ŞEHİR VE HEYKEL

0

sehir_ve_heykel2İnsanoğlu korunma içgüdüsüyle, barınma gereksinimlerini karşılamak için mimari denilen olguyu yaratmıştır. Her kültür ortamına, her yaşam biçimine özgü farklı ihtiyaçlar vardır. İhtiyaçları oluşturacak ve karşılayacak araçlardaki değişiklikler bundan kaynaklanmaktadır.

İşler ve ihtiyaç nesnenin biçiminin belirlenmesinde önemli etkenlerdir. Daha güzele ve daha yararlıya ulaşma amacı ile insanoğlu, sürekli bir şekilde çevresini yenilemektedir. Böylece insan, varoluşundan beri kendini sonu gelmeyen yoğun bir biçimlendirme eylem ve ortamı içerisinde bulmaktadır.

İnsanoğlunun yaşanabilir fiziki bir çevre yaratma amacı ile yaptığı biçimlendirmelerin yanı sıra, yine çevresindeki gereçleri kullanarak herhangi bir pratik yarar gütmeyen, ancak kendisinin duygu ve düşüncelerine hitabeden biçimlendirmeler de yaptığı bilinmektedir. Doğal yapılaşma ilkelerinin kullanımı ile işlev, biçim ve estetik birliği içerisinde, şehir denilen, kozmopolit bir yapılaşma oluşmuştur.

Bir biçim yaratma eylemi olarak sanat, insanların barınak ve besin gibi temel ihtiyaçlarından pek geride kalmayacak kadar önemli bir duyarlılık ve kültür ürünüdür.

Şehirleri oluşturan yapıların çevre koşulları ile yukarıda açıkladığım anlamda mutlak bir özdeşliğe varması ancak doğal oluşumlarda gözlenebilmektedir. Organik varlıkların belirtilen ölçülerdeki işlev özellikleri kaçınılmaz olarak onların yaşama koşullarına en uygun biçimi ortaya koymalarını zorunlu kılar. Şehirlerin farklı yapılaşma sürecinde, fiziki çevrenin yanı sıra insanların, kuşakların bir birini kovalaması ve üst üste yığılması sonucunda oluşan gelenekler önemli rol oynamıştır.

Bir biçim yaratma eylemi olarak sanat, insanların barınak ve besin gibi temel ihtiyaçlarından pek geride kalmayacak kadar önemli bir duyarlılık ve kültür ürünüdür.

Her dönemin yaşama biçimine göre şekillenen şehirlerde, sanat da buna paralel bir gelişme göstermiş ve hatta dönemini aşan birçok sanat eseri üretilmiştir. Şehirlerin oluşum süreçlerinde, mimari ile birlikte düşünülen heykel sanatı da önemli bir rol oynamıştır.

Şimdi bir hayli gerilere giderek şehir estetiğinin oluşumunda heykellerin ne konumda ele alındıklarını bir gözden geçirelim.

sehir_ve_heykel

İlkel insan da tıpkı bugünün insanı gibi içten gelen bir güzellik duygusuyla sanata eğilmiş ama gerek kültürü, gerek sahip olduğu tekniğin imkânsızlıkları yüzünden önemli heykel yapıtları meydana getirememiştir. Bu yüzden konuyu fazla dağıtmamak için heykellerin şehir estetiği içerisinde önemli rol oynamış olduğu Yunan uygarlığından başlamayı daha uygun gördüm.

İ.Ö. 5. YY’da Yunan uygarlığında tapınaklar ve heykeller, bir tür saygıya layık olan tanrıların onuruna yapılıyordu. Bu dönemin inançları, yaşama biçimi, ilk defa şehir kavramını ortaya koymuştur. Yunan uygarlığının belli bir dünya görüşünün ürünü olan ideali, pitoresk, dinamik, devingen ve duygu dünyasına yönelik olan idealin tam karşıtıdır. Aynı zamanda Yunanlılarda heykel ve mimari, her şeyden önce dinsel geleneklere bağlı bir gelişme göstermiştir. Heykeller, rölyefler daha çok tapınakları ve dinsel anıtları süslemek için, savaşlarda elde edilen zaferleri kutlamak için yapılıyordu. Yunan tanrıları, insan zihninde bir kavram olarak kalmayıp, insanın tutkuları, düşünceleri ve hepsinden önemlisi gözle görülebilen varlıklar olarak kabul edilmişlerdir.

Yunan Felsefesinin ünlü “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözü aynı şekilde tanrılara da uyarlanmıştır.

Yunanlılar için, tanrılar ya da tanrıçalar adına yapılan tapınaklardaki heykeller, tüm olarak insan görüşünü yansıttığı zaman başarılı ve tatmin edici sayılıyordu. Doğal olarak, heykellerde normal insanlarda bulunan ufak tefek kusurlara yer verilmiyordu. Konu olarak kusursuz, idealize edilmiş figürleri seçtiler. Bu nedenle heykel sanatında heykeltıraş özgür değildi. Sadece ona neyi nasıl yapacağı mitlerle söylenmiş oluyordu. Yunanlılar, mimaride olduğu gibi heykelde de önce bazı kurallar koyup sonra, bütünü oluşturan parçaların orantısında kusursuza ulaşmayı denediler.

Bununla birlikte Yunanlılar, mükemmel bir uygarlık kurmuşlardır. Bunun nedeni ise şehirlerin dokusu içerisinde sanatı destekleyen ve halka ulaşmasını sağlayan alanlara büyük yer vermeleridir. Tiyatrolarda, Agora denilen açık alanlarda halkın eğitimine büyük katkılarda bulunulmuştur. Sanat tamamen halka addedilir.

Roma uygarlığı kendisinden önceki Yunan uygarlığının etkisinde kalmış, gerçek Roma stili ise sonra doğmuştur. Roma uygarlığının yarattığı şehirlerde mimari, yine tapınak mimarisi şeklinde bir gelişme göstermiş, bunun yanı sıra anıtsal yapılar da oluşturmuştur. Roma sanatının en görkemli örnekleri, çağa damgasını vuracak nitelikte anıtsal yapılar ve heykeller olmuştur. Roma şehirlerinin ana karakterini oluşturan başlıca iki özellik vardır. Biri halk yararına olan, diğeri imparatorluğun yüceliğini yansıtan Roma şehirlerinde, halkın toplandığı, çeşitli konuların görüşülüp tartışıldığı “forum” denilen alanlar. Bu alanlarda önemli kültürel etkinlikler yapılmıştır. Romalılar, Yunanlılardan ayrı olarak önemli tarihi olayları ve zaferleri kabartmalar biçiminde işleyerek sanata ve tarihe mal etmeyi severlerdi.

Daha sonraları, Hristiyanlığın giderek yaygınlaşması ve resmi din olarak kabul edilmesi, tapınakların kapatılması, doğa güçlerine inancın yasaklanması, olimpiyat oyunlarına son verilmesi gibi Ortaçağı hazırlayan koşullar giderek yoğunluk kazanmıştır.

On ikinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar uzanan Ortaçağ, çok önemli bir ekonomik ve sosyal değişim devri olmuştur. Güçlü kralların idaresindeki istikrarlı ülkelerde büyüyen ve varlıklı şehirlerde oturanlar, zanaatçı, tüccar ve bankerlerin oluşturduğu yeni bir sosyal düzenin gelişmesine tanık oldu. Rahipler sınıfı ise hatırı sayılır ölçüdeki etki alanlarını daha da genişletti. Bu devrin sanatta özellikle beliren üslubu Gotik idi.

Ortaçağın şehirlerinin belirgin özelliği katedrallerdi. Bunların yapılmasındaki amaç, Tanrıyı yüceltmek, Hristiyan inancını yaymak için duyulan samimi arzuydu. Dikey hatları ile Tanrıya yükselmenin yeryüzünde cismani bir şekil alması olarak kabul edebileceğimiz Gotik katedrallerinin mimari şekli, en çok bu son arzudan esinlenmiştir. Heykel ise yine katedrallerle birlikte düşünülmüştür. Katedralleri süsleyen heykeller de, mimaride görülen dikeylik ve yukarıya doğru yükselme esasına aynen uymuştur. Devrin mimarisi, askerî açıdan, güzellikten çok savunma gereksinmelerini karşılayacak şekilde uygulanıyordu. Ortaçağ şehirlerinin mimarisi geleneklere bağlı ustaların ayrı ayrı buluşlarına dayanmaktadır. Uzun bir süre öteki sanatlar için bir tür dekor olma görevini yüklenmiştir mimari. Aslında heykelde önemli olan, belli bir biçim ya da düzenlemeden çok, anlatmaya çalıştığı fikirdir. Ortaçağ şehirlerinde heykeli mimari ile birlikte düşünüp, büyük ölçüde sınırladılar.

Rönesans doğaya ve insana dönmüş, aklı keşfetme olarak bir gelişme göstermiştir. Roma ve Yunan ideal ve modellerinden ilham almaktadır. Sanatçı bir zanaatçı olarak kabul edilmekten çıkıp toplum içinde akıllı ve bilgili bir aydın durumuna yükselmiştir.

ceasar

Rönesans kültürünün yarattığı şehirlerde, mimaride daha sade, sonsuzluk yerine ölçü ve dünyevi yapı tarzı, insan figürü, sanatın merkezi halindedir. Mimari yapılar da gelişigüzel çizilmeyip önceden kararlaştırılan planlara uygun olarak gruplandırılıyorlardı. Yapının şekli ve kullanılacak düzenin seçimi gibi başlıca kararları da bundan böyle tek bir kişi, mimar alıyordu. Heykelleri mimari bir çerçeveye oturtma zorunluluğu ortadan kalktığı için heykel kendi başına güzel bir sanat yapıtı olarak kabul edilmeye başlanmış ve heykeltıraşlar da konularını daha özgür bir şekilde seçip, daha kendiliğinden gerçekçi bir tutumla ele alabilmişlerdir. Rönesans şehir dokusunda heykel bir bütün olarak ele alındığında çağın anıtsal ve görkemli anlayışına uygun olarak yapıldığı dikkati çeker.

Ayrıca konu olarak ele alındığı zaman da aynı heykellerin Rönesans toplumunun bireyci ve dinamik karakterini yansıttığı görülür. Mimari simetrik ve tektonik bir yapılaşma süreci geçirmiştir.

  1. Yüzyıl’da Barok sanatı üslubu ise Rönesans’ın akılcı ve tektonik kurallarına karşı, duygulu ve coşkulu atektonik bir gelişme göstermiş, barok sanatının şekillendirdiği şehir olgusu içinde mimari ve heykel yine birlikte düşünülmüştür.

Barok mimarlarının başka bir özelliği de tek tek yapıların dış görünüşleri yanı sıra daha genel olan şehir planlaması ile de uğraşmış olmaları idi. Bu konuda ise alanlara ve düz yollara ağırlık veriliyordu. Bir kenti alıp önce onu yuvarlak alanlara ayırıyor ve her birinin ortasına kilise, saray, çeşme, anıt gibi yapılar oturttuktan sonra bu noktaları deyim yerindeyse, alanın ortasını hedef alıp uzun bir düz bulvar şebekesi ile birbirine bağlıyorlardı. O zaman için olağanüstü ve zekice düşünülmüş bir buluştu.

Fransız nizamı denilen bahçe düzeninde de aynı esasa dayanılarak gerçekleştirilen şehir planlarında, Barok’a özgü hareket, perspektif anlayışını yansıtacak biçimde mimarinin heykelle birleşip, kusursuz bir alan ortası süsü oluşturduğu büyük ve anıtsal çeşmeler ortaya çıkmıştır.

Barok Heykeli’nin başka bir özelliği de hemen her yerden rahatlıkla görülmesidir. Mimariye son görünüşü vermek için süsleme amacıyla yapılanlar ve kendi başına bir eser olarak yapılan heykeller göze çarpmaktadır. Bir dizi heykel mimaride, en üste yatay olarak sıralanırdı. Bu bir çeşit korkuluk vazifesi görürdü. Heykelin mimaride uygulandığı başka bir alan da taşıyıcı sütun yerine kadın ve erkek şeklinde heykellerdi.

Sanat artık sürekli olarak farklı, sürekli olarak yeni ve yaratıcı olabiliyordu ama ilerleyemiyordu. 18. Yüzyıl’da Neoklasisizm sanat üslubunda, işte bu ilerleyememe sorununun altında yatan gerçek idealleştirilmiş, kutsallaştırılmış Grek kültürüne olan tutkularını çağdaş bir bağlama aktararak yeni bir Grek ideali yaratılmıştır. Diğer yandan ise 18. yy aydınlanma çağı olarak adlandırıldı. Yüzyıllardır yaşadığı dinsel ve toplumsal bağları aşan çağdaş insan o zaman ortaya çıktı ve sanatta kendini tanımaya girişti. Onun asıl amacı bizzat klasik biçimler değil ama onun gerisinde yatan düşüncedir. Sanat büyük oranda toplumsal alandaki değişikliklerden etkilenmiştir. 1688’deki Demokratik Burjuva Devrimi, feodal düzeni yıkmış, parlamenter demokratik krallık otoritesi gelmiş, insan emeği özgürleşmiş, örgütlü bir toplum düzeni ortaya çıkmıştır.

Fert ve birey kavramı önem kazanmış, böylece sanatta yenilik hareketleri başlamıştır. Bunu takiben 1776 Amerikan devrimi ve 1789 Fransız devrimi ile Avrupa’da egemen, kültürlü bir sınıf olan burjuva sınıfı ortaya çıkmış ve sanata egemen olmuştur. Aynı zamanda sanat sanat için, sanat toplum içindir görüşü bu dönemde ortaya çıkmıştır. Şehirlerde işçi nüfusunun artmasıyla yeni bir şehircilik anlayışı başlamış, yeni metropoller kurulmuş, sanat büyük metropollerde yoğunlaşmıştır.

ceasar 1

Kentler sanayi ve ihtiyaca göre yeniden düzenlenmiş, imar edilmiştir. Bu dönem burjuvası birey olarak kendi bilincine varınca ve nihayet heykel sanatında özellikle genel nitelikli tanrılar, kahramanlar, simgesel kişilikler, metaforlar vb. bütün betimlemeleri yani rastlantısalı, kendinden uzak tutan bütün biçimleri reddederek kendisi için bir biçim yarattı. İnsanın kendini soyutlamasına heykel sanatının mimariyle ve öteki sanatlarla arasındaki katı bağlardan kurtarılması olgusu denk düşmektedir.

Tarihselcilik, bütünsel sanat yapıtı düşüncesini gerçekleştirmek için mimarlıkla ilgili kavramların arasına heykeli de sokmaya kalkıştı. Tanrıların ve kahramanların ülküselleştirilmiş dünyasında bir siyasal amacın ortaya çıkması, giderilmesi olanaksız bir kopmaya yol açtı. Dönemin siyasal ya da kültürel bildirilerinin içeriğinde bulunan köktencilik ve devrimci öğe, ne kadar çelişkili görünse de heykel sanatında ideale doğru mutlak ve kesin yönelim somutlaştırılır. Anakentlerin çoğalması ve ekonominin hızla gelişimi ile birlikte anıt dikme gereksinimi de arttı. İşte bu sırada anıtın dünyevileştiği görüldü. Artık algılanan kutsallık etkeni değildi. Kahramanların şanına dikilen bu anıtların çoğuna egemen olan kişinin bireysel görümü de değildi. Bir tek üniforma yeterliydi.

Heykelle mimari arasında çoktandır duyumsanan bir kopuş, en azından mimarların kullandıkları malzemeleri kavrayış biçimlerinde söz konusuydu.

Dönemin çok özgün olguları, beğenisi, siyasal düşüncesi işe karışıyordu. Bunlar aynı zamanda bazı sanatçılara bazı yapıtlar için yapılan siparişlere de bağlıydı çünkü böylesi anıtların yapımının en önemli nedeni hiç kuşkusuz tarihe egemen olmak ve onu özetlemek arzusudur. 18. YY’ın kültürlü burjuva sınıfı, önemli kişi ve sanatçıların anısını yüceltmek için heykeller dikerek kendi tinsel temsillerinin kişiliklerinde kendilerini ülküselleştirdi.

XX. YY şehirlerinin mimarisinde işlevsellikle güzelliği çağdaş teknolojinin olanaklarına dayanarak birleştiren önemli yapıtlar ortaya konmuştur. Heykeller ise şehirlerdeki katı mimarinin boğucu ve sıkıcı etkisini azaltan, tinsel bir anlam taşıyan bir görevi üstlenmiştir. Heykelin alanlarda ve mimari yapı ile birlikte düşünülmesi, heykel ve mekân kavramını birlikte getirmiştir.

Plastik sanatının gerçekleştirilebilmesi için heykel ve mimari arasındaki bütünlüğü yaratabilmek gerekir. Bunun için mimarinin algılanamayan bütünlüğünü heykelle yani plastik mekânla algılayabiliriz. Her insan kendi boyu ile şartlanmış mekânı algılar. Bir plastik mekânın etrafına dolandığı bir işaret oluşturur, mimari ile bütünlüğü ise algılanabilir bir mekânı başlatır. Bu yüzden heykel yani plastik mimari yapının bir aksesuarı değildir ve olmamalıdır.

Asgar ÇAKMAKÇI

Araştırmacı

Share.

About Author

Comments are closed.

'+
1
'+
2 - 3
4 - 5
6 - 7
8 - 9
10 - 11
12 - 13
13 - 14
[x]