antik kent

AFRODISIAS ANTİK KENTİ – 2

ADIM ADIM KUTSALA DOĞRU

Arınma Merkezi

Daha önce de bahsedildiği gibi hamamların tapınağın sırtında yer alması, kentin kutsal alanına girmeden önce ziyaretçilerin arınması gerekli olduğunu göstermektedir.

Hadrian Hamamları

İmparator Hadrianus MS birinci yüzyılda Afrodisias’a gelmiş, Kent meclisi, bu ziyaret onuruna onun adını vererek Hadrian halk hamamlarını yaptırmıştır. Hamam Güney Agora’nın batı stoasına bitişiktir. Sütunlu büyük bir avlu ve biri beşik tonozlu, diğeri mermer mimariye sahip iki ana bölümden oluşur. Oldukça büyük boyutlu kireç taşı bloklardan yapılmıştır. Zemin ve havuzlar ise mermerdir. Yapının altındaki ısıtma sistemi (hipocaust) oldukça karmaşık galeriler ve dehlizlerden oluşur. Kuzey girişinin önünde sütunlu mermer havuz bulunur. Sağ tarafta ise giyinme soyunma odaları, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık odaları yer alır. Ön avlu oldukça süslü motiflerle bezenmiştir. Mermerlerin üzerleri Afrodisias Mermer Okulu’nun özelliği olan Akantus yaprakları arasında Eros, insan ve hayvan figürleri ile bezenmiştir. Saçakların konsol başlarında dev mitolojik başlar vardır. Arınma kompleksi dört geniş odanın merkezinde bir konser salonundan oluşur. Kentte bulunan çok sayıda ve en iyi heykeller burada bulunmuştur. Yapı, adeta hem bir arınma merkezi hem de adeta mermer heykel müzesidir.

Kutsala Giriş – Tetrapylon

Şehrin sembolik figürüdür. Şehir planına bakıldığında şehrin iki ana caddeden oluştuğu görülebilir. Biri güneydoğu aksında olan tiyatronun aşağısından kuzey kapısından gelen yoldur. Bu yolun batı tarafında Afrodit Tapınağı’nın doğu kısmında kalan muhteşem ve görkemli bir yapı yer alır. Tetrapylon.

Tetrapylon dört kapı anlamına gelmektedir. ‘Tetra’nın kelime anlamı dört, ‘Pilon’un kelime anlamı ise kapıdır. Kapının dört sayısı ile betimlenmesi; insan kişiliğinin dörtlü yapısından, kutsala giriş kapısına adım atabilmesini düşündürmektedir.

Tetrapylon, Afrodit Tapınağı’na açılan sütunlu anıtsal kapıdır. Doğu tarafından kuzey-güney yönündeki dar bir sokaktan geçilip, açık bir ön avludan sonra asıl kutsal alana girilir. Yapının iç kısmındaki süslemeler daha zengin ve ayrıntılıdır. Kapıdan geçen ziyaretçi artık Afrodit kutsal alanındadır. Batı alınlığında Akantus yaprakları arasında avlanan Eros ve Nike, dönemin görkemini ve ihtişamını anlatan imparatorluk stilinde betimlenmiştir. Aynı zamanda kapıda havya figürleri de vardır.

Merkezdeki kemerde bulunan Akantus figürü ile çerçevelenmiş Afrodit, Hıristiyanlık döneminde silinmiştir.

Afrodit Tapınağı

Arkaik dönemde ilk olarak tapınak yapılmıştır. Kent Medler ve Babilliler tarafından yıkıldıktan sonra, Ninova’dan gelen Asurlular Asur’un Aşk ve Güzellik Tanrıçası İştar kültünü beraberlerinde getirmişler ve bu Mezapotamya kültü, Afrodit kültünün de temelini oluşturmuştur.

Tapınak; heykel okulunun yanındadır. 14 sütunlu olarak, birinci yüzyılın sonunda Zoilos tarafından yapımına başlanmış ve MS 130 yıllarında ise tamamlanmıştır. İmparator Hadrian döneminde ise yapının etrafı kutsal duvarlar ile çevrilmiştir. Sütunlar kısa taraflarda sekiz, uzun taraflarda on üç sütun dizisinden oluşmuştur.

Tapınak, kendine sığınanı korumak gibi bir özellik barındırdığından, çok tanrılı dinlere inanan Paganlar için haç merkezlerinden biri olmuştur. Sadece rahiplerin girebildiği Sella denilen kutsal odada Afrodit heykeli bulunuyordu. Müzede sergilenen katılaşmış heykel, Efes Artemisi’ne benzemektedir. Tanrıça’nın, üzerinde birçok kabartma bulunan uzun elbisesiyle, bir kolu ileri doğru uzanmıştır. Kabartmalarda, Güneş ve Ay Tanrıçaları, üç balık kuyruğuna sahip keçi üstünde oturur. Hepsi birer semboldür.

MS beşinci yüzyılda Hıristiyanlık ile beraber Tapınak kiliseye çevrilmiş ve yapı değiştirilmiştir.

ANADOLU AFRODISIAS AFRODİTİ VE GÜZELLİK – AŞK İDEASI

Anadolu’da Ana Tanrıça Kültü

Kökeni, Gaia’ya dayanır. Gaia; bütün öğelerin kaynağındaki ana ilkedir. Evrensel olarak Ana Tanrıça kültü toprak ve bereket ile ilişkilendirilmiş, mevsimlerle döngüselliği uygarlıklar tarafından kabul edilmiştir.

Paleolitik Çağ insanı için, ölümün ve yaşamın gizlerini yöneten bir Ana sembolüdür. Neolitik Çağ’da bereket ile ilişkilendirilen Ana Tanrıça kültü, hayvanların evcilleştirilmesi ile üreme sürecindeki dişi ön plana çıkmıştır. Dinlerin ortaya çıkışı ile vücut bulmayan, maddesiz bir şekilde düşünüldüğü için aşkın sembolü hâline gelmiştir.

Anadolu’da da toprak ve bereket sembolü olarak karşılan kültle, Anka, Kibele, Kubaba, Kuwawa olarak da karşılaşılabilir. Kibele Anadolu’nun verimli topraklarından olsa gerek; doğanın kendisidir.

Anadolu, Antik Yunan kültürü ile buluştuktan sonra Ana Tanrıça figürü Yunan’ın Tanrıçaları ile sentezlenerek sembolize edilmeye başlanmıştır.

Örneğin; Efes Artemisi’nde yumurta şeklindeki memeler bereketi ve doğurganlığı temsil eder.

Afrodit Kültü

Aşk ve Güzellik Tanrıçasıdır. Önceleri Işık Tanrıçası olarak da anılırdı. Işık, hayatın ve çoğalmanın sebebi olduğu ve ışığın bereketi artırması, bu isimle anılmasına sebepti. Çünkü ışık olmasaydı hayat da olamazdı. Zamanla ışığın doğurduğu muhteşem güzelliklere sebep olmasından dolayı, “Güzellik Tanrıçası” ve her güzel olan şeyin Aşk ve İlham’ı doğurmasından kaynaklı olarak da ismi “Aşk” Tanrıçası oldu.

En önemli Afrodit kült merkezi Kıbrıs’tır. Dünyanın pek çok yerinde ismi farklı olsa da kendisine tapınılır ve her yıl her kültür ve coğrafyada uğruna festivaller düzenlenir.

Erdemleri ve Lakapları

“Güzellik, Aşk, Yüksek Olan, Cömertlik, Adil Olmak, Liman, Derin Deniz, Savaşçı, Gelin, Her Şeye Ortak, Cennet, Parıldayan, Parlak ve Düzgün” olarak geçmektedir.Ayrıca Afrodit Pandemos, Barış ve Uyum Tanrıçası olarak bilinir.

Tanrıça; Yunan’da Afrodit, Latin ve Roma’da Venüs, Mısır’da Hathor olarak karşımıza çıkar.

O fani insanların kalbinin sahibi ve hâkimi değil, tüm tabiatın da hükmedicisidir. Öyle ki, doğadaki tüm güzellikler onun eseridir.

Afrodisias Afrodit’i

Kentin en kutsal alanının içerisinde bulunan en kutsal parça; Helenistik döneme ait Afrodit Tanrıça kültüdür. Anadolu’da bulunan daha eski döneme ait Ana Tanrıça kültü ile Yunan Panteonu’nun Afrodit’i ile özdeşleşmiş bir biçimidir. Anadolu Tanrıçasını andıran heykel, cepheden tasvir edilmiştir ve dimdik durur. Ana Tanrıça artık Afrodit’te kendini gösterir.

Başında yüksek bir başlık ve başörtüsü bulunur. İnce bir elbise ve sert bir üst giysisi ile tasvir edilmiştir. Giysi üzerinde dört adet bezeme bölümü bulunur. Her bölüm Afrodit’in dört özelliğini sembolize eder.

1. Afrodit’in yardımcıları Üç güzeller (Kharites).

2. Afrodit’in dünyadaki yansımaları Selene (Ay Tanrıçası) ve Helios (Güneş Tanrısı).

3. Deniz keçisi üzerinde klasik formda tasvir edilmiş Afrodit.

4. Üç adet kanatlı Eros’un kurban edilmesi.

1. Üç Güzeller Miti:

Paris çobanlık yapmaktadır. Zeus ise Thetis ve Peleus için bir düğün eğlencesi düzenlemiştir. Aksilik yaşanmaması için düğüne davet edilmeyen Kavga Tanrıçası Eris, kendisinin davet edilmemesine sinirlenerek düğüne gelip ortaya bir elma atar, bunun en güzel olan Tanrıça’nın olacağını söyler. Bütün kadınlar elmaya sahip olmak ister ancak en sonunda sadece üç güzel olarak Hera, Athena ve Afrodit kalır. Zeus, seçimi Paris’in yapmasını ister. Hera Paris’e ün ve hükümdarlık teklif eder ancak Paris rüşvet kabul edemeyeceğini söyler. Athena, yenilmezlik, yakışıklılık ve bilgelik vaat eder. Paris asker olmadığını ve zaten devam eden bir barış olduğunu söyler. Paris’in Helen’i tanıyıp tanımadığını sorması üzerine Afrodit Helen’i tanımak istediğini söyleyince Paris, Helen’i anlatır ve onun aşkını talep eder Afrodit’ten. Afrodit’in talebini yerine getireceğini öğrenen Paris, elmayı Afrodit’e verir.

2. Selene (Ay Tanrıçası-Roma’da Luna) ve Helios (Güneş Tanrısı-Roma’da Sol):

Yunan mitolojisinde, Selene ve Helios, Şafak Tanrıçası Eros ile beraber, Hypelion ve Theia’nın çocuklarıdır. Klasik dönemde, Helios Apollo (Phobus- parlak anlamında) ile Selene ise Artemis (Epitet Phobe- dişil form) ile özdeşleştirilirdi. Aynı zamanda Selene, Hekete ile de özdeşleştirilir, üçü de Ay Tanrıçası olarak kabul edilir ancak Selene Ay’ın kişiliği sayılırdı.

Helios (Her şeyi gören) ve Selena göklerde araba sürer. Helios her gün arabasını doğuya doğru sürer ve Selene’ye ışığı teslim eder. Ay, Güneş ile işbirliği ve ortaklık içindedir, çünkü Güneş’in ışığı gittiğinde, Ay ışığı sabaha kadar emanet olarak tutar. Burada ışığın bir yansıması söz konusu olduğu için Ay yansıtıcıdır.

Yeni Ay ise uygarlıklarda her zaman bereketi sembolize ederdi. Buradaki sembolde de yeni ay vardır.

3. Deniz Keçisi Üzerinde Afrodit:

Deniz Keçisi daha çok Oğlak burcu ile anılır. Oğlak, Yunan mitolojisinde bir olayı sembolize eder; Zeus gibi Yeni Tanrılar, Eski Tanrıları yenmiş ve evrenin yönetimini ele geçirmiştir. Ancak Eski Tanrıça Gaia yeni Tanrıların davranışlarına sinirlenip Thypon adındaki güçlü canavarı Yeni Tanrıların üzerlerine yollar. Büyük yıkımlara ve tehlikelere sebep olan canavar, Pan’a yaklaşırken Pan kılık değiştirerek Balık kılığına girmek ister. Ancak aceleden tam değişemez ve arka kısmı balık, ön kısmı ise keçi olarak kalır. Oğlak takımyıldızı da bu yüzdendir ki balık kuyruğundan çıkan keçinin ön ayakları ile tasvir edilir. Daha sonra Zeus, canavar Thypon ile savaşmış onu Etna Dağı’na hapsetmiş ancak bu savaşta çok yara almıştır. Zeus’u Hermes ve Pan iyileştirir. Bu yüzden minnettarlığını sunmak için, Zeus Pan’ı gökyüzündeki yıldızlar arasında koymuştur.

4. Üç Adet Kanatlı Eros’un Kurban Edilmesi:

Eros, Yunan mitolojisinde aşk, cinsellik ve arzuların tanrısıdır. Aynı zamanda yaratıcı üreme sembolüdür. Afrodit genellikle kadınların aşkını sembolize ederken, Eros ise erkeklerin aşk tanrısı olarak kabul edilirdi.

Kaios (Fırsat Tanrısı), Gaia (Toprak/Doğa Tanrıçası), Tartarus (Cehennem)’dan sonra Eros evrene dördüncü Tanrı olarak gelmiştir. Bazı kaynaklara göre ise de Eros, Afrodit ve Ares’in oğludur.

Üç adet Eros’un kurban edilmesi; şehvetin, tutkunun ve arzunun kurban edilmesi olarak yorumlanabilir. Çünkü Aşk ve Güzellik Tanrıçasına dönüşebilmek için bu kişiliğe ait olan içgüdülerin kurban edilmesi gerekir.

Güzellik ve Aşk İdeası’nın Afrodisas’taki Yansıması

Güzellik bu dünyadaki kutsallıktır çünkü her şeyde vardır, bir ağaçta, bir kuşta, bir çiçekte… İşte bu yüzdendir ki, doğanın kendisi bu güzelliği ve kutsallığı yansıtır. Uyum içinde olan her şey güzeldir. Çünkü güzellik, ancak uyum içinde her şeyi bütünleştirebilir.

İnsanın, idealara ulaşmaya çalışılmak; bu ideaları anlamak ve onlar ile temas ederek eylemlerde bu ideaları barındırmaya ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Bu insanın asıl amacıdır. Güzellik, İyilik ve Hakikat erdemleri bir üçgeni bütünler ve birbirinden ayrı düşünülemez. Hakikat, üçlü logosun iradi kısmı olarak düşünüldüğünde, iyilik 2. Logos ve Güzellik ise dış görünüş yani şekil olarak bu ideal üçgenin yansımasıdır.

HAKİKAT / DOĞA YASALARI GÜZELLİK / SANAT İYİLİK / AŞK

Sanat ve doğa; ilahi kıvılcımın bir parçası olarak düşünüldüğünde aşktan bahsetmek de kaçınılmazdır. Çünkü güzelliği ortaya çıkarma ve anlatma heyecanı ancak aşk ile mümkündür. Kutsal olana duyulan aşk, İlahi Aşk ya da Plotinus’un bahsettiği bir ulaşma dürtüsü ve hareket ettiricisidir.

Aşk ile buluşmuş her şeyde, yani Güzellik arketipini barındıran şeylerde iyiliği, hakikati ve kutsal olanı da görmek kaçınılmazdır. Örneğin doğada bir çiçeğe bakıldığında ya da çok güzel bir heykel izlediğinde insanın içinde gözleri yaşartacak kadar büyük bir mutluluk hissederek hayranlık duyması bundandır. Çünkü oradaki kutsalı Buddhi aracılığı ile hisseder.

Güzellik kavramı Teozofi kitaplarında Buddhi (Saf Sezgi) ile özdeşleştirilir. Buddhi’ye yaklaşıldığı anlık saniyelerde, insanı bir birlik duygusu ve saf mutluluk hissi sarar. Hakikat ile buluşulduğu anlar, bir esrime ile gelir ve insanı varlık, dünya ve evren ile bütünleştirir. O yüzdendir ki güzellik kavramından bahsederken sanattan bahsetmek kaçınılmazdır. Çünkü gerçek sanatçılar bu beden aracılığı ile kutsal olanı şekillendirir ve kutsalı forma sokup düzenlediğinde, o eser yüzyıllar boyunca hayranlıkla dinlenir ve izlenir.

Güzelliği aktaran en güzel sanat eseri elbette ki doğanın kendisidir. Güzellik Bir’in yansıması ve çoğalması ve kendini şekil, ses ya da görüntü olarak bedenleştirmesidir. Yasa’nın doğası budur.

Afrodisias’ta Afrodit’in etkisi ile İdea; yeryüzünde vuku bulmuş ve yasa kendini gerek tapınaktaki Afrodit heykelinde göstererek çok güzel anlatmış gerek ise sanatlar aracılığı ile kendini forma sokmuştur. Arketipin insanlarla temasında ise kendini Felsefe Okulu ve Heykel Okulu olarak göstermiş, birçok filozof ve heykeltıraş yetiştiren, Gaia’nın kucağında Afrodit’in yansımaları olmuştur.

Kentte, kutsal olan, hakikat – iyilik – güzellik üçlemesi, aynı zamanda aşk ve sanatın vuku bulmuş hâli olarak net bir şekilde hâlâ görülebilir. Afrodisias, Buddhi yolu ile sezilebilir ve kutsal olan ile temas edilebilir bir antik kent olma özelliğini korumaktadır.

KAYNAKÇA

Aphrodisias, İstanbul 2014, BKG yayınları

Aphrodisias and Surrounding Areas, Travel Guide, İstanbul 2015, Uranus yayınları.

2018 Haziran, https://www.aphrodisias.org/

2018 Haziran, http://aphrodisias.classics.ox.ac.uk

2018 Haziran, http://www.academia.edu/ 12466814/ŞEHR-İ_ANTİK_AFRODİSİAS

2018 Haziran, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/143459

2018 Haziran, http://www.aphrodisias.com

2018 Haziran, http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=411&RecID=4258

2018 Haziran, http://ozhanozturk.com/2018/02/04/aphrodite-afrodit-yunan-roma-mitolojisi/

2018 Haziran,http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU2VsZW5l

2018 Haziran, http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSGVsaW9z

YONCA ALPAY

ANADOLU’DA İLK PLANLI KENT MİLETOS

İyonya, bugünkü Batı Anadolu’nun Ege Denizi kıyısında Hellenler tarafından kurulan, MÖ V. ve VI. yüzyılda en parlak devirlerini yaşamış bölgeye verilen addır. Miletos bu bölgenin en önemli kentleri arasında sayılabilir. Dört limana sahip çok eski bir kıyı kenti olan Miletos, Atinalı Kral Kodros’un oğlu Neleus yönetimindeki İyonyalılar tarafından kurulmuştur. Eski kaynaklarda Miletosluların doksan koloni kurdukları belirtilmektedir. Bunların en önemlileri Mısır’da Naukratis, Marmara Denizi kıyısında Kyzikos, Karadeniz Bölgesinde Sinope, Amisos ve Olbia’dır. Batı kültürünün, özellikle pozitif bilimin ilk adımları Miletos’da atılmıştır. Thales, Anaximandros, Anaximenes gibi doğa filozofları, tarihçi ve coğrafyacı olan Hekataios, kent plancısı Hippodamos İstanbul’daki Aya Sofya’nın mimarlarından İsidoros, Atina’da felsefi toplantılara katılan Perikles’in eşi Aspasia Miletos’ludur.

MÖ V. yüzyılın sonlarına doğru Miletos alfabesi Atinalılar tarafından resmi olarak benimsenerek Yunanlıların standart yazı sistemi oldu. MÖ 546’da Perslerin eline geçen kent yakılıp yıkıldı. MÖ 479’da baştan sona yeniden kuruldu.

FELSEFİ DÜŞÜNÜŞ

Felsefi düşünüş, ekonomik, toplumsal ve siyasal devrimlerini Yunan yarımadası toplumlarından önce başlatmış olan İyonya kent devletlerinde ortaya çıkmıştır. En eski felsefe okulu Miletos’un adını taşır. Deniz ticaretiyle ortaya çıkan güçlü orta sınıfın aristokratları yenerek yönetimi ele geçirmesi halk tarafından inanılması zor ve mitoslarla açıklanamayacak bir olay olarak görüldü. Bu olaylar karşısında mitolojik dünya görüşüne karşı bir kuşku doğdu. Filozoflar “Mademki evrendeki olaylar tanrıların istekleriyle ve iradeleriyle oluşmuyor, bu olayların temelindeki gerçek nedir? Kendi kendine oluşan evrenin aslı, ana maddesi nedir?” sorusuna yanıt aradılar. Thales evrenin ana maddesinin “su”, Anaximandros “sınırsız”, Anaksimenes “hava”, Herakleitos (Ephessos’lu) “ateş” olduğunu söyledi.

HİPPODAMOS ve PLANI

MÖ 479’da Perslerin yenilmesiyle yeniden kurulan kentin planlanması yine Miletos’lu olan ve kent plancılığı tarihinde önemli yeri olan Hippodamos tarafından yapılmıştır. Aristoteles onun plancılığı konusunda, kentleri bölme yöntemini bulduğunu ve Peiraeios kentini parçalara ayırdığını belirtir. Ayrıca eleştirel bir yaklaşımla: “Hippodamos ’un çağdaş yöntemi, düzenlilik üstünlüğüne sahiptir; aynı zamanda daha çekici bir görünüşü vardır ve bir tek sakıncasının dışında, her bakımdan daha yararlıdır. Savunma kolaylığı açısından, evlerin eski yöntemle düzensiz olarak kurulması daha iyiydi. ” demektedir.

Hippodamos hakkında fazla açıklayıcı bilgi olmamasına rağmen, V.yy. ortalarında Atinalılar için Peiraeious’u, Güney İtalya’daki Thurii kolonisini ve Rodos’u planladığı söylenir, ancak kesin değildir. Bunların yanında ideal anayasa hakkında bilimsel araştırması da vardır.

Bilimsel olarak ilk şehircilik onunla başlamıştır. Batı Anadolu’da ortaya çıkan düşünce evriminin, tarihin ve çevre koşullarının bilimsel incelenmesiyle elde ettiği tecrübelerle insanların daha rahat ve mutlu yaşamaları için planlı kentler düşünmüş ve planlamıştır. Bu tekniğe “yararcı (fonksiyonel) şehircilik” denir.

Uyguladığı plan “ızgara (kafes) plan” ya da “ortogonal (dikgen) plan” olarak tanımlandı. Bu formun uygulanması çok kolaydı. Planın mantığı, aynı ünitelerin tekrar edilmesi, inceliği ise araziye uygulanmasındaydı. Blokların şekil ve yönelmeleri topografyadan etkilenmiştir.

Hippodamos’a göre kentler, demokrasi ve eşitliğin kurulması için düzenli caddelerle planlanmalıdır. Diğer amacı, devletin özel mülkiyetteki toprak parçalarını daha iyi kontrol edebilmesini sağlamaktır. Bölümlere ayırdığı parçaları değişik amaçlar doğrultusunda kura ile paylaştırması yaratıcılığının en güzel örneklerindendir. Ona göre ideal kent nüfusu (optimum) 10000 kişi olmalıdır. Platon’a göre kent, komşularına yardım edebilecek ve kendini savunabilecek düzeyde büyük olmalı ancak vatandaşların birbirlerini tanıyarak yöneticilerini seçebilmeleri için fazla büyük olmamalıdır. Pythagoras’a göre yeterli nüfus Ix2x3x4x5x6x7 = 5040 olmalıdır. Miletos’un nüfusu da zaman içinde değişmesine karşılık yaklaşık 14400 kişi kadardı.

Aristoteles kentin Doğu’ya bakan ya da bu olanaksızsa Güney’e bakan bir yamaç üzerinde yer alması gerektiğini düşünür. Miletos kentinin bakacağı yön de özenle seçildi. Güvenlik nedeniyle içe kapanık form benimsendi. Kentin eski büyüklüğüne tekrar kavuşacağı düşünülerek planda ticari, sivil ve dini kuramların gelişmesi için ek alanlar ayrıldı. Plan fonksiyonel ve etkiliydi. Korumacı mimari gelenek içinde geleneksel materyaller birbirine uyumlu bir şekilde kullanılmıştır. Planın diğer Yunan planlarından farkı, geniş bulvarların çok sınırlı kullanılmış olmasıdır (biri Kuzey’de ikisi Güney’de) fakat konut alanlarında Yunan karakteristiği gözlemlenebilir.

ARAZİ KULLANIMI

Ana caddeler, daha çok pazar ve yönetim merkezinin çevresinde artan trafiğe yer açmak için doğal gereksinimlerden ortaya çıkmıştır.

Kenti saran savunma amaçlı surlar düzensizdir fakat genel olarak ana kapılar önemli bir sokağa açılır.

 “Şehir tepesi” anlamındaki Akropol savunma amacıyla kullanılıyordu. Ancak yönetimin krallıktan demokrasiye geçmesi ve kentin surlarla çevrilmeye başlamasıyla önemini kaybetmiş ve Güney’de yapılan bir iç surla dışarıda bırakılmıştır. Aristoteles savunma sistemleri için “Akropol oligarşiyle monarşiye, düzlük alan ise demokrasiye uygundur. ” der. Bunlara karşın Akropol, kutsal alanlarının saygınlığı ve kendisiyle bağdaştırılan gelenekler nedeniyle yine de kent yaşamında değerliydi. Fransız arkeolog F. Fougeres, agora ile akropol arasındaki karşı savı şöyle vurgular: “ Aşağıda emek, iş, sanayi ve siyasal yaşamın vızıltısı; yukarıda ise bir avuç asker, surların tepesinden inceden inceye ufku tararken kurban dumanları ve dua mırıltıları arasında yalnız tanrıların hüküm sürdükleri dünya ötesi bir atmosferin dinginliği vardı.”

Agora “toplanma” anlamına gelen bir sözcüktür. Halkın siyasal, ticari ya da toplumsal işleri için bir araya geldiği yerdi. Bunun yanında pazar yeri olarak da kullanılırdı. Kentin merkezi ve kalbiydi. Miletos’da Agora liman yakınındaki Kuzey yerleşim alanıyla biraz daha ötedeki Güney yerleşim alanı içinde tasarlandı. Kuzey agorada arkasında küçük odaları bulunan (dükkânlar, depolar vb.), ön yüzü kuzeydeki limana bakan uzun bir stoa yapıldı. Güney agorada ise bir dikdörtgenin üç kenarını oluşturan stoanın, dördüncü kenarının arkasında ise genellikle çeşitli kamu yapılarının ya da başka bir stoanın yükseldiği önemli bir caddenin bulunduğu “at nah” denilen ve kullanışlılığı denenmiş bir form uygulandı. Güney agoranın bir “Devlet Agorası” olarak tasarlandığı söylenir. Doğu stoa ticarete ayrılmıştır. Meclis ortaya çıkıncaya kadar bu iki agora siyasal merkez olarak kaldı.

Stoa, sütunları bir çatıyla arka duvara birleştirilmiş bir yapıdır. Değişik amaçlarla kullanılırdı. Stoaların agorada siyasi, ticari ve çok yönlü işlevleri vardı. Meclisin ya da mahkemelerin toplanması için merkez büro görevi yapar ve resmi belgeler stoalarda saklanırdı. Buradaki odalar iş yeri, dükkân ve tahıl ambarı olarak kullanılırdı.

En önemli dini merkez stoanın batısındaki Delphiniori’du. Burası Apollo Delphinios için tapmak yeriydi. Delphis (yunus) zeki ve müzik seven bir balık olduğu için Apollo’ya adanmış bir hayvan olarak kabul edilirdi. Bu tanrı, denizcilerin ve gemilerin koruyucusuydu. Asıl tapınak kentin birkaç mil güneyindeki Didymaion’daydı. Burası tapınaklarının gösterişsiz oluşuna iyi bir örnektir.

Aslanlar Koyu, stratejik öneme sahip bir limandı. Dar olan girişi bir zincirle kapatılır ve donanma üssü görevini yapardı. Girişin iki yanma yerleştirilmiş taş aslanlar buranın koruyucusuydu. Liman çevresi ise IV ve V. yüzyılda gelişmiştir (liman stoası, küçük bir pazar yeri, Delphinion’un Batı kısmı vb.). Limanla birlikte kentin ticari refahı geri gelirken tüccarlara da kolaylık sağlanmıştır.

 Bouleuterion (meclis binası) MÖ 175-164 yıllarında yapılarak Apollon, Hestia (ocak ateşi tanrıçası) ve Demos (Halk)’a adanmıştı. Oturma yerleri tiyatroda olduğu gibi geniş yarım daire formundadır. Kendi türünün en görkemlisiydi. Daha soma bir sahne eklenmiştir.

 Gymnasion, halkın beden eğitimi yaptığı yerdi. Eğitimde müzik ve felsefeyi tamamlardı. Fiziksel eğitim kadar zihinsel eğitimin de merkeziydi. Spor alanının içine ve çevresine zamanla stoalar, hamamlar, giyinme odaları, ambarlar, derslikler, konuşma salonları yapılmıştır.

Tiyatro ilk olarak IV. yüzyılda kuruldu. Hellenistik çağda genişletildi. Deniz kıyısında ve etkileyici bir konumdadır. Kapasitesi 15000 kişiden fazladır.

 Stadion 183 metrelik bir uzunluk birimi, bu uzunlukta yapılan koşu ve bu koşunun yapıldığı yer anlamına gelir. Büyük bir yapay oturma setinin gerektirdiği yana surla uygun bir destek sağlamıştır. Bitişiğinde Gymnasion vardır. Güreş alanı “Palaestra” Gymnasionun içinde bir bölümdür.

Prytaneion adlı yapı dışarıdan gelen konukların ağırlandığı yerdi. Bu da Miletosluların konukseverliğine örnektir.

Konutlar, kutsal alanların ya da kamu yapılarının kaplamadığı bütün dikdörtgen bloklarda(adalarda) yer alır ve çoğunlukla her biri, birbirine eşit büyüklükte birçok dikdörtgene bölünürdü. Sokaklarda ve evlerde akarsu ve kanalizasyon sistemi vardı.

Kamu yararına kamulaştırma hakkı yanında kamu mülkiyeti ve özel mülkiyet arasında temel bir ayrım gözlenebilir. Astynomoi adındaki magistratlar(sulh hâkimleri) altyapı sistemlerinin, agoranomoi adındakiler ise ticari aktivitelerin denetlenmesinden sorumluydu. Kamu binalarının korunması için bir mimar seçilirdi, yeni binaların yapımı ise özel yasalara bağlıydı. Ayrıca özel mülkiyetlerin kullanımını düzenleyen birçok yasa çıkarılmıştır.

Sonuç olarak Miletos’un planlanmasında filozofların fikirlerinden yararlanıldığı açıktır. Bugün bile kentlerde uygulanamayan yaşanabilir çevre standartları bundan binlerce yıl önce sağlanmıştır. Mutlu yaşanabilecek kent, vatandaşlarının maddi, manevi ve entelektüel ihtiyaçlarının karşılanmasıyla oluşabilir. Miletos’daki ideal çevre de, felsefi düşünüşle birlikte kültür düzeyinin yükselmesi, insanların iç olarak güçlü olması, bununla birlikte gelen ekonomik refahla orantılı olarak oluşmuştur.

Nilüfer ÇABALAR

Kaynakça:

* R.E.Wycherley, Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu?, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İst. 1993

* A.Şener, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Y., Ank. 1996

* J.B.Ward-Perkins, Cities ofAncient Greece andItaly, Planning in Classical Antiguity, Sidgwick & Jackson, London 1974

* E. Akurgal, Ancient Civilizations and Ruins ofTurkey, İst. 1970

* A. Müfit Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ank. 1988

* H.Balıkçısı, Hey Koca Yurt, Bilgi Y., İst. 1984

* Aristoteles, Politika, Remzi Y., İst 1993

*N.Tuna, Antik Devir Batı Anadolu Kıyı Yerleşmelerinde Mekansal Örgün, ODTÜ Master Tezi, 1978

* Ş.G.Eren, Role of the Urban Block in the Formation of Urban Form, ODTÜ Master Tezi, 1995

 

YAVAŞLA

Günümüz yaşam şekline biraz olsun göz gezdirildiğinde, oldukça hızlı yaşanıldığı görülebilir. Gerek yönetim biçimi, gerek teknolojinin gelişimi ile gelen hızlılık sonucu, hayatlar da olabildiğince hızlı bir hâldedir. Hiçbir yerde ve hiçbir şekilde beklemeye ya da yavaş hareket etmeye tahammül yok. Hele ki büyük şehirlerde yaşanılıyorsa, bu inanılmaz boyutlara erişir ve daha önce yaşanılan şehirden biraz daha küçük bir şehre gidildiğinde o şehir kişiye yavaş gelir ve kişiler buna dayanamaz. Tabi ki bu hız hayatın her planına yansır; gerek fiziksel gerek duygusal gerek zihinsel olarak. Bu hız sonucunda insan kendini dinleyemez hâle gelir. Beden ne istiyor, duyguların, zihnin neye ihtiyacı var? Kişi kendini dinlemediği için fark etmez ve bu unsurları kendi hâline bırakır. Hâl böyle olunca, her biri insanı farklı yöne çeker, çünkü onları yöneten üst bir bilinç yoktur.

Gelişen teknoloji karşısında o kadar hızlı hareket ediliyor ki, telefon, tablet, bilgisayar, televizyon derken insan kökensel olarak yalnızlaşıyor. Herkes akıllı telefonuna gömülmüş sanal dünya içerisinde yaşıyor. Adı üstünde dünya sanal olunca yaşamlar da sanal oluyor. Bir toplum içerisinde yaşanıldığı unutuluyor, birlikte ilerlemeye çalışan kişiler olduğunun farkına varılmıyor. En yakındaki kişilerle sohbet etmek unutuluyor ve bu yalnızlık insanı bireyselleştiriyor; insanın bütünsel bakış açısı kazanmasına set çekiyor.

Bu hız içerisinde süren birlikte yaşam kentlere de yansır. Çünkü bir toplumda ne meydana geliyorsa, içerisinde bulunduğu kentte meydana gelir ve bundan kent de etkilenir. Kentler yapısal olarak insanlara benzer, çünkü onları insanlar oluşturur. İnsanda hangi unsur varsa, kentlerde de o unsurlar vardır. Antik kentlerde bu kentin oluşum sürecinde bilinçli bir seçimle yapılırdı. Günümüz kentlerinde bilinçli bir seçimle yapılmasa da, insan kendinde bulundurduğu unsurlarla kentleri inşa ettiği için kentler ve insanlar birbirine benzer.

Hint felsefesine göre insanı oluşturan 7 unsur vardır. Bu yedi unsur alt dörtlü ve üst üçlü olarak ikiye ayrılır. Üst üçlü evrensel olan, ölümsüz olan, spiritle ilgili olandır. Alt dörtlü ise kişilik olarak geçer ve insanın ölümlü olan kısmıdır, fizik beden, enerjetik beden, duygusal beden ve zihinsel beden olarak dörde ayrılır.
Bu kentlere de uyarlanabilir; fizik beden kentlerin fiziksel yapısıdır (kentlerin şeklini oluşturur), enerjetik beden kültürel yapıyla ilgilidir, duygusal beden sosyal yapıya ve zihinsel beden toplumsal yapıya denk gelir.

Tıpkı insanda olduğu gibi kentlerin fiziksel yapısı da bir kente gidildiğinde ilk görülen kısımdır. Fakat bir kentin derinlerine inilmediğinde, diğer unsurları yaşanmadığında, onun sadece fiziksel görünüşüyle sınırlı kalınır ve bu oldukça sığ bir bakış açısıdır.  Sadece gidilecek yer düşünülür ya da görülen bir yapının ruhu, tarihi, aktarmak istediği bir mesajı var mı bunlarla ilgilenilmez. Birçok tarihi yapının önünden geçilir, müzelerde mitolojik ögelerle karşılaşılır –ki onlar da bir kentten getirilmiştir– bir yaşanmışlığın, anıların önünden öylece geçip gidilir. Bir kentle derinlemesine temas etmek için sırasıyla tüm unsurlarını tanımak, sonrasında da o kentin ruhuna erişmek, varsa kentin erdemine ulaşmak gerekir. Kentlerin de sahip olduğu erdemler vardır; özellikle antik kentlerde bu görülebilir. Örneğin Sparta kentinin erdemi cesaret, Atina kentinin erdemi bilgelik, Perge kentinin erdemi çalışkanlık, Bergama kentinin erdemi sağlıktır. Antik kentlerde o kentte yaşayan kişiler bu erdemleri yaşayarak, o erdemler ışığında eğitilerek büyütülürlerdi ve onlar da bu erdemlere ve tabi ki daha fazlasına sahip olurlardı. Günümüz kentlerine bakıldığında sahip oldukları erdemlerden bahsetmek biraz zordur.

Kentlerin kültürel yapısı incelendiğinde, kentlerde oluşan kültürün o kentin enerjisini meydana getirdiği söylenebilir. Her kentin bir kültürü vardır; çünkü yaşanmışlık bir kültür oluşturur, bu kültür yıllar geçtikçe gelişir ve aktarılır. Bu kültür sayesinde kentler canlılık kazanır. Mesela Karadeniz Bölgesi kültürü denilince akla gelen ilk kültürel unsurlardan biri “horon” dur, Ege Bölgesi’nde “zeybek”tir. Ya da masallar, söylenceler, türküler bir kültürü anlatır. Bir kentin kültürel yapısıyla ilgilenilmezse, insanlar o kültürü kaybetmeye mahkûm olur. O kültürle ilgili hayaller kurulmazsa, o kültür geleceğe taşınmazsa unutulur; tıpkı unutulan diller gibi. Bir dil, şive ya da ağız da bir toplumun kültürüdür, çeşitliliği, zenginliğidir. Fakat konuşulmadıkça enerjisini kaybeder.

Sosyal yapı insandaki duygusal bedene denk gelir. Bir toplumun sosyolojik yapısı, kültürel yapısıyla iç içedir ve bu iki yapı birbirini etkiler. Bir kentteki sosyolojik yapı ile birlikte kentin duyguları oluşur. Sosyal yapı bir bütünün parçalarının kendi içindeki düzenleniş biçimini, kendine özgü olanı ifade eder ve bu kendine özgülükle birlikte kente bir duygu katar. Sosyal yapı nüfusun durumunu, ailenin tarihini, geleneklerini, göreneklerini, inançlarını, eğlencesini, yemeklerini ifade eder. Tüm bu çeşitlilik sosyal yapıyı oluşturur ve insanlar kentlerin duygusunu bu yapı ile hisseder ve yaşar. Sosyal yapı çöktükçe kentler de duygusuzlaşır ve soğuk bir havaya bürünür. Kentler hissedilemez hâle gelir. Toplumsal yapı, “Herhangi bir toplumun ya da toplumsal kümenin yerleşik örgütleniş biçimi” olarak tanımlanır. Burada dikkat edilmesi gereken kelime öbeği “yerleşik örgütleniş”tir. Çünkü yerleşik düzen ve örgütlenme, insandaki zihinsel yapının bir özelliğidir. Zihinsel yapının en önemli özelliklerinden biri organizasyon gücüdür.

İnsanlar zihinleri ve bu organizasyon güçleri sayesinde kentleri oluştururlar. Çünkü kentler tüm unsurları içlerinde barındırır. Sektörel yapıdan, eğitim seviyesine, demografik yapıdan, kültürel yapıya, okul, hastane gibi donatı alanlarından, otobüs duraklarına, kaldırım taşlarına ve hatta coğrafi yapıya –vadiler, sırtlar, dağlar, denizler, ormanlar, akarsular- kadar akla gelen gelmeyen ve burada sayılmayan her şeyi içlerinde barındırır.

Oluşum sürecinde ilk gözetilen şeylerden biri coğrafi yapıdır. Daha sonra ulaşım ağları gelişir, hangi sektör gelişecek, donatı alanları, konut alanları, yeşil alanları nerede olacak, kent hangi yöne gelişecek… gibi birçok faktör ışığında kentler oluşur ve gelişir. Tüm bunlar ve daha fazlası zihinsel yapının bir eseridir. Bunlar planlanmadığında, düşünülmediğinde, kentlerin organizasyonu ölür. Kentlerin organizasyonu bütünseldir, tüm toplumun refahını düşünür. Bütünsel bakış öldüğünde ise kişisel refah ön plana çıkar, toplumsal yapı yok oluş sürecine girer.

İnsan bedenlerine bakıldığında zihinsel yapı diğer tüm bedenlerin üzerindedir ve diğer bedenlerin hepsini kapsama ve yönetebilme yetisine sahiptir. Aynı şekilde toplumsal yapı da diğer tüm kent yapılarını kapsar ve yönetir. Eğer toplumsal yapı gözetilmezse, toplumun ihtiyacı olan yeşil alanlar yok edilir, sanat yok olur veya hiç gelişmez; ormanlar yok olur, coğrafya asla göz önünde bulundurulmaz ve insanlar betondan bir orman içerisinde yaşamaya başlar. Bir doğal afet olduğunda toplanacak bir alan, kaçacak, nefes alacak bir mekân olmaz. Kentler çöp yığınına döner. Musluktan akan su biter, kente güneş doğmaz; herhangi bir rüzgâr kanalı planlanmadığından dolayı kente rüzgâr girmez; dolayısıyla hava kirliliği yaşanır. Planlanma eksikliği olduğunda estetik yoksunu, sanat yoksunu kentler ortaya çıkar. Dümdüz beton bloklar yapılır; tüm coğrafyalara, iklim, topografya koşulları gözetilmeksizin aynı düz binalar yapılır…

Peki, neden tarihi yapılar örnek alınmıyor? Çok güzel, estetik, insanın içinde iyi duygular geliştiren yapılar bırakmış atalar, neden bunlar ciddiye alınmıyor? Çünkü sadece bireysel düşünülüyor; bütünsel değil.

Hızlı yaşamdan kaynaklı olarak önemsenmeyen, görülmeyen ya da görülmek istenmeyen, planlanılmamış, içerisinde yaşarken nasıl ve ne şekilde mutlu olunacağı düşünülmemiş kentlerde yaşam devem ediyor. Eller hızla çalışıyor, zihin adeta uçucu bir madde, duygular bir akarsu gibi; bazen coşuyor, bazen dingin, hareketsiz, enerji boş yere harcanıyor ya da insan kendisiyle ve bireysel kazançlarıyla o kadar ilgili ki, bırakın bir şehri görmeyi yanındaki bir insanı bile göremiyor.

Bir kente karşı olan bakış açısı, inancı, o kentin duygusu ve zihni kaybedilmiş durumda. Dolayısı ile o kent kaybedilmiş durumda. Adeta ölü şehirler içerisinde yaşanılıyor. Peki, insanı geliştirmeyen, dönüştürmeyen “ölü” bir şeyden ne beklenir? Hiçbir şey! Biraz durup dinlenilse, görülse, koklanılsa, hissetdilse, dokunulsa her şey daha da güzel olmaz mı?

Son zamanlarda “moda” olan “Slow City” –Yavaş Şehir– kavramı insanı bu konuda bilinçlendiriyor. Bu şehirlerde sakinlik, huzur, doğa ile iç içe olma hâkim ve dükkânlar “yavaş dükkân” ya da yapılan tarım “yavaş tarım” oluyor. Buradaki yavaş kavramı endüstrinin hızla gelişmesi, kapitalizmin getirdiği hız sonucu her şeyi hızla üretme ya da tüketmeye karşı olan bir duruş. Yavaşlık, antik olanda ne şekilde yapılıyorsa, orijini neyse, o şekilde yapmayı ifade ediyor. Tarımı makineleşme olmadan eski zamanlardaki gibi yapmak, dükkânlarda zanaatı gerçekleştirmek, artizan üretim yapmak… Yaşam bir dinginlik içerisindedir. Sanat vardır fakat izlemeye ya da dinlemeye koşarak gidilmez, bir yere ulaşmak için bir vapur peşine düşülmez, insanlar yemeğini yavaş yemeyi öğrenir. Yani kalabalıklara yetişmeye çalışan endüstriyel sistem hızından uzaklaşarak insanın özünde olan yaşanılmaya çalışılır.

Öğrenmek gereken temel şey “yavaşlamak”tır. Yavaşlanıldığında hayat yakalanacak, bir çiçeğin güzelliği, bir ağacın büyüklüğü, bir dağın heybeti, bir akarsuyun coşkusu, bir denizin enginliği görülebilecek. Ve ancak bu sayede insan kendisini gerçekleştirebilecek. Bu nedenle önce ve ilk olarak ve aceleyle; yavaşla…

“Tanrım…!
Beni yavaşlat, aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir.
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele.
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;
Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı,
Güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,
Güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki, yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.
Beni yavaşlat Tanrım,
Ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver…”

Hitit Duası

CANAN GÖKER

AFRODISIAS ANTİK KENTİ

LOKASYON VE KENTİN İSMİ

Afrodisias Antik Kenti; Aydın’ın Geyre mahallesinde, Karacasu’nun 13 km güneyinde, Aydın merkezinin 92 km güneydoğusunda ve İzmir’e 230 km uzaklıkta bulunur. Kent adını, Güzellik Tanrıçası Afrodit’ten MÖ 2. yüzyılda almıştır. Kentin tarih içerisindeki isimleri, sırasıyla şu şekildedir; Lelegonpolis, Megapolis, Ninoi, Aphrodisias, Kayra ve Geyre.
Bizans döneminde yaşayan tarihçi Stephans’a göre Afrodisyas’ın ilk adı, Lelegianlar tarafından bulunduğu için Lelegonpolis olarak bilinir. Daha sonra kentin adı büyük şehir anlamına gelen Megapolis olarak değişmiştir. Kentin Medler ve Babilliler tarafından yıkılışından sonra, Mezopotamya’daki ismini, Asur-Babil İmparatorluğunun kurucusu ve Semiramis’in kocası olan Asria kralı Ninos’dan esinlenilerek konulan Ninova şehrinden almıştır. Ninova’dan gelen Asurlular, Asur’un aşk ve güzellik tanrıçası İştar kültünü de beraberlerinde getirmişlerdir. Bu tezi, kazılarda ortaya çıkan kabartmadaki Asur kralı Ninos ve Semiramis’in betimlemeleri doğrulamaktadır. MÖ 3000’den sonra Afrodisias ismini almış, Bizans döneminde anlamı “Tanrı’nın dünya işlerinde kendini gösteren iyilik ve bilgeliği” anlamına gelen Karya bölgesinde olmasından dolayı, kente Kayra adı verilmiştir. Günümüzde hâlâ bölge için Geyre adı kullanılmaktadır. Geyre adının da Kayra’dan geldiğini düşünülmektedir.

KENTİN TARİHÇESİ

Kentin tarihinin 7000 yıl öncesine dayandığı düşünülmektedir. Neolitik Çağ’dan (MÖ 8000-5000), MÖ 3000 yılına kadar devam etmiş olan kentin kuruluşu, Kalkolitik Çağ’da (MÖ 5000- 3000) gerçekleşmiştir.
Afrodisias ismi, MÖ 2000 yılından sonra Helenistik Çağ’da kullanılmaya başlanmıştır. İlk Roma İmparatorları, kendilerinin Kral Ankhises ile Afrodit’in oğlu olarak bilinen Aeneas soyundan geldiklerine inanırlardı. Afrodit ile akraba olduklarına inandıklarından, bu kente Roma döneminde birçok imtiyaz tanınmış ve kent bu dönemde en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak, Bizanslıların ve Hıristiyanlığın yayılması ile Afrodit kültünün önemi azalmış, Tanrıça ve kentin ismi tüm yazıtlardan silinmiş ve halk Kayra/Caria ismini kullanmayı tercih etmiştir. Fakat kent her türlü besini yetiştiren verimli toprakları, yün ve pamuk endüstrisi, ileri seviyede ticari, dini, politik ve kültürel konumu, sanat geleneği, aynı zamanda dünyaca ün salmış felsefe ve heykel okuluyla değerini korumuştur. Kentin ismi zaman içinde, muhtemelen söylene söylene Geyre’ye dönüşmüştür.
7. yüzyıldan sonra, politik ve ekonomik baskılar, Doğu’dan gelen Arap akını ve istilaları nedeniyle kent, düşüş dönemine geçmiştir. Tüm bunlara salgın hastalıklar da eklenince düşüş kaçınılmaz olmuştur. 1080-1256 yılları arasında kent, Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğine girmiştir. Daha sonraları birçok el değiştirmiş ve son olarak kentin egemenliği 18. yüzyılda göçebe Türk toplumuna geçmiştir. Ancak kentin en büyük darbesi, hâlâ hasarları görülebilen ve her yeri harap eden, yaşadığı depremler olmuştur. Şehir duvarlarının yıkılmasından sonra gözlem kulesi, şehrin ilk yerleşim yerlerinden biri olan en yüksek yerine inşa edilmiştir. Kalıntılar bu akropolün Tunç/Demir (MÖ 3000-1200) Çağı’na ait olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda burada 7 farklı katman bulunmuştur. Diğer yerleşim yerininse Afrodit Tapınağı’nın olduğu yere kurulmuş olduğu bilinmektedir.

KENTİN BULUNMASI VE KAZI ÇALIŞMALARI

Ara Güler, bir baraj açılışı için bölgeye gittiğinde, köylülerin tarihin içinde yaşadığını görür. Kent kalıntılarının fotoğraflarını çeker, çeşitli kuruluşlara gönderir ancak pek bir ilgi görmeyince aynı fotoğrafları Times dergisine gönderir ve dünya basınında fotoğraflar büyük bir yankı uyandırır. Dünya basını kendisinden daha detaylı bilgiler isteyince Güler, Amerika’da üniversitede görevli arkeolog arkadaşı, Profesör Kenan Tevfik Erim’den yardım ister. Fotoğrafları gören Erim çok heyecanlanır, hemen Türkiye’ye gelerek, kazılara başlamak için gerekli izin başvurularında bulunur ve Afrodisias kazı çalışmaları Erim önderliğinde başlamış olur.
Erim, 1956’da yaşadığı son depremden sonra, Karacasu’dan, Geyre’ye giderken Afrodit Tapınağı’nın sütunlarını ilk kez görür. Harabeler Ara Güler’in fotoğraflarının ışığında, kentin birkaç kilometre ötesinde, arkeolog bir idealist olan Kenan T. Erim tarafından fark edilmiştir.
Erim, bundan sonra, ömrünün yarısını Afrodisias’ın ortaya çıkmasına harcar. Profesör Erim’in mezarı Afrodisias’ta Anıtsal Tören Kapısı’nın güney tarafındadır. Kendi sözleriyle;
“Sevgilisinin koynunda yatmaktadır.”

KENT PLANI

Afrodisias Antik Kenti, Efes’e 180 km, Pamukkale’ye[1] 100 km uzaklıkta, Geyre platosunda, 600 metre rakımda bulunur. İlk bulunduğunda harabeler köy evleri ile iç içedir. Afrodisias surlarla çevrilidir ve 6 adet sur kapısı vardır. Doğu, batı ve kuzeydeki kapılar büyük olanlardır. Bu kapılara bağlanan ana caddeler ne yazık ki bugüne kalmamıştır. Yapılar, bu caddeler üzerinde tarih içerisinde yapıldıkça şehir planı değişmiştir.
Amfi tiyatronun sırtını dayadığı tepe, Antik Çağ’dan kalan bir höyüktür. Doğu tarafındaki Pekmez Tepe, sonraki dönemde kurulan kentin içinde kalmış prehistorik yerleşkedir. Tiyatronun güneydoğuya konuşlanmış olması, güneşten daha fazla yararlanabilmek ve daha fazla etkinlik düzenlemek için olduğunu düşündürmektedir. Meclis Binası’nın güneye doğru yapılmış olması da yine güneşten maksimum yararlanmak içindir. Akropol tepesi ise konumundan dolayı tiyatrodan farklı olarak güneye doğru yönelmiştir.

Afrodit Tapınağı’nın, hamamların sırtında olduğunu görülür. Antik kentlerde tapınaklara girmeden önce kişi her bedende arınırdı. Ancak saf ve temiz olarak kutsal alana girilebilirdi. Hadrian Hamamları, Güney Agora’nın batısında, Bouleuterion (Meclis Binası) Güney Agora’nın güneyindedir. Stadyum ise yerleşkenin biraz uzağında, kuzeydedir. Güney Agora; Kuzey Agora ile Tiyatro’nun arasına 1. yüzyılın ortalarında yapılmıştır.
Halkın kullandığı alanlardan en önemli yapılar Güney Agora, Stadyum ve Tiyatro hâlâ kendine hayran bırakmaktadır. Bunun yanı sıra, Meclis Binası Bouleterion da dönemin önemli yapılarındandır. İmparatorluğun ve Tanrıların anlatıldığı Sebasteion’da ise dönemin yönetimsel ve Tanrılara adanmış üslubunun oldukça göksel olduğunu görülebilir. Filozof ve heykeltıraşlar yetiştiren Felsefe Okulu ve Heykeltıraşlık Okulu da tapınağın özelliklerinin ürünü olarak tarihte yerini almıştır. Hadrian Hamamları(2), tapınağa açılan Tetrapylon kapısı ve Afrodit Tapınağı, kentin varlığında merkezi bir rol oynar.

HALK ALANLARI, YÖNETİMSEL ALANLAR, EĞİTİM ALANLARI

Kuzey ve Güney Agora

Kuzey Agora, merkez eksenine Meclis Binası denk gelecek şekilde inşa edilmiş ilk yapıdır(MÖ 30-20). Mermer mimari kullanılmış ve geç Helenistik şehir planının ilk unsurlarından birini oluşturmuştur. Her yanı İon düzeninde portikolarla[3] çevrili kapalı bir alan olarak dizayn edilmiştir. Bu stoa, Güney Agora’nın kuzey sırtında bulunan İon tarzı stoa ile beraber tek bir yapı olarak inşa edilmiştir (MS 14-37).
4. yüzyıldaki büyük depremler ve oluşan seller, Kuzey Agora’yı tahrip edince kent, yeni bir Agora yapmaya karar verir ve Güney Agora yapılır. Güney Agora sırtını Kuzey Agora’ya yaslamış, uzun ve sütunlarla çevrili bir meydandır. Meydanın ortasında eşsiz bir anıtsal havuz bulunmaktadır. Havuzun duvarları içinde gelişmiş bir su dolaşım sistemi vardır. Havuz çevresinin palmiyelerle çevrili olduğu düşünülmektedir. Güney Agora’nın bir tür kent parkı olarak da kullanılmış olduğu düşünülmektedir.

Stadyum

Kentin en iyi korunmuş ve en görkemli yapılarındandır. Stadyum sadece Afrodisias halkını değil, çevredeki kentlerden gelen yarışmacıları da ağırlayan bir hipodromdur.
Stadyum; elips biçimdedir, uzunluğu 262 metre, genişliği 50 metre ve seyirci kapasitesi 30.000 kişiliktir. Stadyuma doğu ve batıda bulunan iki tonozlu galeriden girilir.
Genellikle atletizm, ağırlık sporları ve ihtiyaç hâlinde halk oylamaları ve diğer yarışmalar için de kullanılmıştır. Spor müsabakaları olimpik değil, Pythian Oyunları[4] olarak düzenlenirdi. Roma devrinde ise stadyum birçok atletizm müsabakalarına ve festivallere ev sahipliği yapmıştır.
MS 7. yüzyıldaki büyük depremden sonra stadyumun doğusundaki yarım yuvarlak kısım, tam yuvarlak hâline getirilmiş ve arena olarak kullanılmıştır. Stadyumun kuzeyinde bulunan yüksek duvarlar kentin sur duvarlarının parçasıdır.

Tiyatro

Tiyatro, MÖ 1. yüzyılda Akropolis tepesinin duvarlarından yararlanılarak inşa edilmiştir. Afrodit Tapınağı, Güney Agora ve Tiyatro’nun yapılmasından sonra kent yükselişe geçmiştir. Tipik bir Roma tiyatrosudur.

Tiyatronun Alanları

Tiyatro, sahne arkası (kulis), sahne ve seyircilerin oturduğu dört bölümden oluşur.
Kulis: Anadolu’nun en eski üç katlı Antik Kulisidir. Tüm katlar, Dorik, İyonik ve Korint tarzında yapılmıştır. İkinci ve üçüncü katlar, sahne dekorasyonu unsurları için kullanılmıştır. Birinci katta ise, aksesuarlar, malzemeler için depolar ve sanatçılar için odalar buluyordu. Sahnenin altında ise altı kostüm odası tünellerle dışarıdaki depoya açılıyordu.
Sahne Arkası: Apollo figürü, trajedi Muse’u olan Melpomene heykeli, Demos ve Nike’nin heykelleri, boksörler ve Afrodit büstü göze çarpmaktaydı.
Sahne: Sahne inşası yapılmadan, boş bir yarı daire sahne olarak bırakılıp, bu alan merkez kabul edilerek inşa edilirdi. Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde, Gladyatör dövüşleri için, seyircilerin oturduğu ilk sıra sökülmüş, sahneyi birbirinden ayırarak sahne, aşağı indirmek için kazılıp Arena olarak kullanılmıştır. Roma imparatorluğundan sonra, bu sahnede sirk gösterileri de düzenlenmiştir.
Seyirci kısmı: İki oyuktan oluşur ve yaklaşık 7250 kişi kapasitelidir. En ön sıralarda protokol ve şehrin ileri gelenleri, ortalarda yöneticiler ve en arkada ise halk otururdu. Balık tasvirleriyle betimlenmiş koltuklarda ise onur konukları yer alırdı. Aşağıdaki ve yukarıdaki seyirci kısmının (diazoma) arasında yürüme yolu bulunurdu. Yukarıdaki seyirci kısmında, iki adet kemerli tünel vardı. Günümüze sadece aşağıya inşa edilmiş oyuk kalmıştır. 4. ve 7. yüzyıldaki büyük depremlerde tiyatronun büyük bir alanı ve yukarıdaki seyirci oyuğu harap olmuştur.

Tiyatro Alanındaki Diğer Önemli Yapılar

Afrodit Büstü: Tanrıça Afrodit, şehrin koruyucusudur. Bereketi, bolluğu, barışı ve güzellik ideasını sembolize eder. Bu büst insana sanatın yüceliğini ve amacını hatırlatır. Afrodit büstü, Afrodisias Müzesi’nde sergilenmektedir.
Tetrastoon ve Tiyatro Hamamları: Adı, dört yanı sütunlu galeriler ile çevrili anlamına gelen Tetrastoon, kare bir yapıdadır. Ortasında yuvarlak bir çeşme bulunur ve taş döşenmiş meydanda yuvarlak bir güneş saati yer alır.
Tiyatronun güneyinde Tiyatro Hamamları vardır. Yapı, halk hamamı olarak kullanılmıştır. Halkın bir araya geldiği kamusal bir alandır. Gösterilere katılan atletlerin ve sanatçıların da kullandığı ve Tiyatro’ya açılan bir hamam olarak düşünülmüştür. Hamamın soyunma odası, sıcak bölüm ve terleme odası gün yüzüne çıkmış, diğer bölümler hâlâ kazı aşamasındadır. Bu salonun en göze çarpan figürü; Akanthus sarmalı (bir tür motif) içinde avlanan puttoların[5] tasvir edildiği iki tane zengin kabartmalı payandadır.[6]

Meclis Binası/ Bouleuterion

2. yüzyılda mermer kaplamalı ve üstü kapalı olarak 1750 kişilik kapasitede inşa edilmiştir. Seyirci kısmı, dokuz sıradan ve beş yarıktan oluşmaktadır. Yapı, şehrin siyasi gücünün merkezidir. Kent meclisi burada bir araya geliyor ve demokratik yönetimin merkezini oluşturuyordu. Meclis Binası şehrin ileri gelen ailelerinin yönetimindeydi. Yapı, meclis toplantılarının yanı sıra, konserler, dans gösterileri ve konferanslar için de kullanılıyordu. Sahnenin arkasında merdivenlerle çıkılan iki sıralı bir kulis ve heykellerin bulunduğu sahneye bir fon oluşturan görkemli yapı bulunuyordu. Bulunan heykeller, şairlere, filozoflara ve şehri sembolize eden şehrin ileri gelen isimlerine aittir.

İmparatorluğa ve Tanrılara Adanmış Sebastion Anıtı

Yapı, kuzey kapısı ile tiyatroyu bağlayan cadde üzerinde bulunur. İlginç yanı bu yapı, ızgara biçiminde olan kentteki hiçbir yapı ile aynı hizada değildir. Roma İmparatorluğu’nun ilk imparatoruna adanmış bir anıttır. “Sebastion”, Latince Augustus “ulu” anlamına gelen kelimenin Yunanca karşılığıdır. Anıt üç ana yapıdan oluşmaktadır. İki katlı olan giriş binası (propylon) caddeye açılmaktadır. Mermer döşeli yol, Zafer Anıtı ile biter. Bu yolun her iki yanında üç katlı portikolar yer alır ve bu yapıların ikinci ve üçüncü katlarda bulunan sütunlarının arasında özgün kabartmalar yer alır. İkinci kat mitolojik kabartmalar, üçüncü katsa imparatorlukla ilgili kabartmalarla bezenmiştir. Üstteki ve dıştaki sütun başlıkları çok sayıda kabartma ve dekoratif motifler içermektedir. En önemlileri Eros’un doğumu, Delphi’deki Apollo, Meleager, Archiles, Penhesilea, Nyssa ve çocuk Dionysos’tur. Ayrıca imparatorluk ile ilgili birçok kabartma bulunur. Mitolojik olarak Üç güzeller, Apollon, Akhilleus ve Penstasilia, Troya’dan kaçan Aeneas, Dionisos ve Herakles kabartmaları, imparatorluğa ait, Avgustos, Lucius ve Gaius Sezar, Cladius ve Nero gibi imparator ve akrabalarına ait kabartmalar da burada yer almaktadır.

Felsefe Okulu

Kent, Neo Platonik felsefi okulunun filizlendiği yerdir. Neo Platonizm, Plotinus’un çalışmalarıyla başlamıştır. Platon ve Aristoteles’in düşünceleri uyumlaştırılmış mistisizm ve kutsal ile birleşmiştir. Kuzey Temenos Evi, Afrodit Tapınağı’nın en ileri gelen rahibinin evidir, aynı zamanda da felsefe okulu olarak kullanılmıştır. Yemek odaları, misafirler için oturma yerleri oldukça gösterişlidir. Mermer levhalar duvarları süsler. Müzede görülebilen, Afrodit ve Tykhe motifleri Akantus süslemelerinin arasında, sütun başlıklarda bulunur.
Afrodisias, birçok filozof, yazar ve fizikçi yetiştirmiştir. Bu filozoflar, Roma İmparatorluğu’nda oldukça saygın yerlere gelmiş ve aynı zamanda kentin entelektüel seviyesine de imza atmışlardır. Afrodit tapınağının kuzeyinde bulunan Kuzey Temenos Evi’nin, Felsefe Okulu olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Heykeltıraşlık Okulu

Meclis Binası’nın kuzeyindeki stoanın iki odasını ve odaların güneyindeki açık alanı kapsamaktadır. Agora’nın kuzeyinde ve Afrodit Tapınağı’nın güneyinde bulunması, okulun merkezi bir konumda bulunmasını sağlar.
Kent’in yakınında bugün hâlâ kullanılmakta olan mermer ocakları bulunması kentin, Antik Çağ’da özellikle heykeltıraşlık okulu ile tanınmasına yol açmıştır. Bergama’da bulunan heykel okulunun kapatılması ile Afrodisias heykel okulunun temellerinin atıldığı düşünülmektedir. Değerli sanatçıları ve ustaları koruyup kollayan Bergama Krallığı’nın, miras olarak Roma’ya bırakılması akabinde Anadolu’ya dağılan heykel ustalarının bir kısmı Afrodisias’a yerleşmiştir. Muhtemelen heykel ustaları, Meclis binasının yapım ve bezeme işleri için bu noktaya gelmiş ve burada kalmışlardır. Söylemek gerekir ki Afrodisias Heykeltıraşlık Okulu, Roma kültürünün ürünü olmayıp, Anadolu kültürünün o dönemdeki sentezinin, Roma’ya kendini kabul ettirmiş bir şeklidir.
Orta Asya’dan gelen halk her zaman taş ve heykel ile iç içedir. Bu özelliklerinden dolayı dünyadan birçok öğrenci bu okulda eğitim almak için kente gelirdi. MÖ 1- MS 6. yüzyıllar arasında okul aktifti. Okul, özellikle lahit yapımı ve kabartmalarında usta sanatçılar yetiştirmiştir. Burada yapılmış birçok heykelin gözlerindeki canlılık ve ifade öncelikli olarak dikkat çekmektedir ve aynı zamanda heykelin vücudu sanki hareket edecekmiş gibi bir izlenim yaratır. Kentin kamusal alanları heykel okulundaki öğrenciler tarafından heykeller ve süslemelerle bezenmiştir. Okulda çalışılan heykellerin bazılarında oran orantı sorunları görülür ve yarım kalmış heykeller günümüze dek gelmiştir.
Eserlere bakıldığında, her birinde kendine özgü bir tarz ve üslup görülür. Heykellerin birçoğu düşünür ve filozoflardır ve sanat eserlerinde kente adını veren Afrodit’in özelliği olan Aşk ve Güzellik arketipleri ise net olarak görülebilmektedir.

DİPNOTLAR

1. Hierapolis Antik Kenti.

2. Hükümdara adanmış hamamlar.

3. Kolonad/Stoa: Önünde sütunların yer aldığı üstü örtülü salon.

4. Her 4 yılda bir Tanrı Apollo onuruna düzenlenen atletizm ve festival.

5. İtalyanca -küçük erkek çocuk- anlamına gelen sözcük.

6. Destek, yükü karışlamak üzere eklenmiş duvar parçası.

Devam edecek…

YONCA ALPAY