yıllık bir yaşamdan sonra okul tahrip edilir (MÖ V. yüzyıl) ve felsefesi de yok olur. Öğretisi sözlü olarak aktarılmıştır, bu nedenle yazılı hiçbir şeye sahip değiliz. Kalan öğrenciler diğer insanlara Pitagoras’ın doktirinini açıklamak istememişlerdir, yalnız olarak kalmayı ve hocanın öğretilerini babadan oğula geçirmeyi tercih etmişlerdir. İsa’dan sonra 1. YY’da, Roma’da doktrini yeniden canlandırmak için bir deneme oldu. Roma’da, yer altında BÜYÜK KAPI’nın “Neophytagorik Basilika”(*)’sı keşfedildi. Ancak aynı yüzyılda (MS 1. YY) Senato Basilika’yı kapattı çünkü orada spiritüel uygulamaların ve kehanetsel sanatların yapıldığından şüphe ediyordu. Pitagorasçılar hakkında yazılmış olan Roma metinlerinde, “büyücüler” olarak adlandırılmışlardı.

Jamblikhos’un “Phytagorik Hayat” (başlık XXVIII- sayfa 140) adlı eserinde şunları okuruz:

“… sözlerinden biri şöyledir: “Kimsin sen ey Pitagoras?” Öğrencileri Hiporborean Apollo olduğunu söylerler. Bunun kanıtı da olimpiyat (OLİMPİYA) oyunları sırasında Tanrı’nın altından kalçasını göstermesidir; Tanrı, Abari’yi (Apollo’nun rahibi) karşılamış ve yürüyüşü sırasında taşıdığı oku ondan almıştır.”

Öğrencileri neden onun Hiperborean Apollo olduğunu söylerler? Pyhtagoras’ın babası Sisamlı bir tüccar olan MNESACRO, annesi ise çok güzel bir kadın olan PARTENİDE’dir. Bir iş yolculuğu sırasında Delfi’den geçerken, kâhinlerin bulunduğu tapınağa da uğramışlardır.

Kendisine başvurulan Phythia, Partenide’nin “güzelliği ve bilgeliği herkesten üstün olacak ve yaşamı boyunca tüm insanlığa iyiliği dokunacak olan bir çocuk doğuracağını” söyler. Doğrusu Mnesacro’nun değil, Apollo’nun çocuğun babası olduğu söylenir. Apollo düzeni, güzelliği ve uyumu yaratan ilahi ışıktır. Dönüşüm çemberi ve kötünün simgesi olan yılan PİTON’u (Pyithon) o öldürmüştür. Apollo spritüel güzelliğin, aşkın, doğrunun, ilhamın ve kehanetin (**) simgesiydi.

Bir Tanrı’dan gebe kalma, insan doğasındaki bir İlahi ilkenin “tezahürünü” temsil eder. Buna çeşitli dinlerde rastlanır: Mısır’da Osiris’den Horus’a gebe kalan İsis; Hindistan’da ise Bilgeliğin Tanrısını kendi karnına alarak Siddartha Gautama’ya gebe kalan Buda’nın annesi Maya. JAMBLİKHOS bir Apollo rahibi olan Abari’nin Pitagoras’ı Tanrı’nın kendisinin bir enkarnasyonu olarak gördüğünü söyler. İtalya’da yolculuk ederken Pitagoras’dan söz edildiğini duyar ve onu bulmaya gider. Onu gördüğünde Tanrı’ya çok benzediğini ve gerçekten Apollo olduğunu söyler (başlık XIX). Bundan o kadar emindi ki Pitagoras’a gücün simgesi olan ”OK”u verir: bu ok mucizeler gerçekleştiriyordu. Pitagoras da ona kendisini Tanrı Apollo’ya bağlayan işaret olan altından kalçasını göstermiştir; böylece ABARİ’ye hata yapmadığını belirtmiştir.

Pitagoras’a “Sisam’ın Uzun Saçlısı” adı verilmişti çünkü uzun saçları vardı. Küçüklüğünden beri insanları güzelliği ve sakinliği ile şaşırtmıştı. Çok sayıda dini doktrin almıştır; Milet’te yedi bilgelerden biri olan Thales’in takipçisi olmuştur; daha sonra Suriye’de, Sidon’da ve Byblos’da Fenikeli ve Kaldeli rahiplerle çalışmıştır. Daha sonra Thales’in tavsiyesini dinleyerek Mısır’a gitmiştir: orada sert bir disiplin izleyerek 22 yıl tapınaklarda kalmıştır. Bu sertlik, iyi eğitilmiş ve iyi kullanılmış olduğunda insanın iradesinin büyük gücü hakkında onu ikna etmiştir. MÖ 525’de Kambyses Mısır’ı eline geçirdiğinde, Zerdüşt rahiplerle karşılaşacağı Babil’e gitmiştir. İbrani dinini de incelemiştir, “İonyalı Hoca” adıyla çağrıldığı Doğu’da da gezmiştir. Tüm bu çalışmalardan sonra Pyhtagoras tüm dinlerin, tek tek hayat gerçeklerine ve insanların çeşitli özelliklerine uyum sağlayan ve bunlarla biçimlenen tek bir doğruluk ilkesinden doğduklarına kanaat getirmiştir.

PİTAGORAS OKULU ve ÖĞRETİLERİ 

Ülkesine döndüğünde hemşerileri ona kamu görevleri verir. Ancak o, bu hayatın kendisine göre olmadığını anlar. O, düşüncesini öğretebileceği bir okul kurmak istiyordu. Bu nedenle, okulunu açtığı yer olan KROTON’a (Güney İtalya, Yunan kolonisi) doğru yola koyulur. Öğrencilerin seçimi çok sert idi. O, FİZYONOMİKA’yı (onun tarafından yaratılmış fizyonomi bilimi) kullanıyordu. Fiziksel işaretlerin, özellikle insan yüzü sayesinde kimin uygun olup olmadığını anlıyordu. Ebeveynleri ile olan ilişkilerinin nasıl olduğunu, nasıl güldüklerini, günlerini nasıl geçirdiklerini anlamaya çalışırdı; ayrıca yürüme şeklini ve vücudun hareketlerini de gözlemliyordu. Bu seçimi aşanlar beş yıllık bir sessizlik dönemi geçirmeliydiler, tabii ki buradaki sessizlik, diline sahip olmak olarak anlaşılmalıdır: öğrenciler eleştiri yapamazlardı, tartışamazlardı, gözlemler yapamazlardı ve açıklamalar isteyemezlerdi; bu deneme “ECHEMITHİA” olarak adlandırılmıştı. hocanın söylediği şeyi kabul etmek zorunluydu; öğrenciler hocayı göremiyorlardı. Onu perdelerin arkasından dinliyorlardı. Bu öğrencilere “AKUSMATİKÇİLER” adı verilmişti. Bu denemeyi geçince “MATEMATİKÇİLER” oluyorlardı, işte o zaman hocayı görebiliyor, felsefi ve metafizik araştırmaya katılabiliyorlardı.

Yunanistan’da izin verilmezken, burada kadınlar da okula girebiliyorlardı. Yaşlı rahibeler, kadınlara eşlerin ve annelerin rolünü öğretiyorlardı: özellikle annelerin rolü çok önemli idi çünkü kadınların çocukları hayatın denemelerine hazırlama gibi bir görevleri vardı. Doğurmak ve eğitmek kutsal şeylerdi.

Arkadaşlık temel bir olguydu. “Ekmeği parçalama” şu anlama geliyordu. “Kendini arkadaşlarından ayırma”. Pitagoras öğrencilerini ölçülülük ve ruh gücü ile eğitiyordu; onları düşüncelerinde sabit ve cesaretli olmaya itiyordu, öğrenciler kendilerini dış faktörlerden etkilenmeye bırakmamalıydılar. Doktrini çiğnemek yerine ölmeyi tercih ediyorlardı. “Metempsikoz”a yani ruhun ölümden sonra bir vücuttan diğerine göçüne inanıyorlardı. Bir hayatın eylemleri diğer hayata da yansımaktadır: fiziksel sakatlıklar, kazalar ve şanslar bu gerçekle açıklanabilir. O halde insanlığın amacı nedir? Bu yaşam ve ölüm serisinin bir sonu olacak mıdır? Evet, tam olarak herkes “cehaleti” yendiğinde bu son gelecektir.

Ruh yeniden doğduğunda vücudun altüst edici tutkularına bağlanır; öfke, mutluluk, depresyon durumlarına tâbidir; her şeyin değiştiği bir dünyada yaşar ve bu nedenle umutsuz bir biçimde kendisini arar.

Pyhtagorik düşünce Rönesans’ta da birçok filozofu etkilemiştir: Talesio, güneş merkezli sistem ile Galileo. Giordâno Bruno şöyle demiştir: “Nonabolemus pyhthagoricum mysterya” yani “Pyhtagorcuların gizemlerini yok etmeyelim!”. Giordano Bruno Pitagoras’dan içinde bir “Tanrı”nın hüküm sürdüğü Evren ya da Kozmos olgusunu almıştır. Yaratan, İlahi Güçtür (Bilgi, iyilik, zihin, ahlâk, aşk), G. Bruno buna “Astro” adını vermektedir. Pitagoras ise “MERKEZİ ATEŞ” demektedir; bunun etrafında çeşitli gezegenler dönmektedir. Bunların sayısı tam olarak 10’dur. Bunun ötesinde, sonsuz sayıda dünyalar oluşturan birçok diğer yıldızlarla Sonsuz Evren vardır; bunların tümü Evrensel İradenin tümüdür. Onun sayesinde insanlar ve bitkiler yaşar ve ölürler.

Nicoletta MARİNO

Çeviren: Murat BİLGÜTAY

* Bastika buluşma yeriydi

** Eski çağda, tanrıların kelimelerini ya da onlardan gelen işaretleri yorumlayarak geleceği görme sanatı.