arkeoloji

AFRODISIAS ANTİK KENTİ – 2

ADIM ADIM KUTSALA DOĞRU

Arınma Merkezi

Daha önce de bahsedildiği gibi hamamların tapınağın sırtında yer alması, kentin kutsal alanına girmeden önce ziyaretçilerin arınması gerekli olduğunu göstermektedir.

Hadrian Hamamları

İmparator Hadrianus MS birinci yüzyılda Afrodisias’a gelmiş, Kent meclisi, bu ziyaret onuruna onun adını vererek Hadrian halk hamamlarını yaptırmıştır. Hamam Güney Agora’nın batı stoasına bitişiktir. Sütunlu büyük bir avlu ve biri beşik tonozlu, diğeri mermer mimariye sahip iki ana bölümden oluşur. Oldukça büyük boyutlu kireç taşı bloklardan yapılmıştır. Zemin ve havuzlar ise mermerdir. Yapının altındaki ısıtma sistemi (hipocaust) oldukça karmaşık galeriler ve dehlizlerden oluşur. Kuzey girişinin önünde sütunlu mermer havuz bulunur. Sağ tarafta ise giyinme soyunma odaları, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık odaları yer alır. Ön avlu oldukça süslü motiflerle bezenmiştir. Mermerlerin üzerleri Afrodisias Mermer Okulu’nun özelliği olan Akantus yaprakları arasında Eros, insan ve hayvan figürleri ile bezenmiştir. Saçakların konsol başlarında dev mitolojik başlar vardır. Arınma kompleksi dört geniş odanın merkezinde bir konser salonundan oluşur. Kentte bulunan çok sayıda ve en iyi heykeller burada bulunmuştur. Yapı, adeta hem bir arınma merkezi hem de adeta mermer heykel müzesidir.

Kutsala Giriş – Tetrapylon

Şehrin sembolik figürüdür. Şehir planına bakıldığında şehrin iki ana caddeden oluştuğu görülebilir. Biri güneydoğu aksında olan tiyatronun aşağısından kuzey kapısından gelen yoldur. Bu yolun batı tarafında Afrodit Tapınağı’nın doğu kısmında kalan muhteşem ve görkemli bir yapı yer alır. Tetrapylon.

Tetrapylon dört kapı anlamına gelmektedir. ‘Tetra’nın kelime anlamı dört, ‘Pilon’un kelime anlamı ise kapıdır. Kapının dört sayısı ile betimlenmesi; insan kişiliğinin dörtlü yapısından, kutsala giriş kapısına adım atabilmesini düşündürmektedir.

Tetrapylon, Afrodit Tapınağı’na açılan sütunlu anıtsal kapıdır. Doğu tarafından kuzey-güney yönündeki dar bir sokaktan geçilip, açık bir ön avludan sonra asıl kutsal alana girilir. Yapının iç kısmındaki süslemeler daha zengin ve ayrıntılıdır. Kapıdan geçen ziyaretçi artık Afrodit kutsal alanındadır. Batı alınlığında Akantus yaprakları arasında avlanan Eros ve Nike, dönemin görkemini ve ihtişamını anlatan imparatorluk stilinde betimlenmiştir. Aynı zamanda kapıda havya figürleri de vardır.

Merkezdeki kemerde bulunan Akantus figürü ile çerçevelenmiş Afrodit, Hıristiyanlık döneminde silinmiştir.

Afrodit Tapınağı

Arkaik dönemde ilk olarak tapınak yapılmıştır. Kent Medler ve Babilliler tarafından yıkıldıktan sonra, Ninova’dan gelen Asurlular Asur’un Aşk ve Güzellik Tanrıçası İştar kültünü beraberlerinde getirmişler ve bu Mezapotamya kültü, Afrodit kültünün de temelini oluşturmuştur.

Tapınak; heykel okulunun yanındadır. 14 sütunlu olarak, birinci yüzyılın sonunda Zoilos tarafından yapımına başlanmış ve MS 130 yıllarında ise tamamlanmıştır. İmparator Hadrian döneminde ise yapının etrafı kutsal duvarlar ile çevrilmiştir. Sütunlar kısa taraflarda sekiz, uzun taraflarda on üç sütun dizisinden oluşmuştur.

Tapınak, kendine sığınanı korumak gibi bir özellik barındırdığından, çok tanrılı dinlere inanan Paganlar için haç merkezlerinden biri olmuştur. Sadece rahiplerin girebildiği Sella denilen kutsal odada Afrodit heykeli bulunuyordu. Müzede sergilenen katılaşmış heykel, Efes Artemisi’ne benzemektedir. Tanrıça’nın, üzerinde birçok kabartma bulunan uzun elbisesiyle, bir kolu ileri doğru uzanmıştır. Kabartmalarda, Güneş ve Ay Tanrıçaları, üç balık kuyruğuna sahip keçi üstünde oturur. Hepsi birer semboldür.

MS beşinci yüzyılda Hıristiyanlık ile beraber Tapınak kiliseye çevrilmiş ve yapı değiştirilmiştir.

ANADOLU AFRODISIAS AFRODİTİ VE GÜZELLİK – AŞK İDEASI

Anadolu’da Ana Tanrıça Kültü

Kökeni, Gaia’ya dayanır. Gaia; bütün öğelerin kaynağındaki ana ilkedir. Evrensel olarak Ana Tanrıça kültü toprak ve bereket ile ilişkilendirilmiş, mevsimlerle döngüselliği uygarlıklar tarafından kabul edilmiştir.

Paleolitik Çağ insanı için, ölümün ve yaşamın gizlerini yöneten bir Ana sembolüdür. Neolitik Çağ’da bereket ile ilişkilendirilen Ana Tanrıça kültü, hayvanların evcilleştirilmesi ile üreme sürecindeki dişi ön plana çıkmıştır. Dinlerin ortaya çıkışı ile vücut bulmayan, maddesiz bir şekilde düşünüldüğü için aşkın sembolü hâline gelmiştir.

Anadolu’da da toprak ve bereket sembolü olarak karşılan kültle, Anka, Kibele, Kubaba, Kuwawa olarak da karşılaşılabilir. Kibele Anadolu’nun verimli topraklarından olsa gerek; doğanın kendisidir.

Anadolu, Antik Yunan kültürü ile buluştuktan sonra Ana Tanrıça figürü Yunan’ın Tanrıçaları ile sentezlenerek sembolize edilmeye başlanmıştır.

Örneğin; Efes Artemisi’nde yumurta şeklindeki memeler bereketi ve doğurganlığı temsil eder.

Afrodit Kültü

Aşk ve Güzellik Tanrıçasıdır. Önceleri Işık Tanrıçası olarak da anılırdı. Işık, hayatın ve çoğalmanın sebebi olduğu ve ışığın bereketi artırması, bu isimle anılmasına sebepti. Çünkü ışık olmasaydı hayat da olamazdı. Zamanla ışığın doğurduğu muhteşem güzelliklere sebep olmasından dolayı, “Güzellik Tanrıçası” ve her güzel olan şeyin Aşk ve İlham’ı doğurmasından kaynaklı olarak da ismi “Aşk” Tanrıçası oldu.

En önemli Afrodit kült merkezi Kıbrıs’tır. Dünyanın pek çok yerinde ismi farklı olsa da kendisine tapınılır ve her yıl her kültür ve coğrafyada uğruna festivaller düzenlenir.

Erdemleri ve Lakapları

“Güzellik, Aşk, Yüksek Olan, Cömertlik, Adil Olmak, Liman, Derin Deniz, Savaşçı, Gelin, Her Şeye Ortak, Cennet, Parıldayan, Parlak ve Düzgün” olarak geçmektedir.Ayrıca Afrodit Pandemos, Barış ve Uyum Tanrıçası olarak bilinir.

Tanrıça; Yunan’da Afrodit, Latin ve Roma’da Venüs, Mısır’da Hathor olarak karşımıza çıkar.

O fani insanların kalbinin sahibi ve hâkimi değil, tüm tabiatın da hükmedicisidir. Öyle ki, doğadaki tüm güzellikler onun eseridir.

Afrodisias Afrodit’i

Kentin en kutsal alanının içerisinde bulunan en kutsal parça; Helenistik döneme ait Afrodit Tanrıça kültüdür. Anadolu’da bulunan daha eski döneme ait Ana Tanrıça kültü ile Yunan Panteonu’nun Afrodit’i ile özdeşleşmiş bir biçimidir. Anadolu Tanrıçasını andıran heykel, cepheden tasvir edilmiştir ve dimdik durur. Ana Tanrıça artık Afrodit’te kendini gösterir.

Başında yüksek bir başlık ve başörtüsü bulunur. İnce bir elbise ve sert bir üst giysisi ile tasvir edilmiştir. Giysi üzerinde dört adet bezeme bölümü bulunur. Her bölüm Afrodit’in dört özelliğini sembolize eder.

1. Afrodit’in yardımcıları Üç güzeller (Kharites).

2. Afrodit’in dünyadaki yansımaları Selene (Ay Tanrıçası) ve Helios (Güneş Tanrısı).

3. Deniz keçisi üzerinde klasik formda tasvir edilmiş Afrodit.

4. Üç adet kanatlı Eros’un kurban edilmesi.

1. Üç Güzeller Miti:

Paris çobanlık yapmaktadır. Zeus ise Thetis ve Peleus için bir düğün eğlencesi düzenlemiştir. Aksilik yaşanmaması için düğüne davet edilmeyen Kavga Tanrıçası Eris, kendisinin davet edilmemesine sinirlenerek düğüne gelip ortaya bir elma atar, bunun en güzel olan Tanrıça’nın olacağını söyler. Bütün kadınlar elmaya sahip olmak ister ancak en sonunda sadece üç güzel olarak Hera, Athena ve Afrodit kalır. Zeus, seçimi Paris’in yapmasını ister. Hera Paris’e ün ve hükümdarlık teklif eder ancak Paris rüşvet kabul edemeyeceğini söyler. Athena, yenilmezlik, yakışıklılık ve bilgelik vaat eder. Paris asker olmadığını ve zaten devam eden bir barış olduğunu söyler. Paris’in Helen’i tanıyıp tanımadığını sorması üzerine Afrodit Helen’i tanımak istediğini söyleyince Paris, Helen’i anlatır ve onun aşkını talep eder Afrodit’ten. Afrodit’in talebini yerine getireceğini öğrenen Paris, elmayı Afrodit’e verir.

2. Selene (Ay Tanrıçası-Roma’da Luna) ve Helios (Güneş Tanrısı-Roma’da Sol):

Yunan mitolojisinde, Selene ve Helios, Şafak Tanrıçası Eros ile beraber, Hypelion ve Theia’nın çocuklarıdır. Klasik dönemde, Helios Apollo (Phobus- parlak anlamında) ile Selene ise Artemis (Epitet Phobe- dişil form) ile özdeşleştirilirdi. Aynı zamanda Selene, Hekete ile de özdeşleştirilir, üçü de Ay Tanrıçası olarak kabul edilir ancak Selene Ay’ın kişiliği sayılırdı.

Helios (Her şeyi gören) ve Selena göklerde araba sürer. Helios her gün arabasını doğuya doğru sürer ve Selene’ye ışığı teslim eder. Ay, Güneş ile işbirliği ve ortaklık içindedir, çünkü Güneş’in ışığı gittiğinde, Ay ışığı sabaha kadar emanet olarak tutar. Burada ışığın bir yansıması söz konusu olduğu için Ay yansıtıcıdır.

Yeni Ay ise uygarlıklarda her zaman bereketi sembolize ederdi. Buradaki sembolde de yeni ay vardır.

3. Deniz Keçisi Üzerinde Afrodit:

Deniz Keçisi daha çok Oğlak burcu ile anılır. Oğlak, Yunan mitolojisinde bir olayı sembolize eder; Zeus gibi Yeni Tanrılar, Eski Tanrıları yenmiş ve evrenin yönetimini ele geçirmiştir. Ancak Eski Tanrıça Gaia yeni Tanrıların davranışlarına sinirlenip Thypon adındaki güçlü canavarı Yeni Tanrıların üzerlerine yollar. Büyük yıkımlara ve tehlikelere sebep olan canavar, Pan’a yaklaşırken Pan kılık değiştirerek Balık kılığına girmek ister. Ancak aceleden tam değişemez ve arka kısmı balık, ön kısmı ise keçi olarak kalır. Oğlak takımyıldızı da bu yüzdendir ki balık kuyruğundan çıkan keçinin ön ayakları ile tasvir edilir. Daha sonra Zeus, canavar Thypon ile savaşmış onu Etna Dağı’na hapsetmiş ancak bu savaşta çok yara almıştır. Zeus’u Hermes ve Pan iyileştirir. Bu yüzden minnettarlığını sunmak için, Zeus Pan’ı gökyüzündeki yıldızlar arasında koymuştur.

4. Üç Adet Kanatlı Eros’un Kurban Edilmesi:

Eros, Yunan mitolojisinde aşk, cinsellik ve arzuların tanrısıdır. Aynı zamanda yaratıcı üreme sembolüdür. Afrodit genellikle kadınların aşkını sembolize ederken, Eros ise erkeklerin aşk tanrısı olarak kabul edilirdi.

Kaios (Fırsat Tanrısı), Gaia (Toprak/Doğa Tanrıçası), Tartarus (Cehennem)’dan sonra Eros evrene dördüncü Tanrı olarak gelmiştir. Bazı kaynaklara göre ise de Eros, Afrodit ve Ares’in oğludur.

Üç adet Eros’un kurban edilmesi; şehvetin, tutkunun ve arzunun kurban edilmesi olarak yorumlanabilir. Çünkü Aşk ve Güzellik Tanrıçasına dönüşebilmek için bu kişiliğe ait olan içgüdülerin kurban edilmesi gerekir.

Güzellik ve Aşk İdeası’nın Afrodisas’taki Yansıması

Güzellik bu dünyadaki kutsallıktır çünkü her şeyde vardır, bir ağaçta, bir kuşta, bir çiçekte… İşte bu yüzdendir ki, doğanın kendisi bu güzelliği ve kutsallığı yansıtır. Uyum içinde olan her şey güzeldir. Çünkü güzellik, ancak uyum içinde her şeyi bütünleştirebilir.

İnsanın, idealara ulaşmaya çalışılmak; bu ideaları anlamak ve onlar ile temas ederek eylemlerde bu ideaları barındırmaya ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Bu insanın asıl amacıdır. Güzellik, İyilik ve Hakikat erdemleri bir üçgeni bütünler ve birbirinden ayrı düşünülemez. Hakikat, üçlü logosun iradi kısmı olarak düşünüldüğünde, iyilik 2. Logos ve Güzellik ise dış görünüş yani şekil olarak bu ideal üçgenin yansımasıdır.

HAKİKAT / DOĞA YASALARI GÜZELLİK / SANAT İYİLİK / AŞK

Sanat ve doğa; ilahi kıvılcımın bir parçası olarak düşünüldüğünde aşktan bahsetmek de kaçınılmazdır. Çünkü güzelliği ortaya çıkarma ve anlatma heyecanı ancak aşk ile mümkündür. Kutsal olana duyulan aşk, İlahi Aşk ya da Plotinus’un bahsettiği bir ulaşma dürtüsü ve hareket ettiricisidir.

Aşk ile buluşmuş her şeyde, yani Güzellik arketipini barındıran şeylerde iyiliği, hakikati ve kutsal olanı da görmek kaçınılmazdır. Örneğin doğada bir çiçeğe bakıldığında ya da çok güzel bir heykel izlediğinde insanın içinde gözleri yaşartacak kadar büyük bir mutluluk hissederek hayranlık duyması bundandır. Çünkü oradaki kutsalı Buddhi aracılığı ile hisseder.

Güzellik kavramı Teozofi kitaplarında Buddhi (Saf Sezgi) ile özdeşleştirilir. Buddhi’ye yaklaşıldığı anlık saniyelerde, insanı bir birlik duygusu ve saf mutluluk hissi sarar. Hakikat ile buluşulduğu anlar, bir esrime ile gelir ve insanı varlık, dünya ve evren ile bütünleştirir. O yüzdendir ki güzellik kavramından bahsederken sanattan bahsetmek kaçınılmazdır. Çünkü gerçek sanatçılar bu beden aracılığı ile kutsal olanı şekillendirir ve kutsalı forma sokup düzenlediğinde, o eser yüzyıllar boyunca hayranlıkla dinlenir ve izlenir.

Güzelliği aktaran en güzel sanat eseri elbette ki doğanın kendisidir. Güzellik Bir’in yansıması ve çoğalması ve kendini şekil, ses ya da görüntü olarak bedenleştirmesidir. Yasa’nın doğası budur.

Afrodisias’ta Afrodit’in etkisi ile İdea; yeryüzünde vuku bulmuş ve yasa kendini gerek tapınaktaki Afrodit heykelinde göstererek çok güzel anlatmış gerek ise sanatlar aracılığı ile kendini forma sokmuştur. Arketipin insanlarla temasında ise kendini Felsefe Okulu ve Heykel Okulu olarak göstermiş, birçok filozof ve heykeltıraş yetiştiren, Gaia’nın kucağında Afrodit’in yansımaları olmuştur.

Kentte, kutsal olan, hakikat – iyilik – güzellik üçlemesi, aynı zamanda aşk ve sanatın vuku bulmuş hâli olarak net bir şekilde hâlâ görülebilir. Afrodisias, Buddhi yolu ile sezilebilir ve kutsal olan ile temas edilebilir bir antik kent olma özelliğini korumaktadır.

KAYNAKÇA

Aphrodisias, İstanbul 2014, BKG yayınları

Aphrodisias and Surrounding Areas, Travel Guide, İstanbul 2015, Uranus yayınları.

2018 Haziran, https://www.aphrodisias.org/

2018 Haziran, http://aphrodisias.classics.ox.ac.uk

2018 Haziran, http://www.academia.edu/ 12466814/ŞEHR-İ_ANTİK_AFRODİSİAS

2018 Haziran, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/143459

2018 Haziran, http://www.aphrodisias.com

2018 Haziran, http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=411&RecID=4258

2018 Haziran, http://ozhanozturk.com/2018/02/04/aphrodite-afrodit-yunan-roma-mitolojisi/

2018 Haziran,http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU2VsZW5l

2018 Haziran, http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSGVsaW9z

YONCA ALPAY

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-1

“Görüşün açıklığının ardında varlığın bilmecesi vardır ve son olan her şey yorumlamaya karşı koyar.”

Walter Otto

KRONOS, KADER TANRISI

Mitler ve Yıldızlar 

Grekler mitten şöyle bahsederlerdi: “Hiçbir zaman var olmamış olanın fakat daha önce var olan ve var olacak olanın anlatısı.”

“Mitos”Grekçede “anlatı”, “söz” anlamına gelir; Hesiodos onu gerçeği dile getiren söz olarak tanımlar; o halde mitos başlangıcın paradoksal uzay zamanında yer alan yaratılışının anlatısıdır. Mit, sembollerle giydirilmiş bir bütün olarak aklımıza ve kalbimize hitap eden şiirsel bir dille konuşur. Sembollerle süslüdür çünkü onlar kalpten ve hayalden geçen somutun ve soyutun, görülür ve görülemezin, düşüncenin ve davranışın arasındaki köprülerdir ve zıtlıkları birleştirmenin araçlarıdır.

Mit davranışlarımızın esin kaynağına dönüştüğü, yaratıcı düşüncemiz tarafından algılandığı ve yaşandığı zaman gerçek olur.

Yıldızlar gökyüzünün düzenini, düzenli ritminden kesimleyerek kâinatın kalp atışlarını gösterirler ve bu kâinatta, tüm varlıkların katıldığı çok büyük bir Hayatın kapılarını oluştururlar. Analojilerin gerçek bilimi olan astroloji bizi büyük sonsuzlukta (makro kozmos) yaşayandan, insana (mikro kozmos) kadar, yaşayanın görüntüsüne bağdaştıran derin bir ilişkiyi ortaya çıkartır.

Hermetik ilkeye göre: “yukarıda olan aşağısı için de geçerlidir ve tersine”. İnsanın temel psikolojik hareketlerinin göstergelerine dönüşen, gezegenlere bağlı, kesin bir simge bilim doğurur.

Gözle görülebilen gezegenlerin sonuncusu olan Satürn’e kadar sistemimizin yıldızı Güneş’ten itibaren, yıldızların konumları ve böylece karakteristikleri ve ritimleri Dünya’nın düzenini yöneten yedi ilkenin simgesel görünüşlerini oluşturur. Pisagorcuların bahsettikleri “kürelerin uyumunu” Tanrı Apollo’nun yedi telli sitarı sembolize eder.

Antik Grek mitleri ile bağdaştırarak sunacağımız yedi güçlü gezegen hakkındaki bu yazı serimize, en uzak gezegenden yani sembolik olarak en arkaik olan Kronos-Satürn’den başlayacağız. Zamanın ve kaderin efendisi Satürn’ün aracılığıyla Dünya’nın ve yaratılışın köklerine, insanın sık sık bakışını gökyüzüne çevirerek cevabını aradığı ilk soruya varırız: “Eğer gerçekten hareketlerimle evsel kanuna bağlıysam, hangi ölçü içinde kaderimin kölesi ya da efendisi olmalıyım?”

Kader Tanrısı

Kronos’un bize verdiği cevabı dinleyelim…

Antik Grek inancında, tanrısal olan ile insan arasındaki ilişkiyi anlamak için W. Otto’nun düşüncesine bakalım: “Bir Grek için Tanrı’nın tecrübesi, kişi yol üzerindeyken ve dünyanın canlı bir parçası olduğunda yapılır. Tüm canlılığı ve ani oluşu ile Tanrı, onu başarmasını sağlasın veya ona köstek olsun onu aydınlatsın veya bulandırsın, kendi yaptığı ve üstüne aldığı her işte insana görünür.”

İnsan, kusurlarından dolayı, yaptığı hareketlerin sonuçlarından kaçınmayı umut etme gücünden yoksundur. Bununla birlikte bizi korkutan bir sertlikle bu sonuçlar bize kendilerini hissettirirler. İyi ya da kötü davranışında insan, kendisiyle övünmeli mi yoksa kendisini suçlamalı mı? Hiçbir durumda insan, kendisinin bu sonuca varabileceğini düşünemez. Suçlu, tamamen kişisel iradesinin hatasıyla yüklü bu alçak gönüllülüğe sahip değildir; başına gelenin tek sebebinin kendisi olmadığını zanneder. Bunun için bir felaketin ortasında bile kendinden emin ve gururlu bir şekilde kalabilir. Sözün kısası, başa gelmiş olan yıkmak için olsa bile, dünyada var olan her şey gibi üstün kararlara aittir. Bu görüşün temeli dünyanın tanrısallığına olan sağlam inanışta yatar. Bu, insanın dünyayı ve bireysel varoluşunu mit aynasında görebildiği zamandır. Gerçekten, çok eski varoluş anlayışında iç insanın kendi miti yoktur. Bu demektir ki o tamamen yaratılış mitinde kaynaşmış ve var olmuştur ve özel belirli bir şekli vardır.

“Kararlarınızı alırken sahip olduğunuz motivasyonlar, burada Tanrıların tanıdığı motivasyonlardır. İnsanda önemli olarak tamamlanan her şeyin belli başlı temeli ve yoğunluğu insan kalbinde değil Tanrılardadır. Demek ki, kendinin büyük bir varlığa ve onun yaşayan simgelerine ait olduğunu bilir. Onları tanıdığı zaman insan kendi kendisini öznelliğin içine saklamak ve sürüklemekten ve aynı zamanda az emin ve inatçı olmaktan uzak, nesnelliği, dünyadan yaratılmış olana ve buradan kutsallığa kadar gerçeği yakalar.”

Bu yüzden, Grekler için bir şeyi tanımak ve anlamak onun için bu duyguya sahip olmaktan daha önemlidir.

“Aşk, asalet ve adalet ile gayret eden, sevilmeye değer, asil ve doğru olanı bilir.”

KOZMOGONİK MİT

Her şey var olmadan önce Beance (Kaos) vardı… Hemen ardından karlı Olimpos’un doruklarıyla ve Tartares’in soluk sisiyle ilgilenen ölümsüzlerin hiçbir zaman oturmadığı geniş yamaçlarla Yer (Gaia) ve aynı zamanda ölümsüz Tanrıların en güzeli Aşk (Eros) oluştu” diye yazmıştır Hesiodos. Tüm kozmogonik organizasyon sürecini başlatan ve önce de orada bulunan gücün üçlü triadını Kaos, Yer ve Aşk oluşturur.

Her şeyden önce doğan Beance’ın zirvesi olmadığı gibi tabanı da yoktur: durağanlıktan, şekilden, yoğunluktan ve doluluktan yoksundur. Beance “Çukur” olduğuna göre derin bir uçurumdan çok, soyut bir yer (boşluk), yön durumu tayin etmeden, durmadan dönen sersemlik veren bir kasırgadır. Bununla beraber “delik” olduğuna göre, ona bağlı olanı çözer ve aynı zamanda tersini de yapar. Gaia yürümek için sağlam bir zemin ve dayanmak için emin bir temeldir.

Belirli olur olmaz, Gaia Tanrılar için temel işlevi içinde, yukarı ve aşağı iki kutup arasında çekilmiş, loş yer altı zemininin ve açık karlı zirvelerinin arasında gerilmiş biçimde kendini tanıtır. Aynı şekilde kaos görünür görünmez zıt varlıkların iki çiftine hayat verir: önce Erebos ve siyah Gece (Nux)’a, sonra çocuklarına Ether (Aither) ve Gündüzün Işığı’na (Hemere).

Eros cinslerin bölünmesi ve karşıtların zıtlaşmasından önceki doğurucu gücü temsil eder. Eros, Orfikler gibi ilkeseldir. Bu anlamda yaratılışın aynı sürecinde yaratılmış olanda tekrar yenilenmenin gücünü tanıtır. Bu güç, Gaia ve Kaos’da, doğar doğmaz kendi zıtlıklarını ve yansımalarını bir araya getiren kendilerinden başka ardı ardına bir şey yaratma fikrini doğurdu. Böylece, gitgide kendi kendini izleyen yaratılışa evlilikten, döl vermeden, ardı ardına gelen kuşakların rekabetinden, birleşmelerinden ve zaferlerinden oluşmuş dramatik bir ders verecek olan, yüzleşmiş ortakların bulunduğu bir dünya kurulur.

Gaia, önce yıldızlı gökyüzüne (Yıldızlı Uranüs) hayat verdi; onu kendisini her yandan kaplasın ve örtsün diye “kendi kendine eşit” yarattı. Gaia’nın ikiye bölünmesi, karanlığın ve ışıklı olanın arasında çekip uzatılmış kendi gibi gözüken Yeri ve Kaos’u ortaya koyar; işte bu, gecenin karanlık ama yıldızlı gökyüzüdür.

Böylece kozmogoninin birinci evresi sona erer. Buraya kadar yaratılmış olana ulaşan Güçler, doğanın kuvvetleri veya ana unsurları gibi kendilerini tanıtırlar. Şimdi dünyanın tiyatrosu değişik tipte oyuncuların sahneye girmesi için hazır hale gelmiştir.

GAİA VE URANÜS’ÜN BİTMEYEN YARATMALARI

Uranüs ve Gaia’nın kucaklaşmaları üç çocuk serisini meydana getirdi: on iki erkek ve on iki kız Titan, üç Kiklop, üç yüz kollu. Titanların kardeşleri altı erkek ve altı kız çocuğundan oluşur. Gökyüzünün egemenliği için yapılan kavgada Zeus’un rakibi olan Kronos en gençleri ve en sonuncularıdır.

Arkaik bir anlatımla, Pelasge, yaratılış mitinden, Titanlar ve gezegenlerin güçleri arasındaki bağlantıyı kurmuştur: “Tanrıça yedi gezegensel güç yarattı ve her birinin yönetimini bir Titan’a ve bir Titanid’e verdi.

Theia ve Hyperion Güneş’te, Phoebe ve Atlas Ay’da, Dione ve Krios Jüpiter gezegeninde, Tethys ve Okeanos Venüs’te, Rhea ve Kronos Satürn’de hüküm sürdüler. Uranüs ve Gaia’nın üç kuşak çocuklarıyla kozmogonik sürecin son bölümünü oynayacak oyuncular yerlerini almışlardır. İlkel gücünün basitliği içerisinde Uranüs cinsel etkinlikten başka bir şey tanımaz. Bitmeyen bir gecede, Gaia’nın üzerine yatarak onu her yanından sarar, çevreler ve hiç durmadan ona kalbini açar, duygularını söyler. Bu sabit aşk taşkınlığı Uranüs’te “saklı” olanı meydana getirir; üzerine yatıp uzandığı Gaia’yı saklar; çocuklarını gebe bıraktığı yerde, inleyen Gaia’nın çocuklarının yüküyle derinliklerde tıkanmış karnında saklar. Doğurucu Uranüs gündüzün gece ile ardı ardına dönüp gelmesi gibi çocuklarının ışığa ulaşmalarını engelleyerek üremelerin meydana gelişini engeller. Aşkından çılgın, Gaia ile bütünleşmiş, çocukları büyüdüğünden kendilerinin arasına girmelerinden korkarak, onlara karşı nefret dolu olarak hayat verdiği yavrularını doğum öncesi karanlıklara, Gaia’nın kucağına atar. Taşkın cinsel gücünün fazlalığı yaratılışı kımıldamaz hale getirir. Uranüs, Gaia ile birleşmiş kalarak durmaksızın sürüp giden bu bitmeyen doğurmayı tamamlar.

Uranüs yeni kutsal kuşakların durmadan doğmasını meydana getirecek ne zaman bırakır ne de Gaia’nın üzerinde bir yer. Eğer sınırlanmış varlığı ile gücenmiş Gaia olayların görünümünü değiştirecek kalleş bir kurnazlık düşünmeseydi, dünya donmuş bir şekilde kalacaktı.

URANÜS’ÜN HADIM EDİLMESİ

Gaia, metal, beyaz bir kesme aleti yaratır. Ondan bir av bıçağı yapar: çocuklarını, babalarını cezalandırmak için yüreklendirir. Yüreği cesaret ve kurnazlık dolu en genç titan Kronos hariç hepsi kararsız kalır ve titrerler. Gaia, onu saklar, pusuda bekletir; gece Uranüs, Gaia’nın üzerine yattığı zaman Kronos bir bıçak darbesiyle onun cinsel organını keser ve atar. Bu şiddet dolu hareketin kesin kozmik sonuçları olacaktır. Gökyüzü hiçbir zaman Yer’den uzaklaştırılmaz, kozmik yapının çatısı gibi dünyanın üzerinde sabitleştirilir. Uranüs artık Gaia ile ilkesel varlıklar üretmek için birleşmeyecektir. Uzaklık kendi kendine açılır ve yarık şekillerini alır, zamanda ve uzamda yerlerini bulacak varlıkların çeşitliliğine izin verilir. Yaratılış üzerindeki engel kalkar ve dünya ürer, düzenlenir.

Bununla beraber bu kurtarıcı hareket aynı zamanda korkunç bir cinayettir ve Gök- Baba’ya karşı bir isyandır, kozmik düzenin, iktidar hiyerarşileri ve Tanrılarda yetki ayrımlarıyla, suçlu bir şiddetle, bedelinin ödenmesi gereken kalleş bir kurnazlıkla kurulmasının mümkün olamayacağı düşünülebilir.

Kronos bir bıçak darbesiyle kopardığı Uranüs’ün cinsel organını sol elinde tutar. Ardından hemen arkasına bakmadan kötü kaderinden kaçmak için elindeki kanlı kalıntıları atarak oradan kurtulur. Acı kaybolmuştur.

Kutsal kan damlaları Gaia’nın (kara toprak) üzerine düşer. Gaia onları göğsünde toplar. Uzağa fırlatılmış cinsel organ, onu çok ilerilere götürecek olan Pontos’un dalgalarına düşer. Erkekliğini yitirmiş Uranüs eken üreme organı çocuklarına okuduğu laneti gerçekleştirecek ve gelecek, bu kötü cinayetin intikamını alacaktır. Toprağın üzerindeki kan damlaları üç kutsal güç grubunun doğmasına sebep olur: ebeveynlerinin cinayetlerinin cezasını ve intikamını gerçekleştirme görevini üzerine alanlar (Erinys’ler), savaş girişimlerini, kavgaları, güç gösterilerini koruyanlar (Devler, Su Perileri ve Meliai).

Uranüs’ün cinsel organı uzun süre Pontos’un dalgalarında dolaşarak denizin köpüğüne karışır. Üreme organından fışkıran sperm köpüğü denizin köpüğü ile sarılır. Bu köpüklerden (Afros) Tanrıların ve insanların Afrodit diye adlandırdıkları bir kız doğar. Kıbrıs’a ayak basar basmaz Aşk ve Tutku (Eros, Himeros) onun için tören yaparlar. Demek ki Uranüs’ün hadım edilmesi Toprakta ve Denizde, zıtlıkları içinde birbirinden ayrılamayan sonuçların iki düzenini oluşturur: bir tarafta şiddet, nefret, savaş: öbür tarafta şefkat, uyum, aşk.

Demek ki yeryüzü zıtların karışımı ve karşıtların bileşimi aracılığıyla kendi kendini düzenlemiştir ama uyum ve karşıtın güçlerinin dengelendiği bu karışımlar dünyasında iyinin ve kötünün arasındaki paylaştırma çizgisi kurulmamıştır. Savaş ve sevgi güçleri eşit şekilde aydınlık ve karanlık görünümlere sahiptir. Onları birbirlerinden ayıran gerilim ilişkisi her birinin arasında kendi doğasına özgü anlaşılmazlığı ile bir kutupsallık şeklinde belli olur.

KRONOS’UN DEVRİLMESİ

Kronos kız kardeşi Rhea ile evlenir ama Uranüs’ün bedduaları üzerine, kendi oğullarından birinin kendisini tahttan indereceği söylentisi ortaya çıkar ve Kronos Rhea’nın dünyaya getirdiği bütün çocukları ilk önce Hestia sonra Demeter ve Hera, daha sonra Poseidon ve Hades olmak üzere yer. Rhea çok kızmıştır ve üçüncü oğlu Zeus’u Arkadya dağının üzerinde gecenin ortasında dünyaya getirdiği zaman onu Girit’te bir kovuğa saklayan Toprak Ana’ya verir. Rhea, Kronos’a yemesi için oğlunun yerine kundak bezlerine sarılmış bir taş verir.

Zeus büyür ve bir gün Kronos’un içki dağıtıcısı olarak geri gelir. Rhea bütün iyi kalbiyle yardım eder ve Rhea Metis’in (Kurnaz Akıl) verip, ballı meşrubata karıştırmasını söylediği kusturucu içkiyi oğluna verir. Kronos bundan bolca içtikten sonra ilk önce büyük taşı sonra Zeus’un büyük ağabeylerini ve ablalarını kusar. Hepsi sağ salim çıkarlar ve Zeus’a şükranlarını sunmak için ondan Titanlara karşı bir savaşta önderleri olmasını isterler.

Savaş on sene sürer. Kiklopları ve yüz kollu canavarı esir olarak alırlar. Kronidler zaferi kazanırlar. Yenilmiş Kronos ve Titanlar Tartares’e sürgün edilir ve Zeus Kâinatın Efendisi olur.

Kronos’un kusmuş olduğu büyük taş Dünya’nın merkezini belirlemek için Delfi’ye yerleştirilir ve bir kült eşyası haline gelir. Taş, kutsanmış yağ olur ve dokunmamış yün adakları alır.

KRONOS-SATÜRN

KADER TANRISI

Zaman, hayat kaynağı.

Kozmogonik efsane Kronos’u bize ilk Kral gibi ama aynı zamanda Gök-Baba ve Toprak Ananın ilkesel birliğinin ayrılışının başlamasına sebep olan kişiymiş gibi de tanıtır. Onun sayesinde zaman ilkesel Uzay’ı takip ederek, harekete geçer. Mademki zaman vardır, öyleyse devirler de vardır; onun barışmalarıyla ve rekabetleriyle bir ikilik ortaya çıkar. Onun işlevi ilkesel kaynaklardan farklılaşmıştır ve namuslu bir insan olmak için geçmek zorunda olunan kanıtları onaylamak olmuştur. Babasını tahttan indiren Afrodit’in ve hatta Erinys’lerin çıkışını sağlayan Tanrı, oluşun ve ikiliğin sahibi olacaktır. Kendi sırası geldiğinde ve apaçık kadere karşı gelme isteğine rağmen, kendi alın yazısının yani oğlunun ortaya çıktığını görecektir. O nasıl kendi babasını tahttan indirdiyse oğlu da onu kurnazlıkla (Metis) tahttan indirir.

Zamanın sembolü gibi, onun otoritesinden kaçabilen çocuğu hariç o da çocuklarını yer. Böylece, Zeus’un gücünün uyandığı insan zamanın aşınmasını yenecek ve bilerek bir ölümsüz olacaktır.

KADER VE AKIL

“Nous ve Moira, Akıl ve Kader, Adaletin sahibini tartışırlar ve Yaratıcı karar verir: onların arasındaki gerilimden adalet ortaya çıkar. Bu sözler Leyden müzesinde saklanan bir Papirüs üzerindeki el yazmasından alınmıştır.

Moira “Ölüm Kararı”nı sembolize etmektedir. O kaderin ve ölümün perisidir. İsminin ifadesi “paylaşma” veya “pay”dır. Bazen üç kız kardeş olarak tanıtılmıştır. Epiminedelerde Kronos ve VVeuonym; Moiralar, Aphrodit ve Erinys’lerin ailesidirler.

Biz Zeus’un hükümdarlığından önceki, köhne tanrısallığın huzurundayız. Onlar adaletin koruyucularıdır. Başlangıç ve son, doğum ve ölüm Moira’ların en büyük iki anıdır. Düğünler bir üçüncüsünü oluşturur. Böylece bu üçü kavrayış anlarını, doğumu ve ölümü belirtirler. “Onlar insanlara doğduklarında iyileri ve kötüleri verirler”. Onlar yeni doğan kişinin kaderini “doldururlar”. Demek ki onlar üç Parka’nın yakınlarıdırlar; iplikçiler; Kloto diye adlandırılan, insani kaderlerin doldurulduğu çarkı tutan yeni yetme; Lakhesis, iği çeviren genç kadın ve yaşlı Atropos, altın makaslarla var olmanın ipini kesendir. Siyah yün kısa ve kötü bir kaderi, beyaz ip açık ve uzun günleri gösterirdi.

Üç Moira bize Yunanistan’daki üç yüzlü ayın sembolünü hatırlatmaktadır. Kronos, Zamanın Efendisi olduğuna göre hayatın devirlerinin Efendisi olacağı gibi; yeni yetme, genç kadın ve yaşlı kadın da süreleri sona erdiğinde kabul edilmesi gereken belirli sınırlar içinde cereyan edecek devirlerdir. Onların hareketleri bize Kozmik Kuralların katılığını hissettirir. Bu kaçınılmazın baskısı dışarıdan ezici ve saçma bir “Kader” şeklinde bizim hayatımız üzerinde o kadar uzun sürede kendini gösterecek ki hayatın bize dağıttığı acı ve yakınmayı bilinçli bir şekilde kaldırmakta başarılı olamayacağız. Anlamamız gereken kaçınılmaz olanın bizim gücümüze karşı değil, bizim gücümüzün emrinde olduğudur. Bundan kaçamayız.

Bunun bizi ittiği yere bilinçli olarak gitmeyi istemek ve hatta bunun için de kendi kendimizi tanımak doyurucu başarının şartlarıdır. Ama “kendimiz”, kâinatta yerleştirilmiş olduğumuz yerin insanlarının çoğunun bunu hissetmediği çok daha içten bir şekle bağlıdır. Bu yeri tanımayı ve tanımlamayı öğrenen artık kaçınılmazdan kaçmaz. Zira bir anlam ihtiva eden her şey güzelliktir.” (P. Metman)

İşte o zaman kader, kendisiyle karşılaşmaya neşe ile gittiğimizde bir yakınma kaynağı olmak yerine Gerçekleştirmenin Yolu olur.

Kaçınılmazın üstündeki bu zafer onu tamamen kabul etmiş olmanın çıkışı, efsanede Zeus’un ölüm üstündeki zaferi olarak görülür. Zeus, Kronos’un zafercisi, bu aşınmanın ve zamanın üstüne zaferdir. O dünyanın ve Moiragete’nin Ulusu Moira’ların sürücüsü, yol göstericisi olur. Ölümsüzlüğe yönelen kişi ölümden sonraki hayata yönelir.

Böylesi, kahramanların kaderi; Yarı Tanrı, Zeus’un oğlu, yiğitlikleri ile ölümlülüklerini yenenler ve ölümsüzlük nektarını içenler, “fatum” (kader) üzerinde zaferin simgesi, kendi ölümünden sonra yeniden doğmaya yatkın hayatın kaynağıdır.

GEZEGENSEL GÜÇ

Satürn katı ve çarpıcı mantığıyla izlediği yolda gerçeğin çemberini sınırlandırır. Bazen “büyük kötülük getiren” diye adlandırılır çünkü o kendi payı içinde katılır, felaketler, zorluklar, engeller ve sınırlar getirir. Vicdan, zayıflıkları ve başarısızlıkları kendinde toplayan bu özellikleri anlayabilmek, özümseyebilmek ve aşabilmek için gücünü toplamalıdır.

O ayrıca, bilinen dünyada sınırlı bütünleşmemiz içinde korunmuş “Egomuzun” vicdan sembolüdür. Satürn’ün dünyasında her şey düşünülmüş, programlanmış ve önceden görülmüştür.

Satürn yörüngesinde ortalama 29 yıl 167 gün döner. Yaklaşık 28 güne eşit olan bu yörünge Ay’ın yörüngesine benzer. Bu arada her biri 17 yıldan oluşan dört periyotta, insan kişiliği oluşur ve sert Satürn başladığı noktaya geri dönünce kendi olgunluğunu yüklenmeye hazır olması gereken kişiliğin ikinci doğuşuna yol açar.

Bu anlamda O, inisiyatördür ve hayatta üç büyük kaderin işaretçisidir: 28-56-84 yaşlarında. Geçtiği yerde kendimize ait olan çıplak ve katı bir bilinci belli eder. Bu üç devir şöyle adlandırılır: “Geçmiş (28 yaşına kadar mirasımız); şimdiki zaman (56 yaşına kadar araçlarımızın kullanımını yüklenmek); gelecek (56-84 yaş arası; geleceği hazırlamak için hareket geçmek).

Zamanın yenilenmesi “Kaos”un geçmesini gerektiriyordu; Roma’da bu olay “Satürnalialar tarafından oğlak burcu işareti ile kutlanıyordu. Bu şenlikler boyunca dünyadaki düzen “altüst” oluyordu. Yani herkes toplumdaki yerini değiştiriyor, köleler efendi, efendiler köle oluyordu. Düzenin altüst oluşu tıpkı Tanrı’nın başlangıcını tamamlarken Gök-Baba’yı altüst ettiği gibi zamanın güçlerinin tekrar yenilenmesini sağlar. Bunun ardından Zeus dünya düzenini yeniden kurar.

Satürn’ün gücü insanın yalnızlık bilincini uyandırır. İnsan, maddesel cıvayı spiritüel cıvaya dönüştüren sürece başlayabilmek için bencilliğin koyu, bilinmez karanlıklarını yüklenmelidir. Bu karanlıklar, onun kaderine, fedakârlık, çile ve kendi yeteneği ile evrensele kavuşması için gereklidir.

Satürnlülerin yükselişi yavaş ve zordur ama bilginin ve yeterliliğin en yüksek tepelerine ulaşabilirler. Bazen de, kendilerini toparlayamadan aniden düşerler. Fakat her durumda, onların geçişleri çağdaşları ve gelecek için ölümsüz ve örnek izler bırakacaktır.

L. WINCKLER

Çeviren: Özge SAMANCI, Meltem ABDIK

Yazar, Kolomb öncesi, Grek, Mısır uygarlıkları astrolojik metinlerinin yeniden araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.