/SHALOTT’LU HANIMEFENDİ ÜZERİNE FELSEFİ BİR YORUM

SHALOTT’LU HANIMEFENDİ ÜZERİNE FELSEFİ BİR YORUM

Tüm toplumların tarihinde efsaneler hep karşımıza çıkar. Dünya’da nereye gidersek gidelim efsaneler, hikâyeler, mitlerle karşılaşırız. Bunlar bir anlamda birçok kuşakların hafızasında korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu efsaneler toplumun zaman içinde edindiği tecrübeleri ve bilgeliği içerir. Hikâye şeklinde olduğundan kulaktan kulağa kolayca aktarılmış, kolay ve sevildiği için de hafızada kalmıştır.

“Shalott’lu Hanımefendi[1]” Kral Arthur efsanesi ile ilişkilidir. Bu efsane sanat ve edebiyat çevreleri üzerinde uzun bir süre büyük bir etki uyandırmıştır. Onunla ilgili yazılmış şiirler vardır, en meşhurlarından birisi de şair Alfred Lord Tennyson’a aittir ve bu makalede yorumlayacağımız şiirdir. Resim dünyasında bu efsanenin çeşitli sahneleri birçok kez resmedilmiştir.

Kral Arthur efsanesinin Hristiyanlık öncesi döneme ait olduğu kabul edilir. İdeal bir yönetici ve yönetim şekli açısından bütün toplumların her zaman hayali olmuştur.

Efsaneler sözel geleneğin bir parçasıdır ve bir tür bilgelik ve yaşam deneyimi içerirler. Bu nedenle her biri ayrı ayrı felsefi açıdan incelenmeye ve yorumlanmaya değerdir.

Örneğin, Kral Arthur efsanesinde Camelot; adalet, gerçek ve güzellik tarafından yönetilen ideal bir ülkeyi temsil eder. Kral Arthur da adalet, gerçek ve güzelliğin bedenleşmiş hâlidir. Tennyson “Camelot” kelimesini şiirinde biri hariç bütün kıtaların sonunda tekrarlar. “Camelot” mükemmel yani ideal ülkedir, insanlığın hedefidir, herkesin ulaşmayı hayal ettiği yerdir.

Yuvarlak Masa Şövalyeleri Camelot ülkesinin kabinesidir. Bunlar şövalyelerdir ama sadece savaşmayı bilen değil ama içlerinde adalet, gerçek ve güzellik değerlerini geliştirmiş kişilerdir ve bu değerler aracılığıyla hareket ederler. Şövalyeler insanlığı adalet, gerçek ve güzelliğe ulaştırmak için savaşırlar, hayatlarını buna adamışlardır. Bir anlamda şövalyeler filozoflardır çünkü adalet, gerçek ve güzelliğin sürekli arayışı içindedirler ve onu gerçekleştirmeyi çalışırlar. Şövalyeler insanları yıldıran ve acı çekmelerine neden olan öfke, şiddet, nefret, açgözlülük ve bencillik gibi yıkıcı güçlere -ki efsanelerde canavarlar olarak temsil edilirler- karşı savaşırlar. Şövalyeler her zaman zulüm görenlerin ve muhtaç olanların yanındadır çünkü diğerleri için merhamet ve sevgi beslerler. Yuvarlak masa birliğin sembolüdür yani etrafında birleştikleri değerlerin birliği.

Şimdi Tennyson’un şiirinden bazı mısraları yorumlayalım.

Shalott’lu Hanımefendi bir nehrin ortasındaki ada olan Shalott’ta bir kulede yaşayan bir kadının hikâyesini bize anlatır. Bu nehre paralel olan ve Camelot’a giden bir yol vardır. Şövalyelerle ilgili efsanelerde sıkça görülen bir konu şövalyelerden birinin bir kadına âşık olmasıdır. Aslında bu kadın kendisinde güzellik, iyi yüreklilik ve zarafeti bulduğumuz ruhun bir sembolüdür. Âşık olduğu kadının peşinde koşan şövalye ruhunun yani en iç varlığının arayışı içinde olan filozofu temsil eder. Kulede hapsedilmiş kadın, Platonik öğretilere göre bedene hapsolmuş ruh yani cehaletin mağarasındaki insandır. Nehir ve Camelot’a giden yolsa insanın kendisine yani gerçek varlığına yolculuğuna işaret eder.

Shalott’lu Hanımefendi, kulenin etrafında yaşayan insanlar için periye benzer biridir. İnsanlar onun sesini duyarlar; onun hikâyesini biliyorlardır ancak onu hiç bir zaman görmemişlerdir. Aynı ruhumuzla ilgili bildiğimiz ve duyduğumuz birçok hikâyelere rağmen bize bir peri gibi ulaşılmaz ve hayali bir varlık gibi gelir.

Gece gündüz orada

Parlak renklerle büyülü bir kilim dokur.

Kulağında bir fısıltı duyar,

Eğer Camelot’a bakmak için

dokumayı bırakırsa,

üzerine bir lanet gelecektir.

Lanetin ne olduğunu bilmez,

Ve bu nedenle durmadan dokur…

Kendisine hiç bakmaz   

Shalott’lu Hanımefendi.

Her gün, Shalott’lu Hanımefendi odasındaki aynaya yansıyan manzaranın resmini bir duvar halısına dokur. Lanetten dolayı dokumayı bırakamadığından, pencereye gidip dışarıya bakma imkânı olamaz ve manzaranın aynadaki yansımasıyla yetinmek zorunda kalır. Dokuma eski geleneklerde kutsal bir iştir. Örneğin eski Yunan mitolojisinde üç  “Kader[2]” tanrıçası karşımıza çıkar. Bunlar Clotho (eğiren), Lachesis (tahsis eden) ve Apropos’dur (geri döndürülemez olan). Bunlar, Doğu Geleneklerindeki Karma Yasasına[3] benzetilebilir. Eylemlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimizle kendi hayatlarımızı sürekli dokuruz bir anlamda; hayatta karşılaştığımız hem hoşa giden hem de acı veren her şeyin nedeni kendimize ait eylemlerdir. Lachesis; eylemlerimize, sözlerimize ve düşüncelerimize göre bize tahsis edileni verir. Sürekli durmadan dokuma durmadan yarattığımız Karmayı yani sonuçlarını daha sonra göreceğimiz etkileri işaret eder. Düşüncelerin, sözlerin veya eylemlerin olmadığı tek bir an yoktur, hatta uykumuzda bile eylem yapmaya devam ederiz, yani rüyamızda bile kızar, diğerlerini kırar ve incitmeye devam edebiliriz.

Shalott’lu Hanımefendi dokumayı bırakırsa lanet üzerine gelecektir; dokumayı durdurmak karmayı üretmeyi durdurmak demektir yani hiçbir negatif söz, düşünce ve eylemde artık bulunmamaktır. Geçmişte yapılan eylemlerin bir sonucu olarak insanlar kulede esirdir, yani hayata gelmeye mahkûmdurlar. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında esaret de ortadan kalkacaktır, yani bir tür Nirvana, sonsuz mutluluk hâli elde edilecektir. Sıradan insanlara lanet gibi gözüken şey manevi yolda olan birisi için kurtuluş ve mutluluktur. Kaderin üç tanrıçasının elinden kurtulmak yani kaderini aşmak mümkündür.

Tüm yıl boyunca önünde asılı olan

Berrak aynaya yansıyarak

Dünyanın gölgeleri ortaya çıkar.

Şeylerin yansımalarını aynada görmek Platon’un Mağara Efsanesi’deki gölgeleri bize hatırlatır. Platon bu dünyayı yansımalar ve gölgeler dünyası olarak tasvir eder yani gerçek olmayan, hayalimizin ürünü olan görüntüler dünyası olarak. Şartlanmış zihinlerimizden ve alışılagelmiş düşünme şekillerimizden dolayı bu görüntüler dünyasını gerçek sanarak, görüntülerin peşinde koşar dururuz. Bu görüntüler, aynı aynadaki görüntü gibi nedenlerin ve şartların sonucu olarak ortaya çıkar. Hayattaki görüntüler bizim yarattığımız şartlar ve sonuçlar nedeniyle zihnimizin ortaya çıkardığı görüntülerdir.

Shalott’lu Hanımefendi eğer pencereden doğrudan dışarıya bakarsa lanetlenecektir. Bu lanetten korkma toplumun genel akışına bireyi hapis eder, herkesin gittiği yolda gider, kalabalığın verdiği aldatıcı güvenle korkularından kaçar. Alışılagelmiş düşünce kalıplarına ve yollarına meydan okumak cesaret gerektirir. Ama ancak kendi yolumuzda yürürsek kendimizi keşfetme şansımız olabilir. Maceracı ve kâşif ruhlu olmamız gerekir yoksa yeni şeyler öğrenmek ve keşfetmek mümkün olmayacaktır. Alışkanlıklarımızı ve rutin yaşamımızı, ön yargılarımızı ve düşünme kalıplarımızı kırmak özgürlüğe açılan kapı olacaktır. İçine hapsolduğumuz dünyayı tıpkı etrafındaki kozayı ören ipek böceği gibi kendimiz ördük.

Shalott’lu Hanımefendi yansımalardan ve rutinden yorulduğu için lanetine meydan okur. Aynada gördüğü ve âşık olduğu şövalyesi Lancelot’a ulaşmak için dokumayı bırakır ve pencereden dışarı bakar. Aşk, kendini aramanın ve keşfetmenin itici gücüdür. Bu aşk bilgeliğe duyulan aşktır, maneviyatta ilerlemeye duyulan aşktır. Bu Gerçeğe, Adalete ve Güzelliğe duyulan aşktır. Aşk sayesinde alışkanlıklar ve rutin kırabilir.

Sonunda kuleyi terk eder ve nehirde bulduğu bir sala binerek kendisini Camelot doğru akan nehre bırakır. Hapis olduğu kuleyi terk etme cesaretini bulduktan sonra âşık olduğu şövalyeye, yani Gerçek, Adalet ve Güzelliğe doğru yolculuğa başlar. Yolculuğun sonunda, gülümseyen bir yüz ifadesiyle ölür çünkü ulaştığı yerde mutludur. Bu hapsolduğu dünyanın, cehaletin, gölgeler ve görüntüler dünyasının ölümüdür. Fiziksel ölüm, bir çeşit manevi dünyada doğmaktır.

Sanırım Shalott’lu Hanımefendi hepimizle bir şeyler paylaşıyor. Her birimiz zaman zaman onun gibi hissettik, hayatımızı değiştirmek istedik ama her zaman onun cesaretini kendimizde bulamadık.

Efsaneler içimizdeki derinliği korumak, ruhumuzla bağımızı sürekli canlı tutmak için bize yardım ederler, bize yaşadığımızı hissettirirler.

Shalott’lu Hanımefendi kendimize olan yolculuğa çıkabilmek için ihtiyaç duyduğunuz aşkı ve gücü hepimize vermesi dileğiyle.

Güner ÖRÜCÜ

DİPNOTLAR:

[1] İngilizce’de “The Lady of Shalott” İngiliz şair Alfred, Lord Tennyson (1809–1892) tarafından yazılmış bir şiirdir ve Kral Arthur efsanesindeki Astolatlu Elaine ile ilişkilidir.

[2] Moirai veya Moerae, Roma mitolojisinde Fateler.

[3] Her yapılanın bir karşılığı olduğu ilkesi ve hayatın bunun tarafında yönetildiği anlayışı. Halk arasında etme-bulma dünyası diye adlandırılır.