afrodit

AFRODISIAS ANTİK KENTİ – 2

ADIM ADIM KUTSALA DOĞRU

Arınma Merkezi

Daha önce de bahsedildiği gibi hamamların tapınağın sırtında yer alması, kentin kutsal alanına girmeden önce ziyaretçilerin arınması gerekli olduğunu göstermektedir.

Hadrian Hamamları

İmparator Hadrianus MS birinci yüzyılda Afrodisias’a gelmiş, Kent meclisi, bu ziyaret onuruna onun adını vererek Hadrian halk hamamlarını yaptırmıştır. Hamam Güney Agora’nın batı stoasına bitişiktir. Sütunlu büyük bir avlu ve biri beşik tonozlu, diğeri mermer mimariye sahip iki ana bölümden oluşur. Oldukça büyük boyutlu kireç taşı bloklardan yapılmıştır. Zemin ve havuzlar ise mermerdir. Yapının altındaki ısıtma sistemi (hipocaust) oldukça karmaşık galeriler ve dehlizlerden oluşur. Kuzey girişinin önünde sütunlu mermer havuz bulunur. Sağ tarafta ise giyinme soyunma odaları, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık odaları yer alır. Ön avlu oldukça süslü motiflerle bezenmiştir. Mermerlerin üzerleri Afrodisias Mermer Okulu’nun özelliği olan Akantus yaprakları arasında Eros, insan ve hayvan figürleri ile bezenmiştir. Saçakların konsol başlarında dev mitolojik başlar vardır. Arınma kompleksi dört geniş odanın merkezinde bir konser salonundan oluşur. Kentte bulunan çok sayıda ve en iyi heykeller burada bulunmuştur. Yapı, adeta hem bir arınma merkezi hem de adeta mermer heykel müzesidir.

Kutsala Giriş – Tetrapylon

Şehrin sembolik figürüdür. Şehir planına bakıldığında şehrin iki ana caddeden oluştuğu görülebilir. Biri güneydoğu aksında olan tiyatronun aşağısından kuzey kapısından gelen yoldur. Bu yolun batı tarafında Afrodit Tapınağı’nın doğu kısmında kalan muhteşem ve görkemli bir yapı yer alır. Tetrapylon.

Tetrapylon dört kapı anlamına gelmektedir. ‘Tetra’nın kelime anlamı dört, ‘Pilon’un kelime anlamı ise kapıdır. Kapının dört sayısı ile betimlenmesi; insan kişiliğinin dörtlü yapısından, kutsala giriş kapısına adım atabilmesini düşündürmektedir.

Tetrapylon, Afrodit Tapınağı’na açılan sütunlu anıtsal kapıdır. Doğu tarafından kuzey-güney yönündeki dar bir sokaktan geçilip, açık bir ön avludan sonra asıl kutsal alana girilir. Yapının iç kısmındaki süslemeler daha zengin ve ayrıntılıdır. Kapıdan geçen ziyaretçi artık Afrodit kutsal alanındadır. Batı alınlığında Akantus yaprakları arasında avlanan Eros ve Nike, dönemin görkemini ve ihtişamını anlatan imparatorluk stilinde betimlenmiştir. Aynı zamanda kapıda havya figürleri de vardır.

Merkezdeki kemerde bulunan Akantus figürü ile çerçevelenmiş Afrodit, Hıristiyanlık döneminde silinmiştir.

Afrodit Tapınağı

Arkaik dönemde ilk olarak tapınak yapılmıştır. Kent Medler ve Babilliler tarafından yıkıldıktan sonra, Ninova’dan gelen Asurlular Asur’un Aşk ve Güzellik Tanrıçası İştar kültünü beraberlerinde getirmişler ve bu Mezapotamya kültü, Afrodit kültünün de temelini oluşturmuştur.

Tapınak; heykel okulunun yanındadır. 14 sütunlu olarak, birinci yüzyılın sonunda Zoilos tarafından yapımına başlanmış ve MS 130 yıllarında ise tamamlanmıştır. İmparator Hadrian döneminde ise yapının etrafı kutsal duvarlar ile çevrilmiştir. Sütunlar kısa taraflarda sekiz, uzun taraflarda on üç sütun dizisinden oluşmuştur.

Tapınak, kendine sığınanı korumak gibi bir özellik barındırdığından, çok tanrılı dinlere inanan Paganlar için haç merkezlerinden biri olmuştur. Sadece rahiplerin girebildiği Sella denilen kutsal odada Afrodit heykeli bulunuyordu. Müzede sergilenen katılaşmış heykel, Efes Artemisi’ne benzemektedir. Tanrıça’nın, üzerinde birçok kabartma bulunan uzun elbisesiyle, bir kolu ileri doğru uzanmıştır. Kabartmalarda, Güneş ve Ay Tanrıçaları, üç balık kuyruğuna sahip keçi üstünde oturur. Hepsi birer semboldür.

MS beşinci yüzyılda Hıristiyanlık ile beraber Tapınak kiliseye çevrilmiş ve yapı değiştirilmiştir.

ANADOLU AFRODISIAS AFRODİTİ VE GÜZELLİK – AŞK İDEASI

Anadolu’da Ana Tanrıça Kültü

Kökeni, Gaia’ya dayanır. Gaia; bütün öğelerin kaynağındaki ana ilkedir. Evrensel olarak Ana Tanrıça kültü toprak ve bereket ile ilişkilendirilmiş, mevsimlerle döngüselliği uygarlıklar tarafından kabul edilmiştir.

Paleolitik Çağ insanı için, ölümün ve yaşamın gizlerini yöneten bir Ana sembolüdür. Neolitik Çağ’da bereket ile ilişkilendirilen Ana Tanrıça kültü, hayvanların evcilleştirilmesi ile üreme sürecindeki dişi ön plana çıkmıştır. Dinlerin ortaya çıkışı ile vücut bulmayan, maddesiz bir şekilde düşünüldüğü için aşkın sembolü hâline gelmiştir.

Anadolu’da da toprak ve bereket sembolü olarak karşılan kültle, Anka, Kibele, Kubaba, Kuwawa olarak da karşılaşılabilir. Kibele Anadolu’nun verimli topraklarından olsa gerek; doğanın kendisidir.

Anadolu, Antik Yunan kültürü ile buluştuktan sonra Ana Tanrıça figürü Yunan’ın Tanrıçaları ile sentezlenerek sembolize edilmeye başlanmıştır.

Örneğin; Efes Artemisi’nde yumurta şeklindeki memeler bereketi ve doğurganlığı temsil eder.

Afrodit Kültü

Aşk ve Güzellik Tanrıçasıdır. Önceleri Işık Tanrıçası olarak da anılırdı. Işık, hayatın ve çoğalmanın sebebi olduğu ve ışığın bereketi artırması, bu isimle anılmasına sebepti. Çünkü ışık olmasaydı hayat da olamazdı. Zamanla ışığın doğurduğu muhteşem güzelliklere sebep olmasından dolayı, “Güzellik Tanrıçası” ve her güzel olan şeyin Aşk ve İlham’ı doğurmasından kaynaklı olarak da ismi “Aşk” Tanrıçası oldu.

En önemli Afrodit kült merkezi Kıbrıs’tır. Dünyanın pek çok yerinde ismi farklı olsa da kendisine tapınılır ve her yıl her kültür ve coğrafyada uğruna festivaller düzenlenir.

Erdemleri ve Lakapları

“Güzellik, Aşk, Yüksek Olan, Cömertlik, Adil Olmak, Liman, Derin Deniz, Savaşçı, Gelin, Her Şeye Ortak, Cennet, Parıldayan, Parlak ve Düzgün” olarak geçmektedir.Ayrıca Afrodit Pandemos, Barış ve Uyum Tanrıçası olarak bilinir.

Tanrıça; Yunan’da Afrodit, Latin ve Roma’da Venüs, Mısır’da Hathor olarak karşımıza çıkar.

O fani insanların kalbinin sahibi ve hâkimi değil, tüm tabiatın da hükmedicisidir. Öyle ki, doğadaki tüm güzellikler onun eseridir.

Afrodisias Afrodit’i

Kentin en kutsal alanının içerisinde bulunan en kutsal parça; Helenistik döneme ait Afrodit Tanrıça kültüdür. Anadolu’da bulunan daha eski döneme ait Ana Tanrıça kültü ile Yunan Panteonu’nun Afrodit’i ile özdeşleşmiş bir biçimidir. Anadolu Tanrıçasını andıran heykel, cepheden tasvir edilmiştir ve dimdik durur. Ana Tanrıça artık Afrodit’te kendini gösterir.

Başında yüksek bir başlık ve başörtüsü bulunur. İnce bir elbise ve sert bir üst giysisi ile tasvir edilmiştir. Giysi üzerinde dört adet bezeme bölümü bulunur. Her bölüm Afrodit’in dört özelliğini sembolize eder.

1. Afrodit’in yardımcıları Üç güzeller (Kharites).

2. Afrodit’in dünyadaki yansımaları Selene (Ay Tanrıçası) ve Helios (Güneş Tanrısı).

3. Deniz keçisi üzerinde klasik formda tasvir edilmiş Afrodit.

4. Üç adet kanatlı Eros’un kurban edilmesi.

1. Üç Güzeller Miti:

Paris çobanlık yapmaktadır. Zeus ise Thetis ve Peleus için bir düğün eğlencesi düzenlemiştir. Aksilik yaşanmaması için düğüne davet edilmeyen Kavga Tanrıçası Eris, kendisinin davet edilmemesine sinirlenerek düğüne gelip ortaya bir elma atar, bunun en güzel olan Tanrıça’nın olacağını söyler. Bütün kadınlar elmaya sahip olmak ister ancak en sonunda sadece üç güzel olarak Hera, Athena ve Afrodit kalır. Zeus, seçimi Paris’in yapmasını ister. Hera Paris’e ün ve hükümdarlık teklif eder ancak Paris rüşvet kabul edemeyeceğini söyler. Athena, yenilmezlik, yakışıklılık ve bilgelik vaat eder. Paris asker olmadığını ve zaten devam eden bir barış olduğunu söyler. Paris’in Helen’i tanıyıp tanımadığını sorması üzerine Afrodit Helen’i tanımak istediğini söyleyince Paris, Helen’i anlatır ve onun aşkını talep eder Afrodit’ten. Afrodit’in talebini yerine getireceğini öğrenen Paris, elmayı Afrodit’e verir.

2. Selene (Ay Tanrıçası-Roma’da Luna) ve Helios (Güneş Tanrısı-Roma’da Sol):

Yunan mitolojisinde, Selene ve Helios, Şafak Tanrıçası Eros ile beraber, Hypelion ve Theia’nın çocuklarıdır. Klasik dönemde, Helios Apollo (Phobus- parlak anlamında) ile Selene ise Artemis (Epitet Phobe- dişil form) ile özdeşleştirilirdi. Aynı zamanda Selene, Hekete ile de özdeşleştirilir, üçü de Ay Tanrıçası olarak kabul edilir ancak Selene Ay’ın kişiliği sayılırdı.

Helios (Her şeyi gören) ve Selena göklerde araba sürer. Helios her gün arabasını doğuya doğru sürer ve Selene’ye ışığı teslim eder. Ay, Güneş ile işbirliği ve ortaklık içindedir, çünkü Güneş’in ışığı gittiğinde, Ay ışığı sabaha kadar emanet olarak tutar. Burada ışığın bir yansıması söz konusu olduğu için Ay yansıtıcıdır.

Yeni Ay ise uygarlıklarda her zaman bereketi sembolize ederdi. Buradaki sembolde de yeni ay vardır.

3. Deniz Keçisi Üzerinde Afrodit:

Deniz Keçisi daha çok Oğlak burcu ile anılır. Oğlak, Yunan mitolojisinde bir olayı sembolize eder; Zeus gibi Yeni Tanrılar, Eski Tanrıları yenmiş ve evrenin yönetimini ele geçirmiştir. Ancak Eski Tanrıça Gaia yeni Tanrıların davranışlarına sinirlenip Thypon adındaki güçlü canavarı Yeni Tanrıların üzerlerine yollar. Büyük yıkımlara ve tehlikelere sebep olan canavar, Pan’a yaklaşırken Pan kılık değiştirerek Balık kılığına girmek ister. Ancak aceleden tam değişemez ve arka kısmı balık, ön kısmı ise keçi olarak kalır. Oğlak takımyıldızı da bu yüzdendir ki balık kuyruğundan çıkan keçinin ön ayakları ile tasvir edilir. Daha sonra Zeus, canavar Thypon ile savaşmış onu Etna Dağı’na hapsetmiş ancak bu savaşta çok yara almıştır. Zeus’u Hermes ve Pan iyileştirir. Bu yüzden minnettarlığını sunmak için, Zeus Pan’ı gökyüzündeki yıldızlar arasında koymuştur.

4. Üç Adet Kanatlı Eros’un Kurban Edilmesi:

Eros, Yunan mitolojisinde aşk, cinsellik ve arzuların tanrısıdır. Aynı zamanda yaratıcı üreme sembolüdür. Afrodit genellikle kadınların aşkını sembolize ederken, Eros ise erkeklerin aşk tanrısı olarak kabul edilirdi.

Kaios (Fırsat Tanrısı), Gaia (Toprak/Doğa Tanrıçası), Tartarus (Cehennem)’dan sonra Eros evrene dördüncü Tanrı olarak gelmiştir. Bazı kaynaklara göre ise de Eros, Afrodit ve Ares’in oğludur.

Üç adet Eros’un kurban edilmesi; şehvetin, tutkunun ve arzunun kurban edilmesi olarak yorumlanabilir. Çünkü Aşk ve Güzellik Tanrıçasına dönüşebilmek için bu kişiliğe ait olan içgüdülerin kurban edilmesi gerekir.

Güzellik ve Aşk İdeası’nın Afrodisas’taki Yansıması

Güzellik bu dünyadaki kutsallıktır çünkü her şeyde vardır, bir ağaçta, bir kuşta, bir çiçekte… İşte bu yüzdendir ki, doğanın kendisi bu güzelliği ve kutsallığı yansıtır. Uyum içinde olan her şey güzeldir. Çünkü güzellik, ancak uyum içinde her şeyi bütünleştirebilir.

İnsanın, idealara ulaşmaya çalışılmak; bu ideaları anlamak ve onlar ile temas ederek eylemlerde bu ideaları barındırmaya ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Bu insanın asıl amacıdır. Güzellik, İyilik ve Hakikat erdemleri bir üçgeni bütünler ve birbirinden ayrı düşünülemez. Hakikat, üçlü logosun iradi kısmı olarak düşünüldüğünde, iyilik 2. Logos ve Güzellik ise dış görünüş yani şekil olarak bu ideal üçgenin yansımasıdır.

HAKİKAT / DOĞA YASALARI GÜZELLİK / SANAT İYİLİK / AŞK

Sanat ve doğa; ilahi kıvılcımın bir parçası olarak düşünüldüğünde aşktan bahsetmek de kaçınılmazdır. Çünkü güzelliği ortaya çıkarma ve anlatma heyecanı ancak aşk ile mümkündür. Kutsal olana duyulan aşk, İlahi Aşk ya da Plotinus’un bahsettiği bir ulaşma dürtüsü ve hareket ettiricisidir.

Aşk ile buluşmuş her şeyde, yani Güzellik arketipini barındıran şeylerde iyiliği, hakikati ve kutsal olanı da görmek kaçınılmazdır. Örneğin doğada bir çiçeğe bakıldığında ya da çok güzel bir heykel izlediğinde insanın içinde gözleri yaşartacak kadar büyük bir mutluluk hissederek hayranlık duyması bundandır. Çünkü oradaki kutsalı Buddhi aracılığı ile hisseder.

Güzellik kavramı Teozofi kitaplarında Buddhi (Saf Sezgi) ile özdeşleştirilir. Buddhi’ye yaklaşıldığı anlık saniyelerde, insanı bir birlik duygusu ve saf mutluluk hissi sarar. Hakikat ile buluşulduğu anlar, bir esrime ile gelir ve insanı varlık, dünya ve evren ile bütünleştirir. O yüzdendir ki güzellik kavramından bahsederken sanattan bahsetmek kaçınılmazdır. Çünkü gerçek sanatçılar bu beden aracılığı ile kutsal olanı şekillendirir ve kutsalı forma sokup düzenlediğinde, o eser yüzyıllar boyunca hayranlıkla dinlenir ve izlenir.

Güzelliği aktaran en güzel sanat eseri elbette ki doğanın kendisidir. Güzellik Bir’in yansıması ve çoğalması ve kendini şekil, ses ya da görüntü olarak bedenleştirmesidir. Yasa’nın doğası budur.

Afrodisias’ta Afrodit’in etkisi ile İdea; yeryüzünde vuku bulmuş ve yasa kendini gerek tapınaktaki Afrodit heykelinde göstererek çok güzel anlatmış gerek ise sanatlar aracılığı ile kendini forma sokmuştur. Arketipin insanlarla temasında ise kendini Felsefe Okulu ve Heykel Okulu olarak göstermiş, birçok filozof ve heykeltıraş yetiştiren, Gaia’nın kucağında Afrodit’in yansımaları olmuştur.

Kentte, kutsal olan, hakikat – iyilik – güzellik üçlemesi, aynı zamanda aşk ve sanatın vuku bulmuş hâli olarak net bir şekilde hâlâ görülebilir. Afrodisias, Buddhi yolu ile sezilebilir ve kutsal olan ile temas edilebilir bir antik kent olma özelliğini korumaktadır.

KAYNAKÇA

Aphrodisias, İstanbul 2014, BKG yayınları

Aphrodisias and Surrounding Areas, Travel Guide, İstanbul 2015, Uranus yayınları.

2018 Haziran, https://www.aphrodisias.org/

2018 Haziran, http://aphrodisias.classics.ox.ac.uk

2018 Haziran, http://www.academia.edu/ 12466814/ŞEHR-İ_ANTİK_AFRODİSİAS

2018 Haziran, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/143459

2018 Haziran, http://www.aphrodisias.com

2018 Haziran, http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=411&RecID=4258

2018 Haziran, http://ozhanozturk.com/2018/02/04/aphrodite-afrodit-yunan-roma-mitolojisi/

2018 Haziran,http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU2VsZW5l

2018 Haziran, http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSGVsaW9z

YONCA ALPAY

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-4

ÇEKİCİ AFRODİT

“Görüşün açıklığının arkasında varlığın bilmecesi vardır ve son olan her şey yorumlamaya karşı koyar“

Walter Otto

YILDIZLAR VE MİTLER

Grek mitleri ve onların astroloji ile ilişkileri hakkındaki yazı dizimize Kronos- Satürn- Zeus- Jüpiter ve Hermes- Merkür’den sonra Afrodit- Venüs’ün sırlarına değinerek ve bu arketiple (ilk örnek) geleneklerin bize anlatmak istediği bazı psikolojik ve kozmik işlevlerin bağlantısını araştırarak devam ediyoruz.

ASTROLOJİYE GÖRE VENÜS GEZEGENİNİN İŞLEV VE NİTELİKLERİ

Astronomik planda, güneş sisteminin ikinci gezegenidir ve yörüngesini 224,7 günde tamamlar. Dünyadan bakıldığında hareketleri hep güneşe yakınmış gibi görünür. Tan vaktinden önce bazen Sabah Yıldızı olarak bazen ‘akşam yıldızı’ olarak ortaya çıkar, bazen de dünyanın arkasında kaybolur. Tüm zamanlarda “çoban yıldızı” olarak anılmış olan Venüs gökyüzündeki en parlak, dolayısıyla en güzel ve ışıklı gezegen olarak görünür.

Astrolojik bir sembol olarak ona, aşk mahareti, sanat, uyum, büyü, yumuşaklık, cazibe, sempati, özveri gibi kavramlar atfedilir. Kimi zaman anne, kimi zaman metres, kimi zaman kız kardeştir ama her zaman ölümsüz bir dişiliktir.

Fiziksel planda, boğaz ve kan dolaşımının yanı sıra böbrekleri, üreme organlarını yönetir. Kan ve lenf sıcaklığını belirler. Venüs tipinin belirli özellikleri yuvarlak, yumuşak ve sevimli biçimlerdir.

Duygular planında aşk, Venüslülerin başlıca uğraşıdır ve önemli başarı ya da başarısızlıklar onların kaderleri üzerinde önemli ölçüde yankılanır. Onların çekiciliği bir tür büyüleme ve kendilerine uygun görünenleri kendine doğru çeken bir manyetizma etkisi gösterir.

Duygular yoğundur ancak bazen ani dönüşler görülebilir ama en azından başarısızlık durumunda teselli edilmeleri kolaydır.

Venüs’ten yükselen yumuşaklık, sevimlilik ve neşe.

Aynı zamanda iyi duyguların, uzlaşma ruhunun ve derin bir adalet ve doğruluk duygusunun esin kaynağıdır. Sükûnet arayışı, incelmiş ve yoğun bir duygusallık Venüs’ü bir barış simgesi yapar. “Sonsuz bir hayatı” tanıyan ve arayanlar anlayacaklardır.

Zihinsel ve ruhsal planda, plastik sanatlardan, müzik ya da tiyatroya kadar sanatın bütün alanlarında sanatsal yeteneklerin ortaya çıkarıcısıdır.

Venüslülerden çok fazla mantıksal veya entelektüel çaba beklememek gerekir. Oldukça bohem ruhludurlar ve yaşamın basit zevklerinden faydalanmayı severler.

Bu gezegen entelektüel merakı değil yüksek sezgileri öne çıkarır. Daha çok sezgi ve sanatsal duyarlılık vardır. Oldukça belirgin ruhsal ve mistik eğilimlerin yanı sıra erkeksi bir yiğitlik ve soyluluğa sahip olabilirler.

Venüslülerin arkadaşlığı, iyilikleri, iyi niyetleri, ilk bakışta sempati uyandıran manyetik çekicilikleri nedeniyle f er yerde aranır. Venüs ilgisizlik ve merhametin yanı sıra evlat sevgisini temsil eder ve hayır işlerini yönetir.

Eylem planında, girişimci olmaktan çok alıcı bir tavır karşımıza çıkar. Doğrudan sürtüşmeye girmek yerine, cazibesini ve çekiciliğini kullanarak yani durumu idare ederek amaçlarına ulaşmaya çalışır.

Ona bir şans ve rastlantı faktörü yüklenir ve bu nedenle “Küçük Şans” olarak adlandırılır.

Ona gösteri salonları, tiyatrolar, bahçeler, otlaklar, koruluklar, çiçek açmış tarlalar, moda salonları veya sanat galerileri gibi yerler uygun görülür.

Ona uygun meslekler güzelden zevk almanın, sanat ve dekorun öne çıktığı mesleklerdir. Bu nedenle müzisyenlik, sanatçılık, ressamlık, parfümcülük, kuaförlük, dekoratörlük, estetisyenlik, çiçekçilik alanları arasına girebilir.

Renkleri, yeşil ve pembedir. Madeni bakır, taşları: zümrüt, parlak mercan, mavi zümrüttür. Bitkileri, güller, hüsnüyusuf, yasemin, müge, leylak, nar ağacı, mersindir. Bahçelerin büyülü çiçek açışını ve sonsuz ilkbaharı yönetir. Günü cumadır. Hayvanları arasında bülbül, kumru ve yunus sayılabilir.

Venüs’ün astrolojik olarak iki evi vardır; Boğa ve Terazi burçları. Birincisinde hayatın ilkbaharına, üretici ve duygusal aşka dair tüm güçleri canlandırır; İkincisinde kendini belli eden daha idealist bir iyinin ve doğrunun anlayışıdır. Duygular daha entelektüeldir ve anlaşma, ortaklık, sosyal yaşam arayışına daha eğilimlidir.

Venüs’e atfedilen özellikler; tembellik, nefis düşkünlüğü, edepsizlik, havailik, dünyevilik, kararsızlık, hafiflik ve belirsizliktir.

BEDENLENME TANRIÇASI AFRODİT’İN MİTİ

Sulardan çıkan Afrodit’in doğumu Hesiodos, gök Tanrısı Uranüs’ün gecenin karanlığında, toprağın üzerinde keyifle uyumakta iken sarılma anında Kronos tarafından hayalarının koparıldığından bahseder. Kesilmiş erkeklik organı uzun süre denizin dalgalarında yüzdü: tanrısal nesneden beyaz bir köpük fışkırdı ve içinden bir bakire büyüdü. Doğarken, gökyüzünün şeffaflığından etkilenerek bütün evrenin tekrarladığı yumuşak bir iç çekiş çıkardı. Dünya dilsiz olmayı bıraktı. Onun doğuşunda ana üreticinin ve yaşama sevincinin çarpıntılarını duydu.

Önce Kythere’ya ardından Kıbrıs’a gitti; toprağa dokunduğu anda ayaklarının altındaki topraktan çimenler fışkırdı. Aşk arzusunun cinleri olan Eros ve Himeros (aşk isteği) onun iki yanında idiler ve Tanrılar topluluğuna varıncaya dek ona rehberlik ettiler.

Kıvırcık bukleleriyle denizin köpüklerinden çıkan ve tüm dünyanın sevinci ile selamlanan ölümsüz güzellik imgesini bilmeyen var mı?

Afrodit’e yazılmış ikinci Homerik şarkı Tanrıça dünyaya geldikten sonra ona atfedilen ayrıntıları içerir:

“Altın taçlı güzel Afrodit”e şarkı söylüyorum, has olarak Zaphyros’un güçlü nemli nefesinin kendini gürüldeyen denizin dalgalarının üstünde, ıslak köpüğün içinde taşıdığı deniz adası Kıbrıs’ın tüm yüksek yerlerine sahiptir: Altın tacın Horaları (doğada düzeni simgeleyen üç Tanrıça) sevinçle toplanarak ona ölümsüz giysiler verdiler. Tanrısal başına ince oyulmuş altından bir taç taktılar, hayran hayran kulaklarına baktılar. Kulak deliklerine orikalk ve değerli altından çiçekler taktılar. Yumuşak boynunu ve muhteşem gerdanını kendilerinin, altın tacın Horalarının, Tanrıların büyüleyici kalbinde, babalarının evinde bir araya gelmekteyken taktıkları altın kolyelerle süslediler. Vücudunu bu süslerle yeniden giydirdikten sonra onu ölümsüzlere ulaştırdılar. Onlar onu neşeyle karşıladılar ve ona ellerini uzattılar: menekşelerle taçlandırılmış Kythera’nın güzelliğine o kadar hayran kaldılar ki her biri onu yasal karısı yapıp evine götürmek istedi.”

Güzellik canavarca ögeden çıktı ve onun göksel gülümsemesini ayna yaptı.

En eski antik çağdan beri o, deniz Tanrıçasıdır. Gelişi dalgaları düzleştirir ve yüzeylerinde bin ateşin tıpkı bir mücevher gibi parıldamasına yol açar. Doğa ve çiçeklerin büyücüsü olduğu gibi dingin denizin ve şanslı deniz yolculuğunun büyülü tanrıçasıdır. Sakin denizin, mutlu yolculuğun, limanın Tanrıçasıdır. Paphos’ta bilicisini deniz yolculuğundaki şans konusunda sorgular.

Yeteneklerinin birincisi fetheden cazibedir (charis). En güzel kadındır, “o, sonsuz denizin dünyaya getirdiği sabah çiğinin nemli parıltısında yıkanmış, sonsuza dek yeni, hafif ve mutlu olan güzelliğin kendisi, tamamen kadınsı zarafettir.”

Afrodit’le aşk vücut bulur. Şairler onu “altın”, “gülümseyen” olarak adlandırırlar. Hizmetkârları olan Kharit’ler (göze hoş olanı simgeleyen Tanrıçalar ) onunla dans eder, onu yağlar ve giysilerini dokurlar. Merhemine “güzellik” (kalos) adını verirler.

Güzelliğin çekiciliği, şairin dediği gibi “güzel olan kendi kendine pek mutlu görünür” ve pek mutlu olan da herkesi pek mutlu etmeye çalıştığından ruhun yatışmasına yol açar. Bu anlamda Afrodit kendine çıkan güzellik ve gülümseyen yumuşaklıktır. Güzel Bir’in aynasıdır ve Afrodit’in birliğinin bu gizemi Hayatın ışık ve parıltısının şekliyle ifade etmek için sanatın doğuşuna esin olur.

Hayatın Anası Afrodit Pandemus’un Aşkları

Afrodit, aşk öpüşlerindeki sevinçtir. “Afrodit’in Eserleri” aşkın sevinçleridir. Homeros’un Afrodit’e ilk şarkısı şöyle başlar:

“Musa, bana Tanrılar için yumuşak arzuyu uyandıran, gökyüzünün tüm kuşları ve kapalı toprakta veya denizde yaşayan tüm hayvanlar kadar ölümlü insan ırklarını sürdüren altın Afrodit’in eserlerinden Cypris’ten bahset: Afrodit’in eserleri herkesi ilgilendirir.”

Afrodit aynı zamanda yırtıcı hayvanları baştan çıkarıp yumuşatma yeteneğine de sahiptir. Ancak gücünün parıltısı hiçbir şeyde insan üzerinde olduğu kadar etkili değildir.

Evlilik ve üremeyle de ilişkilidir ama o her şeyden önce bir bireyin aşkı için tüm dünyayı unutan güçlü esindir.

Afrodit, Olympos’a tüm güzellikleri ile ve taktığı zaman kendini dayanılmaz kılan göğüslüğü takılı olarak gelir. Bu göğüslükte Afrodit’in tüm “büyüleri” yoğunlaşmıştır: aşk, arzu, en bilge ruhu bile rahatsız edebilen açık yüreklilik. Homeros, bu kemerden; Aşkın, umut tarafından yönlendirilen, çekingenlik, iç çekişler, zayıf sesler, öğütler, âşıkların tartışmaları ve basit barışmalarla eşlik edilen yüzünü taşıyor diye bahseder. Tam aksine kindar Eumenideler (Erinysler; öç alma Tanrıçaları) onda kalleşlik ve kıskançlık, ihanet ve ikiyüzlülüğü temsil etmişlerdir. Bu esrarlı göğüslük, takana zarafet, gençlik ve güzellik veriyor ve erkeklerin kalpleri üzerindeki etkisi dayanılmaz oluyordu. Etrafındaki cinler arasında en önemlisi, bazen oğlu bazen de hizmetkârlarından biri olarak gösterilen Eros’tur.

Eros, zevkin tanrısal ruhu ve çiftleşmenin gücüdür. Bazı yaradılış mitlerinde dünyaları yerinden oynatan arzu olarak kendini ifade eden güçlü ihtiyaçtır.

Penia ve Poros’un, kaynaklara sahip olan ama aynı zamanda her an kendini sefalet içinde hisseden Yoksulluk ve Bolluğun oğludur. Bu paradoks, onun her zaman ikilik içinde yaşamasına ve ayrılığın bilinci ile birleşme susuzluğundan oluşan ikiz ruhlar içinde uyanmasına neden olmuştur.

Afrodit’in etrafında Eros’tan başka ikna ve arzu cinleri Fothos ve Himeros ve ret nedir bilmeyen avcı Peitho vardır.

Afrodit’in etrafı çiçeklenme, çekicilik ve cana yakınlığın ruhları olan Kharit’lerle sarılmıştır. Kendini bahçelerin büyülü çiçeklenmesinde gösterir. Çiçek açmakta olan doğanın Tanrıçasıdır; “Çiçek Tanrıçası”. Mersin, haşhaş, elma ve çiçeklenmekte olan tüm ağaçların adandığı Afrodit’in en parlak dönemi bahardır. Eryks (üstünde Afrodit tapınağı bulunan Sicilya dağı) dağındaki Afrodit tapınağında her sabah tüm ateş izlerinin kaybolduğu ve onların yerine çiğ gibi yeşillik damlalarının geldiği söylenir.

Cinsiyetleri bir araya getirdiği çekimin gücü aynı zamanda arkadaşlıkları da oluşturur ve sürdürür. Arkadaşları bir araya getiren bir Afrodit Hetaire onurlandırılır. Baştan çıkarma dolu, cazip ve sevecen olan her şeye şekil veren jest, söz veya eyleme onun adı verilir (Epaphroditos veya Venustus).

“Aşk, bizi sözlerimizde ve eylemlerimizde onurlu kıl”: ona okunan dua buydu. Lütufların da Tanrıçasıdır, şans da ondan gelir: Felix (mutluluk) ama onun lütfu Hermes gibi buluntulara dayanmaz. Eşlik eden ve anlayan, öğreten ve eğlendiren o zarif mutluluğun eseridir.

Zeus, Titanları yendiği silah ve yıldırımları yapan Hephaistos’u (demirci Tanrı) ödüllendirmek için Afrodit’i onunla evlendirir. Ancak Afrodit ona sadık kalmaz ve aralarında en tanınmışı, savaş Tanrısı Ares olan pek çok sevgili edinir. Katı, saldırgan ve pek sevimli olmayan savaş Tanrısı onu yumuşak sözlerle kandırmaya çalışmaz. Afrodit’in karşısına bir şehri fethetmeye gitmiş gibi miğferi ve silahı ile çıkar ve doğrudan arzusunu dile getirir. Tanrıça önce onu reddeder fakat sonra Tanrı, zırhını ve miğferini çıkararak daha insani bir görünüşe sahip olunca o da yumuşar. Aşklarının karışık bir sonu vardır çünkü Hephaistos onları yatağında yakalar ve tüm OIymposluların gözleri önünde onları içine kapadığı kırılmaz bir ağ yapar. Bu birleşmeden Deimos (korku) ve Phobos (bozgun) ve aynı zamanda Oyum doğar.

Afrodit’in insanlar ve Tanrılardan pek çok sevgilisi olur ve aynı zamanda pek çok çocuk doğurur: Dionysos ile birleşmesinden Hymenaios ve Priapos doğar; Hermes ile Hermaphroditos’un annesi olur ve ölümlüler arasından Romalıların atası kral Ankise’den Ene’yi doğurur.

Bitkilenme döngüsünün yeniden doğuşunu sembolize ederek yılın yarısında yeraltı dünyasının Tanrıçası Proserpina ile paylaştığı Adonis’in metresi olur.

Lucretius şiirinde sadece bu ölümsüz harika aşk Tanrıçasının dünyaya barış getirebileceğini söylemiştir ama dünya aynı zamanda savaş Tanrısına da aittir ve Empedokles aşk ve savaşı, buluşma ve tartışmaları ile hiç durmadan dünyayı döndüren ve aydınlık-karanlık oyunları ile tüm yaratılışı üreten iki kozmik güç olarak tasarlar.

Afrodit Urania ( Gökte Oturan), Uzak Yıldızın Saflığı

Homeros’un Afrodit’e ilk şarkısı şöyle der:

“Ancak, ikna edemeyeceği veya baştan çıkaramayacağı üç kalp vardır”.

Üç bakire; Athena, Artemis ve Hestia’dan bahsetmektedir. Roma’da genç kız ve kadınları ve her şeyden önce iffetlileri ve gözü doymaz iffetsizleri koruması için Venüs Vericordia adına bir kült kurmuşlardır.

Burada Tanrıça’nın üçüncü bir yüzünü görüyoruz. Bu Platon’un Şölen’inde ve Plotinus’un Enneadlarında (dokuzlular) bahsettiği yüzdür. Afrodit veya Venüs Urania, içinden çıktığı temel Birlikle birleşmek isteyen Uranüs’ün kızı.

Bu Tanrıça kozmik Bakire, şafak yıldızı, temel Bir, ruhsal güneşle birleşendir. Gökyüzünün tepesi olan Tanrıça Nut’un gizlerini hatırlatır.

Ruh, çoğalma ve üreme arzusuyla çektiği vücudun güzelliğiyle birleştiği arayışı aştığında, ilgisini Birliğe çevirir ve aşkların en yücesi olan başlangıçların aşkını tanır. O anda ruh temel birliğin alıcısı haline geliri ve Tanrı’yla bu birleşmeyi yapabilir.

Neoplatoncu Filozof Plotinus her varlığın görünmez kalbinde yaşayan bu Altın Afrodit Urania’nın ruhunu en iyi anlatmıştır:

“Her şeyden sonra geldin, karşı tarafta durmadın. Kendin toplam oldun. Bu sırada zaten toplamdın ama bir bütünlük sende bir şeyleri hareketlendirdiğinde bu toplamayla azaldın. Zira bu toplama varlığın toplaması değil olmayanın toplamasıydı. Kendi kendini o olmayan her şeyi ayırt ederek büyüteceksin ve o, bütün, geriye kalan her şeyi ayırdığında yanında olacaktır. Ondan uzaklaşmadan ayrıldın (o her zaman vardır); sen başka bir yere gitmedin, her zaman buradasın ama karşı tarafa döndün.”

Bu düşünce, bize Nous’un, (dolaysız anlayış) Bütün’ün, ölümsüzlüğün köklerine bağlayan Afrodit Urania’nın gizini özetlemektedir. Ancak bir anda kendini tamamen unutma ile bu ilksel Okyanus’a ve yaratılış ve güzelliğin ışığının çıktığı o yıldızlı Gökyüzüne dönüş olan Teofani üretilebilir.

Vecd aşkın en yüksek formudur.

AFRODİT’İN İŞLEVLERİ, ROLLERİ VE STİLLERİ

Fernard Schwarz’ın ‘Grek Mitleri’ konusundaki konferans dizisinde açıkladığı gibi:

“Bir Tanrı birkaç düzlemde birden temel varlığın modalitesinin gösterisidir. Varlığın bu modalitesinin kendini bütün evrende ifade ediş biçimi kendi aralarında bağlantılı olan ve tüm diğer Tanrıların ağları ile ilişkili olan bir işlevler, roller ve stiller şebekesidir. Farklı formlar altında roller, işlevler ve stiller ve farklı dünyalarda (maddi, formal, psikolojik veya enerjik ve ruhsal) aynı varlık modalitesini ifade eder. Bu nedenle Tanrılar çoklu bir birliği gerçekleştiren karmaşık varlıklardır.” İlişkiler tablosunu anlamak için sadece üç terim tanımlayacağız. İşlev, tanrısal gücün bir rolü ifade etmekte kullandığı “Çalışma yeri”, kanalize ettiği yaratıcı bir dürtü, taşıdığı enformal güçtür. Stil karakteristik bir gidiş aracılığıyla davranışı veya kendini ifade ediş tarzıdır.

Böylece Afrodit üç dünyada üç işlev yüklenir: Sevgili/büyücü, ana/eş; bakire/ hanımefendi. Bu onun üç stille üç güzellik, aşk ve eksiksizlik rolü oynamasını sağlar: baştan çıkarıcı, çekici ve duygusal.

Afrodit’in Varlığın Güzelliği, Aşkı ve Bütünlüğü aracılığıyla üç dünyada kendini göstermesine bakalım.

1.Güzel, Bir’in Aynası Afrodit’in doğuşu efsanesi bize onun evreni ortaya çıkarma, gizlerini çözme rolünü açıklar.

O aynı zamanda Psyke’nin (Ruh) ölümsüzlüğe ulaşmak için dört ögeyle bağlantılı sınavlardan geçmek zorunda kaldığı Eros ve Psyke’nin aşklarının efsanesinde olduğu gibi ruhun gizlerini açığa çıkarır.

Ayna olduğu kadar güzellik merhemi olan özellikleri, giysileri, mücevherleri onun dünya düzenini iyileştirmesine olanak tanır. Kozmos “kozmetikle” değerlenir. Doğaya tonalite, renk ve yaşam vererek yayılan titreşimdir.

Bu görüntüyü vermek için kullandıkları araçlar, büyüleridir. Bunlar sayesinde kendini Ay’a ve aynı zamanda Mısır’da Tanrıça ve büyücü olan Isis’e yaklaştırır ve büyücü gibi görünmesine neden olur.

Ama en büyük büyüsü tüm yaratıkların parlak ve aydınlık görünmesini sağladığı sempatisidir. Bir doğu atasözü “Güzellik sevenin gözündedir” der ve bu tam da Afrodit’in çekiciliğini anlatır.

Eğer onun vücudu güzellik ve ebedi olarak kadınsı olansa bunu elde etmenin yolu, insanın doğayı şekillerin içine bu ışıktan bir hüzmeyi hapsederek taklit ettiği sanattır ki bu kutsallıkla ilgisi olmayan bir eseri kutsal bir eser haline getirir.

2.Aşk evrensel çekimin gücü Afrodit’in bedeni güzellikse ruhu da aşktır.

Varlıkları birbirine bağlayan ve her bedene o manyetik bağlayıcının gücünü veren evrensel çekim gücünü sembolize eder.

Hayatın yenilenmesi ve yeniden üretilmesiyle ilişkilendirilir ve bu anlamda ebedi gençliğin kirletilemez kaynağı “Altın Afrodit” olarak adlandırılır.

Venüs Pandemos tapınağı yaşamın sürdürülüşünü kutlar ve bu anlamda kozmik ana, tüm yaşamın kaynağıdır.

Ama o aynı zamanda hayatın görünmez döl yatağının, çift bir enerjiyle maddeyi kapsayan ve bilgilendiren Mısırlıların Kah’nın sembolüdür. Evrensel canlılığın kaynağıdır ve bu anlamda aşk oyunlarının sürekli dansıyla kozmosu canlandıran tükenmez gençlik ve sevincin kaynağıdır.

Ona erişmenin yolu arzu ile gereklilik arasında doğan dengedir. Bu nedenle Ares’le olan aşkından iki eş arasındaki ilişkiyi bir eşitlik ruhu içinde sağlayan eylem olan uyum (Harmony) doğmuştur. Bu felsefe için Tanrı’nın adaleti (veya neden sonuç kuralı) aşkının ifadesidir.

3.Bütünlük, Tanrıçanın gizli yüzü.

Tanrıça’nın üçüncü yüzünden sadece Sırlar’da ortaya çıktığından dolayı metinlerde pek bahsedilmez. “İyi limanların hanımefendisi”, “iyi yolculukları” sağlayan fikri ve aynı zamanda Orfik gizlerde Eros Phanes’in önemi veya Platon veya Plotinus’un felsefi metinlerinde bu konuda birkaç iz bulabiliriz.

Bu yüz vardır ve Tanrıça’nın Ruhu’nun yanı sıra iki başka ruhu da gizler ve besler. Bunları, insanı Tanrı’yla, görüneni görünmeyenle birleştirmenin ruhuyla besler. Ancak iki dünyayı birleştiren bir köprü sağlayan Hermes’den farklı olarak Afrodit birinin bütün ve kınlamaz bir birleşmeyle diğeri haline geldiği bir duygu, bir yaşanmışlık, bir ilişki kurar.

Bu anlamda yıldızlı gökyüzünün sırları, mantosu yıldızlarla süslü Kozmik Bakire’yle ilgilidir.

Mısırlıların Sirius Soter’le de ilişkilendirdikleri aydınlatıcı, beyaz, ışıldayan yıldız odur. Bazen ulaşılmaz bazense çok yakındır çünkü onun ışınları insandan merhamet ilkesine kadar uzanır.

İmgesi insanlar için Tanrılara yalvaran Tanrıça’nın merhamet gözyaşlarında evrensel olarak sembolize edilir. Onlar da karşılık olarak dualarıyla, Tanrıça Afrodit’in bir gün başlangıçların gökyüzünden çıkarak arkasında çiçek yapraklarından bir iz bırakarak yürüdüğü gibi Göğü ve Yeri bağlayan bu tanrısal yolun gerçekliğine olan içten inanç, bağlılık ve duygularını ifade ederler.

AFRODİT VE KOVA BURCU ÇAĞI

Günümüzde kadınların özgürleşmesi paradoksal bir durum yarattı: cinsel haz düzeyinde erkekle “eşit” duruma gelen modern kadın, Afrodit’in davranışlarını niteleyen duygusallığı büyük ölçüde yitirdi. Modern kadın mükemmeliyetçi, talepkâr fazlasıyla Apollon’cu hale geldi; eşinde hiçbir kusuru hoş görmez oldu. Dolayısıyla, cinsel ilişkiler düzleminde eşitlik “hak etme” anlamının içine dâhil oldu ama bu ilişkilerde değiş tokuş, ilişki ve paylaşma kavramları kalmadı.

Sadece paradoks felsefesinin bize maruz kalacağımız çelişkiler ve zıtlıkların güçlü rüzgârlarına karşı durma gücünü vereceği gelecekte, bizi etrafımızdaki tüm evrenden sorumlu ve onunla yakın dayanışma içinde kılan o canlı ve önemli varlıktan üçlü Venüs’ten vazgeçmek zorunlu olacaktır; bedenin Venüs’ü, formların güzellik ve estetiğini görmezden gelmeden; ruhun Venüs’ü yeniden yaşamı sevinci ve aşkı üreten analar haline de gelmeyi bilerek ve içimizdeki yüce kutsallık duygusunu uyandıran ruhun Venüs’ü.

Kısacası kadın ve erkek hepimiz onu bütünlüğüne ulaştırmak ve içinde bulunduğumuz bu dönüm noktasında ona yeniden “küçük bir şans” vermek için içimizdeki kadınsılıkla uzlaşmak zorundayız.

L. WINCKLER

Çeviren: Yeşim ÖZBEN

(Yazar, Kolomb öncesi, astrolojik metinlerinin yeniden araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.)

 

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-1

“Görüşün açıklığının ardında varlığın bilmecesi vardır ve son olan her şey yorumlamaya karşı koyar.”

Walter Otto

KRONOS, KADER TANRISI

Mitler ve Yıldızlar 

Grekler mitten şöyle bahsederlerdi: “Hiçbir zaman var olmamış olanın fakat daha önce var olan ve var olacak olanın anlatısı.”

“Mitos”Grekçede “anlatı”, “söz” anlamına gelir; Hesiodos onu gerçeği dile getiren söz olarak tanımlar; o halde mitos başlangıcın paradoksal uzay zamanında yer alan yaratılışının anlatısıdır. Mit, sembollerle giydirilmiş bir bütün olarak aklımıza ve kalbimize hitap eden şiirsel bir dille konuşur. Sembollerle süslüdür çünkü onlar kalpten ve hayalden geçen somutun ve soyutun, görülür ve görülemezin, düşüncenin ve davranışın arasındaki köprülerdir ve zıtlıkları birleştirmenin araçlarıdır.

Mit davranışlarımızın esin kaynağına dönüştüğü, yaratıcı düşüncemiz tarafından algılandığı ve yaşandığı zaman gerçek olur.

Yıldızlar gökyüzünün düzenini, düzenli ritminden kesimleyerek kâinatın kalp atışlarını gösterirler ve bu kâinatta, tüm varlıkların katıldığı çok büyük bir Hayatın kapılarını oluştururlar. Analojilerin gerçek bilimi olan astroloji bizi büyük sonsuzlukta (makro kozmos) yaşayandan, insana (mikro kozmos) kadar, yaşayanın görüntüsüne bağdaştıran derin bir ilişkiyi ortaya çıkartır.

Hermetik ilkeye göre: “yukarıda olan aşağısı için de geçerlidir ve tersine”. İnsanın temel psikolojik hareketlerinin göstergelerine dönüşen, gezegenlere bağlı, kesin bir simge bilim doğurur.

Gözle görülebilen gezegenlerin sonuncusu olan Satürn’e kadar sistemimizin yıldızı Güneş’ten itibaren, yıldızların konumları ve böylece karakteristikleri ve ritimleri Dünya’nın düzenini yöneten yedi ilkenin simgesel görünüşlerini oluşturur. Pisagorcuların bahsettikleri “kürelerin uyumunu” Tanrı Apollo’nun yedi telli sitarı sembolize eder.

Antik Grek mitleri ile bağdaştırarak sunacağımız yedi güçlü gezegen hakkındaki bu yazı serimize, en uzak gezegenden yani sembolik olarak en arkaik olan Kronos-Satürn’den başlayacağız. Zamanın ve kaderin efendisi Satürn’ün aracılığıyla Dünya’nın ve yaratılışın köklerine, insanın sık sık bakışını gökyüzüne çevirerek cevabını aradığı ilk soruya varırız: “Eğer gerçekten hareketlerimle evsel kanuna bağlıysam, hangi ölçü içinde kaderimin kölesi ya da efendisi olmalıyım?”

Kader Tanrısı

Kronos’un bize verdiği cevabı dinleyelim…

Antik Grek inancında, tanrısal olan ile insan arasındaki ilişkiyi anlamak için W. Otto’nun düşüncesine bakalım: “Bir Grek için Tanrı’nın tecrübesi, kişi yol üzerindeyken ve dünyanın canlı bir parçası olduğunda yapılır. Tüm canlılığı ve ani oluşu ile Tanrı, onu başarmasını sağlasın veya ona köstek olsun onu aydınlatsın veya bulandırsın, kendi yaptığı ve üstüne aldığı her işte insana görünür.”

İnsan, kusurlarından dolayı, yaptığı hareketlerin sonuçlarından kaçınmayı umut etme gücünden yoksundur. Bununla birlikte bizi korkutan bir sertlikle bu sonuçlar bize kendilerini hissettirirler. İyi ya da kötü davranışında insan, kendisiyle övünmeli mi yoksa kendisini suçlamalı mı? Hiçbir durumda insan, kendisinin bu sonuca varabileceğini düşünemez. Suçlu, tamamen kişisel iradesinin hatasıyla yüklü bu alçak gönüllülüğe sahip değildir; başına gelenin tek sebebinin kendisi olmadığını zanneder. Bunun için bir felaketin ortasında bile kendinden emin ve gururlu bir şekilde kalabilir. Sözün kısası, başa gelmiş olan yıkmak için olsa bile, dünyada var olan her şey gibi üstün kararlara aittir. Bu görüşün temeli dünyanın tanrısallığına olan sağlam inanışta yatar. Bu, insanın dünyayı ve bireysel varoluşunu mit aynasında görebildiği zamandır. Gerçekten, çok eski varoluş anlayışında iç insanın kendi miti yoktur. Bu demektir ki o tamamen yaratılış mitinde kaynaşmış ve var olmuştur ve özel belirli bir şekli vardır.

“Kararlarınızı alırken sahip olduğunuz motivasyonlar, burada Tanrıların tanıdığı motivasyonlardır. İnsanda önemli olarak tamamlanan her şeyin belli başlı temeli ve yoğunluğu insan kalbinde değil Tanrılardadır. Demek ki, kendinin büyük bir varlığa ve onun yaşayan simgelerine ait olduğunu bilir. Onları tanıdığı zaman insan kendi kendisini öznelliğin içine saklamak ve sürüklemekten ve aynı zamanda az emin ve inatçı olmaktan uzak, nesnelliği, dünyadan yaratılmış olana ve buradan kutsallığa kadar gerçeği yakalar.”

Bu yüzden, Grekler için bir şeyi tanımak ve anlamak onun için bu duyguya sahip olmaktan daha önemlidir.

“Aşk, asalet ve adalet ile gayret eden, sevilmeye değer, asil ve doğru olanı bilir.”

KOZMOGONİK MİT

Her şey var olmadan önce Beance (Kaos) vardı… Hemen ardından karlı Olimpos’un doruklarıyla ve Tartares’in soluk sisiyle ilgilenen ölümsüzlerin hiçbir zaman oturmadığı geniş yamaçlarla Yer (Gaia) ve aynı zamanda ölümsüz Tanrıların en güzeli Aşk (Eros) oluştu” diye yazmıştır Hesiodos. Tüm kozmogonik organizasyon sürecini başlatan ve önce de orada bulunan gücün üçlü triadını Kaos, Yer ve Aşk oluşturur.

Her şeyden önce doğan Beance’ın zirvesi olmadığı gibi tabanı da yoktur: durağanlıktan, şekilden, yoğunluktan ve doluluktan yoksundur. Beance “Çukur” olduğuna göre derin bir uçurumdan çok, soyut bir yer (boşluk), yön durumu tayin etmeden, durmadan dönen sersemlik veren bir kasırgadır. Bununla beraber “delik” olduğuna göre, ona bağlı olanı çözer ve aynı zamanda tersini de yapar. Gaia yürümek için sağlam bir zemin ve dayanmak için emin bir temeldir.

Belirli olur olmaz, Gaia Tanrılar için temel işlevi içinde, yukarı ve aşağı iki kutup arasında çekilmiş, loş yer altı zemininin ve açık karlı zirvelerinin arasında gerilmiş biçimde kendini tanıtır. Aynı şekilde kaos görünür görünmez zıt varlıkların iki çiftine hayat verir: önce Erebos ve siyah Gece (Nux)’a, sonra çocuklarına Ether (Aither) ve Gündüzün Işığı’na (Hemere).

Eros cinslerin bölünmesi ve karşıtların zıtlaşmasından önceki doğurucu gücü temsil eder. Eros, Orfikler gibi ilkeseldir. Bu anlamda yaratılışın aynı sürecinde yaratılmış olanda tekrar yenilenmenin gücünü tanıtır. Bu güç, Gaia ve Kaos’da, doğar doğmaz kendi zıtlıklarını ve yansımalarını bir araya getiren kendilerinden başka ardı ardına bir şey yaratma fikrini doğurdu. Böylece, gitgide kendi kendini izleyen yaratılışa evlilikten, döl vermeden, ardı ardına gelen kuşakların rekabetinden, birleşmelerinden ve zaferlerinden oluşmuş dramatik bir ders verecek olan, yüzleşmiş ortakların bulunduğu bir dünya kurulur.

Gaia, önce yıldızlı gökyüzüne (Yıldızlı Uranüs) hayat verdi; onu kendisini her yandan kaplasın ve örtsün diye “kendi kendine eşit” yarattı. Gaia’nın ikiye bölünmesi, karanlığın ve ışıklı olanın arasında çekip uzatılmış kendi gibi gözüken Yeri ve Kaos’u ortaya koyar; işte bu, gecenin karanlık ama yıldızlı gökyüzüdür.

Böylece kozmogoninin birinci evresi sona erer. Buraya kadar yaratılmış olana ulaşan Güçler, doğanın kuvvetleri veya ana unsurları gibi kendilerini tanıtırlar. Şimdi dünyanın tiyatrosu değişik tipte oyuncuların sahneye girmesi için hazır hale gelmiştir.

GAİA VE URANÜS’ÜN BİTMEYEN YARATMALARI

Uranüs ve Gaia’nın kucaklaşmaları üç çocuk serisini meydana getirdi: on iki erkek ve on iki kız Titan, üç Kiklop, üç yüz kollu. Titanların kardeşleri altı erkek ve altı kız çocuğundan oluşur. Gökyüzünün egemenliği için yapılan kavgada Zeus’un rakibi olan Kronos en gençleri ve en sonuncularıdır.

Arkaik bir anlatımla, Pelasge, yaratılış mitinden, Titanlar ve gezegenlerin güçleri arasındaki bağlantıyı kurmuştur: “Tanrıça yedi gezegensel güç yarattı ve her birinin yönetimini bir Titan’a ve bir Titanid’e verdi.

Theia ve Hyperion Güneş’te, Phoebe ve Atlas Ay’da, Dione ve Krios Jüpiter gezegeninde, Tethys ve Okeanos Venüs’te, Rhea ve Kronos Satürn’de hüküm sürdüler. Uranüs ve Gaia’nın üç kuşak çocuklarıyla kozmogonik sürecin son bölümünü oynayacak oyuncular yerlerini almışlardır. İlkel gücünün basitliği içerisinde Uranüs cinsel etkinlikten başka bir şey tanımaz. Bitmeyen bir gecede, Gaia’nın üzerine yatarak onu her yanından sarar, çevreler ve hiç durmadan ona kalbini açar, duygularını söyler. Bu sabit aşk taşkınlığı Uranüs’te “saklı” olanı meydana getirir; üzerine yatıp uzandığı Gaia’yı saklar; çocuklarını gebe bıraktığı yerde, inleyen Gaia’nın çocuklarının yüküyle derinliklerde tıkanmış karnında saklar. Doğurucu Uranüs gündüzün gece ile ardı ardına dönüp gelmesi gibi çocuklarının ışığa ulaşmalarını engelleyerek üremelerin meydana gelişini engeller. Aşkından çılgın, Gaia ile bütünleşmiş, çocukları büyüdüğünden kendilerinin arasına girmelerinden korkarak, onlara karşı nefret dolu olarak hayat verdiği yavrularını doğum öncesi karanlıklara, Gaia’nın kucağına atar. Taşkın cinsel gücünün fazlalığı yaratılışı kımıldamaz hale getirir. Uranüs, Gaia ile birleşmiş kalarak durmaksızın sürüp giden bu bitmeyen doğurmayı tamamlar.

Uranüs yeni kutsal kuşakların durmadan doğmasını meydana getirecek ne zaman bırakır ne de Gaia’nın üzerinde bir yer. Eğer sınırlanmış varlığı ile gücenmiş Gaia olayların görünümünü değiştirecek kalleş bir kurnazlık düşünmeseydi, dünya donmuş bir şekilde kalacaktı.

URANÜS’ÜN HADIM EDİLMESİ

Gaia, metal, beyaz bir kesme aleti yaratır. Ondan bir av bıçağı yapar: çocuklarını, babalarını cezalandırmak için yüreklendirir. Yüreği cesaret ve kurnazlık dolu en genç titan Kronos hariç hepsi kararsız kalır ve titrerler. Gaia, onu saklar, pusuda bekletir; gece Uranüs, Gaia’nın üzerine yattığı zaman Kronos bir bıçak darbesiyle onun cinsel organını keser ve atar. Bu şiddet dolu hareketin kesin kozmik sonuçları olacaktır. Gökyüzü hiçbir zaman Yer’den uzaklaştırılmaz, kozmik yapının çatısı gibi dünyanın üzerinde sabitleştirilir. Uranüs artık Gaia ile ilkesel varlıklar üretmek için birleşmeyecektir. Uzaklık kendi kendine açılır ve yarık şekillerini alır, zamanda ve uzamda yerlerini bulacak varlıkların çeşitliliğine izin verilir. Yaratılış üzerindeki engel kalkar ve dünya ürer, düzenlenir.

Bununla beraber bu kurtarıcı hareket aynı zamanda korkunç bir cinayettir ve Gök- Baba’ya karşı bir isyandır, kozmik düzenin, iktidar hiyerarşileri ve Tanrılarda yetki ayrımlarıyla, suçlu bir şiddetle, bedelinin ödenmesi gereken kalleş bir kurnazlıkla kurulmasının mümkün olamayacağı düşünülebilir.

Kronos bir bıçak darbesiyle kopardığı Uranüs’ün cinsel organını sol elinde tutar. Ardından hemen arkasına bakmadan kötü kaderinden kaçmak için elindeki kanlı kalıntıları atarak oradan kurtulur. Acı kaybolmuştur.

Kutsal kan damlaları Gaia’nın (kara toprak) üzerine düşer. Gaia onları göğsünde toplar. Uzağa fırlatılmış cinsel organ, onu çok ilerilere götürecek olan Pontos’un dalgalarına düşer. Erkekliğini yitirmiş Uranüs eken üreme organı çocuklarına okuduğu laneti gerçekleştirecek ve gelecek, bu kötü cinayetin intikamını alacaktır. Toprağın üzerindeki kan damlaları üç kutsal güç grubunun doğmasına sebep olur: ebeveynlerinin cinayetlerinin cezasını ve intikamını gerçekleştirme görevini üzerine alanlar (Erinys’ler), savaş girişimlerini, kavgaları, güç gösterilerini koruyanlar (Devler, Su Perileri ve Meliai).

Uranüs’ün cinsel organı uzun süre Pontos’un dalgalarında dolaşarak denizin köpüğüne karışır. Üreme organından fışkıran sperm köpüğü denizin köpüğü ile sarılır. Bu köpüklerden (Afros) Tanrıların ve insanların Afrodit diye adlandırdıkları bir kız doğar. Kıbrıs’a ayak basar basmaz Aşk ve Tutku (Eros, Himeros) onun için tören yaparlar. Demek ki Uranüs’ün hadım edilmesi Toprakta ve Denizde, zıtlıkları içinde birbirinden ayrılamayan sonuçların iki düzenini oluşturur: bir tarafta şiddet, nefret, savaş: öbür tarafta şefkat, uyum, aşk.

Demek ki yeryüzü zıtların karışımı ve karşıtların bileşimi aracılığıyla kendi kendini düzenlemiştir ama uyum ve karşıtın güçlerinin dengelendiği bu karışımlar dünyasında iyinin ve kötünün arasındaki paylaştırma çizgisi kurulmamıştır. Savaş ve sevgi güçleri eşit şekilde aydınlık ve karanlık görünümlere sahiptir. Onları birbirlerinden ayıran gerilim ilişkisi her birinin arasında kendi doğasına özgü anlaşılmazlığı ile bir kutupsallık şeklinde belli olur.

KRONOS’UN DEVRİLMESİ

Kronos kız kardeşi Rhea ile evlenir ama Uranüs’ün bedduaları üzerine, kendi oğullarından birinin kendisini tahttan indereceği söylentisi ortaya çıkar ve Kronos Rhea’nın dünyaya getirdiği bütün çocukları ilk önce Hestia sonra Demeter ve Hera, daha sonra Poseidon ve Hades olmak üzere yer. Rhea çok kızmıştır ve üçüncü oğlu Zeus’u Arkadya dağının üzerinde gecenin ortasında dünyaya getirdiği zaman onu Girit’te bir kovuğa saklayan Toprak Ana’ya verir. Rhea, Kronos’a yemesi için oğlunun yerine kundak bezlerine sarılmış bir taş verir.

Zeus büyür ve bir gün Kronos’un içki dağıtıcısı olarak geri gelir. Rhea bütün iyi kalbiyle yardım eder ve Rhea Metis’in (Kurnaz Akıl) verip, ballı meşrubata karıştırmasını söylediği kusturucu içkiyi oğluna verir. Kronos bundan bolca içtikten sonra ilk önce büyük taşı sonra Zeus’un büyük ağabeylerini ve ablalarını kusar. Hepsi sağ salim çıkarlar ve Zeus’a şükranlarını sunmak için ondan Titanlara karşı bir savaşta önderleri olmasını isterler.

Savaş on sene sürer. Kiklopları ve yüz kollu canavarı esir olarak alırlar. Kronidler zaferi kazanırlar. Yenilmiş Kronos ve Titanlar Tartares’e sürgün edilir ve Zeus Kâinatın Efendisi olur.

Kronos’un kusmuş olduğu büyük taş Dünya’nın merkezini belirlemek için Delfi’ye yerleştirilir ve bir kült eşyası haline gelir. Taş, kutsanmış yağ olur ve dokunmamış yün adakları alır.

KRONOS-SATÜRN

KADER TANRISI

Zaman, hayat kaynağı.

Kozmogonik efsane Kronos’u bize ilk Kral gibi ama aynı zamanda Gök-Baba ve Toprak Ananın ilkesel birliğinin ayrılışının başlamasına sebep olan kişiymiş gibi de tanıtır. Onun sayesinde zaman ilkesel Uzay’ı takip ederek, harekete geçer. Mademki zaman vardır, öyleyse devirler de vardır; onun barışmalarıyla ve rekabetleriyle bir ikilik ortaya çıkar. Onun işlevi ilkesel kaynaklardan farklılaşmıştır ve namuslu bir insan olmak için geçmek zorunda olunan kanıtları onaylamak olmuştur. Babasını tahttan indiren Afrodit’in ve hatta Erinys’lerin çıkışını sağlayan Tanrı, oluşun ve ikiliğin sahibi olacaktır. Kendi sırası geldiğinde ve apaçık kadere karşı gelme isteğine rağmen, kendi alın yazısının yani oğlunun ortaya çıktığını görecektir. O nasıl kendi babasını tahttan indirdiyse oğlu da onu kurnazlıkla (Metis) tahttan indirir.

Zamanın sembolü gibi, onun otoritesinden kaçabilen çocuğu hariç o da çocuklarını yer. Böylece, Zeus’un gücünün uyandığı insan zamanın aşınmasını yenecek ve bilerek bir ölümsüz olacaktır.

KADER VE AKIL

“Nous ve Moira, Akıl ve Kader, Adaletin sahibini tartışırlar ve Yaratıcı karar verir: onların arasındaki gerilimden adalet ortaya çıkar. Bu sözler Leyden müzesinde saklanan bir Papirüs üzerindeki el yazmasından alınmıştır.

Moira “Ölüm Kararı”nı sembolize etmektedir. O kaderin ve ölümün perisidir. İsminin ifadesi “paylaşma” veya “pay”dır. Bazen üç kız kardeş olarak tanıtılmıştır. Epiminedelerde Kronos ve VVeuonym; Moiralar, Aphrodit ve Erinys’lerin ailesidirler.

Biz Zeus’un hükümdarlığından önceki, köhne tanrısallığın huzurundayız. Onlar adaletin koruyucularıdır. Başlangıç ve son, doğum ve ölüm Moira’ların en büyük iki anıdır. Düğünler bir üçüncüsünü oluşturur. Böylece bu üçü kavrayış anlarını, doğumu ve ölümü belirtirler. “Onlar insanlara doğduklarında iyileri ve kötüleri verirler”. Onlar yeni doğan kişinin kaderini “doldururlar”. Demek ki onlar üç Parka’nın yakınlarıdırlar; iplikçiler; Kloto diye adlandırılan, insani kaderlerin doldurulduğu çarkı tutan yeni yetme; Lakhesis, iği çeviren genç kadın ve yaşlı Atropos, altın makaslarla var olmanın ipini kesendir. Siyah yün kısa ve kötü bir kaderi, beyaz ip açık ve uzun günleri gösterirdi.

Üç Moira bize Yunanistan’daki üç yüzlü ayın sembolünü hatırlatmaktadır. Kronos, Zamanın Efendisi olduğuna göre hayatın devirlerinin Efendisi olacağı gibi; yeni yetme, genç kadın ve yaşlı kadın da süreleri sona erdiğinde kabul edilmesi gereken belirli sınırlar içinde cereyan edecek devirlerdir. Onların hareketleri bize Kozmik Kuralların katılığını hissettirir. Bu kaçınılmazın baskısı dışarıdan ezici ve saçma bir “Kader” şeklinde bizim hayatımız üzerinde o kadar uzun sürede kendini gösterecek ki hayatın bize dağıttığı acı ve yakınmayı bilinçli bir şekilde kaldırmakta başarılı olamayacağız. Anlamamız gereken kaçınılmaz olanın bizim gücümüze karşı değil, bizim gücümüzün emrinde olduğudur. Bundan kaçamayız.

Bunun bizi ittiği yere bilinçli olarak gitmeyi istemek ve hatta bunun için de kendi kendimizi tanımak doyurucu başarının şartlarıdır. Ama “kendimiz”, kâinatta yerleştirilmiş olduğumuz yerin insanlarının çoğunun bunu hissetmediği çok daha içten bir şekle bağlıdır. Bu yeri tanımayı ve tanımlamayı öğrenen artık kaçınılmazdan kaçmaz. Zira bir anlam ihtiva eden her şey güzelliktir.” (P. Metman)

İşte o zaman kader, kendisiyle karşılaşmaya neşe ile gittiğimizde bir yakınma kaynağı olmak yerine Gerçekleştirmenin Yolu olur.

Kaçınılmazın üstündeki bu zafer onu tamamen kabul etmiş olmanın çıkışı, efsanede Zeus’un ölüm üstündeki zaferi olarak görülür. Zeus, Kronos’un zafercisi, bu aşınmanın ve zamanın üstüne zaferdir. O dünyanın ve Moiragete’nin Ulusu Moira’ların sürücüsü, yol göstericisi olur. Ölümsüzlüğe yönelen kişi ölümden sonraki hayata yönelir.

Böylesi, kahramanların kaderi; Yarı Tanrı, Zeus’un oğlu, yiğitlikleri ile ölümlülüklerini yenenler ve ölümsüzlük nektarını içenler, “fatum” (kader) üzerinde zaferin simgesi, kendi ölümünden sonra yeniden doğmaya yatkın hayatın kaynağıdır.

GEZEGENSEL GÜÇ

Satürn katı ve çarpıcı mantığıyla izlediği yolda gerçeğin çemberini sınırlandırır. Bazen “büyük kötülük getiren” diye adlandırılır çünkü o kendi payı içinde katılır, felaketler, zorluklar, engeller ve sınırlar getirir. Vicdan, zayıflıkları ve başarısızlıkları kendinde toplayan bu özellikleri anlayabilmek, özümseyebilmek ve aşabilmek için gücünü toplamalıdır.

O ayrıca, bilinen dünyada sınırlı bütünleşmemiz içinde korunmuş “Egomuzun” vicdan sembolüdür. Satürn’ün dünyasında her şey düşünülmüş, programlanmış ve önceden görülmüştür.

Satürn yörüngesinde ortalama 29 yıl 167 gün döner. Yaklaşık 28 güne eşit olan bu yörünge Ay’ın yörüngesine benzer. Bu arada her biri 17 yıldan oluşan dört periyotta, insan kişiliği oluşur ve sert Satürn başladığı noktaya geri dönünce kendi olgunluğunu yüklenmeye hazır olması gereken kişiliğin ikinci doğuşuna yol açar.

Bu anlamda O, inisiyatördür ve hayatta üç büyük kaderin işaretçisidir: 28-56-84 yaşlarında. Geçtiği yerde kendimize ait olan çıplak ve katı bir bilinci belli eder. Bu üç devir şöyle adlandırılır: “Geçmiş (28 yaşına kadar mirasımız); şimdiki zaman (56 yaşına kadar araçlarımızın kullanımını yüklenmek); gelecek (56-84 yaş arası; geleceği hazırlamak için hareket geçmek).

Zamanın yenilenmesi “Kaos”un geçmesini gerektiriyordu; Roma’da bu olay “Satürnalialar tarafından oğlak burcu işareti ile kutlanıyordu. Bu şenlikler boyunca dünyadaki düzen “altüst” oluyordu. Yani herkes toplumdaki yerini değiştiriyor, köleler efendi, efendiler köle oluyordu. Düzenin altüst oluşu tıpkı Tanrı’nın başlangıcını tamamlarken Gök-Baba’yı altüst ettiği gibi zamanın güçlerinin tekrar yenilenmesini sağlar. Bunun ardından Zeus dünya düzenini yeniden kurar.

Satürn’ün gücü insanın yalnızlık bilincini uyandırır. İnsan, maddesel cıvayı spiritüel cıvaya dönüştüren sürece başlayabilmek için bencilliğin koyu, bilinmez karanlıklarını yüklenmelidir. Bu karanlıklar, onun kaderine, fedakârlık, çile ve kendi yeteneği ile evrensele kavuşması için gereklidir.

Satürnlülerin yükselişi yavaş ve zordur ama bilginin ve yeterliliğin en yüksek tepelerine ulaşabilirler. Bazen de, kendilerini toparlayamadan aniden düşerler. Fakat her durumda, onların geçişleri çağdaşları ve gelecek için ölümsüz ve örnek izler bırakacaktır.

L. WINCKLER

Çeviren: Özge SAMANCI, Meltem ABDIK

Yazar, Kolomb öncesi, Grek, Mısır uygarlıkları astrolojik metinlerinin yeniden araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.

 

AFRODISIAS ANTİK KENTİ

LOKASYON VE KENTİN İSMİ

Afrodisias Antik Kenti; Aydın’ın Geyre mahallesinde, Karacasu’nun 13 km güneyinde, Aydın merkezinin 92 km güneydoğusunda ve İzmir’e 230 km uzaklıkta bulunur. Kent adını, Güzellik Tanrıçası Afrodit’ten MÖ 2. yüzyılda almıştır. Kentin tarih içerisindeki isimleri, sırasıyla şu şekildedir; Lelegonpolis, Megapolis, Ninoi, Aphrodisias, Kayra ve Geyre.
Bizans döneminde yaşayan tarihçi Stephans’a göre Afrodisyas’ın ilk adı, Lelegianlar tarafından bulunduğu için Lelegonpolis olarak bilinir. Daha sonra kentin adı büyük şehir anlamına gelen Megapolis olarak değişmiştir. Kentin Medler ve Babilliler tarafından yıkılışından sonra, Mezopotamya’daki ismini, Asur-Babil İmparatorluğunun kurucusu ve Semiramis’in kocası olan Asria kralı Ninos’dan esinlenilerek konulan Ninova şehrinden almıştır. Ninova’dan gelen Asurlular, Asur’un aşk ve güzellik tanrıçası İştar kültünü de beraberlerinde getirmişlerdir. Bu tezi, kazılarda ortaya çıkan kabartmadaki Asur kralı Ninos ve Semiramis’in betimlemeleri doğrulamaktadır. MÖ 3000’den sonra Afrodisias ismini almış, Bizans döneminde anlamı “Tanrı’nın dünya işlerinde kendini gösteren iyilik ve bilgeliği” anlamına gelen Karya bölgesinde olmasından dolayı, kente Kayra adı verilmiştir. Günümüzde hâlâ bölge için Geyre adı kullanılmaktadır. Geyre adının da Kayra’dan geldiğini düşünülmektedir.

KENTİN TARİHÇESİ

Kentin tarihinin 7000 yıl öncesine dayandığı düşünülmektedir. Neolitik Çağ’dan (MÖ 8000-5000), MÖ 3000 yılına kadar devam etmiş olan kentin kuruluşu, Kalkolitik Çağ’da (MÖ 5000- 3000) gerçekleşmiştir.
Afrodisias ismi, MÖ 2000 yılından sonra Helenistik Çağ’da kullanılmaya başlanmıştır. İlk Roma İmparatorları, kendilerinin Kral Ankhises ile Afrodit’in oğlu olarak bilinen Aeneas soyundan geldiklerine inanırlardı. Afrodit ile akraba olduklarına inandıklarından, bu kente Roma döneminde birçok imtiyaz tanınmış ve kent bu dönemde en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak, Bizanslıların ve Hıristiyanlığın yayılması ile Afrodit kültünün önemi azalmış, Tanrıça ve kentin ismi tüm yazıtlardan silinmiş ve halk Kayra/Caria ismini kullanmayı tercih etmiştir. Fakat kent her türlü besini yetiştiren verimli toprakları, yün ve pamuk endüstrisi, ileri seviyede ticari, dini, politik ve kültürel konumu, sanat geleneği, aynı zamanda dünyaca ün salmış felsefe ve heykel okuluyla değerini korumuştur. Kentin ismi zaman içinde, muhtemelen söylene söylene Geyre’ye dönüşmüştür.
7. yüzyıldan sonra, politik ve ekonomik baskılar, Doğu’dan gelen Arap akını ve istilaları nedeniyle kent, düşüş dönemine geçmiştir. Tüm bunlara salgın hastalıklar da eklenince düşüş kaçınılmaz olmuştur. 1080-1256 yılları arasında kent, Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğine girmiştir. Daha sonraları birçok el değiştirmiş ve son olarak kentin egemenliği 18. yüzyılda göçebe Türk toplumuna geçmiştir. Ancak kentin en büyük darbesi, hâlâ hasarları görülebilen ve her yeri harap eden, yaşadığı depremler olmuştur. Şehir duvarlarının yıkılmasından sonra gözlem kulesi, şehrin ilk yerleşim yerlerinden biri olan en yüksek yerine inşa edilmiştir. Kalıntılar bu akropolün Tunç/Demir (MÖ 3000-1200) Çağı’na ait olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda burada 7 farklı katman bulunmuştur. Diğer yerleşim yerininse Afrodit Tapınağı’nın olduğu yere kurulmuş olduğu bilinmektedir.

KENTİN BULUNMASI VE KAZI ÇALIŞMALARI

Ara Güler, bir baraj açılışı için bölgeye gittiğinde, köylülerin tarihin içinde yaşadığını görür. Kent kalıntılarının fotoğraflarını çeker, çeşitli kuruluşlara gönderir ancak pek bir ilgi görmeyince aynı fotoğrafları Times dergisine gönderir ve dünya basınında fotoğraflar büyük bir yankı uyandırır. Dünya basını kendisinden daha detaylı bilgiler isteyince Güler, Amerika’da üniversitede görevli arkeolog arkadaşı, Profesör Kenan Tevfik Erim’den yardım ister. Fotoğrafları gören Erim çok heyecanlanır, hemen Türkiye’ye gelerek, kazılara başlamak için gerekli izin başvurularında bulunur ve Afrodisias kazı çalışmaları Erim önderliğinde başlamış olur.
Erim, 1956’da yaşadığı son depremden sonra, Karacasu’dan, Geyre’ye giderken Afrodit Tapınağı’nın sütunlarını ilk kez görür. Harabeler Ara Güler’in fotoğraflarının ışığında, kentin birkaç kilometre ötesinde, arkeolog bir idealist olan Kenan T. Erim tarafından fark edilmiştir.
Erim, bundan sonra, ömrünün yarısını Afrodisias’ın ortaya çıkmasına harcar. Profesör Erim’in mezarı Afrodisias’ta Anıtsal Tören Kapısı’nın güney tarafındadır. Kendi sözleriyle;
“Sevgilisinin koynunda yatmaktadır.”

KENT PLANI

Afrodisias Antik Kenti, Efes’e 180 km, Pamukkale’ye[1] 100 km uzaklıkta, Geyre platosunda, 600 metre rakımda bulunur. İlk bulunduğunda harabeler köy evleri ile iç içedir. Afrodisias surlarla çevrilidir ve 6 adet sur kapısı vardır. Doğu, batı ve kuzeydeki kapılar büyük olanlardır. Bu kapılara bağlanan ana caddeler ne yazık ki bugüne kalmamıştır. Yapılar, bu caddeler üzerinde tarih içerisinde yapıldıkça şehir planı değişmiştir.
Amfi tiyatronun sırtını dayadığı tepe, Antik Çağ’dan kalan bir höyüktür. Doğu tarafındaki Pekmez Tepe, sonraki dönemde kurulan kentin içinde kalmış prehistorik yerleşkedir. Tiyatronun güneydoğuya konuşlanmış olması, güneşten daha fazla yararlanabilmek ve daha fazla etkinlik düzenlemek için olduğunu düşündürmektedir. Meclis Binası’nın güneye doğru yapılmış olması da yine güneşten maksimum yararlanmak içindir. Akropol tepesi ise konumundan dolayı tiyatrodan farklı olarak güneye doğru yönelmiştir.

Afrodit Tapınağı’nın, hamamların sırtında olduğunu görülür. Antik kentlerde tapınaklara girmeden önce kişi her bedende arınırdı. Ancak saf ve temiz olarak kutsal alana girilebilirdi. Hadrian Hamamları, Güney Agora’nın batısında, Bouleuterion (Meclis Binası) Güney Agora’nın güneyindedir. Stadyum ise yerleşkenin biraz uzağında, kuzeydedir. Güney Agora; Kuzey Agora ile Tiyatro’nun arasına 1. yüzyılın ortalarında yapılmıştır.
Halkın kullandığı alanlardan en önemli yapılar Güney Agora, Stadyum ve Tiyatro hâlâ kendine hayran bırakmaktadır. Bunun yanı sıra, Meclis Binası Bouleterion da dönemin önemli yapılarındandır. İmparatorluğun ve Tanrıların anlatıldığı Sebasteion’da ise dönemin yönetimsel ve Tanrılara adanmış üslubunun oldukça göksel olduğunu görülebilir. Filozof ve heykeltıraşlar yetiştiren Felsefe Okulu ve Heykeltıraşlık Okulu da tapınağın özelliklerinin ürünü olarak tarihte yerini almıştır. Hadrian Hamamları(2), tapınağa açılan Tetrapylon kapısı ve Afrodit Tapınağı, kentin varlığında merkezi bir rol oynar.

HALK ALANLARI, YÖNETİMSEL ALANLAR, EĞİTİM ALANLARI

Kuzey ve Güney Agora

Kuzey Agora, merkez eksenine Meclis Binası denk gelecek şekilde inşa edilmiş ilk yapıdır(MÖ 30-20). Mermer mimari kullanılmış ve geç Helenistik şehir planının ilk unsurlarından birini oluşturmuştur. Her yanı İon düzeninde portikolarla[3] çevrili kapalı bir alan olarak dizayn edilmiştir. Bu stoa, Güney Agora’nın kuzey sırtında bulunan İon tarzı stoa ile beraber tek bir yapı olarak inşa edilmiştir (MS 14-37).
4. yüzyıldaki büyük depremler ve oluşan seller, Kuzey Agora’yı tahrip edince kent, yeni bir Agora yapmaya karar verir ve Güney Agora yapılır. Güney Agora sırtını Kuzey Agora’ya yaslamış, uzun ve sütunlarla çevrili bir meydandır. Meydanın ortasında eşsiz bir anıtsal havuz bulunmaktadır. Havuzun duvarları içinde gelişmiş bir su dolaşım sistemi vardır. Havuz çevresinin palmiyelerle çevrili olduğu düşünülmektedir. Güney Agora’nın bir tür kent parkı olarak da kullanılmış olduğu düşünülmektedir.

Stadyum

Kentin en iyi korunmuş ve en görkemli yapılarındandır. Stadyum sadece Afrodisias halkını değil, çevredeki kentlerden gelen yarışmacıları da ağırlayan bir hipodromdur.
Stadyum; elips biçimdedir, uzunluğu 262 metre, genişliği 50 metre ve seyirci kapasitesi 30.000 kişiliktir. Stadyuma doğu ve batıda bulunan iki tonozlu galeriden girilir.
Genellikle atletizm, ağırlık sporları ve ihtiyaç hâlinde halk oylamaları ve diğer yarışmalar için de kullanılmıştır. Spor müsabakaları olimpik değil, Pythian Oyunları[4] olarak düzenlenirdi. Roma devrinde ise stadyum birçok atletizm müsabakalarına ve festivallere ev sahipliği yapmıştır.
MS 7. yüzyıldaki büyük depremden sonra stadyumun doğusundaki yarım yuvarlak kısım, tam yuvarlak hâline getirilmiş ve arena olarak kullanılmıştır. Stadyumun kuzeyinde bulunan yüksek duvarlar kentin sur duvarlarının parçasıdır.

Tiyatro

Tiyatro, MÖ 1. yüzyılda Akropolis tepesinin duvarlarından yararlanılarak inşa edilmiştir. Afrodit Tapınağı, Güney Agora ve Tiyatro’nun yapılmasından sonra kent yükselişe geçmiştir. Tipik bir Roma tiyatrosudur.

Tiyatronun Alanları

Tiyatro, sahne arkası (kulis), sahne ve seyircilerin oturduğu dört bölümden oluşur.
Kulis: Anadolu’nun en eski üç katlı Antik Kulisidir. Tüm katlar, Dorik, İyonik ve Korint tarzında yapılmıştır. İkinci ve üçüncü katlar, sahne dekorasyonu unsurları için kullanılmıştır. Birinci katta ise, aksesuarlar, malzemeler için depolar ve sanatçılar için odalar buluyordu. Sahnenin altında ise altı kostüm odası tünellerle dışarıdaki depoya açılıyordu.
Sahne Arkası: Apollo figürü, trajedi Muse’u olan Melpomene heykeli, Demos ve Nike’nin heykelleri, boksörler ve Afrodit büstü göze çarpmaktaydı.
Sahne: Sahne inşası yapılmadan, boş bir yarı daire sahne olarak bırakılıp, bu alan merkez kabul edilerek inşa edilirdi. Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde, Gladyatör dövüşleri için, seyircilerin oturduğu ilk sıra sökülmüş, sahneyi birbirinden ayırarak sahne, aşağı indirmek için kazılıp Arena olarak kullanılmıştır. Roma imparatorluğundan sonra, bu sahnede sirk gösterileri de düzenlenmiştir.
Seyirci kısmı: İki oyuktan oluşur ve yaklaşık 7250 kişi kapasitelidir. En ön sıralarda protokol ve şehrin ileri gelenleri, ortalarda yöneticiler ve en arkada ise halk otururdu. Balık tasvirleriyle betimlenmiş koltuklarda ise onur konukları yer alırdı. Aşağıdaki ve yukarıdaki seyirci kısmının (diazoma) arasında yürüme yolu bulunurdu. Yukarıdaki seyirci kısmında, iki adet kemerli tünel vardı. Günümüze sadece aşağıya inşa edilmiş oyuk kalmıştır. 4. ve 7. yüzyıldaki büyük depremlerde tiyatronun büyük bir alanı ve yukarıdaki seyirci oyuğu harap olmuştur.

Tiyatro Alanındaki Diğer Önemli Yapılar

Afrodit Büstü: Tanrıça Afrodit, şehrin koruyucusudur. Bereketi, bolluğu, barışı ve güzellik ideasını sembolize eder. Bu büst insana sanatın yüceliğini ve amacını hatırlatır. Afrodit büstü, Afrodisias Müzesi’nde sergilenmektedir.
Tetrastoon ve Tiyatro Hamamları: Adı, dört yanı sütunlu galeriler ile çevrili anlamına gelen Tetrastoon, kare bir yapıdadır. Ortasında yuvarlak bir çeşme bulunur ve taş döşenmiş meydanda yuvarlak bir güneş saati yer alır.
Tiyatronun güneyinde Tiyatro Hamamları vardır. Yapı, halk hamamı olarak kullanılmıştır. Halkın bir araya geldiği kamusal bir alandır. Gösterilere katılan atletlerin ve sanatçıların da kullandığı ve Tiyatro’ya açılan bir hamam olarak düşünülmüştür. Hamamın soyunma odası, sıcak bölüm ve terleme odası gün yüzüne çıkmış, diğer bölümler hâlâ kazı aşamasındadır. Bu salonun en göze çarpan figürü; Akanthus sarmalı (bir tür motif) içinde avlanan puttoların[5] tasvir edildiği iki tane zengin kabartmalı payandadır.[6]

Meclis Binası/ Bouleuterion

2. yüzyılda mermer kaplamalı ve üstü kapalı olarak 1750 kişilik kapasitede inşa edilmiştir. Seyirci kısmı, dokuz sıradan ve beş yarıktan oluşmaktadır. Yapı, şehrin siyasi gücünün merkezidir. Kent meclisi burada bir araya geliyor ve demokratik yönetimin merkezini oluşturuyordu. Meclis Binası şehrin ileri gelen ailelerinin yönetimindeydi. Yapı, meclis toplantılarının yanı sıra, konserler, dans gösterileri ve konferanslar için de kullanılıyordu. Sahnenin arkasında merdivenlerle çıkılan iki sıralı bir kulis ve heykellerin bulunduğu sahneye bir fon oluşturan görkemli yapı bulunuyordu. Bulunan heykeller, şairlere, filozoflara ve şehri sembolize eden şehrin ileri gelen isimlerine aittir.

İmparatorluğa ve Tanrılara Adanmış Sebastion Anıtı

Yapı, kuzey kapısı ile tiyatroyu bağlayan cadde üzerinde bulunur. İlginç yanı bu yapı, ızgara biçiminde olan kentteki hiçbir yapı ile aynı hizada değildir. Roma İmparatorluğu’nun ilk imparatoruna adanmış bir anıttır. “Sebastion”, Latince Augustus “ulu” anlamına gelen kelimenin Yunanca karşılığıdır. Anıt üç ana yapıdan oluşmaktadır. İki katlı olan giriş binası (propylon) caddeye açılmaktadır. Mermer döşeli yol, Zafer Anıtı ile biter. Bu yolun her iki yanında üç katlı portikolar yer alır ve bu yapıların ikinci ve üçüncü katlarda bulunan sütunlarının arasında özgün kabartmalar yer alır. İkinci kat mitolojik kabartmalar, üçüncü katsa imparatorlukla ilgili kabartmalarla bezenmiştir. Üstteki ve dıştaki sütun başlıkları çok sayıda kabartma ve dekoratif motifler içermektedir. En önemlileri Eros’un doğumu, Delphi’deki Apollo, Meleager, Archiles, Penhesilea, Nyssa ve çocuk Dionysos’tur. Ayrıca imparatorluk ile ilgili birçok kabartma bulunur. Mitolojik olarak Üç güzeller, Apollon, Akhilleus ve Penstasilia, Troya’dan kaçan Aeneas, Dionisos ve Herakles kabartmaları, imparatorluğa ait, Avgustos, Lucius ve Gaius Sezar, Cladius ve Nero gibi imparator ve akrabalarına ait kabartmalar da burada yer almaktadır.

Felsefe Okulu

Kent, Neo Platonik felsefi okulunun filizlendiği yerdir. Neo Platonizm, Plotinus’un çalışmalarıyla başlamıştır. Platon ve Aristoteles’in düşünceleri uyumlaştırılmış mistisizm ve kutsal ile birleşmiştir. Kuzey Temenos Evi, Afrodit Tapınağı’nın en ileri gelen rahibinin evidir, aynı zamanda da felsefe okulu olarak kullanılmıştır. Yemek odaları, misafirler için oturma yerleri oldukça gösterişlidir. Mermer levhalar duvarları süsler. Müzede görülebilen, Afrodit ve Tykhe motifleri Akantus süslemelerinin arasında, sütun başlıklarda bulunur.
Afrodisias, birçok filozof, yazar ve fizikçi yetiştirmiştir. Bu filozoflar, Roma İmparatorluğu’nda oldukça saygın yerlere gelmiş ve aynı zamanda kentin entelektüel seviyesine de imza atmışlardır. Afrodit tapınağının kuzeyinde bulunan Kuzey Temenos Evi’nin, Felsefe Okulu olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Heykeltıraşlık Okulu

Meclis Binası’nın kuzeyindeki stoanın iki odasını ve odaların güneyindeki açık alanı kapsamaktadır. Agora’nın kuzeyinde ve Afrodit Tapınağı’nın güneyinde bulunması, okulun merkezi bir konumda bulunmasını sağlar.
Kent’in yakınında bugün hâlâ kullanılmakta olan mermer ocakları bulunması kentin, Antik Çağ’da özellikle heykeltıraşlık okulu ile tanınmasına yol açmıştır. Bergama’da bulunan heykel okulunun kapatılması ile Afrodisias heykel okulunun temellerinin atıldığı düşünülmektedir. Değerli sanatçıları ve ustaları koruyup kollayan Bergama Krallığı’nın, miras olarak Roma’ya bırakılması akabinde Anadolu’ya dağılan heykel ustalarının bir kısmı Afrodisias’a yerleşmiştir. Muhtemelen heykel ustaları, Meclis binasının yapım ve bezeme işleri için bu noktaya gelmiş ve burada kalmışlardır. Söylemek gerekir ki Afrodisias Heykeltıraşlık Okulu, Roma kültürünün ürünü olmayıp, Anadolu kültürünün o dönemdeki sentezinin, Roma’ya kendini kabul ettirmiş bir şeklidir.
Orta Asya’dan gelen halk her zaman taş ve heykel ile iç içedir. Bu özelliklerinden dolayı dünyadan birçok öğrenci bu okulda eğitim almak için kente gelirdi. MÖ 1- MS 6. yüzyıllar arasında okul aktifti. Okul, özellikle lahit yapımı ve kabartmalarında usta sanatçılar yetiştirmiştir. Burada yapılmış birçok heykelin gözlerindeki canlılık ve ifade öncelikli olarak dikkat çekmektedir ve aynı zamanda heykelin vücudu sanki hareket edecekmiş gibi bir izlenim yaratır. Kentin kamusal alanları heykel okulundaki öğrenciler tarafından heykeller ve süslemelerle bezenmiştir. Okulda çalışılan heykellerin bazılarında oran orantı sorunları görülür ve yarım kalmış heykeller günümüze dek gelmiştir.
Eserlere bakıldığında, her birinde kendine özgü bir tarz ve üslup görülür. Heykellerin birçoğu düşünür ve filozoflardır ve sanat eserlerinde kente adını veren Afrodit’in özelliği olan Aşk ve Güzellik arketipleri ise net olarak görülebilmektedir.

DİPNOTLAR

1. Hierapolis Antik Kenti.

2. Hükümdara adanmış hamamlar.

3. Kolonad/Stoa: Önünde sütunların yer aldığı üstü örtülü salon.

4. Her 4 yılda bir Tanrı Apollo onuruna düzenlenen atletizm ve festival.

5. İtalyanca -küçük erkek çocuk- anlamına gelen sözcük.

6. Destek, yükü karışlamak üzere eklenmiş duvar parçası.

Devam edecek…

YONCA ALPAY