felsefe

DÜNYA FELSEFE GÜNÜ

Bazılarımız neden felsefeye ihtiyacımız var diye sorar?
Yanıt çok basittir oysaki…
Herkes için daha iyi çözümler üretmek için…

İnsanlık, var olduğundan beri kendi fiziksel ve toplumsal gelişimini, zihinsel becerilerini artırarak elde etmiştir. Zihinsel olarak gelişebilmek için; sanatta, inançlarda, bilimde ve politika alanında “değer” kavramını bulabilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Her şeyin arkasındaki gerekçeyi bulmada, anlamada ve aktarmada, doğru ile yanlışı ayırt etmede, hümanizmi geliştirmede felsefeye ihtiyaç vardır. Gerekçeler daha çok sıralanabilir. Düşünür/aydın/filozof/araştırmacı adı ne olursa olsun, insanın günümüz toplum yaşamını doğrudan etkileyen konularda çözümler sunması ve onları uygulaması zaruri olmuştur.
Birleşmiş Milletler, 2019 Dünya Felsefe Günü için günümüzdeki bazı sorunları öne çıkartmış: Göçler, Radikalleşme, Çevresel Değişim, Yapay Zekâ. Hepimizin bu sorunlardan doğrudan ve dolaylı etkilendiği açıktır. Şimdi sorumlu vatandaşlar olarak, nasıl çözeriz konusuna odaklanalım.
Aktiffelsefe, tüm bu sorunların sonuç olduğunu ve nedenin evrimsel açıdan insanın kendi arayışı olduğunu savunmaktadır. İnsanın zihinsel becerileri, sorun çözerken gelişir. Örneğin; insanın açgözlülüğü toprağı çoraklaştırırken, çözüm bulmaya odaklanmış olanlar sayesinde toprağın en iyi nasıl işleneceği ortaya çıkar.
İnsan bir önceki eksikliklerinin ortaya koyduğu sorunlar nedeniyle göç eder, farklılaşır, kutuplaşır ve radikal kesimler doğar, doğayı tüketir, doğayı yönetmek için kendisinden kopya olarak yapay zekâ üretir. Sonraki zihinsel becerileri ise bu sorunları çözerken filizlenir. Nitekim 7 yaşındaki kıyafetlerinizi 27 yaşında giyemezsiniz ya da denizde giydiğiniz kıyafeti kışın giyemezsiniz, her seferinde doğayla uyumlu ve kendinize uygun kıyafetler tasarlamak ve üretmek zorundasınızdır. Bu nedenle çözümlerin sadece tek bir kişi için değil, herkes için, tek bir dönem için değil, her zaman iyi olduğunu anlayabilmesi için denemesi gerekir. Denemelerin sonucuna göre, toplumun geri kalanına aktarım yapar. İşte bir filozofun, düşünsel üretim aşamaları budur. Kök sebeplere gider ve deneyerek, çözüm üretir. Hümanizm nedeniyle, bu çözümü herkesle paylaşır.
Bu Dünya Felsefe Günü’nde, bizi haz arayışı ile yöneten hayvani yanımızdan, tüm canlıları kapsayan çözümler için çalışmaya ve uygulamaya sevk eden yüksek benimizi, büyük harflerle KAMİL İNSAN tarafımızı ortaya çıkarmaya çalışalım.

OYA UYSAL

Aktiffelsefe Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

EKOLOJİK KRİZE FELSEFİ BİR BAKIŞ

Doğa kavramı XX. yüzyılda ortaya çıkan çeşitli ekolojik sorunlar (kirlenme, gürültü, çeşitli bitki ve hayvan türlerindeki yok olma…) ile insanın karşısına sıkça çıkmaya başlayan bir kavram oldu. Doğa ile ne anlaşılması gerektiği, doğa ile insanın uyumu, doğal yaşama gibi çeşitli sorular farklı boyutlarda konuşulmaya başlandı. Doğa karşısındaki tutumlarına göre çeşitli fikir grupları oluştu. Hükümetler çevre ile daha ciddi ilgilenme ihtiyacını duydular ve çevre ile ilgili bakanlıklar kuruldu. Bilim dünyasında bu konuda araştırma yapmak için ekoloji ve çevre bilimleri gibi yeni disiplinler ortaya çıktı.

Tüm bu değişimleri doğa felsefesi içinde ele almak gerekmektedir.

Günümüzde de insan-doğa ilişkisi, özellikle ekolojik sorunlardaki artış nedeniyle yeniden önem kazanmıştır. Bu sorunlar karşısında değişik fikirler ortaya çıkmış da olsa tüm bunların hem fikir olduğu bir nokta vardır; çevre sorunlarının varlığı ve geleceğe yönelik tehditler oluşturduğu gerçeği.

Yüzyılımız insanı ortaya çıkan çevre sorunları ile yeni soruları ortaya atmaya başladı. Bu sorunların getirdiği sorular çerçevesinde; insan doğanın efendisi midir, doğanın bir parçası mıdır, doğaya yabancılaşmış mıdır, doğa ile uyumlu bir ilişki mi kurmalıdır, doğaya egemen mi olmalıdır, doğa ile bağımlı bir ilişki mi kurmalıdır gibi sorular ile içine düştüğü fiziksel ve zihinsel sorulara yanıtlar aramaya başladı.

İnsanın doğa ile ilgili soruları 20. yüzyılda başlamadı. Öyleyse insanın doğa ile ilişkisindeki sorular sadece sanayinin getirdiği sorular değildir. İçinde yaşanılan doğa tarih boyunca insanoğlunun sorularının ve yanıtlarının kaynağı olmuştur.

Doğa görüşü bir insanın ve toplumun hayatında önemli rol oynar. İnsan doğa ile fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak çeşitli boyutlarda iletişim içinde olduğundan, bir doğa görüşüne sahip olmayan herhangi bir birey veya toplum bulunamaz. Günümüzde içinde bulunulan durum CAPRA’ya göre tek bir krizin farklı görüntülerinin toplamı olarak görülür. Bu sistemsel kriz Capra’nın yürürlükte olan değer sistemi ve ona karşılık gelip de 300 yıldır Batı kültürüne egemen olan dünya görüşü ile bir tuttuğu köklü kültürel değişiklikten kaynaklanan bir krizdir. (ELKINS). Bu nedenle krizin çeşitli görüntüleri değil kendisi yani sonuçlar değil nedenlerle, günümüz insanının doğa görüşünde var olan zihinsel nedenlerle ilgilenmek gerekmektedir.

“İnsanoğlunun doğa ile ilgili sorunlarını sanayi toplumuna geçiş ile ilişkilendirenler, sorunun çözümünü de sanayi toplumunun sonuçları olan kent yaşamı, işsizlik, çevre kirlenmesi gibi unsurlarda arama yoluna girmişlerdir.” (ASLANOĞLU). Sorunun çözümünü sonuçlarında aramak sadece ortaya çıkmış olan görünen sorunları ortadan kaldırabilecektir oysa sorunun kökleri, nedenleri yerinde kaldıkça yeni sonuçlar ortaya çıkmaya devam edecektir.

Eğer içinde yaşanılan soruna tarihin yardımıyla daha geniş bir açıdan bakılmazsa kısa vadeli, sorunun kaynağından uzak çözümlerle hareket edilir. Herkesin hem fikir olduğu çevre sorunlarının varlığı ve geleceğe yönelik tehditleri konuşmak yerine bu sonuçları doğuran nedenler üzerinde konuşulmalıdır.

Doğa görüşü insanın evren (kozmos) ile ilgili bilgilerinden beslenir. Kozmoloji adı verilen disiplin evreni, evrendeki düzeni, yasaları kavramaya ve anlamaya çalışır. Örneğin Orta Çağ Avrupa’sında insan merkezli (homosantrik) evren görüşü doğadaki her varlığın insana hizmet etmek için var olduğu, doğanın insan etrafında döndüğü düşüncesi insanları doğa içinde bencilce hareket etmeye itmiştir.

Doğa Ne Demektir?

Doğa felsefesi doğayı anlamayı, doğayla uyum içinde olmayı fizik, ahlak, ekonomi, tarih, toplum bilim gibi çeşitli disiplinleri kullanarak bütünsel bir bakışla doğayı ele almaya çalışır. Bu şekilde doğa-insan ilişkisi üzerinde yoğunlaşır. Aradığı yanıtlar doğa nedir, insan doğa ile nasıl bir ilişki kurmalıdır, doğal olmak ne anlama gelir gibi sorulardır.

Doğayı ve onun etkisini görmezden gelmek mümkün değildir. Richard Wisser üç çeşit doğa görüşünden bahsetmektedir. Wisser’e göre bu bakış tarzı artık teknik işleyen insan aklı için sadece çelişkili ve ütopik, yani zamana aykırı ve yersiz görünebilir. Wisser’ın vurguladığı nokta sahip olunulan bu doğa görüşü ile günümüze yaklaşmak çok zordur çünkü sorunu yaratan gözlüklerle nedenler gözükmeyecektir.

I. Klasik-Antik’te “Physis”: Bizim doğa bilimlerinden anladığımız “fizik” ile ortak yanı sadece her ikisinin de aynı kökten gelmesidir. “Pyhsis ” sadece kendi kendine dayanan ve varlığı başka hiçbir varlığa borçlu olmayan bir kökeni işaret eder. Tüm var olan varlığını onun varlığına borçludur. Physis hep var olagelmiş olandır, kendi kendine ortaya çıkandır. Burada görülüyor ki physis bütün empirik deneyleri, matematik hesapları, istatistik yasallıkları olan fizik olmayıp ortaya çıkıp hüküm süren varlıktır ki bu varlık var olanda görülmez fakat var olanın kalbini attıran odur. Platon bu yaklaşımı evreni Makrobios büyük canlı olarak adlandırarak ifade etmiştir.

II. Latincede: “Natura”: Doğa olarak adlandırılmaktadır. Doğa sözcüğü üretkenliği yani doğurmayı dile getirir. Her şeyin akraba ve bir arada bulunduğu doğanın dışında hiçbir şey kalmaz. Her tek şey doğal olarak bir diğeriyle birlik içindedir.

III. Her Şeyin Yaratıcısı “Creator”: Özellikle kutsal kitaplardaki şekilde yaratılıştan bahseder. Böylece hem physis olarak varlığı hem de naturanın varlığını hiçten var edilmiş yaratık olarak görür. Bu görüş yaratılışı ilk planda yaratılmış veya ebedi bir var olan olarak görmez, onun yaratılmamış olan başka bir şeye bağımlılığına dikkat çeker. Bu görüşteki yaratılış physis ve naturaya göre önceliklidir. Bu ise Platon’un Timaeus’da bahsettiği Demiurge’dir.

Yeni Çağ’ın modern “doğa” anlayışlarına bakıldığında bu üç doğa yorumu geri-anakronik, romantik-şüpheli, bilime aykırı-şiirsel, kısacası felsefi, sanatsal dolayısıyla tek kelimeyle fantastik sayılabilir ama insanın ruhunun derinliklerine inen de felsefe, şiir ve sanattır. Günümüz insanı içinde bulunduğu doğa görüşünü bir kenara koymadan onu eleştirmesi, sorgulaması mümkün değildir çünkü doğa görüşü dışında tüm fikirler kendisine yabancı, komik ve anlamsız gelecektir. Bu nedenle tarihe, tarih içinde bir doğa felsefesi ile günümüz doğa görüşünü karşılaştırmaya ihtiyaç vardır.

Günümüzdeki Doğa Görüşü

Günümüz toplumu ekonomik ve maddi ölçütlere göre hareket eder hâle gelmiştir. Bir hareket, tutum veya girişim ekonomik olarak değerli olup olmamasına göre değerlendirilmektedir. Bir toplumun ve bir bireyin yaşamını belirleyen en önemli ölçütler ekonomik olanlardır.

Doğanın bitmez tükenmez bir ham madde olarak görülmesi özellikle 16-17. yüzyıllardan itibaren Batı’da gelişen bir düşüncedir.

Teknolojinin de ekonomik ölçütlere göre hareket etmeye başlaması ile doğayı tükenmez bir ekonomik ham madde olarak gören zihniyet yaşama daha hızlı bir şekilde geçme fırsatı bulmuştur. Böylece, bir etkinlik ekonomik olup olmadığına göre değerlendirilmeye ve ahlaksal ölçütlerden bir pay almadan gerçekleştirilmeye başlanmıştır. İnsanın sadece ekonomik bir varlık olmadığı gerçeğiyle çelişmeye başlayan bir yaşama şekli ortaya çıkmıştır.

“Hesaplanabilir güçler bütünü” olarak günümüz doğa anlayışı doğayı yalnızca “ana enerji birikimi deposu” olarak tasarımlar.” (WISSER). Bu anlayışı ile doğa insanın gözünde değerlerden, ilkelerden, yaşamının bir parçası olmaktan uzak bir enerji deposu görünümündedir.

Çağın doğa karşısındaki tutumu geçmişte olduğu gibi engin bir doğa felsefesi ile değil, maddi ve ekonomik ölçütlere göre çalışan doğa bilimleri ve teknoloji ile belirlenmektedir. Bilimin temel görevi yaşamı anlamaktır ve bu nedenle de onu korumak zorundadır. (HESINBERG, 1987) Doğa felsefesi doğayı anlamayı, doğayla uyum içinde olmayı fizik, ahlak, ekonomi, tarih, toplum bilim gibi çeşitli disiplinleri kullanarak bütünsel bir bakışla doğayı ele almaya çalışır. Günümüzdeki gibi sadece ekonomik veya teknik bir bakış açısıyla doğayı anlamak mümkün olmamaktadır. Günümüze bir doğa felsefesi aracılığıyla bakma ihtiyacı doğmuştur.

“Bu yüzyılda insan kendini doğanın bir parçası olarak değil, yazgısı doğayı egemenliğine almak ve yenmek olan bir dış güç olarak hissetmektedir. İnsan doğayla savaştan bile söz etmektedir oysa bu savaşı kazanacak olursa kendisini de yenik düşen tarafta bulacağını unutmaktadır.” (SCHUMAIR). Böyle bir savaş Ekonomik İnsan hırsının bir sonucudur. Daha çok kazanma hırsı ile hareket eden XX. yüzyıl insanı önüne çıkan insan, doğa veya değerler gibi engelleri yok ederek istediğini elde etmeye çalışmaktadır. Schumair’in vurguladığı gibi insan doğanın bir parçasıdır. Doğayla savaşmaya kalkan bir insan gerçekte kendisiyle savaşmaktadır.

“İnsanın kendisini doğanın diğer parçalarından soyutlayarak düşünmesi, bugünkü çevrede her alanda görülen doğa insan dengesizliğine yol açtı.” (BERKES, 1993). Öyleyse insan ile doğayı ayrı ayrı düşünen bir doğa görüşü ekolojik sorunların bir nedeni olarak kabul edilmelidir.

İnsanoğlunun doğanın içinde yaşadığını, doğanın bir parçası olduğunu unutturan süreçlerden birisi de içinde yaşadığı şehirlerdir. Şehir insana bir eko-sisteme bağlı olduğunu unutmuştur. İnsan bitkiler ve hayvanlar ile yaşayan canlı bir doğanın parçası olduğunun farkında değildir. Kızılderili deyişinin söylediği gibi doğadaki her ögenin birbirini etkilediğini, bir bütünlük içinde olduğunu bilmiyormuş gibi davranmaktadır.

Şehir ekonomik bir hırsla, yalnız başına yaşamaya çalışan insanın evi olmuştur. Şehir XX. yüzyıl insanının zihniyetiyle ortaya çıkmıştır.

Bazı Kızılderili metinlerindeki düşünceler XX. yüzyıl insanının zihniyetinin maddiyatçılığının görülmesine yardım eder: “toprak ve suyun sahibi insan değildir, doymak bilmez açlığı beyaz insanın, doğanın bütünlüğü; her şey bağlıdır birbirine, doğanın herhangi bir parçasına gelecek etki diğerlerini de etkiler, tüketim çılgınlığı, kirlenme sadece fiziksel değil aynı zamanda zihinsel…” (KIZILDERİLİ ŞEFİ).

Günümüz insanı her şeye sahip olmak isteyen hırsı ile toprağa, suya, hayvanlara ve insanlara da sahip olmaya çalışmaktadır. Sahip olmadan bir ilişki kurumaz olmuştur. Kızılderili Şefi’nin dediği gibi doymak bilmez bir açlıktır bu çünkü açlık fiziksel değil zihinseldir. Zihnindeki açlığı kaldırmadan açlığnı doyurması mümkün olmayacaktır.

Kirlenme fiziksel değil zihinseldir. İnsan ne kadar çevresini sanayi artıklarından, şehrini çöplerden temizlese de zihnini temizlemedikçe kirletmeye devam edecektir. Zihnin temizlenmesi de fikirlerin değişmesi ile doğa görüşünün değişmesi ile mümkündür bunun için de bir doğa felsefesine ihtiyaç vardır.

1. yüzyılda bilimlerin çoğalması ve ihtisaslaşması ile doğaya bütünsel bir bakıştan, yaklaşımdan uzaklaşılmıştır. Suyun ne olduğu sorulduğunda, bunun yanıtı suyu ne için kullanıldığına göre değişir. Bir kimyacının, bir fizikçinin, bir filozofun, bir ev kadınının bu soruya vereceği yanıtlar farklıdır. Bir kimyacı suyun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğunu, bir fizikçi renksiz bir sıvı olup deniz seviyesinde 100 derecede kaynadığını, bir ev kadını musluklardan akan şeyin su olduğunu söyleyecektir. Bütün bu yanıtlar doğru olsa da hiçbir yanıt suyun ne olduğunu tam olarak yanıtlayamamaktadır. Bunlar eksik tanımlardır öyleyse eski zamanlardan gelen birleştirici özelliğiyle felsefe suyun ne olduğuna bütünleyici bir bakışla yanıt vermeye çalışacaktır. (KOREN).

Günümüz insanı da doğayı kullanışına göre bir anlam vermektedir. Doğa ekonomik kazanç amacıyla kullanıldığı için bir ham madde olarak tanımlanmaktadır. Böylece kendisinin de içinde yaşadığı tüm doğa bir ham maddeden, bir enerji kaynağından, bir maddeden öte bir anlama sahip değildir. Günümüz bilimlerinin bütünleyici bir bakıştan uzak kalarak doğaya yaklaşmaları ve insanın doğa görüşünde ve yaşamında bütünsellikten ve birleştiricilikten kopması sonucu doğanın doğa hakkında verilen yanıtlar eksik kalmaktadır. Bütünsel bir doğa görüşü bir doğa felsefesi ile oluşturulabilir. Yani doğanın ne olduğunu çeşitli açılardan inceleyerek ele alan bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Doğayı sadece bir ham madde alanı olarak gören anlayış içinde doğal olma, doğal davranma ihtiyacı da farklı şekillerde karşılanmaktadır. Toplumlarda doğal davranmak, doğal besinler ile beslenmek, doğal ürünlerden yapılmış giysiler giyinmek, doğal olarak güzelleşmek, doğaya geziler düzenlemek gibi ihtiyaçlar ön plana çıkmış, moda olmuştur. Kırsal tatil sanayinin, doğaya geziler düzenleyen işletmelerin, evcil hayvan besleyenlerin, tüccarların mallarını satarken kullandıkları albenili kelime “doğal’ın kullanımının, bahçesinde hanımelleri biten bir kır evinde emekliye çekilme düşlerinin artışı yaşamdaki bir ihtiyaca işaret etmektedir. Bu ihtiyaç insanın içinde duyduğu çelişkinin, yabancılaşmanın bir çıkış aramasına benziyor. Kendisi ile savaşa girmiş materyalist insanın kendindeki krizden kaçış yollarını gösteriyor. Ama unutmamalı ki ne kadar şehirden uzak bir kır evine gitse de doğa anlayışı ve zihniyeti de oraya götürüyor. Zihniyeti, doğa görüşünü değiştirmeden, kendini değiştirmeden mekânı değiştirerek, giydiklerini, yediklerini değiştirerek bu krizi atlatmak mümkün olmayacaktır.

Doğa sorunları zihniyet boyutunda ele alınması gerekir. “Doğa sevgisi ne gönüllü fakirlik içinde, dağların ardında bir vadide biraz keçi peyniri üretebilmek için toprağa dönüşü zorunlu kılar ne de ellerini kirletmeyi engelleyecek önlemler alarak bayramlarda doğayı kutsamayı gerektirir.” (HESINBERG). Hesinberg günümüzdeki doğa sorunları karşısında bulunan çözümlerden ikisine değiniyor.

Bunlardan birisi doğaya dönüşü önerirken diğer çözüm de doğanın fiziksel olarak bile ne olduğunu bilmeden ve hissetmeden doğayı değerlendirenleri işaret etmektedir. “Doğaya dönüş olarak kendini gösteren doğal olma çözümü tarih içinde J. J. Roussoure’da da gözükmektedir.” (MOREN). İyi, vahşi ve doğaya dönüş anlayışı zihinsel boyutta yanıt bulamayıp bir çıkış arayanların bulabileceği kolay bir materyalist çözümdür fakat bu tür bir davranış zihinsel kökleri ile sorunun nedenlerini değiştirmekten acizdir. İnsanın içindeki kriz dağ evine gidildiğinde ortadan kalkmayacak, doğal besinlerle beslendiğinde yok olmayacak çünkü bu kriz bir zihniyet krizidir. Taşıdığı kriz kendi içinde olduğu için çözümü de kendisindedir ne şehirleri, ne teknolojiyi ne de sanayiyi değiştirmekte veya terk etmektedir.

Doğaya Dönme seçeneğinin tam tersi bir yaklaşım da sadece zihinsel olandır. Doğa ile sadece zihinsel bir iletişim kurup doğa denilen alandan uzakta konuşmak da bulunacak yanıtları bütünlükten uzaklaştıracaktır. Toprağa dokunmadan, çevredeki hayvanları, bitkileri, gökyüzünü, ağaçları görmeden dört duvar arasında doğayı anlamak da kolay olmayacaktır. Böyle bir çözüm yaklaşımı hastasına dokunmadan teşhis yapmaya çalışan doktorun yaklaşımına benzemektedir. Doğa fiziksel olarak da anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Birçok boyutta yaşanan çevre sorunları; toprak, hava, su kirlenmesi, hayvanlar ve bitkilerdeki çeşitliliğin azalması, dünyadaki çölleşme gibi sonuçlar aynı kökten çıkan farklı dallar gibi düşünülmelidir.

Günümüzde doğal olma doğadan uzaklaşıldığı için bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmakta, modalar ve piyasa tarafından bu ihtiyaç suistimal edilmektedir.

Doğa sorunlarının sadece sanayinin bir sonucu olarak görme hatasına düşülmemelidir.

Bunlar kökleri doğa görüşünde yani zihniyettir.

Doğa görüşü günümüzde felsefi ve etik ilkelerce şekillendirilmeyip maddi, ekonomik ölçütlerle belirlenmektedir. Bunun sonucu olarak doğayı sadece bir ham madde veya cansız bir dünya olarak gören bir anlayış mevcuttur Bu zihniyet tarihin ve felsefenin rehberliğinde bireyde, eğitim ile de toplumda değiştirilmelidir.

Doğa ile ilişki sadece maddi boyut ile değil aynı zamanda zihinsel boyutta da kurulmalıdır. İnsan sadece fiziksel olmadığı gibi doğa ile ilişkisi de sadece fiziksel boyutta kurulamaz. İnsanı oluşturan düşüncesel, duygusal, fiziksel tüm boyutlar ile doğada yaşanmalı ve tüm bu boyutları kapsayan bir doğa görüşü oluşturulmalıdır.

Doğanın bir bütünlük içerdiği düşüncesine aykırı olan tek bir boyutla doğanın anlaşılması yerine bütünsel bir yaklaşımla doğayı fiziksel ve zihinsel boyutlarda incelemek gerekmektedir.

İnsanlar doğanın ve insanın ne olduğu konusunda cehaletini azaltmadan doğa ile dengeyi de kurması zor olacaktır; ancak BİLMECENİN çözümü Rousseau’nun doğaya dönmesinde ya da Amold Gehlen’in insanın doğası gereği bir kültür varlığı olduğunu dile getiren kültüre dönme formülünde aranmadığı takdirde: daha ziyade Heidegger’in şu sözü “gelecek günlerde de gezginler olarak Varlığın komşuluğuna doğru yolda olalım” takip etmelidir. (WlSSER). Yani insanı ve doğayı anlama yolunda ilerleyerek dengeyi tekrar kurmaya çalışmalıdır.

Günümüz doğa sorunlarının nedeni doğa görüşünden kaynaklanmaktadır yani bir zihniyet sorunudur. Öyleyse çevreyi temizlemekle değil zihniyeti temizlemekle işe başlamalıdır bu da İNSANIN YENİLENMESİDİR. Bunun için doğayı bütün olarak gören klasik felsefeye ihtiyaç vardır.

Günümüz insanı kendini ve doğayı sadece ekonomik veya maddi ölçütlerle anlamayı bırakıp tarih ve felsefenin rehberliği ile bütünsel bir yaklaşım kullanırsa kendindeki ve doğa ile ilişkisindeki dengeyi tekrar kurabilecektir.

Güner Örücü

 

 

PYTHAGORAS

Eski Yunan felsefesinde iki okul gözükür; Eflatun’un Akademia’sı ve Aristoteles’in Lycee’si fakat daha eski bir okul daha vardır. Bu Pythagoras’ın Okulu’dur ve diğer iki okulu birçok yönden etkilemiştir. Günümüze kadar Pythagoras ile ilgili çok az kayıtın gelmesine rağmen eski Yunan Felsefesini büyük çapta etkilemiş bir okul olduğunu söylemeliyiz. Özellikle Eflatun’un eserlerinde Pythagoras’ın Felsefesinin izlerini çokça görürüz.

Pythagoras’ın Felsefesini tarihte çeşitli filozoflardan öğreniyoruz; Diogenes Laertius, Porphyry, Lamblichus, Ovid, Diodorus Siculus, Aulus Gellius ve Justinus.

Yaşamı hakkında çoğu bilgiyi Thomas Cooper’dan öğreniyoruz; “Pythagoras, mükemmel bir kişi. Samos’da doğuyor, Babil ve Mısır’a ziyaretler yapıyor, buralarda mistik bilimleri öğrenip İtalya’ya dönüyor.” Filozof kelimesini ilk o kullanıyor. Kendisini zeki adam (wise man) diye çağıranlardan kendisini bilgeliğe âşık (philo-sophia) anlamına gelen filozof kelimesi ile çağırmalarını istiyor çünkü Pythagoras’a göre onu en iyi, bilgeliğe âşık anlamına gelen filozof kelimesi anlatmaktadır. Aritmetik, müzik, geometri üzerine yaşam ile ilgili altın değerindeki bilgileri, tavsiyeleri insanlara öğretmeye başlıyor. Felsefesinin ilahi yönü ile evreni açıklıyor. Pythagoras hakkındaki daha önceki kaynaklar babasının Mnesarchusve Pythagoras’a ilk ilham veren kişinin mistik bir kozmolojist olan Syroslu Pherecydes olduğunu söylüyor.

Felsefesinin kaynağı Mısır Rahipler, Babilli Kaldeanlar, Britanyalı Bardlar, Fransız Druidler, Persli Majiler, Hintli Gimnosophistlerden gelmektedir.

Felsefe Okulunun gizlilik ve sözlü aktarım geleneğine rağmen Diogenes Laertius Pythagoras’ın üç kitabından ısrarla bahseder; Eğitim Üzerine, Devlet Adamlığı Üzerine, Doğa Üzerine. Grek Felsefesinin de babası sayılan Pythagoras “Kozmos” kelimesini de ilk kullanan filozof olarak kabul edilir, bu kelime evrendeki güzellik ve düzen anlamına gelir. Batı’da gördüğümüz ilk kozmolojist, astrologdur. Bugün Pythagoras’ı en çok duyduğumuz alanın matematik olmasına rağmen onda müzik, kozmoloji, geometri, aritmetik gibi çeşitli konularda günümüz düşüncelerinin ilk örneklerini görürüz.

Pythagoras’ın felsefesinde din, bilim, sanat hep birlikte ele alınırdı. Okulunda kurallar sıkı ve sertti. Bir kişinin Pythagoras’ın okuluna girmesi için fiziksel, ahlaksal ve zekâ açısından birçok aşamadan geçmesi gerekirdi. Okula kabul edildikten sonra beş yıl sürecek bir dinleyici (acousmatici) sınıfında derslere başlardı. Bu aşamayı başarı ile geçerse matematik (mathematici) adlı ikinci aşamaya geçerdi. Bu ileri derslerde öğrenci artık Pythagoras’tan dersler almaya başlardı. Pythagoras’ın öğretisinden günümüze kadar pek az kaydın gelmesinin nedenlerinden biri de okulda öğretilerin sözel bir şekilde aktarılmasıdır. Pythagoras öğretisinin bozulmasından, yanlış anlaşılmasından kaçınmak ve bilgilerinin uygun olmayan kişilerin eline geçmesini engellemek için bu konuda titiz davranıyordu.

Pythagoras Topluluğu bilgelik ve erdemin kendini tanıma ile ortaya çıkacağını bilirdi.

İnsan yaşamı dört bölüme ayrılır; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık. Bu doğadaki mevsimlere benzer; ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış. İnsan ve doğa yaşadıkları ritimlerle birbirlerine benzer iki varlıktır.

“Y” Grek harfi Upsilon Pythagoras harfi olarak bilinir. Bu harf erdemleri temsil eder veya seçme kavşağı, yol ayrımıdır. Hayat boyunca çeşitli “Y” benzeri durumlarla karşılaşır ve birini seçmek zorunda kalırız. Bu kavşaklardaki hangi yolu seçeceğimizi bilmek için bizde ayırt etme yeteneğinin (Doğuluların “viveka” dediği) gelişmesi gerekmektedir. Bu, iyi ve kötü yolu veya tohumu, ayırmamıza yardımcı olacak bir yetenektir. Bu yetenek ise yaşamı, doğayı ve kendini bilme ile ortaya çıkacaktır.

Pythagoras şöyle der; en fazla aşırılıktan kaçınmalı, Ateş ve Kılıç ile kesip atmalı bedenden tüm hastalıkları, ruhtan cahilliği, bedenden aşırı konforu, şehirden dedikodu ve iftirayı aileden anlaşmazlığı ve tüm şeylerden aşırılığı.

Gezegenlerin dönerken kendilerine has bir ses çıkardıklarını söyler ama aynı Nil’in kenarında bütün yaşam boyu bulunup bir süre sonra Nil’in sesini de duymayan biri gibi bunları da duymayız. Bu evrenin müziği, gezegenlerin müziğidir.

Geçmiş zamanlarda Pythagoras’tan çok büyük kişi diye bahsederler, onu Orpheus ve Apollo Pythian ile karşılaştırırlar, yaptığı birçok olağanüstü olaydan bahsederler. Okült bilimlerde de usta olduğunu söylerler.

SAYILAR

Sayılar Pythagoras’ın felsefesinde önemli bir yer tutar çünkü gerçeğin bir ifadesidir. Sayılar yaratılmamıştır. Eflatun’un diliyle söylersek Evrenin arketipleridir. Sayılar saf bir tözdür, değişmez, fiziksel değildir, mekândan bağımsızdır. Sayılar hem akılsal hem de algılayış açısından uzay ve zamanda bize yardım ederler. Heraklitus’un da dediği gibi zaman bir nehrin akışı gibi sürekli hareket halindedir. O zaman gerçek diye adlandıracağımız, değişmeyen bilgiyi nasıl elde edebiliriz? Nehrin herhangi bir anda herhangi bir noktasını anlamaya çalışsanız bir an sonra bu nokta değişeceği için öğrendiğiniz bilgi de geçersiz olacaktır. Bu bir epistemolojik sorundur. Bilginin bilinmesi ile ilgili bir sorundur. Eflatun’un Timeaus adlı kozmolojiden bahsettiği eserinin başında da bu soru vardır. Pythagorasçı bir filozof olan Timeaus, Evrende değişen ve değişmeyen iki yönden,, iki nitelikten bahseder. Evrende var olan yani her zaman aynı kalandır. Diğeri ise oluşan, akan yani sürekli değişen kısımdır. İnsanoğluna yaşamda yol gösterecek, doğayı ve kendisini anlamasına yardımcı olacak bilgiyi de evrendeki değişmeyen yönde araması gerekmektedir. Sürekli değişen kısmında bilgi edinmek ve bunu pratiğe geçirmek mümkün değildir çünkü öğrenilen bilgi belli bir zaman dilimi içinde değişecek ve geçerliliğini yitirecektir.

Sayılar evrenin bir parçasıdır. Sayılar ile ilgili ilkeler evrende her yerde karşımıza çıkar. Bütün evren bir orandır, bir sayılar birliğidir. Estetik sayıların bir armonisi olan kozmostan çıkar. Smyrnalı Theon’a göre sayılar her şeyin köküdür, ilkesidir. Sayılar fiziksel dünya ile kavramsal dünya arasındaki bir köprü gibidir.

“Bir” noktadır. Tüm sayıların nedeni Bir’dir. İki bir çizgi oluşturur ve tek boyutu vardır; uzunluk, üç ile ilk alan tanımlanır, üç noktadan oluşur, üçgendir. Dört nokta ile ilk hacim tanımlanır, üç boyutu vardır. Evrenin de bir sınırı vardır, bu bütün sayıları içine alan 10 sayısıdır. 10 = 1 + 2 +3+4’dür. Bu mükemmel sayıdır ve Pythagoras Decadı diye bilinir.

Pythagoras matematiği dörde ayırır; aritmetik, müzik, geometri ve astronomi.

ARİTMETİK

Aritmetik Seville’li Isidore’e göre sayılar bilimidir.

Temel yedi temel işlemi barındırır; numaralandırma, toplama, çıkarma, çarpma, bölme, ilerletme (hareketin açıklanması) ve köklerin çıkarımı. Aritmetik niceliklerin bilimidir. Nicelik de birimlerden oluşur. Sayılarda iki grup vardır; tek ve çift sayılar. Tek sayılar bölünmeyi reddederler çünkü birlik ve bütünlük niteliğini taşır. Sınırları reddeder. Düzen, organizasyon yetenekleri vardır. Çift sayılar ise bölünebilir ve bölünen parçalar bütünlük açısından eksiktirler. Çift sayılar düzensizlik ve karışıklık yaratırlar. Sonuç olarak tek sayılar mükemmeldir ve ilahidir çünkü erildirler, evrendeki ikiliğin üstündedirler. Çiftler ise ikili (dual) dünyayı temsil ederler.

Monad (Bir) ve Dyad (iki) tek ve çiftlerin arketipleridir. Bunlar aritmetik sayılar değillerdir. Monad bütün sayıların potansiyelini, gücünü taşır. Makrobios büyük bir canlı olarak açıklanır. Bir’dir. “Bir” Monadadır yani birlik. Hem eril hem dişil özellik hem tek hem çift özellikleri içinde taşır. “Bir” bütün sayıların kökeni ve kaynağıdır. Monad tüm şeylerin başlangıcı ve sonudur. Monad evrendeki birliği sembolize eder. Dyad (iki) yayılmanın ideasıdır, arketipidir. Bu yüzden fiziksel dünyanın bölünebilirleridir. İki ilk sayıdır çünkü birimlerden oluşan ilk niceliktir.

MÜZİK

Pythagoras dünyada müzik, nicelikler arasındaki ilişkilerle uğraşan bilimdir. Oranlar, orantılar, dengeler bilimidir. Aritmetik matematiği!) ilk disiplinidir. Sayılar ile nicelikleri açısından ilgilenir; 7, 30, 53 gibi. Müzik niceliklerin birbirleri ile ilişkileri üzerine çalışır; 3 ile 6 arasında 3/6 yani 1/2 şeklinde bir ilişki bulunur. Bir diğer örnek 24 ile 8 arasındaki ilişkidir; yirmi dört, sekizin üç katıdır. Nicelikler veya büyüklükler arası ilişkiler sesler veya notalar ile de açıklanabilir. İlişkiler sessiz veya sesli, harmonik veya harmonik olmayandır. Bu nedenle müzik saf kavramlar dünyasından algılar dünyasına bir dönüşüm disiplinidir.

Müzik iki dünyada da yer alır. Sesler ve oranlı sayılar dünyalarında iki ayrı estetik ölçüt bulunur. Müzik hem akla hem de kulağa hitap eder. Akla hitap eden kısmı duyulmayan müziktir. Şair Keats Grek pastoral dünyasında bunu keşfetmiştir;

Duyulan melodiler tatlıdır ya duyulmayanlar Çok daha hoşturlar: daha yumuşaktırlar; Algılayan kulaklar için çalmazlar fakat âşık olunurlar,

Tonun olmadığı ilahi güzelliğe giderler.

Keats’in gösterdiği Pythagoras’ın müzik disiplininin amacıdır.

Harmoni algı ve akıl dünyasında yüksek ve alçak sesler arasındaki uzaklıkları araştırma bilimidir.

Müzik dünyasında üç arketip vardır; biri aritmetik arketiptir; her terim bir önceki terimden sabit bir nicelikle artar; 2, 4, 6, 8, 10 gibi. Bir diğeri geometrik orandır; her terim bir önceki terimden sabit bir oran ile artar (1, 2, 4, 8, 16 gibi). Son olarak Harmonik veya müziksel orandır ki takip eden terimler ardışık gelen terimlerin farklarının oranıyla ilişkilidir. 10, 16, 40 arasındaki farkların oranı gibi.

Pythagoras seslerin İlahi akıl tarafından düzenlenen kürelerden geldiğini fark etmiştir. Bu sesler her zaman mevcuttur.

Boethius üç tür müzikten bahseder; Evrenin, insanın ve sazın müziği. Evrenin müziği unsurların birleşmesi, mevsimlerin farklılığı, gezegenlerin hareketindedir. İnsanın müziği insanın doğasını anlayarak duyulabilir, üçüncü tür müzik ise belli araçlar ile çıkarılır. Tellerin gerilimiyle, sesler veya vuruşlarla ortaya çıkar.

Pythagoras müziği şöyle tanımlar; karşıtların birliği, uyumudur. Belli bir harmonide karşıtların birleşimidir.

Burada müziği evrensel bir güç olarak görürüz, karşıtları bir araya getirir, birliği oluşturur.

GEOMETRİ

Geometri sayılar üzerinde büyüklük olarak çalışan disiplindir. Aritmetik biliminden farklıdır. Her şeklin sınırlarını gösteren biçimler bilimidir. Geometri sayıların fiziksel dünyadaki uzantısıdır. Bir sayısı noktadır. Çizgi ikidir, alan üçtür, hacim dörttür. Geometri eski Yunancada “land” alan ve “measurement” ölçü anlamına gelir. Geometri de ikiye ayrılır; spekülatif yani sözsel ve pratik. Sözsel olan teoremler kurar, tanımlamalar yapar. Dairelerin, üçgenlerin, pentagonların ve diğerlerinin özelliklerini anlatır. Pratik geometri tekniklerle ve ölçme araçları ile ilgilenir; uzunluk ölçümü, alan hesaplanması, hacim hesaplanması gibi. Bu disiplin yüzey üzerine çalışma marangozluk, perspektif, denizcilik gibi alanlarda kullanılır.

Pythagoras beş tane düzenli katı model bulmuştur. Bunları da unsurlar ile ilişkilendirmiştir. Tetrahedron- ateş, oktohedron-hava, küp-toprak, ikosahedron-su ve dodekahedron göksel-unsur ile ilişkilendirilmiştir.

ASTRONOMİ

Astronomi ise evren denilen büyük canlıdaki hareketler üzerinde çalışır. Müzik gibi ilişkileri inceler ama bu ilişkiler göksel bedenler arasındadır. Astronomi en küçük minerallerden en büyük gezegene kadar tüm evrendeki düzeni keşfetmekle uğraşır. Tüm evrendeki ilişkileri keşfetmekle ilgilendiğinden en karışık disiplindir. Pratik açıdan fiziksel evrendeki hareketleri açıklamaya çalışır. Pratik bir yönü vardır; uzay ve zamanı ölçer. Bilgileri denizcilikte, coğrafyada ve astrolojide kullanılır. Görünen, fiziksel dünyanın açıklanması bize idealar dünyasının kapılarını açacaktır. Eğer düzenli olan hareket planını ortaya çıkarırsak gelecek olaylar hakkında da bir fikrimiz olabilecektir.

Pythagoras’ın astronomisinde göksel bedenlerin hareketi, zaman içindeki durumu, yörüngeleri hesaplanır. Bütün gezegenler bir süre sonra başladıkları yere geldiklerinden bir düzenli hareket şeması kurulabilir. Güneş sistemindeki yedi gezegeni, dünyanın küre şeklinde olduğunu verdiği astronomi derslerinde göstermiştir. Küre katı cisimlerin en mükemmel olanıdır. B nedenle göksel bedenler küre şekillerindedir. Gezegenlerin düzenli bir yörüngede hareket ettiklerini, bu sürenin de hepsi için farklı ama sabit zamanlar olduğunu anlatmıştır.

Pythagoras Ay’ın ancak Güneşten gelen ışınlar ile parladığını fark etmiştir. Her gezegen bir dünyadır.

Bizim sistemimizin ortasında bir ateşten (Güneş) bahsederler ki buna Zeus’un gözlem kulesi, Zeus’un evi veya Zeus’un tahtı denir. Dünya merkezinin etrafındaki hareketi ile Güneş’e göre pozisyonundaki değişimlerden gece-gündüz oluşur.

Kopernik hipotezlerinin çoğunda Pythagoras’ın kozmolojisi ile ortak noktalara sahip oldu; küresel bir dünya, dairesel yörüngeler, küresel bir şekille sınırlı olan evren gibi. Kopernik’in takipçileri onu bir devrimciden çok bir yenileyici olarak gördüler. Pythagoras’ın kozmolojisinin tekrar gündeme getirilmesi, tekrar hayat verilmesi ile sonuçlanan bir hareketti Kopernik’in yaptığı.

KOZMOS

Pythagoras Batı’da “kozmos” kelimesini ilk kullanan filozof olmuştur. Bu kelime ile bütün evreni anlatmak istemiştir. Eski Yunan’da kozmetik, kozmostan gelen bir kelimedir ve Kozmos’ta bulunan renklerin ve şekillerin uyumu anlamına gelir. Kozmos birçok farklı dünyanın bir sistem içinde bulunması, bir düzen içinde hareket etmesidir. Güzellik ve harmoni niteliklerini taşımaktadır. Kozmos organik bir bütünlüktür. Her parçası ile bir bütünü bir birliği oluşturur.

Daha önce konuşulan aritmetik, geometri, müzik ve astronomi kozmosu açıklamak için bize yardım ederler. Sayılar ile kozmosu açıklarsak; bir kozmosun kendisi demektir, iki ise bölünmeye izin verir, zıtlıkları, dualiteyi ortaya çıkarır, üç zıtlıkların birliğidir. İki uç arasında bir orta noktadır. Dört katı bir madde oluşturmak için ilk sayıdır. Pythagoras’a göre 10 sayısı mükemmel bir sayıdır çünkü içinde 1+2+3+4 =10 tüm kozmosun özelliklerini taşır.

Dörde kadar sayılar ve evrendeki karşılıkları Pythagoras’ın Felsefesinde şöyledir:

Sayılar: 1, 2, 3, 4

Büyüklükler: nokta, çizgi, alan (mesela üçgen), hacimli şeyler (piramit) unsurlar: Ateş, hava, su, toprak

Toplumlarda: İnsan, köy, şehir, ulus

Mevsimler: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış

İnsan Ömrü: Çocukluk, gençlik, erişkinlik, yaşlılık

Yönler: Doğu, Batı, Kuzey, Güney

Bu örnekler arttırılabilir.

Pythagoras’ın eski Yunan Felsefesinin oluşumu incelenirken ele alınması gerekir. Matematik dünyasında kullandığımız bazı formüller Pythagoras veya Pythagoras’ın yetiştirdiği filozoflar tarafından insanlığa kazandırılmıştır. Kozmoloji, matematik, müzik, insan gibi çeşitli konulardaki düşünceleri bizler için yaşama ışık tutan kaynaklardır. Pythagoras’ın evreni sayılarla açıklayan felsefesi geçmişten günümüze doğudan batıya birçok kozmoloji düşüncesini anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Büyük filozof Eflatun’a da ilham veren Pythagoras, antik çağın parlak bir yıldızıdır. Tarihin içinde parlayan birçok bilge ve filozof yıldızlar gibi karanlık gecelerde insanlığa yol gösterirler. Pythagoras da bir yıldız gibi ışığıyla insanoğlunun yaşamını aydınlatacak güçte parlamaktadır. Yıldızların ışığını takip etmek için gözlerimizi göklere çevirmeli, karanlık gecelerde onların yol göstericiliğinde yolumuzda ilerlemeye devam etmeliyiz.

Güner ÖRÜCÜ

Kaynakça:

* Touches of Sweet Harmony: Pythagorean Cosmology and Renaissance Foetics, S.Heninger, 1974.

* Lore and Science in Ancient Pythagoreanism, Walter Burkert, 1972.

 

BATILI BİR YOGİ; SİNOPLU DİYOJEN

Sinoplu Diyojen “kinik” öğretisine ait bir filozof olup, Milattan önce 5.yy’da yaşamıştır.

Diyojen de, Sokrates gibi, yaşamını kendi felsefi görüşlerine uygun örnek oluşturacak biçimde sürdürmüştür.

Yaşayış biçimini göz önünde bulundurduğumuzda, ona “Yogi” de diyebiliriz. Bir Yogi, gündelik yaşam alışkanlıklarının ve rutinlerinin, insanı özgürlüklerinden uzaklaştırdığını düşünür ve bu yüzden toplumdan kopuk ve dışında bir şekilde yaşar. Diyojen’in yaşayış biçimi de duygusal bir tepki değil, toplum düzenine karşı duran bilinç ve iradeli bir tavırdır.

Çoğumuz için, toplum düzeninin dışında yaşamak ve kurallarına meydan okumak, oldukça ürkütücüdür. Her zaman başkalarından övgü bekleriz ve onaylanmamaktan korkarız. Bu yüzden en sıradan, en alışılmış yolu seçeriz. Ancak onlara meydan okumadan nasıl kendimiz olabiliriz ki?

Kinik kelimesi, toplumun inançlarına ve düzenine meydan okuyan ve toplumun düzenine bir tehdit olarak görülen, alternatif bir yaşam tarzı seçmiş filozofları küçümsemek için o dönemin insanları tarafından kullanılan aşağılayıcı bir kelimedir. Kelime “köpek” sıfatından gelir ve köpeklerinki gibi bir yaşamı ifade eder.

Diyojen, antik Atina’da, kendisini takip eden insanların değer ve inançlarına meydan okuyarak, körü körüne inandıkları şeyleri sorgulamaya yönlendirdi. Bunu, insanların inandıkları temelleri sarsarak, asıl hakikati bulma sevdası ile yaptı.

Çoğu insanın elde etmek için her şeyi yapabileceği tüm lüks şeyleri, sebatla hor gören, basit bir yol ile yaşadı. Diğer insanların çok değer verdiği şeyleri küçümsedi. İnsanların gurur duydukları şeylerle alay etti. Tüm bunları, insanlara sıkı sıkıya bağlandıkları şeyleri sorgulatmak amacıyla yaptı. Bir filozof “İnsan, alışkanlıklarının esiridir.” demiştir.  Alışkanlıklarımıza karşı gelmezsek, onları nasıl yıkabiliriz ki?

Diyojen’den geriye, ne bir kitap ne de derlenmiş bir metin kalmıştır. Ancak yaşam tarzının altındaki nedenlerini, görüşlerini anlamamıza yardımcı olan bir sürü anekdot bulunmaktadır. Delphi’deki kâhin tarafından ona söylenen “yaygınlığı bozmak” anlayışını görev edindi. Bu düzenin ve inançların yanlışlığını ortaya çıkarmayı hedefledi.  İnsanlara alışkanlıklarını ve inançlarını sorgulatıp, onları düşmüş oldukları, cehaletin derin uykusundan uyandırmaya çalıştı. Tıpkı bir Yogi gibi. Adetlere, alışılmış düzene karşı durdu çünkü bunlarda mantık ve sağduyu yoktu.

Diyojen bir gün, gün ışığı altında, bir lamba yakmış ve “İnsan arıyorum” diye bağırarak pazara gitmiş.  Onu gören insanlar, şaşkınlık içinde sormuşlar:   “İnsan mı arıyorsun? Biz neyiz?”. Diyojen : “Eğer iki ayaküstünde yürüyor olmak insan olmak için yeterli bir gerekçeyse,  tavuklara da insan diyebiliriz o zaman”  diyerek cevap vermiş.

O, aslında o gün,  yaradılış amacına uygun yaşayan, bir başka deyişle insan doğasına uygun yaşayan, insanlar arıyordu.

“Diyojen, yoksulluk içinde yaşadı, halka açık alanlarda uyudu, dilencilik yaptı, hiç kimseyi kendisi gibi yaşamaya zorlamadı. Ancak, bu denli yoksunluk içinde dahi, mutlu ve özgür olunabileceğini herkese göstermeyi hedefledi.”

Günümüze baktığımızda, mutluluk ve özgürlüğün, sadece servet ve maddiyatla elde edilebileceğine dair kör bir inanç ve yanılgılar içinde olduğumuzu görebiliriz.

Bugün, bir başka Diyojen’e daha ihtiyaç duymuyor muyuz?

Birçok defa yanıldığımızı görmüş olmamıza rağmen, bu dayatılmış inanca karşı durabilecek gücü bulamamaktayız. Günümüzde pek çok genç zihnin, umutsuz bir içsel yoksulluk pahasına da olsa, zengin olma amacıyla hayata başladıklarını görmekteyiz.

Diyojen, insanın kendisine sahip olmasının, mutlu olması için yeterli olduğunu ileri sürmüş bir filozoftur. İnsanın kendine sahip olması nedir? Biz zaten kendimize sahip değil miyiz?  Değilsek, sahip olan kim? Ne?  Örneğin, adetler, alışılagelmiş duygu ve düşünce biçimleri, korkular, öfke, kin, kıskançlık ve diğer iç düşmanlar, zaman zaman bizi esir alıyor olabilirler mi?

Ne yazık ki,  çoğu zaman onların farkına bile varmıyor ve kendimizin yegâne sahibinin biz olduğumuzu, özgür olduğumuzu zannediyoruz.  Üstelik bu gizli düşmanların bizden çaldıkları mutluluğumuzu, servet, kariyer, mal mülk gibi yanlış yerlerde arıyoruz.

“O, insanların kusur ve kibrini açığa çıkarmak ve kafalarını karıştırıp dönüşmelerini sağlamak için ısrarlı bir gayret içindeydi”.

Bu özellik bize; cehaletleri ve kusurlarını açığa vurduğu için çok sayıda düşmanı olan Sokrates’i hatırlatır.  Aynı özelliği yüzünden Diyojen’in de hayli fazla düşmanı vardı.

Ne kadar ilginçtir ki; Orta Çağ Avrupasında gördüğümüz, insanlığın düşünüş ve yaşayış biçimleri arasındaki ikiyüzlülük, günümüz uygar toplumlarında hala görülmeye devam etmektedir.

Bize bir ayna tutarak, gerçekte kim olduğumuzu anlatmaya çalışan Diyojen gibi insanlar, aslında gerçek dostlarımızdır. Bazen, gerçekliğine kendimizin bile inanmaya başladığı yalan bir akıntıya kapılıp gideriz. Bize, içinde yaşadığımız bu yalanı besleyen dostlar değil, tam tersine, Diyojen gibi, bu yanılgıyı yüzümüze vuracak gerçek dostlar gereklidir.

Diyojen derdi ki; “İnsanların kaderlerinden dolayı şikâyet etmeye hakları yoktur. Çünkü iyi olduklarını zannederek Tanrı’dan dilemiş oldukları şeyler, aslında iyi değillerdir.”

Bu söz, bizim için neyin iyi neyin kötü olduğu konusundaki cehaletimizi anlatan iyi bir örnektir. İnsan doğasını bilmiyorsak, iyi bir kader için nasıl bir dilekte bulunacağız? İnsanı yozlaştırıyorsa, zengin olmak iyi bir kader midir? Sürekli kaygı ve stres yaratıyorsa, kariyer iyi bir talih midir?

Nereli olduğunu soran birine, Diyojen;  “ben dünya vatandaşıyım” cevabını vermişti.  Stoacılarda da rastladığımız bu görüş, toplum düzeni tarafından oluşturulmuş sanal sınırların ötesine geçme gücü verir. Bu görüş ufkumuzu öylesine genişletir ki, tüm insanlığı, kendimizi ait hissettiğimiz tek bir aile gibi görmemizi sağlar.

Bugün, ülkeler ve halklar arasındaki ayrıştırıcı savaşların sona ermesi için, bu fikrin daha da yaygınlaşması gereklidir.

En uygun yemek zamanının ne olduğu sorusuna, Diyojen şöyle yanıt vermişti : “Zenginseniz, ne zaman canınız isterse, ancak yoksulsanız ne zaman bulabilirseniz”.

Yogiler sorunlar karşısında belirli bir reçete sunmazlar. En akılcı davranış o anki şartlara bağlıdır. Diyojen, her zaman hazırcevap biriydi ve soruları doğrudan yanıtlamak yerine insanların kendilerinin düşünmesini sağlayacak basit cevaplar verirdi.

Bir gün, bir okçuluk yarışmasında, beceriksiz okçuları gören Diyojen gider ve hedefin hemen yanına oturur. Oturduğu yerin en güvenli yer olduğunu düşündüğünü söyler. Bu, alışılmış kalıpların dışına çıkmış, özgür düşünme gücüdür. Sosyal çevreler ve genel kanıların bize dayattığı, neyin güvenli neyin olmadığı görüşleri sorgulanmalı ve geçersizlerse terk edilmelidir.

Günümüzde paranın güven sağladığı düşünülür, fakat bazı durumlarda huzursuzluğumuzun sebebidir. Para, beceriksiz bir okçunun elindeki ok ve yay gibi, kendisi ve çevresindekileri tehdit eden tehlikeli bir araç haline gelebilir.

Diyojen, kendi kendine yetmenin en iyi örneklerinden biri oldu ve insanın yaşamak için fazla şeye ihtiyacı olmadığını kanıtladı. Büyük İskender ile karşılaşması bu durumu en iyi anlatan anekdotlardan biridir.

Bir gün Diyojen gün ışığının altında güneşlenmekteyken, Büyük İskender gelir, önünde durur ve ona bir dileği olup olmadığını sorar. Diyojen ona, “gölge etme, başka ihsan istemez” diye cevap verir.  Bizimkilere oranla, bir Yoginin ihtiyaç duyduğu şeyler çok azdır. Normal bir insana göre, maddelere ve şartlara daha az bağlıdırlar. “En çoğa sahip olan, en azla yetinendir”.  Dünyalara sahip olan Büyük İskender’in, Diyojen’e verebileceği hiçbir şey yoktur çünkü onlar hayata çok farklı bakmaktadırlar.  Bir Yogi için, hayatta önemli olan şey; hep daha fazla maddeye sahip olmak değil, bir başkası tarafından ele geçirilemeyen, kendine ve kendi bilincine sahip olmaktır.

Daha sonraları, Büyük İskender’e, Büyük İskender olmasaydı kim olmak istediği sorulduğunda, Büyük İskender; “Diyojen” cevabını vermiştir. Büyük Yogi Diyojen, Büyük İskender üzerinde oldukça büyük bir etki bırakmıştır.

Kalabalığın içinden biri şöyle seslenir:

-Benim aklım bunun için yaratılmadı. Felsefe ile uğraşamam.

-Yaşamak için niye uğraşıyorsun? Doğru dürüst yaşamaya uğraşmadıktan sonra…

Diye sertçe cevap verdi Diyojen.

Diyojen, eski zamanlarda felsefenin görevinin, insanın yaradılış amacına ve doğasına uygun yaşayabilmesini anlayabilmek için her şeyi sorgulamak olduğunu gösterdi.

Eğer biz klasik filozoflara bu anlayışla yaklaşırsak, insan doğası ve yaşamı hakkında onlardan çok şey öğrenebiliriz. Bilgece ve mutlu bir şekilde yaşayabilmemiz için buna ihtiyacımız vardır.  “Bir bilgeyi keşfetmek için, bilge bir adama ihtiyaç vardır” denir. Günümüz insanının, bu büyük batılı Yoginin büyüklüğünü ve bilgeliğini anlayamamasının nedeni budur. İşte bu yüzden, günümüz insanı, Diyojen’in hala geçerliliğini koruyan bilgeliğinden faydalanamamaktadır. Sinoplu Diyojen ile ilgili anlatılan hikâyeler, problemlerimizi çözümlemeye ışık tutacak çok büyük bir bilgeliğe sahiptir. Bu fikirler, bizim rahatlık alanımızı bozar, dünyaya başka bir açıdan bakmamızı sağlar ve sıkışıp kaldığımız günlük hayat rutinlerini sorgulamamıza sebep olurlar.

Günümüz insanı, maddesel şeylere oldukça bağımlıdır ve git gide özgürlüğünü kaybetmektedir. Yaşamımızda bize asıl neyin gerekli olduğunu ve günlük yaşantımızda kanıksadığımız her şeyi, sorgulamamızın neden bu kadar önemli olduğunu hatırlatacak, Diyojen gibi bir dosta ihtiyacımız var.  Onun öykülerine sadece şaşırmakla kalmamalı, uyuşuk uykumuzdan uyanmak için üzerinde ciddiyetle düşünmeliyiz.

GÜNER ÖRÜCÜ

Kaynakça;

1.Life of Diogenes, by Diogenes Laertius (translated by C.D. Yonge)

2.http://www.britannica.com/EBchecked/topic/164151/Diogenes

3.http://www.iep.utm.edu/diogsino/

4.http://lucianofsamosata.info/wiki/doku.php?id=cynics:cynic_lives#diogenes_of_sinope

5.http://www.terryballard.org/literary/diogenes.htm

ÖFKE

“Hiçbir bela insan ırkına bu kadar pahalıya mal olmamıştır.” Seneca

Öfke insanlığın en büyük sorunlarından biri olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda karşımıza çıkan başka birçok sorunun da nedenidir. Eğer bir sorunu kökeninden çözmüyorsak, tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır.

Seneca, öfkeyi insan duyguları arasındaki en korkunç ve yıkıcı olan olarak tanımlar. Öfke ortaya çıktığında azgın bir hınç ile en insani olmayan şekilde şiddetin her türüne başvurarak bir öç alma, cezalandırma, karşıdakine herhangi bir şekilde zarar verme arzusu hâkimdir.

Eğer bir dakikalığına durup insanlığın tarihinde öfkenin yol açtığı yıkımı düşünürsek, bu bizi korkutur. Bunu daha açıkça kendi hayatımızda da görebiliriz: kendimize hayatımızda kaç kez öfkeye boyun eğip, istemediğimiz sonuçlardan dolayı pişmanlık duyduğumuzu ve acı çektiğimizi sorabiliriz.

Ülkeler arası savaşlarda ve her iki tarafa getirdiği yıkımda öfkenin ne kadar rolü olmuştur? Öfke yüzünden kardeşler birbirine düşman kesilir, dostlar birbirine yabancılaşır. Eğer insanlık tarihi boyunca öfkenin yol açtığı acı ve gözyaşını bir araya toplasak, bu yığın Himalayalar’dan daha yüksek ve okyanuslardan daha büyük olacaktır.

Felsefi gelenekler öfkeyi geçici bir delilik olarak niteler. Deliliğin işaretleri cüretkâr ve utanmaz hâl ve hareketler, kızgın ve korkutucu bir yüz, huzursuzluk, sık sık nefes alma, tenin renginin değişmesi, titreyen dudaklar, birbirine kenetlenmiş dişler, homurdanmalar, saldırgan sözlerdir ve tüm beden korkutucu bir görüntü alır.

Öfke ortaya çıktığında, kendine hâkim olma, akıl yürütme, olayları değerlendirme ve iyi ve kötüyü ayırma kabiliyeti tamamen ortadan kalkar.

Diğer insani kusurlar kendini gizleyebilir ve farklı görüntüler altında kendilerini saklayabilir ama öfke için bu söz konusu değildir. Öfke kendisini ne kadar çok ve büyük gösterebilirse o kadar amacına ulaşma şansının yüksek olacağını sanır.

“Hayatımızda öfkeden daha zalim ne vardır, öfkeden daha düşmanca davranan biri var mıdır?” Bu nedenle bu korkunç düşmana karşı her zaman eğitimli ve hazır olmalıyız.

Seneca ökenin insan doğasına tamamen karşı olduğunu şöyle açıklar.

  • İnsan karşılıklı birbirine yardım için doğmuştur, öfke karşılıklı yıkımı amaçlar.
  • Biri birliği arzular diğeri parçalamayı.
  • Biri yardım etmeyi diğeri zarar vermeyi.
  • Biri yabancılara bile yardım edecektir, diğeri en sevdiklerine bile zarar verecektir.
  • Biri başkasının iyiliği için kendini harcamaya hazırdır, diğeri eğer başkalarını kendisiyle birlikte düşürebilecekse tehlikeye atlamaya hazırdır.

Bazılarımız öfkenin bazen bizi cesur yaptığını ve faydalı olduğunu düşünebilir. Öfkemizi bu şekilde hiçbir zaman haklı çıkaramayız. Öfkenin hâkimiyetindeki cesaret ancak şiddet doğurur. Seneca der ki eğer öfkeli olmadan cesur olamıyorsak öfkeli olmak yerine cesur olmamak daha iyidir. Hiçbir zaman öfkeden bir fayda gelmez. Sonunda öfkenin tek getireceği sonuç yıkımdır.

Seneca kusurları erdemlerle karıştırmamamız konusunda bizi uyarır:

  • Eğer öfkeli olmadan cesur olamıyorsan,
  • Eğer açgözlü olmadan çalışkan olamıyorsan,
  • Eğer korkak olmadan sessiz olamıyorsan…

Bir erdeme ulaşmak için bir kusuru haklı çıkaramayız. Bu kusurların büyük bir yalanından başka bir şey değildir ve insanlar arasında çok hızla yayılır ve birden hayatımız kusurlarla işgal edilmiş olur yani kusurlar hayatımızı yönetmeye başlar zaten bu nedenle bunları kusurlar olarak adlandırıyoruz, özgürlüğümüzü bizden çaldıkları için.

Bir diğer açıklanması gereken konu ılımlı bir öfkenin aynı ılımlı bir aç gözlülüğün ve ılımlı bir kıskançlığın olmadığı gibi olmasının mümkün olmadığıdır. Ilımlı gibi gözüken öfke sonunda zalim bir efendiye dönüşür. Eski bir bilgelik metni olan “Sessizliğin Sesi”nin dediği gibi “kusurların gölgesinin bile sana yaklaşmasına izin verme.” yani kusurların gölgesinin bile bize yaklaşmasına müsaade etmemeliyiz çünkü onlar her fırsatta bizi yönetmeye çalışacaklardır.

Öfke konusunda diğer bir yanlış anlama “sevdiklerimizi korumak için öfke duymamız” gerektiğidir. Yani bir başkası sevdiğimiz birine kibar konuşmadığı veya saygılı davranmadığı zaman. Bu durumda öfkelenmek sadakatin veya arkadaşlığın bir işareti değildir ve içinde bulunulan durumu daha da kötüleştirecek ve sevdiğimiz kişiye daha fazla zarar ve üzüntü getirecektir. Saygılı olmayan birine öfke göstermemek veya tepki vermemek korkaklık değil ama soylu bir ruhtan gelebilecek akıllı bir davranıştır der Seneca. Sokrates’in kendisine tekme atan kişiye hiçbir tepki vermediğinde yanındaki müritlerinin şaşırmasını hatırlayalım. Sokrates onlara şöyle sorar, sizi bir eşek teptiğinde siz de onu teper misiniz? Öfkenin hâkim olduğu bir insanda akıl yürütme uçup gittiğinden bir hayvandan farkı kalmamıştır o yüzden bir tepkiyi hak etmez.

Bazılarının bir başka yanlış düşüncesi de öfkenin kontrol edildiğinde faydalı olabileceğidir. Öfkenin tam da doğası kontrol edilemez olmasıdır, bu nedenle öfkenin ortaya çıkışını engelleyici yöntemleri bilmek onu önlemenin tek yoludur.

Öfke ve Sağduyu birbirini dışlar

Doğru ve yanlışı veya iyi ve kötüyü ayırt etme akıl yürütme ile mümkün olabilir. Sağduyu hayattaki birçok akıl yürütmelerin sonucu elde edilmiş tecrübelerin birikimidir ve insanı insan yapan akıl yürütebilmesidir. Öfke ortaya çıktığında akıl yürütme yani insan doğası sürgüne gönderilir. Öfke hiçbir şeyle yarışmayı kabul etmez ve tam bir kontrol ve tek efendi olmayı ister.

Akıl yürütme ve öfke birlikte var olamazlar, birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirir. Bazı insanlar çok uzun bir süredir öfkeyle yaşadığımız için onun doğamızın bir parçası olduğuna inanırlar. Ancak öfke sonradan elde edilmiştir ve doğamızın bir parçası değil doğamıza aykırıdır.

Seneca aşağıdaki tabloda öfke ve aklıselim olmak karşılaştırır.

Öfke Aklıselim olmak
Hükümlerinde kaprislidir ve hükmü yanlış bile olsa hiçbir zaman kabul etmez. Kararlarında adil ve dürüst olmayı amaçlar.
Diğerini her pahasına yenmeyle daha çok ilgilenir. Sorunu anlamaya ve en adil çözümü bulmaya çalışır.
Diğerini dinlemeyi reddeder ve kendini savunmasına izin vermez. Her iki tarafı dinlemeye önem verir.
Tamamen dengesizdir ve sadece ileri atılmak için sabırsızlanır. Eylemi erteleyerek gerçeği bulmak için zaman kazanmaya çalışır.
Konunun dışındaki ıvır zıvır şeylerden etkilenir. Sadece konuya yoğunlaşır onu daha iyi anlayabilmek için.

Öfke her zaman öç alma amacıyla hareket eder. Bu öç alma düşüncesi ne kadar çocukça ve akılsızcadır. Biri diğerine zarar vermek ister çünkü kendisinin zarar gördüğüne inanır. Eğer bu düşünceyi çocuklarımıza öğretmiyorsak neden onu takip ediyoruz? Ne zaman incindiğimizi düşündüğümüzde öç alma düşüncesi ortaya çıkıyor. Gerçekten inciniyor muyuz yoksa incindiğimizi mi düşünüyoruz? Birçok kanılarımızın gerçeklerle bir alakası olmadığını biliyor muyuz? Çoğu zaman kanılarımızın eğitim sistemi, yetişkinler, kültür ve adetler, modalar ve arkadaşlar tarafından şekillendirildiğinin farkında değil miyiz? Şimdiye kadar birçok yanlış kanılar yüzünden ne kadar basit tartışmalar ve gereksiz üzüntülere neden olmuşuzdur. Tüm kanılarımızı kendimizi yanlış kanılardan kurtarmak için gözden geçirmemiz gerekir.

Öfke kendi deliliğini haklı çıkarmak için ne tür oyunlar oynar!” der Seneca. Gerçekten de öfkemizi haklı çıkarmak için ne kadar çok “amalar” buluruz: “ama böyle dedi, ama bunu yaptı, ama o haksızdı vb.” Şunu iyi bilmeliyiz ki öfkeyi hiçbir şey haklı çıkaramaz.

Öfkeli insan özgür değildir

İnsan öfkelendiğinde özgürlük uçar gider ve öfke tek efendi olur. Bu nedenle öfkeli insanlara karşı daha anlayışlı olmalı ve merhamet göstermeliyiz çünkü öfkenin kölesi olmuşlardır. İletişim yolları öfkeli insan ile tamamen kapanır, akla dayalı konuşmalar yapmak imkânsız hâle gelir. Öfkenin en büyük ilacı sabır ve zamandır. Öfke çok uzun zaman efendilik yapamaz ve bir süre sonra ayrılmak zorundadır ve o zaman iletişim tekrar kurulabilir ve fikirler değiş tokuş yapılabilir.

Öfke için bazı çareler

Öfkeye karşı bazı taktikler ve yetenekler geliştirmemiz faydalı olacaktır;

Sabrı geliştirmek: Sabır bir kalkan gibi bizi her tür saldırıya veya beklenmedik durumlara karşı bizi korur. Sabır olduğunda öfke büyümek için uygun ortamı bulamaz. Bedende sabır ne zaman soğuk, sıcak, açlık veya yorgunlukla karşılaştığımızda öfkelenmemektir. Akılda sabır ne zaman kibar olmayan sözler duyduğumuzda veya beklenmedik zorluklarla karşılaştığımızda zihinsel olarak sakinliği ve sağduyuyu koruyabilmektir. Sabır herkeste geliştirilebilir. Shantideva sabrı dikenlerle dolu bir dünyada çıplak ayaklarımıza giyilen bir ayakkabı gibi görür. Tüm dünyadaki dikenleri lastikle kaplamayacağımıza göre kendi ayaklarımızı kaplamak bizi bütün dikenlerden koruyacaktır der.

Öfkenin ilk işaretini görür görmez ona karşı durmak: Öfkenin ortaya çıkabileceği ortamlardan uzak durmak yani hijyen gibi hastalığı engellemek hastalık ortaya çıktıktan sonra onunla savaşmaktan daha kolaydır.

Öfke yavaş yavaş büyür bu nedenle onun varlığını fark etmek için sürekli kendimizi gözlemek ve öfke tohum aşamasındayken onu yok etmek. Burada kanılarımızı da değiştirmenin büyük faydası olacaktır.

Seneca biraz acı çekmenin öfkelenmekten daha iyi olduğunu söyler: Öfkeye kurban düşmektense biraz zorluk ve acı çekmek hiç sorun olmamalıdır çünkü öfkenin getireceği acı hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.

Öfkenin eline düştüğümüzde, hiçbir kelime söylememeye, hiçbir eylem yapmamayı ve hiçbir karar vermemeye çalışmalıyız: Başkalarından kendini uzaklaştırarak zaman kazanmaya çalışabilirsin. Senaca der ki “öfkeyi önlemenin en iyi yolu onu geciktirmektir” yani bir kaç dakika daha öfkeye direnebilirsek bizi terk etmiş olacaktır.

“Kibir ve cehalet bizi öfkelenmeye meyilli kılar” diyor Seneca: Kibir çünkü hiçbir eleştiri ve rekabet kabul etmez. Cehalet çünkü öfkeli insanın özgür olmadığını bilmez ve bu nedenle öfkeli olanın sözlerine ve eylemlerine tahammül gösteremez.

Seneca der ki “öfke diğer kusurlar gibi aklı baştan çıkarmaya çalışmaz ama onu zorla kaçırır.” Bu neden dolayı öfke en yıkıcı kusurdur ve arkasında harabeye dönüşmüş birisi bırakır.

Seneca bizi yine uyarır “hiç kimse kendisini öfkeden güvende hissetmesin çünkü kibar ve yumuşak olanları bile zalim ve şiddet dolu eylemlere sürükleyebilir.” Kendimize güvenmek yerine aldığımız kişilik eğitimine güvenmeliyiz. Bizi neyin öfkelendirdiğini gerçekten bilmiyoruz. Öfkeye karşı kendimizi her zaman hazırlıksız bulabiliriz bu nedenle herkesin bu konuda felsefi bir eğitim ve terbiyeye ihtiyacı vardır.

Tüm kötülüklerin en büyüğü öfkeden kaçmak ne büyük mutluluk çünkü onun yoldaşları delilik, gaddarlık, zalimlik, hiddet ve diğer yıkıcı kusurlardır!” diyor Seneca.

Öfke barış ve mutluluğumuz önündeki en büyük engeldir. Sabrımızı yeterince geliştirinceye ve kendimizi yeterince tanıyıncaya kadar öfkenin neden olacağı sayısız acılardan geçeceğiz.

Hepimiz Dünya Barışına katkıda bulunmak istiyoruz. Bunun en kısa ve çabuk yolu kendi öfkemizle mücadeledir. Bu gezegende ne kadar az öfke olursa o kadar çok canlı mutlu ve huzurlu olabilir.

Öfke ve buna benzer yıkıcı güçlere karşı bizi hazırlayacak felsefi bir eğitimin değerini kim inkâr edebilir?

Seneca’nın yaşadığı zamanlara göre bizim yaşadığımız zaman çok farklı olabilir ama insanın öfkeyi yok etme konusunda çok fazla ilerlemediğini görüyoruz. Hatta günümüz şartlarının öfkenin yeşermesine daha çok olanak verdiğini bile söyleyebiliriz. Öfke denen düşmanı daha çok tanıdıkça ona karşı her zaman bir adım önde olabiliriz. Felsefenin çağrısını tekrarlamanın zamanı “Kendini Tanı”.

GÜNER ÖRÜCÜ

KAYNAKLAR

  1. Moral Epistles, About Anger, Lucius Annaeus Seneca (Translated by Richard M. Gummere)
  2. A Guide to the Bodhisattva’s Way of Life, Shantideva

 

BEN, ATTİKE’Lİ…

Aegeus’un fırtınalı denizinde

Matemin yelkenlerini açıyorum

Yazgıma ödevin dümenini tutmak düşmüş

Dönüyor yüzümü zorluğa, meydan okumaya

Erdemin pruvasıyla dalgalar kırıyorum

Kader bu…

Matemin içinde yol almak, mateme karşı

Aklımda tanrılarla savaşmak dahi var

Onlar verecek değil yazgımı

 

Felaketin acısı yok üstümde

Ne zorluk korkutur beni, ne zorbalık

Bir, kaderimi bilir tanrılar

İşte ben, Attikeli!

Onu almaya geldim.

 

Ben, kendi ayaklarıyla kurban edilmeye gelen…

Niyetim gerçek bir kurban vermek, kendimden

Büyük ve gizli labirentinde yaşayan ölümden

Bu çürümüş, yönsüz dünyayı tanımazken

Onda bir yol bulmaya geldim.

 

Körpe ruhları ölüme, unutmaya yem edilmiş

Gençlikleri korkuya, endişeye terk edilmiş

Ölümü gösterip yaşamlar hapsedilmiş

Ölümün karşısında yaşamaya geldim

 

Temizler temizim çizdi yolumu

Cesaretle attım adımı

Kuşandı tüm silahlarıyla ruhum da

Cenk ile cenk etmeye geldim.

 

Açtım da büyülü iğini Ariadne’min

O gösterdi benden bana giden yolu

Çözdüm dâhice karmaşasını Daidalos’un da

Ödedim kefaretini, lanetlenmiş Minos’un

Özümde özümü saklayanı bularak, yenip de

Ben olmaya geldim.

 

İndim o gölgeler dünyasının merkezine

Şüphe yok, kaderimi ben seçtim.

Yenilgilerin kefaretiydi bu, ödedim.

Güreştim çirkin ve güçlü devle

Kendimi alt ettikçe, onu da alt ettim

 

Borcuydu atamın krallığının bu

Ruhuydu insanlığımın

Savaştan kaçarak yaşanmazdı çünkü

Gölgelerle savaşmadan ışığa çıkılmazdı

Yurdumu tinin ışığına taşımaya geldim

 

Bir Theseus vardı diyecekler

İnsanlığın yanında ve önünde çarpışan, direnen

Direnmeye devam edecek, görecekler

İradesi ve cesaretiyle onu daimi genç bilecekler.

 

Tüm bunları ruhuma o koydu

Ah, Dionysos’a terk ettiğim yüceliğim

Ariadne’m, temizler temizim.

 

Ruhun yüceliğini o gösterdi

Bir tiranın yanında açan bir kutsal çiçekti

Onda iyiliğe inandım, zarafete

Onda buldum bu bilgeliği

Yol, bilinmez değildi

 

Işıltısı, hiçliği boğdu

Aşkının önünde, yanında korkuya yer yoktu

Tecrübenin ipiyle örülmüştü o iğ

Bana inanmak sadece, cüret etmek düşmüştü

 

Ben, Attikeli Theseus

Bir kralın oğlu.

Ama soyluluğu atasından değil,

ruhunu doğuran bir kadından gelen.

Kaç yaşam sürecek olsa da ona,

İnsanlara duyduğu aşkın izinden giden…

 

Ben, Attikeli Theseus

Atina Kralı

Yazgım, yeryüzünde aramak bir yıldızı.

 

Kemal KARADAYI

 

SHALOTT’LU HANIMEFENDİ ÜZERİNE FELSEFİ BİR YORUM

Tüm toplumların tarihinde efsaneler hep karşımıza çıkar. Dünya’da nereye gidersek gidelim efsaneler, hikâyeler, mitlerle karşılaşırız. Bunlar bir anlamda birçok kuşakların hafızasında korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu efsaneler toplumun zaman içinde edindiği tecrübeleri ve bilgeliği içerir. Hikâye şeklinde olduğundan kulaktan kulağa kolayca aktarılmış, kolay ve sevildiği için de hafızada kalmıştır.

“Shalott’lu Hanımefendi[1]” Kral Arthur efsanesi ile ilişkilidir. Bu efsane sanat ve edebiyat çevreleri üzerinde uzun bir süre büyük bir etki uyandırmıştır. Onunla ilgili yazılmış şiirler vardır, en meşhurlarından birisi de şair Alfred Lord Tennyson’a aittir ve bu makalede yorumlayacağımız şiirdir. Resim dünyasında bu efsanenin çeşitli sahneleri birçok kez resmedilmiştir.

Kral Arthur efsanesinin Hristiyanlık öncesi döneme ait olduğu kabul edilir. İdeal bir yönetici ve yönetim şekli açısından bütün toplumların her zaman hayali olmuştur.

Efsaneler sözel geleneğin bir parçasıdır ve bir tür bilgelik ve yaşam deneyimi içerirler. Bu nedenle her biri ayrı ayrı felsefi açıdan incelenmeye ve yorumlanmaya değerdir.

Örneğin, Kral Arthur efsanesinde Camelot; adalet, gerçek ve güzellik tarafından yönetilen ideal bir ülkeyi temsil eder. Kral Arthur da adalet, gerçek ve güzelliğin bedenleşmiş hâlidir. Tennyson “Camelot” kelimesini şiirinde biri hariç bütün kıtaların sonunda tekrarlar. “Camelot” mükemmel yani ideal ülkedir, insanlığın hedefidir, herkesin ulaşmayı hayal ettiği yerdir.

Yuvarlak Masa Şövalyeleri Camelot ülkesinin kabinesidir. Bunlar şövalyelerdir ama sadece savaşmayı bilen değil ama içlerinde adalet, gerçek ve güzellik değerlerini geliştirmiş kişilerdir ve bu değerler aracılığıyla hareket ederler. Şövalyeler insanlığı adalet, gerçek ve güzelliğe ulaştırmak için savaşırlar, hayatlarını buna adamışlardır. Bir anlamda şövalyeler filozoflardır çünkü adalet, gerçek ve güzelliğin sürekli arayışı içindedirler ve onu gerçekleştirmeyi çalışırlar. Şövalyeler insanları yıldıran ve acı çekmelerine neden olan öfke, şiddet, nefret, açgözlülük ve bencillik gibi yıkıcı güçlere -ki efsanelerde canavarlar olarak temsil edilirler- karşı savaşırlar. Şövalyeler her zaman zulüm görenlerin ve muhtaç olanların yanındadır çünkü diğerleri için merhamet ve sevgi beslerler. Yuvarlak masa birliğin sembolüdür yani etrafında birleştikleri değerlerin birliği.

Şimdi Tennyson’un şiirinden bazı mısraları yorumlayalım.

Shalott’lu Hanımefendi bir nehrin ortasındaki ada olan Shalott’ta bir kulede yaşayan bir kadının hikâyesini bize anlatır. Bu nehre paralel olan ve Camelot’a giden bir yol vardır. Şövalyelerle ilgili efsanelerde sıkça görülen bir konu şövalyelerden birinin bir kadına âşık olmasıdır. Aslında bu kadın kendisinde güzellik, iyi yüreklilik ve zarafeti bulduğumuz ruhun bir sembolüdür. Âşık olduğu kadının peşinde koşan şövalye ruhunun yani en iç varlığının arayışı içinde olan filozofu temsil eder. Kulede hapsedilmiş kadın, Platonik öğretilere göre bedene hapsolmuş ruh yani cehaletin mağarasındaki insandır. Nehir ve Camelot’a giden yolsa insanın kendisine yani gerçek varlığına yolculuğuna işaret eder.

Shalott’lu Hanımefendi, kulenin etrafında yaşayan insanlar için periye benzer biridir. İnsanlar onun sesini duyarlar; onun hikâyesini biliyorlardır ancak onu hiç bir zaman görmemişlerdir. Aynı ruhumuzla ilgili bildiğimiz ve duyduğumuz birçok hikâyelere rağmen bize bir peri gibi ulaşılmaz ve hayali bir varlık gibi gelir.

Gece gündüz orada

Parlak renklerle büyülü bir kilim dokur.

Kulağında bir fısıltı duyar,

Eğer Camelot’a bakmak için

dokumayı bırakırsa,

üzerine bir lanet gelecektir.

Lanetin ne olduğunu bilmez,

Ve bu nedenle durmadan dokur…

Kendisine hiç bakmaz   

Shalott’lu Hanımefendi.

Her gün, Shalott’lu Hanımefendi odasındaki aynaya yansıyan manzaranın resmini bir duvar halısına dokur. Lanetten dolayı dokumayı bırakamadığından, pencereye gidip dışarıya bakma imkânı olamaz ve manzaranın aynadaki yansımasıyla yetinmek zorunda kalır. Dokuma eski geleneklerde kutsal bir iştir. Örneğin eski Yunan mitolojisinde üç  “Kader[2]” tanrıçası karşımıza çıkar. Bunlar Clotho (eğiren), Lachesis (tahsis eden) ve Apropos’dur (geri döndürülemez olan). Bunlar, Doğu Geleneklerindeki Karma Yasasına[3] benzetilebilir. Eylemlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimizle kendi hayatlarımızı sürekli dokuruz bir anlamda; hayatta karşılaştığımız hem hoşa giden hem de acı veren her şeyin nedeni kendimize ait eylemlerdir. Lachesis; eylemlerimize, sözlerimize ve düşüncelerimize göre bize tahsis edileni verir. Sürekli durmadan dokuma durmadan yarattığımız Karmayı yani sonuçlarını daha sonra göreceğimiz etkileri işaret eder. Düşüncelerin, sözlerin veya eylemlerin olmadığı tek bir an yoktur, hatta uykumuzda bile eylem yapmaya devam ederiz, yani rüyamızda bile kızar, diğerlerini kırar ve incitmeye devam edebiliriz.

Shalott’lu Hanımefendi dokumayı bırakırsa lanet üzerine gelecektir; dokumayı durdurmak karmayı üretmeyi durdurmak demektir yani hiçbir negatif söz, düşünce ve eylemde artık bulunmamaktır. Geçmişte yapılan eylemlerin bir sonucu olarak insanlar kulede esirdir, yani hayata gelmeye mahkûmdurlar. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında esaret de ortadan kalkacaktır, yani bir tür Nirvana, sonsuz mutluluk hâli elde edilecektir. Sıradan insanlara lanet gibi gözüken şey manevi yolda olan birisi için kurtuluş ve mutluluktur. Kaderin üç tanrıçasının elinden kurtulmak yani kaderini aşmak mümkündür.

Tüm yıl boyunca önünde asılı olan

Berrak aynaya yansıyarak

Dünyanın gölgeleri ortaya çıkar.

Şeylerin yansımalarını aynada görmek Platon’un Mağara Efsanesi’deki gölgeleri bize hatırlatır. Platon bu dünyayı yansımalar ve gölgeler dünyası olarak tasvir eder yani gerçek olmayan, hayalimizin ürünü olan görüntüler dünyası olarak. Şartlanmış zihinlerimizden ve alışılagelmiş düşünme şekillerimizden dolayı bu görüntüler dünyasını gerçek sanarak, görüntülerin peşinde koşar dururuz. Bu görüntüler, aynı aynadaki görüntü gibi nedenlerin ve şartların sonucu olarak ortaya çıkar. Hayattaki görüntüler bizim yarattığımız şartlar ve sonuçlar nedeniyle zihnimizin ortaya çıkardığı görüntülerdir.

Shalott’lu Hanımefendi eğer pencereden doğrudan dışarıya bakarsa lanetlenecektir. Bu lanetten korkma toplumun genel akışına bireyi hapis eder, herkesin gittiği yolda gider, kalabalığın verdiği aldatıcı güvenle korkularından kaçar. Alışılagelmiş düşünce kalıplarına ve yollarına meydan okumak cesaret gerektirir. Ama ancak kendi yolumuzda yürürsek kendimizi keşfetme şansımız olabilir. Maceracı ve kâşif ruhlu olmamız gerekir yoksa yeni şeyler öğrenmek ve keşfetmek mümkün olmayacaktır. Alışkanlıklarımızı ve rutin yaşamımızı, ön yargılarımızı ve düşünme kalıplarımızı kırmak özgürlüğe açılan kapı olacaktır. İçine hapsolduğumuz dünyayı tıpkı etrafındaki kozayı ören ipek böceği gibi kendimiz ördük.

Shalott’lu Hanımefendi yansımalardan ve rutinden yorulduğu için lanetine meydan okur. Aynada gördüğü ve âşık olduğu şövalyesi Lancelot’a ulaşmak için dokumayı bırakır ve pencereden dışarı bakar. Aşk, kendini aramanın ve keşfetmenin itici gücüdür. Bu aşk bilgeliğe duyulan aşktır, maneviyatta ilerlemeye duyulan aşktır. Bu Gerçeğe, Adalete ve Güzelliğe duyulan aşktır. Aşk sayesinde alışkanlıklar ve rutin kırabilir.

Sonunda kuleyi terk eder ve nehirde bulduğu bir sala binerek kendisini Camelot doğru akan nehre bırakır. Hapis olduğu kuleyi terk etme cesaretini bulduktan sonra âşık olduğu şövalyeye, yani Gerçek, Adalet ve Güzelliğe doğru yolculuğa başlar. Yolculuğun sonunda, gülümseyen bir yüz ifadesiyle ölür çünkü ulaştığı yerde mutludur. Bu hapsolduğu dünyanın, cehaletin, gölgeler ve görüntüler dünyasının ölümüdür. Fiziksel ölüm, bir çeşit manevi dünyada doğmaktır.

Sanırım Shalott’lu Hanımefendi hepimizle bir şeyler paylaşıyor. Her birimiz zaman zaman onun gibi hissettik, hayatımızı değiştirmek istedik ama her zaman onun cesaretini kendimizde bulamadık.

Efsaneler içimizdeki derinliği korumak, ruhumuzla bağımızı sürekli canlı tutmak için bize yardım ederler, bize yaşadığımızı hissettirirler.

Shalott’lu Hanımefendi kendimize olan yolculuğa çıkabilmek için ihtiyaç duyduğunuz aşkı ve gücü hepimize vermesi dileğiyle.

Güner ÖRÜCÜ

DİPNOTLAR:

[1] İngilizce’de “The Lady of Shalott” İngiliz şair Alfred, Lord Tennyson (1809–1892) tarafından yazılmış bir şiirdir ve Kral Arthur efsanesindeki Astolatlu Elaine ile ilişkilidir.

[2] Moirai veya Moerae, Roma mitolojisinde Fateler.

[3] Her yapılanın bir karşılığı olduğu ilkesi ve hayatın bunun tarafında yönetildiği anlayışı. Halk arasında etme-bulma dünyası diye adlandırılır.

YAŞAMI DESTEKLİYORUZ

Aktiffelsefe ailesi olarak yaşamı destekliyoruz.

Daha iyi bir Dünya ve Türkiye için çalışan gönüllüleriz.

Çalışma tarzımızı, sadece sonuçları düzeltmek için değil, sebepleri ortadan kaldırmak için belirliyoruz.

Örneğin, orman yangını sonrası ağaç dikiyoruz ama orman yangınları olmasın diye uğraşıyoruz.

Yardıma muhtaç insanlara malzeme yardımı yapıyoruz ama kimse yardıma muhtaç olmasın diye uğraşıyoruz.

Çocuklar ve kadınlar şiddet gördüğünde, yaşlılar yalnızlık çektiğinde rehabilitasyon için yanlarına gidiyoruz ama kimse şiddet görmesin, yalnız kalmasın diye uğraşıyoruz.

Sadece farklı kültürlere ait birçok bilgi vermiyoruz, zamansız değerleri bulmak ve yaşamak için uğraşıyoruz.

Sportif faaliyetler yapıyor ama fiziksel-psikolojik ve zihinsel sağlık için hareket ediyoruz.

Sanatla ilgili yarışmalar, festivaller, gösteriler, sergiler yapmakla yetinmiyor, sanatın mesajını kavramakla uğraşıyor, “hayatı yaşama sanatı”nı geliştiriyoruz.

Hayvan barınakları onarıp, hayvanlara yiyecek-su dağıtıyoruz ama hayvanlarla dost olmak için uğraşıyoruz.

İnsanlığın güncel sorunları hakkında “sadece” konuşmuyor, çözümünde üzerimize düşen görevleri, sorumlu bir vatandaş olarak çözmek için uğraşıyoruz. Doğanın bir parçası olduğumuzu kabul ediyoruz.

Toplum içinde birlikte yaşamı engelleyen kabalık, kibir, cimriliğe karşı nezaketi, alçak gönüllüğü ve cömertliği ortaya çıkarmak için uğraşıyoruz.

Biliyorum demiyor, öğreniyorum diyoruz.

Ayrımcılık yerine insan sevgisini geliştiriyoruz.

Tembellik ve erteleme yerine çalışkanlığı koyuyoruz.

Çünkü biz daha iyinin var olduğunu, tarihten ilham alarak öğrendik.

Örnek olmaya çalışan insanlar olarak, önce biz değişirsek, ülkemizin ve dünyanın değişeceğini savunuyoruz.

30 yıldır yaşamı destekliyoruz.

 

OYA UYSAL

AKTİFFELSEFE KÜLTÜR DERNEĞİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI

STOA FELSEFESİ

Bu çalışmada, özel olarak Roma İmparatorluğu’nu ve genel olarak Batı düşünce tarihini derinden etkilemiş olan Stoacılık akımı ele alınmıştır. Stoacı filozofların hayatları, eserleri, düşünce sistemleri incelenmiş; onların hem kendi zamanlarında hem de günümüzde yarattıkları etkiler araştırılmıştır. Pek çok Stoacı filozof olmakla beraber, bu çalışma Zenon, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius ile sınırlı tutulmuştur.

STOACI FİLOZOFLARIN HAYATLARI

ZENON

Zenon’un hayatındaki önemli tarihlerle ilgili farklı fikirler vardır. Bunlar arasında en çok kabul edilen, Kıbrıs’taki Kition kentinde M.Ö. 333/2 yılında doğduğu ve M.Ö. 262/1 yılında Atina’da öldüğüdür.

Ticari amaçla yaptığı bir yolculukta, içinde bulunduğu gemi kaza yapmış ve aslında amaçladığı şey bu olmamasına rağmen, geçirdiği kaza sonucunda Atina’ya gelmiştir. Atina’daki bir kitapçıda okuduğu Ksenophon’un Anılar kitabında bahsedilen Sokrates’ten ve onun felsefesinden çok etkilenmiştir. Kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sormuş, kitapçı da o sırada yoldan geçmekte olan Kinik Okulu’na mensup Krates’i gösterip, onu takip etmesini söylemiştir. Zenon’un felsefi hayatının başlangıcı böyle olmuştur.1

Kiniklerden ders almakla birlikte Zenon, aynı zamanda Akademia’daki filozofların derslerini dinlemeye de gitmiştir. Yaklaşık M.Ö. 300’de, Atina Agorasında (şehir merkezinde) bulunan, sütunlu bir yapı olduğundan dolayı Stoa Poikile denen yerde, dersler vermeye başlamıştır. Stoa, antik Grek dilinde sütunlu galeri anlamına gelir. Zenon’un öğrencilerine de Stoacılar denmiştir.

Zenon; Stoa Poikile’de kırk yıl ders vermiş, verdiği dersler ve örnek kişiliğiyle Atinalıların büyük saygısını kazanmıştır. Gençleri erdeme ve iyi olana yöneltmesinden ötürü kendisine şehrin anahtarı verilmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra kral vekili olan Antigonos Gonatas, onun derslerini dinlemiş ve Pella’daki saraya gelmesi için onu davet etmiştir. Zenon yaşlılığını öne sürerek bu daveti reddetmiş, yerine öğrencisi Persaios’u göndermiştir.

M.Ö. 262/1 yılında da, ardında Stoacılık isminde felsefi bir akım ve pek çok öğrenci bırakarak, Atina’da hayata gözlerini yummuştur.2

SENECA

M.Ö. 4 yılında, İspanya’nın Cordoba şehrinde dünyaya gelmiştir. Genç yaşta teyzesi tarafından Roma’ya götürülmüş, orada hitabet ve Stoa felsefesi ile ilgili eğitim almıştır. Sağlık sorunlarından dolayı Mısır’a gitmiş, 31 yılında Roma’ya geri dönmüştür. Kölelerin gördüğü muamele ve insan hakları konusundaki söylevleri dönemin imparatoru Cladius’un tepkisini çekmiş ve 41 yılında Korsika’ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde üç temel felsefi eser yazmıştır.

49 yılında Roma’ya dönmesine izin verilmiş, gelecekte imparator olacak Neron’un eğitmeni olmuştur. Neron imparator olduktan sonra onun yönetiminin ilk kısmı olan 54 ve 62 yılları arasında devletin temel yöneticilerinden biri olmuştur. Daha sonra Neron’un uyguladığı kötü politikalara katılmayarak, yönetimden çekilmiştir. Bu dönemde en iyi felsefi eserlerini yazmıştır. Düşmanları, Neron’u öldürmek istediğine dair Seneca’yı karşı komplo kurmuş ve Neron’un emriyle 65 yılında Roma’da idam edilmiştir.3

Eserleri arasında Ahlaki Mektuplar, Tanrısal Öngörü, Yaşamın Kısalığı Üzerine, Troialı Kadınlar, Teselliler, Phaedra, Ruh Dinginliği Üzerine, Hoşgörü Üzerine, Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine, Doğa Araştırmaları sayılabilir.

EPİKTETOS

M.S. 55 yılında Pamukkale yakınlarındaki Hierapolis’te köle bir aileye doğmuştur. Kendisi de bir zamanlar köle olan ve İmparator Neron tarafından azat edilen Epaphroditos’a uzun yıllar köle olarak hizmet etmiştir. Gerçek adı bilinmemektedir, “Epiktetos” satın alınmış köle anlamına gelmektedir.

Efendisi, Epiktetos’un zekâsından etkilenmiş ve onun, dönemin Stoacılarından biri olan Musonius Rufus’un derslerini dinlemesini sağlamıştır. Epiktetos özgürlüğüne kavuştuktan sonra bütün zamanını felsefeyle ilgilenerek geçirmiş ve Roma’da dersler vermiştir.

M.S. 89’da İmparator Domitianus, filozofları Roma’dan kovmuştur. Bunun sonucunda Epiktetos, Yunanistan’da bulunan Nikopolis şehrine gitmiş ve kendi okulunu kurmuştur.4

Ölüm tarihi bilinmeyen Epiktetos, yazılı eser bırakmamıştır. Öğretisini, öğrencisi Arrianus yazıya geçirmiştir. Eserleri arasında; Düşünceler ve Sohbetler, Söylevler, İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar sayılabilir.

MARCUS AURELIUS

21 Nisan 120 tarihinde Roma’da doğan Marcus Aurelius’un ismi bir unvan olup, “Altından Mars heykeli” anlamına gelmektedir, aynı zamanda isim Roma İmparatorluğu’nun altın çağını yaşattığı anlamında bir göndermedir. Tam ismi Marcus Aurelius Antoninus Augustus’tur.

Roma’da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir, üç yaşında babasını kaybeder ve dedesi tarafından yetiştirilir. Şiir, hitabet, edebiyat, tiyatro, müzik, geometri, Yunanca ve Latince gibi pek çok konuda, dönemin en ünlü hocalarından eğitim almıştır. 12 yaşındayken felsefeye ilgi duymaya başlamış, Stoacı filozofların derslerine katılmıştır.5

İmparator Hadrian tarafından fark edilmiş ve onun tarafından evlat edinilmiştir. Hadrian imparatorluğu, kendisinden sonra Marcus Aurelius’u halef göstermesi koşuluyla Antoninus Pius’a devretmiştir.17 yaşında halef imparator ilan edilen Marcus Aurelius, 96-180 yılları arasında görev yapan “Beş İyi İmparator”un sonuncusudur.

Roma İmparatorluğu’nun altın çağı olarak geçen on dokuz yıllık hükümdarlığının on yedisinde savaşta, cephede ve seferde olan Marcus Aurelius, en önemli eseri olan “Kendime Düşünceler”i savaş çadırında yazmıştır.

17 Mart 180’de Viyana’da ölmüştür. Bugünkü uluslararası hukuk sisteminin kökeni olan Roma hukuku, onun Stoacı düşüncelerinden büyük oranda etkilenmiştir.6

FELSEFİ SİSTEM

Felsefi bir sistem olarak incelendiğinde Stoacılığın Kiniklerden ve Sokrates’ten etkilendiği görülür. Stoacılığın felsefi sistemi; Tanrı, doğa ve insan hakkındaki görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır.

Tanrı: Stoacılığa göre Tanrı; canlı, ölümsüz, zeki, içinde hiçbir kötülük barındırmayan, evrenle ve onun içindeki varlıklarla ilgilenen, insan biçimine sahip olmayan bir varlıktır. O; evreni şekillendirendir, bütün varlıkların babasıdır ve çeşitli güçlerine göre, farklı isimler alır.

Tanrı; ilksel kaynak olan ateştir, maddesel evreni oluşturan daha kaba öğeler ondan gelir. Tanrı’dan gelen bu kaba öğeler, sonunda yine O’na döner. Stoacı öğretiye göre Tanrı evreni oluşturur, sonra evrensel bir yangınla onu yok eder. Evren, sonu olmayan bir yaratma ve yok etme döngüsüne tabidir.

Stoacılar, evreni bir amaca göre düzenlenmiş rasyonel bir sistem olarak değerlendirmişlerdir. Evren tek bir canlı organizma, bütün parçaları birbirine bağlı olan rasyonel bir bütündür.

Tanrı’yı, maddeye şekil vermede çok usta bir zanaatkâra benzetirler. Tanrı’nın büyük bir organizma olarak görülen evrenin çeşitli parçalarını bir amaç doğrultusunda en iyi şekilde düzenlediğini söylemişlerdir.7

Doğa: Stoacılıkta doğa olarak geçen şey, evrendir. Evrendeki her şey, Tanrı’nın farklı tezahürleridir. Tanrı ile evren arasındaki ilişki, ruhla beden arasındaki ilişki gibidir. Stoacılığın doğaya bakış açısı aşağıdaki ifadeyle özetlenebilir:

“Her şey görkemli bütünün bir parçası,

Ve bunun bedeni Doğa, ruhu Tanrı.”

Stoacı öğretiye göre evren iki ilkeden oluşmuştur: edilgen bir ilke olan madde ve etkin bir ilke olan Tanrı. Etkin ilke olan Tanrı, edilgen ilke olan maddeyi etkiler. Zenon’a göre Tanrı, maddeye; balın peteğe nüfuz etmesi gibi nüfuz etmiştir.8

Tanrı, evrenden ayrı bir varlık değildir, evrenin ruhudur. Her varlıkta, tanrısal ateşin bir parçası bulunur.

Zenon’a göre rastlantı diye bir şey yoktur, her şey doğa yasalarına göre belirlenir. Evrende bulunan bütün varlıklar, evrensel olan bu doğa yasalarına tabidir. Evren ve içindeki her şey, Tanrı tarafından belirlenen nihai bir amaca doğru ilerler.9

İnsan: Kıvılcım ilksel ateşe, damla okyanusa göre ne ise, insan da Tanrı ve evrene göre odur.10

Evrende rasyonel bir düzen olduğundan aynı rasyonellikten pay alan insan zihni, bu yapıyı ve düzeni anlayabilmektedir. İnsanın rasyonel olarak düzenlenmiş bir evrendeki durumu, insana birtakım ödevler yükleyip, onu ahlak açısından iyi olanı seçmeye zorlar.

İnsanın, insan olarak sahip olduğu düşünme, düşünerek eylemde bulunma özelliğine engel olan, ona aykırı olan şeyler, insan doğasına aykırı ve ona uygun olmayan şeylerdir. Stoacılara göre, bir bitkinin uygun çevre koşullarına sahip olmaması, bundan dolayı beslenip büyüyememesi onun doğasına aykırı bir durumdur ve bundan dolayı onun için kötüdür. Böylece insanın sağlıklı, sağlam aklına, düzgün düşünme eylemine aykırı olan şeyler (tutkular gibi), onun doğasına aykırı olan ve doğal olmayan şeyler olacaktır.

Stoacılara göre doğada bulunan varlıkların kendi doğalarına ve evrensel doğaya uygun olan davranışları onlar için iyidir. İnsanın durumunda ise bu davranış, onun ahlaki eylemidir ki bu onun ödevini oluşturur.11

Stoacılıkta bu ahlaki eylem ve ödev kavramı, kısıtlayıcı bir durumu ifade etmez. Onlara göre gerçek özgürlük, insanın kendi iradesini tanrısal iradeye tabi kılmasından ortaya çıkar. Tanrısal iradenin göstergesi olan doğa yasalarını ve onların işleyişini bilip kendisini isteyerek onlarla uyumlu kıldığı, bu yasalara bilinçli bir şekilde itaat ettiği zaman insan, özgürleşir.

Özgürlük, insanın evrensel, tanrısal yasayı kendi yasası olarak benimsemesi, kendi yasası kılmasıdır.12

Doğa yasalarına göre davranması gereken insanın ahlaki olarak iyiyi seçmesi konusunda Stoacıların iyi ve kötü hakkındaki görüşleri karşımıza çıkar. Onlara göre, her insanın içinde olan Tanrı iyidir, kötülükler tutkularının esiri olmuş insanların eseridir. Evrendeki kötülük tanrısallığa olan inancı sarsmaz, nasıl bir tabloda gölge, ışığı ve renkleri belirgin hâle getiriyorsa, kötülük de iyiliği ortaya çıkartır. Her şeyin karşıt çiftler halinde var olduğunu, kötü ve kötüler olmasa, iyi ve iyiliklerin de olmayacağını çünkü karşıtlardan birini aldığınızda diğerinin de ortadan kalkacağını söylerler ve kötünün, iyi ve iyiliğin gerçekleşmesi için bir araç olduğunu savunurlar.13

Stoacılar, insanları ve eylemleri iki gruba ayırmışlardır. İnsanları; bilgeler ve bilgisizler, eylemleri de erdemler, iyiler ve erdemsizlikler, kötüler olarak sınıflandırırlar.

Stoacılar bilge insanı şöyle tanımlar: Bilge insan, bütün insanlar arasında özgür olan tek insandır, çünkü o iradesini kullanarak kendine hakim olma gücüne sahiptir. Bilge insan, bütün insanlar arasında güzel olan tek insandır, çünkü güzel olan yalnızca erdemdir ve erdeme sahip olan yalnızca odur. Yine bütün insanlar arasında gerçek anlamda zengin ve mutlu olanın yalnızca o olduğu söylenebilir, çünkü ruhun iyileri en değerli olanlardır ve gerçek zenginlik de hiçbir şeye ihtiyacı olmamaktır.

Bedene köle olmamak, bedenin istekleri uğruna yaşamamak, daima daha fazlasını isteyerek tutkuların esiri haline gelmemek, Stoacıların, ahlaklı ve mutlu bir insan olmak için şart koştuğu temel ilkelerdir. Ölüm korkusunu yenmek ve kaderin üstünlüğü karşısında bile bireysel özgürlüğün farkına varmak için de felsefeyi bir araç olarak görürler.

İnsan felsefeyi bir araç olarak kullanıp, doğaya uygun yaşamanın bilgisine eriştikçe ve sürekli olarak geliştirdiği bu bilgiyi hayatında uyguladıkça bilge bir insana dönüşür. Bu insan, nelerin kendi elinde ve nelerin de kaderin hükmünde olduğunu çok iyi bilir. Bilge insan duygularının efendisidir, her şeyini kaybetmek onu korkutmaz, günün birinde kaderin, servetini veya sağlığını geri alabileceğinin farkındadır.

Bilge insan hangi durumda olursa olsun, başına gelecek her şeye karşı kayıtsız kalmak zorundadır. Zenginlik, fakirlik, hastalık, başarı, şöhret, zafer, mağlubiyet gibi başa gelebilecek her şeye karşı kayıtsız kalmak durumundadır. Böyle yapmazsa ölçüsüz davranmış olur, bu da onu mutsuzluğa sürükler.14

Stoacı öğretide doğanın, yani aynı babanın çocukları olan insanlar kardeştirler ve bundan dolayı haklar açısından eşit ve özgürdürler. Bu görüşten hümanizm ve dünya vatandaşlığı kavramları ortaya çıkmıştır.

Stoacılar, insanlar arasında var olduğu söylenen soylu-avam, özgür-köle, zengin-fakir gibi farklılıkların önemi olmadığını söylemişlerdir. Asıl farklılığın; doğa yasalarına uygun yaşayan bilgelerle, doğa yasalarına karşı çıkan bilgisizler arasında olduğunu belirtmişlerdir. Gerçek özgürlük dışsal değil de içsel olduğundan, kendi tutkularına hakim olan bir köle özgür, kendi tutkularının esiri olan bir kral da köle olabilir.15

İnsandaki düşünme yetisinin tanrısal düşünceden geldiği ve bunun bütün insanlarda olmasının onları birleştirdiği düşüncesinden yola çıkan Stoacılar, insanların çeşitli devletler halinde, çeşitli yasalar altında değil de, evrensel bir devlette tüm insanlara aynı şekilde uygulanan yasalar altında bulunmaları gerektiğini savunmuşlardır. Stoacıların, bütün insanların hak olarak eşit olduğu düşüncesinden yola çıkarak oluşturdukları bu dünya vatandaşlığı kavramı, Roma İmparatorluğu’nda gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.16

ETKİLER

Stoacı felsefe, M.Ö. I. ve M.S. V. yüzyıllar arasında Roma İmparatorluğu’nun düşünce sistemini büyük oranda etkilemiş ve Roma hukukunun oluşmasında rol oynamıştır. M.Ö. 27 ve M.S. 250 yıllarını kapsayan Klasik Hukuk Dönemi, Roma hukukunun gelişmesine en çok katkı sağlayan dönem olarak kabul edilmektedir.17

Doğal hukuk teorisini ilk olarak geliştirenler Stoacılar olmuştur. Stoacılara göre doğal hukuk, doğayla uyum içinde bulunan, sabit ve ebedi, temel adalet ilkelerinden oluşmaktadır. Bu teorinin insan haklarına katkısı büyüktür. İnsan haklarına kaynaklık eden insan özgürlüğü ve eşitlik gibi temel hakları tanımakta ve bunlara bir koruma alanı sağlamaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeyde bir insan hakları sistemi kurulmasına zemin hazırlamaktadır.18

Roma’da kölelerin maruz kaldığı aşağılanmalar ve işkenceler aleyhine konuşmalar yapan ve insanların dikkatini bu yöne çeken kişilerden biri, Seneca’dır. Bu konuşmalarından dolayı dönemin imparatorlarının tepkisini çekmiş ve sürgüne gönderilmiştir.19

Epiktetos’un ondan dersler aldığı Stoacı bir filozof olan Musonius Rufus, M.S. I. yüzyılda, eğitimde kız çocuklarına, erkek çocuklara verilen aynı fırsatın verilmesi gerektiğini ve erkekler kadar kadınların da felsefeyle ilgilenebileceğini savunmuştur.20

Roma hukukunun Stoacılıktan geldiği kabul edilen üç temel ilkesi: Honeste vivere, Alterum non leadere, Suum cuique tribuere’dir. Bunlar; dürüst yaşamak, hiç kimseyi incitmemek, herkese kendi hakkını vermek anlamına gelir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius, bu üç ilkeyi kişiliğinde ve davranışlarında birleştirmişti.21

İnsan haklarına yönelik ilk düşünceler, Stoacılıkta karşımıza çıkmaktadır. Stoacılıkta görülen insan hakları, özgürlük ve eşitlik gibi konular, çok daha sonra, Fransız Devrimi’ni etkileyen düşünür Jean Jacques Rousseau’nun eserleri üzerinde büyük etkiye sahip olacaktır.

Tanrı’nın her yerde olduğu, evrenin onun bedeni olduğu düşüncesi ve ödev kavramı ise modern Batı felsefesinin düşünürleri olan Spinoza ve Kant’ın fikirlerini etkileyecektir.22

Stoacı filozofların, Stoa felsefesinin temel kavramları olan pratiğe geçirmek, arzulara hakim olmak, doğaya uygun yaşamak, zorluklar karşısında güçlü olmak ve zihne hakim olmak konularında söyledikleri arasından bazı örnekler aşağıdadır:

Pratiğe Geçirmek

Bizi felakete sürükleyen şey, felsefeyi dilimizin ucuyla tadar tatmaz filozof rolü oynamaya başlamak, başkalarına yardımcı olmayı düşünmek, dünya insanlarını ıslah etmeyi istemektir. Ey dost! Önce kendini ıslah et! Sonra, insanlara felsefenin ıslah ettiği bir adam göster.

Epiktetos

Değerli şeyler konuşmak ile değerli şeyler yapmak arasında çok fark vardır.

Epiktetos

“Yarın bambaşka bir insan olacağım’’ diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun? Bugün, yarın için hazırlan. Böyle yapmazsan yine erteleyeceksin.

Epiktetos

Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.

Marcus Aurelius

Arzulara Hâkim Olmak

Arzu ve korkularını bertaraf et! Sana zulmeden kimsenin kalmadığını göreceksin.

Epiktetos

Hayatında olup biten şeylerin dilediğin şekilde olmasını dileme. Nasıl oluyorsa öyle olmasını arzu et! Böyle davranırsan her daim mutlu olursun.

Epiktetos

Tutkulardan arınmış zihin güçlü bir kaledir, insanın sığınabileceği ve içindeyken hiçbir şekilde saldırıya uğramayacağı daha sağlam bir yer yoktur.

Marcus Aurelius

Doğaya Uygun Yaşamak

Büyük ve genel, küçük ve yerel her konuda, doğa kanunlarıyla uyumlu bir şekilde kendinize yol gösterin. Sizin en büyük idealiniz, iradenizi doğa ile uyumlu hale getirmek olmalıdır.

Epiktetos

Özgürlük sizin gücünüzün sınırlarını ve tanrısal iradenin koyduğu doğal sınırları anlamanızdan sonra gelir. Yaşamın sınırlarını ve kaçınılmazlığını kabul ederek, onlarla savaşmak yerine onlarla birlikte çalışarak özgür oluruz.

Epiktetos

İnsana, insana özgü işler yapmak keyif verir. İnsana özgü işlerse kendi türünden olanlara iyi davranmak, duyguların esiri olmamak, iyiyi ayırt edebilmek, evrenin doğasına ve ona uygun gerçekleşenler üzerine düşünmektir.

Marcus Aurelius

Düzenli bir evren olduğunu bilmeyen biri kendisinin de nerede olduğunu bilmez. Evrenin doğal amacını bilmeyen biri kendisinin kim ve evrenin ne olduğunu bilmez.

Marcus Aurelius

Hatırla ki, felsefe senden sadece senin doğanın istediğini istiyor, sen doğaya uygun olmayan bir şey istemişken.

Marcus Aurelius

Doğaya uygun yaşamak en yüce iyiye ulaşmaktır. Bu da bilge kişi tarafından gerçekleştirilir. Bilge kişi yaşamın dümeninde oturur.

Seneca

Zorluklar Karşısında Güçlü Olmak

Hiç kimsenin başına katlanamayacağı bir şey gelmez.

Marcus Aurelius

Başkalarının verdiği imkânla ışık saçan biri olma, başkalarının yardımıyla elde edilecek sükûnete ihtiyaç duyma. Özetle bir adamın kendi başına dik durması gerekir, dik tutulması değil.

Marcus Aurelius

Yakınmadan, sabırla katlandığımız denenmeler bize kendi güçlerimizi tanımamız için sunulmuş birer fırsattır.

Marcus Aurelius

İyi insanlara verilen kötü talih bir sınamadır. Bu sınavdan geçenlere olayların şiddeti doğrultusunda bir katlanma gücü de bahşedilir.

Seneca

Nasıl ki nehirler, yağmurlar bunca şifalı sular denizin tadını bozmuyorsa, en ufak bir şekilde değiştirmiyorsa; felaketlerin hücumu da cesur insanların ruhunu değiştiremez.

Seneca

Alınyazından şikayet etmek yerine iyi yönden bakmalı ve iyiye döndürmelisin. Neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.

Seneca

Başına hiç kötülük gelmemiş kişiden daha şanssızı yoktur, çünkü böyle bir kişiye hiçbir zaman kendisini deneme fırsatı tanınmamıştır. İnsan, kendisini tanımak için sınanmalıdır.

Seneca

Zihne Hâkim Olmak

İnsanları üzen eşya ve olaylar değildir, onlar hakkında sahip oldukları düşüncelerdir.

Epiktetos

Nöbetçiler yanlarına sokulanlara parolayı sorarlar. Sen de öyle yap. Hayal gücüne yanaşan her şeye parolayı sor. Böyle yaparsan hiç baskına uğramazsın.

Epiktetos

Kadere Teslimiyet

Başıma gelenleri benimsiyorum ve seviyorum; çünkü tanrının benim için istedikleri şeyler benim istediklerimden daha iyidir.

Epiktetos

Olayların dilediğin şekilde gelmesini bekleme, nasıl geliyorsa öyle gelmelerini iste, böylece her zaman mutlu olursun.

Epiktetos

Tanrı sana bir şey sunmuştu, sonra geri aldı, o yüzden onu kaybettiğini düşünüp acı çekme.

Epiktetos

Neye katlanıldığı değil, nasıl katlanıldığı önemlidir.

Seneca

Kaderin sana mal ettiği şey, senin malın değildir. Verilebilen mal, alınabilir de!

Seneca

Yol, kurallarla uzun, örneklerle daha kısa ve etkilidir.

Seneca

Sokrates’ten ve Kiniklerden etkilenen Zenon’un, Atina’da bulunan Sütunlu Galeri’de kurduğu okulun etkisi, geliştirdiği felsefi sistemle ve yetiştirdiği öğrencilerle birlikte çok geniş alanlara yayılmıştır. En büyük örneklerini Epiktetos, Seneca ve Marcus Aurelius’ta gördüğümüz Stoacılık; Roma İmparatorluğu’nun resmi düşünce sistemi haline gelmiş, Fransız Devrimi’nde ve modern Batı felsefi sistemlerinde etkiye sahip olmuştur.

Felsefi bir sistem olarak Stoacılığın düşünce tarihine en büyük katkıları; Tanrı’nın evreni sadece yaratmakla kalmayıp, onun her parçasında bulunduğu, evreni doğa yasaları denen bir takım değişmez yasalarla yönettiği, Tanrı’dan bir parça taşıyan insanın bu yasalara uygun davrandığı ölçüde mutlu olabileceğidir.

Bütün insanlar, Tanrı’dan bir parça taşıdığı için, hepsi kardeştir. Hepsi eşit haklara sahiptir. Stoacılıktaki evrensel kardeşlik ve insan hakları kavramları, daha sonraki ulusal ve uluslararası hukuk sistemlerini etkilemiştir.

Uygulamasını Roma İmparatorluğu’nun altın çağında bulan dünya vatandaşlığı kavramı, insanlar arasında ayrım yapmama, gerçek özgürlüğün kişinin kendine hakimiyetiyle orantılı olması, zorluklar karşısında dağılmadan ayakta durabilme, ahlaki ödevi yerine getirip doğa yasalarına uygun yaşayarak mutlu olma, Stoacıların bize öğrettiği konular arasındadır.

Stoacıların söylediği gibi, bunları sadece konuşarak değil, aynı zamanda yaşayarak, bu değerleri anlamaya ve onlara sahip çıkmaya çalışalım.

“Evrende rastlantı yoktur, mutluluk bilgelikte, bilgelik de doğaya uygun davranmaktadır.”

Seneca

AKTİFFELSEFE ESKİŞEHİR ŞUBESİ ARAŞTIRMA GRUBU

Kaynakça

  1. Ahmet Arslan, Klasik Düşünce.
  2. Eduard Zeller, Grek Felsefesi Tarihi, Say Yayınları, 2008.
  3. Seneca, Ahlaki Mektuplar, Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  4. Ahmet Aslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.
  5. Heater, Yurttaşlığın Kısa Tarihi.
  6. Birley, Marcus Aurelius A Biography, Yale University Press, 1987.
  7. Copleston, Felsefe Tarihi, Yunan Ve Roma Felsefesi, Bölüm 2b., Hellenistik Felsefe, İstanbul, 1996.
  8. Jean Brun, Stoa Felsefesi, İletişim Yayınları, 1. Baskı.
  9. Prof. Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 2004.
  10. Alfred Weber, Felsefe Tarihi, İTÜ Sosyal Yayınlar.
  11. W.K.C. Guthrie, A History Of Greek Philosophy, Vol. II. The Presocratic Tradition From Parmenides To Democritus, Northamptonshire, 1993.
  12. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi 4 Helenistik Dönem Felsefesi: Epikuroscular Stoacılar Septikler, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2016.
  13. M.I. Finley, Ancient Culture And Society, Early Greece: The Bronze And Archaic Ages, London, 1970.
  14. Kürşat Haldun AKALIN, Stoa Felsefesinde Tanrının Doğası ve İnsanın Uyumu, Kosbed, 2015.
  15. İlkçağ Felsefesi Tarihi, Anadolu Üniv. Yayınları.
  16. Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi.
  17. Jerome J. Shestack, Liberal Düşünce, Cilt 11, No:43, 2006.
  18. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1987.
  19. Gürkan Ergin, Roma Toplumunda Kölelik Eleştirisi ve Köleliğe Empati.
  20. Mahir Terzi, İnsan Haklarının Bölgesel Düzeyde Korunması Üzerine Bir inceleme: İnsan Hakları ve Amerika, Aralık 2017.
  21. Marcus Aurelius, Düşünceler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012.
  22. D. Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları Ve Öğretileri, İstanbul, 2003.

 

 

İSLAM FELSEFESİNDE AŞK KAVRAMI

“İnsan ne kadar severse, o oranda kaderi bilir. Çünkü aşk, semavi sırların usturlabıdır. Aşk, kalp gözüne sürülen ve gözü açan bir sürmedir.” Mevlana, Mesnevi-i Şerif

 

İslam geleneğini anlatan ikinci bir isim arasak, ona “bir aşk geleneği” demek mümkündür. Gerçekten de aşk üzerinde bu kadar çok duran, onun hakkında bu kadar çok ve çeşitli düşünceler geliştiren nadide geleneklerden biridir İslam geleneği.

Aşk hakkındaki incelememize, İslamiyet ve Kuran öncesi Cahiliye[1] döneminin yaklaşımını ve bakış açısını inceleyerek başlamak, İslam düşüncesinin getirdiği farklılığı ve yenilikleri anlamak konusunda faydalı olacaktır.

Cahiliye döneminde aşk konulu çok fazla edebi eser mevcuttur ve bunlardan birinde şair Tarafe[2] şöyle diyor:

“Ey beni vuruşmaktan ve zevk u sefadan alıkoymaya çalışan sen beni sonsuza dek yaşatabilir misin?

Madem benden ölümü uzaklaştırmaya yetmez gücün, öyleyse bırak da gücüm yettiğince şarap içeyim.”

Genel itibariyle cahiliye döneminin aşk beyitlerinde yer alan zihniyet birkaç kelime ile şöyle özetlenebilir: ye, iç, eğlen, âşık ol, seviş çünkü sonu ölümse bu yaşamdan başka türlü keyif alınamaz fakat Kur’an ile birlikte Müslümanlar için aşk ve sevgi daha farklı anlamlar kazanmaya başlar. Kur’an’ın Ali İmran suresi şöyle söyler:

“De ki; Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin.”

Böylece sevginin nihai hedefi olarak bizzat Allah sevgisi gösterilmektedir. Daha sonraları İbn Teymiyye[3] ve onun müridi İbn Kayyim’in[4] işaret ettiği gibi Kur’an, hiçbir zaman aşk kelimesini kullanmamıştır. Onların yorumuna göre bunun yerine hubb[5] ve vedd (dostluk) gibi kelimeleri yani sevgi ve muhabbeti kullanarak ölçünün korunmasına işaret edilmiştir.

Sonrasında bu konu, İslam geleneğinde aşkı benimseyen sufilerle[6] diğerleri arasında temel bir ayrılığı oluşturacaktır.

Aynı zamanda sadece Allah’a yönelmiş ve bütünüyle cinsellikten arınmış bir aşkın var olduğunu ve bir başka insana yönelen insani aşkın görmezden gelindiğini düşünmek de hata olur, zira Hz. Muhammed yaşadığı dönemde sonunda kadın kendi isteğiyle dönmemeyi tercih etse de sahabelerinden Mugis’in âşık olduğu Berire ile kavuşması için aracılık etmiştir. İslam öncesi Cahiliye döneminin kavuşamamış âşıkları olarak bilinen Afra ve Urve için Hz. Ömer şöyle demiştir : “Eğer benim zamanımda yaşasalardı onları kavuştururdum.”

Emevi[7] döneminde yeniden Cahiliye devrinin tutkulu aşk anlayışı geri dönse de sonrasındaki Abbasi[8] döneminde medeniyetin etkileri ortaya çıkacak ve her türlü sanat, edebi akım, yoğun bir çeviri faaliyeti ve felsefeler boy gösterecektir. Örneğin Abbasiler tarafından inşa edilen ve asırlarca bir dünya başkenti olacak Bağdat’ta bir yanda sufileri, bir yanda aklın hizmetkârı kelamcıları[9], sonradan türeyen her şeyle sıkı bir mücadeleye giren hadisçileri[10], çeşit çeşit filozofu, şairi, hazcıyı ve maniciyi bir arada bulabilirdiniz.

Bu dönemle beraber de İslam tarihi boyunca Aşk hakkındaki düşüncelerin hangi temel noktalar etrafında oluştuğunu görmemiz mümkün hâle gelir.

İlk olarak Sufiler, aşkın Allah’tan doğduğunu ve varoluşun her zerresinin temel nedeninin aşk olduğunu söyleyerek aşkı varlığın birliğinin yani Vahdet’i Vücud’un[11] bir sonucu ve gerekliliği olarak tanımlarlar.

İkinci olarak kelamcılar, fazlasıyla akılcı ve gerçekçi bir yaklaşımla aşkı insani doğası ve sınırları doğrultusunda ele alırlar.

Üçüncü olarak İbn Sina’nın[12] ya da İhvan-ı Safa[13] okulunun örnek gösterilebileceği ve aşkı felsefi bir temel olarak kabul edip tüm varoluş hiyerarşisini düzenleyen ve vazgeçilmez bir unsur olarak tanımlayan filozofları görürüz.

Son olarak da aşkın yerine muhabbeti koyan ve aşkın bir aşırılık hâli olduğunu söyleyen felsefe tenkitçisi hadisçileri görürüz.

Aşk kelimesinin Arapça aslı “ışk”tır ve bir kişinin kendisini tamamen sevdiğine vermesi ve ondan başkasını göremeyecek kadar sevgilisine düşkün olması şeklinde ifade edilir. Aynı zamanda aşk kelimesinin sözlük anlamının aynı kökten gelen aşeka ile de yakından ilgili olduğu belirtilir ve aşeka sarmaşık anlamına gelir. Sarmaşık kuşattığı ağacın yaşam suyunu emer, onu soldurarak zayıflatır ve kurutur. Yani aşkın bir yanı ışk, bir yanı sarmaşıktır. Bir yanı aydınlatır, anlaşılır ve bütünleştirirken diğer yanı kurutur, zayıflatır ve soldurur. Bu kapsamla İslami literatürde aşk biri ilahi, diğeri insani olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır.

İlahi aşka “gerçek aşk” denirken insani aşka ise mecazi ya da dünyevi aşk denir. İlahi aşk, kısmen İslam felsefesinde ve genel olarak tasavvufta işlenmiş, tezahür etmiş varlıklar hiyerarşisinde daha alttaki bir varlığın üstteki varlığa duyduğu arzu ya da sevgi olarak ifade edilmiştir. Etimolojik olarak aşk kelimesinin aşağı indirmek anlamını taşıdığı ve varlığın kendisinden daha yüksek ve yüce bir varlığa kendi tamamlanma arzusu ve ihtiyacı neticesinde yönelmesi anlamını taşıdığı belirtilir.

Nadiren de olsa ilk kez 8. yy.da Allah ile kul arasındaki sevgiyi anlatmak için aşk kelimesinin kullanılmaya başlandığını ifade eden kaynaklar vardır. Bu rivayetlere göre Hasan-ı Basri[14] (ö.728), Allah’ın “Kulum bana ben de ona âşık olurum” buyurduğunu belirtir.

Abdulvahid b. Zeyd[15] ise (ö.793) peygamberlerden birinin “Allah bana, ben de ona âşık oldum” dediğini söyler.

Bakli’nin[16] (ö.1209) aktardığına göre Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî[17], “Ben Allah’a aşığım, O’da bana âşıktır” dediği için kâfir ilan edilmiş, memleketinden kovulmuş ve idam edilmek üzere celladın önüne çıkarıldığı bir durumda asılmaktan zorlukla kurtulabilmiştir.

İslam âlimleri özellikle ilk dönemlerde Allah sevgisini ifade etmek için Kur’an ve hadislerde yer alan sevgi ve muhabbet yerine aşk kelimesinin kullanılmasına ısrarla karşı çıkmışlardır. İbn Hafif’in[18] (ö. 981) Allah sevgisinin aşk kelimesiyle ifade edilmesine uzun süre muhalefet etmesine rağmen bir gün Cüneyd-i Bağdâdî’ye[19] ait olduğu söylenen bir aşk risalesini okuduktan sonra görüşünü değiştirdiği ve daha sonra kendisinin de bu konuda bir risale kaleme aldığı aktarılmaktadır.

Kuşeyri[20] (ö.1072), hocası Ebû Ali ed- Dekkak’ın[21] (ö.1014) bu itirazı şu şekilde gerekçelendirdiğini anlatır:

“Aşk aşırı sevgi yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz.”

Buna rağmen Kuşeyri, kendisi eserinin “Muhabbet” bölümünü “Âşıklar söyledikleri sözlerden dolayı kınanmazlar.” diyerek bitirecek ve Allah sevgisini aşk kelimesiyle ifade edenleri müsamaha ile karşılayacaktır.

İbnü’l-Cevzî[22], İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi İslam âlimleri, aşkın insanı insan yapan aklı ve muhakemeyi yok ettiğini, bir çeşit cinnet hâli olduğunu, aşk yolunu tutan mutasavvıfların da aklın ürünü olan ilmi hiçe saydıklarını ifade edip, düşünce hâli ile aşk hâlinin birbirine zıt olduğunu, birinin varlığının diğerini ortadan kaldırdığını ve bu sebeple de bizde idrak hâlini yok eden aşkın bir erdem olamayacağını söylerler. Aklın duygu üzerindeki hâkimiyetine fazilet denirken, duygunun akla hâkim olmasına rezilet[23] denir. İradeye hâkim olunamaması ve arzuların esiri olunması kadar bilinç ve idrak hâlinin kaybedilmesi de kötüdür ve âşıkları hayvanların seviyesine hatta daha da aşağılara düşürür. Bu âlimler, aşk ölçüsüzlüktür ve ölçüsüzlüğün hiçbir şekli iyi değildir, derler.

Bu tartışmalar altında şu noktanın unutulmaması gerekir: kavramsal tartışmanın ötesinde bu İslam âlimleri de İslam dininde sevginin yerini açıkça belirlemiş ve kabul etmiş fakat aşk yerine muhabbet kavramını kullanmayı benimsemişlerdir. Üstelik insanî aşka da genel olarak bir anlayışla yaklaşmışlardır. İnsanın, nefs nedeniyle kendisine zarar veren bir şeyi ve kendisine zarar verecek şekilde sevmesini eleştirmiş, aklın kaybına karşı çıkmışlardır.

Mu’tezile akımı[24] ve benzeri âlimlerin daha sert ve şiddetli eleştirileri olsa da bu satırlarda buna yer vermeden sadece Zemahşerî’nin[25] “Allah, meclislerini ve raks ettikleri yerleri tarumar ederek viraneye çevirsin” diye beddua ettiğini ve Mu’tezile’nin ilâhî aşktan bahseden mutasavvıfları insanların en cahili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun en menfur ve en rezil kişileri olarak itham ettiğini söylemekle yetinelim.

Sufiler ise aşk kelimesini kullanmalarının gerekçelerini bazı ayet ve hadislerle açıklamaya çalışırlar. Örneğin onlara göre Bakara suresindeki “İman edenler Allah’ı daha şiddetle severler.” ifadesindeki şiddetli sevmekten kasıt aşktır. Eğer aşk, ayrı düşenin bir niteliği ise kul da Allah’tan ayrı olduğundan onun sevgisine aşk demek yanlış olmayacaktır. Gerçek âşık, kalbindeki Allah sevgisine hiçbir varlığın sevgisini ortak etmeyecektir. Başka başka şeylere duyulan, ancak bu aşkın mecazi bir yansıması olabilir ve bu nitelikleriyle Allah sevgisine “gerçek aşk” ya da “ilahi aşk” denebilir denmektedir. Kimi sufiler çok yoğun ve coşkulu aşk hâlleri yaşasalar da aşk kelimesini kullanmaktan kaçınırlardı. Örneğin erken dönem mutasavvıflarından biri olan Serî es-Sakatî[26], (ö.867) artık derisi tamamıyla kemiklerine yapışmış hâlde bulunan ellerini uzatarak Cüneyd’e “işte muhabbet budur” demişti. Çünkü eğer bir kişi “ey ben olan sen” diyecek kadar kendi benliğini sevdiğinin benliğinde eritmemişse onun muhabbeti ne tam ne de mükemmel olacaktır.

Kuşeyri’nin menkıbesinde aktardığına göre bir gün Semnûn Muhib[27], (O, Allah aşkı ve aşk hakkındaki sözlerinden dolayı Muhib ismiyle tanındı. Muhib, sevgili demektir) muhabbetten öylesine etkili sözlerle bahsetmişti ki gökyüzünde uçmakta iken bu sözleri duyan bir kuş bu sözlerin cazibesine kapılarak onun önüne konmuş ve gagasını yere vura vura ölmüştü. Gördüğümüz gibi bu hâller muhabbetten ziyade aşk hâline uymaktadır.

Aşkı ilk defa acı ve keder tarzında anlayan ve tanımlayan Hallac[28], Kitâbü’t- Tavâsîn’de[29] ilahi aşkı pervane ve mum misaliyle anlatmıştır. Pervane mum ışığını gördüğünde “ilme’l yakın”, ona yaklaşıp sıcaklığını hissetmesi “ayne’l yakın”, ateşin içinde yanıp kül olması ise “hakka’l yakın”dır.

Aşkın nihai amacı yana yakıla yok olmaktır. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve sevgilisi uğrunda kendini feda ederek fenâ[30]  mertebesine ulaşır.

Pervane misali, idam edilirken elleri kesilen Hallac, elleriyle yüzünü kana bulamış ve sebebi sorulunca da “Aşk ile kılınacak iki rekât namazım var, abdesti kanla alınmazsa makbul olmaz” cevabını vermiştir. Bir hadiste de Allah’ı arayanın O’nu bulacağı, bulanın O’nu tanıyacağı, tanıyanın seveceği, sevenin âşık olacağı ve O’nun mâşuku olacağı, maşukun katledileceği ve diyetinin de Allah’a ait olacağından bahsedilir. Hallac’a bu sebeple aşk şehidi denmiş, onun aşk macerası tüm mutasavvıflara örnek teşkil etmiştir.

Bakli, ilahi aşkın beş şeklinden söz eder: hayvani, doğal, ruhsal, akılsal ve ilahi aşk.

Hayvani aşk, düşük kimseler tarafından nefs-i emmarenin[31] eseri olarak ortaya çıkarılan tutkudan ibarettir ve arzuları tatmin etmeyi hedefler. Makul ve meşru düzeyde olmadığında hem kötü hem de günahtır.

Doğal aşk, varlıklardaki hoşluktan ve güzellikten doğar. Eğer aklın ve ilmin hâkimiyetinde olmazsa o da kötüdür.

Ruhsal aşk ise seçkin insanlarda bulunur. Hem maddi hem de manevi güzelliklere duyulan aşktır. Bu aşka tutulan kimseler eğer kendilerini şehvete kapılmaktan alıkoyarlarsa duydukları aşk onları Ariflik[32] mertebesine kadar yükseltebilir. Bu aşk, makbul sayılmıştır çünkü ruhlar âlemine çıkmak için bir merdiven vazifesi görebilecektir.

Akılsal aşk, ruhlar âleminde var olan güzellikleri temaşa etmekten doğar. Aşkların en yücesi olan ilahi aşka buradan geçilir. Mutasavvıflar, makul ve meşru düzeyde kalması şartıyla her türlü aşkın iyi olduğunu söylerler ve birinden bir diğerine geçe geçe en yüksek aşk olan ilahi aşka ulaşabileceğinden bahsederler. Bu sebeple şehvetin, arzuların, nefsani isteklerin etkisi altında kalan aşkı kötüleyerek bunun geçici arzulardan ve tatmin olma arayışından ibaret olduğunu söylerler.

Hemen hemen bütün eserlerinde fazlasıyla sevgi konusuna odaklanan İbnü’l Arabi[33], (ö.1240) aşk kavramına ilgi duysa da kendisini muhabbet terimiyle açıklamayı seçer. Ona göre sevgi üç çeşittir: İlahi muhabbet, ruhsal muhabbet ve doğal (olağan) muhabbet.

Hem Allah’ın bize hem de bizim Allah’a duyduğumuz sevgiye ilahi muhabbet denir. İlahi muhabbet iki türlüdür. Biri Allah’ın kendi zatına, biri de yaratılmış olanlara duyduğu sevgidir.

Her şey var olmadan evvel mutlak bilinmez olarak O’nda var olduğundan Allah’ın kendi zatını sevmesi aynı zamanda yaratılmış tüm varlıkları sevmesi anlamına gelmektedir. Böylece her birimiz doğal bir şekilde ilahi muhabbete konu olmuş oluruz. Her birimiz Allah’ın bize olan muhabbetiyle yüklü bir şekilde doğar ve beliririz. Bu sebeple hangi şekil ve görünüm altında ortaya çıkarsa çıksın her çeşit sevginin ve muhabbetin ilk ve gerçek kaynağı bu ilahi muhabbettir. Bu aynı zamanda aşkın, Allah’tan doğduğu ve varoluşun her zerresinin temel nedeninin aşk olduğu anlamına gelecektir.

Ruhsal sevgi, sevenin sevdiği her şeyi yine sevgilisinden dolayı ve sevgilisi için sevmesi, sevgilisinin isteği ve iradesi dışında hiçbir şey düşünmemesi ya da başka bir deyişle âşığın maşukun iradesiyle hareket etmesi anlamına gelir. Bu, âşık ile maşukun varlıkları itibariyle birleşmelerini ve âşığın benliğinin maşukta erimesini ifade eder.

Şeylerde ortaya çıkan ya da beliren güzelliğin yegâne kaynağı Allah’ın güzelliği olduğundan güzellere ya da güzel şekillere tutunmak da aslında yine Allah’ı sevmek manasına gelecektir. Ruhsal sevgi işte bu ayırt etmeye açılan kapıdır. İbnü’l Arabi, bu sevgiyi vahdet-i vücud öğretisine göre açıklamış, böylece insani sevginin kaynağını ilahi bir kaynağa bağlamıştır. Onun deyimiyle, dünyada güzel olarak beliren Allah olduğu gibi, aşığın gözleriyle bu güzelliği seyre dalan da Allah’tır. Aşk da O’dur, âşık da O’dur, maşuk da O’dur. İbnü’l Arabi Arzuların Tercümanı[34] isimli eserinde şöyle söyler:

“Hangi güzelden söz ettiysem hep Sen’in güzelliğinden kinayedir

Hangi evi anlattıysam hep Sen’in

Beyt’inden söz ediyorum.”

“Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin. 

Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin. Gerçi dilber kendidir hem giydi âşık kisvesin.

Pes cemâl-i cilvesin kendi temennâ kıldı Hak”

Lâedrî [35]

“Kendi güzelliğini (insanlara sevdirmek için bir ayna hükmündeki ) güzellerin yüzüne yansıttın da, sonra dönüp bir de onu, âşığın gözüyle temaşaya koyuldun.

Şimdi âşık elbisesini giyse de  güzel kendisidir.”

İbnü’l Arabi için ibadetin aslı da sevgidir. Sevgisiz ibadet kabul olmayacağı gibi İlahi muhabbetin bir tecellisi olan sevgi aynı zamanda en yüce ibadettir de. O, “aşk makamı mabud (Rab) olma makamıdır” der. Dînü’l-hub’tan yani bir sevgi dininden bahseder ve dininin de kıblesinin de sevgi olduğunu ifade eder.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de[36] (ö. 1273) aşktan başka din ve mezhep tanımadığını açıkça ifade etmiştir. Bu anlayış pek çok mutasavvıf tarafından benimsenmiş ve ifade edilmiştir. Yunus Emre[37] ve Niyâzî-i Mısrî[38] gibi Türk mutasavvıfların yetmiş iki millete bir gözle bakmayı önermesi ve herkesi aşk dergâhına buyur etmesi bu anlayışın eseridir.

İbnü’l Arabi, hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün sevenlerde ve sevilenlerde ilahi muhabbetin bir izini; O’nun bir yansımasını arayan arifte, aşkta ve muhabbette tıpkı Allah’ın zatının sonsuz olması gibi O’nun sonsuz sıfatını görür. Bunun için de aşk adındaki destanın sonsuza kadar süreceğini ve anlatılacağını aktarır. Nasıl çocuklar resim ve oyuncaklarını yetişkinlerden daha çok sever fakat eğitimle olgunlaştıklarında bu tür şeylere artık fazla ilgi duymazlarsa eğitilen ve olgunlaşan insan da suretlerden varlıkları sevme mertebesine erişecektir. Bedensel güzellikten çok akılsal ve ruhsal güzelliği sevecekler, şekil ve görünümden daha çok ilimden ve erdemden hoşlanacaklardır.

Aşk konusunu ele alan mutasavvıflar bu yürüyüşte aklın belli bir yere kadar bize eşlik edebileceğini ama akılla Allah’a varılamayacağını, aşkın akıldan üstün olduğunu ispatlamaya çalışırlar. O’na ermek ancak sevgi yoluyla mümkün olur. Mi’rac’da Cebrail, Hz. Muhammed’i bir noktaya kadar götürebilmiş ve sonrasında daha da ileri götürmesi için refrefe[39] teslim etmiştir. Çünkü Cebrail aklı, refref ise aşkı temsil etmektedir. Akıl belli bir yerde durmak zorundadır fakat insanı Allah’a götürebilecek olan aşktır.

İhvan-ı Safa ekolüne göre, aşk bir aşırılık hâli ya da delilik değildir. Aşk, bir erdemdir ve tüm varlıklara Allah tarafından verilmiş bir hediyedir. Onlara göre her sevginin bir gayesi vardır. Gaye, sevginin farklı şekilde ortaya çıkmasına neden olur. Çocuklar süslü oyuncakları severken, seçkin kişiler ilahi güzelliklere bağlanırlar. O sebeple her varlık benzerlik ve türdeşlik esasına göre kendi varlık sınırında kalan ve onun varlık seviyesine uygun düşen, kendisiyle bir ölçüde benzeşen gayelere yönelir.

İslam filozofları, antik Yunan düşünürlerinden etkilenmiş ve Yunan filozoflarının aşk hakkında geliştirdiği yaklaşımlardan haberdar olmuşlar fakat bu yaklaşımlara kendilerine has bir şekil kazandırmışlardır.

Aşkı kozmolojik bir kavram hâlinde ilk olarak antik Yunan filozofu Empedokles[40] değerlendirmiştir. Ona göre evren sürekli bir oluş-bozuluş sürecinin sonucunda meydana gelmiştir ve evrendeki dört element birleşerek ve ayrışarak evrendeki hareketin nedenini oluştururlar. Bu birleşme ve ayrışma hareketine neden olan şey aşk-nefret ikilemidir. Tüm elementler aşkla birleşir, nefretle ayrışır. Aşk bir yakınlaşma, birleşme hareketiyken nefret ise bir uzaklaşma, ayrışma hareketidir. Barışın ya da uyumun birleştirici görünümleri ancak aşkın tesiriyle meydana gelir. Empedokles’in bu fikirleri Yeni Platoncu yorumlarıyla birlikte İslam dünyasına girmiş ve İslam filozoflarınca uzun uzadıya tartışılmıştır. Buna rağmen İslam filozoflarının aşk konusunda en çok ilham aldıkları metinler daha çok Platon[41] ve Aristoteles’e[42] aittir.

İslam filozofları, Aristoteles’in Metafizik[43] kitabında “kendisi hareket etmeyen ilk hareket ettirici” olarak tanımladığı Demiurgos kavramını ele alırlar.

Aristoteles, aynı kitaptaki “Lambda” bölümünün 7. Başlığı altında bu kavramla “sevilenin seveni harekete geçirmesini” benzeştirir ve İslam filozofları bu küçük benzetmeyi ele alıp onu geniş bir kozmolojik öğreti hâline taşırlar.

Fârâbî[44], Allah’ın Akıl, Akil, Ma’kul (Düşünen, Düşünülen, Düşünce) olduğu şekilde aynı zamanda Âşık, Aşk ve Ma’şuk (Seven, Sevilen, Sevgi) olduğunu da yazmıştır. Böylece Fârâbî, varlığın birden çıkıp tüm evreni meydana getirdiği südur öğretisinin temeline böylesi bir aşk anlayışını yerleştirmiş olur. (el-Medînetü’l-fâzıla,s. 54, 68).

Fârâbî’nin izinden gidip onun yaklaşımını genişleten İbn Sina, aşkı, kemal fikriyle de ilişkilendirerek südurun yanında tekâmülü açıklamak için de ondan faydalanır. Kemalin ilkesi kendinde varlık, noksanlığın ilkesi ise maddedir. Bu kemal-noksanlık veya varlık-yokluk kutuplaşması varlığın tüm düzeylerinde bir eğilim uyandırır. Bu, her varlığın kendi sınırlarına ulaşmasını ve kendini gerçekleştirmesini sağlayacak tekâmül[45] fikridir. Tekâmülün sınırı olan en üst kemal noktasına ise insanı ancak aşk yükseltebilir.

Mevlana, “Kimin aşka meyli yoksa kanatsız kuş gibidir, vah ona! (Mesnevî, I, 31) diyerek işte bu eğilimin yokluğuna değinir. Böylece evren aşk nedeniyle yaratılmış olmakta, aşk nedeniyle şeylerin içinden Bir olan doğmakta ve yine aşk nedeniyle birliği aramaktadır.

“Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.

Aşk olmasaydı nerden cansız bir şey, nebata girer, onda mahvolurdu. Büyüyüp yetişen nebatlar, nerden kendilerini canlılara feda ederlerdi”

(Mesnevî, V, 3854-3855)

İslam felsefesinin inşa ettiği aşk anlayışının çok çeşitli görünümlerini İslam sanatlarının her dalında görmek mümkündür ki bu sebeple bazı araştırmacılar tarafından İslam sanatına egemen olan estetik anlayışa “Aşk estetiği” denmektedir.

İslam sanatına yansıyan hâkim görüşte bizleri gayemize en kısa yoldan ulaştıran fakat buna karşın en çetin yolun, aşkın yolu olduğu söylenir. Bu yol, bir taraftan da akılla çatışma hâlindedir. Akıl, kalbi aşktan ayırmak isterken, kalp aşka doğru koşmak ister. Bu yüzden âşık, aşka uyar, akla değil.

Aşk, ilim tahsil ederek medresede öğrenilmez. Aşk için başı vermek gerekir, denir. Fuzuli şöyle der;

“Aşk imiş her ne var âlemde

İlim bir kıl ü kal imiş ancak” 

Âşığın kalbi gam ve kederle harap olmayınca aşkın hazinesi de ortaya çıkmaz. Harap olsa da âşık, onun vücudu yine aşk ile dirilir. Onun için denir ki, ölüm aşksızlıktır. “Ölen hayvan-durur âşıklar ölmez” der, Yunus Emre. Âşık bu dertten kurtulmak istemez.

Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’undaki Mecnun gibi dua ederler âşıklar:

“Yâ rab belâ-yı aşk ile kıl âşînâ beni

 Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni”. 

Çünkü âşıklar, aşktan başkasında teselli bulamazlar. Aşk yoluna giren kendi benliğini aşk denizine katmalıdır. Ar ve namusunu terk edip, tacı tahtı bırakarak onun için seve seve ölüme koşmalıdır. Yunus Emre,

“Âşık Yûnus mâşukuna vuslat bulunca mest olur

Ben şîşeyi çaldım taşa nâmûs u ârı neylerem” 

beyitiyle bunu anlatır. O yüzden kimileri Hallac-ı Mansur gibi, Nesimi gibi seve seve ölüme koşarken kimileri de İbrahim Ethem gibi krallığını, tacını geride bırakarak yollara düşer.

KEMAL KARADAYI

Dipnotlar:

[1] Cahiliye Dönemi, Arap toplumunun İslam öncesi dönemine verilen ad. Cahiliye terimi, gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadislerde Arapların İslam’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslam döneminkinden ayırt etmek için kullanılmıştır.

[2] Ebû Amr Tarafe (Amr) Muallaka şairi. Bahreyn’de doğdu. Lebîd’e, “Araplar’ın en iyi şairi kimdir?” diye sorulduğunda “şaşkın kral” (İmruülkays) demiş, “Sonra kim?” denildiğinde “yirmilik delikanlı” (Tarafe) cevabını vermiştir. Hassân’ın, “Araplar’ın en iyi şairi kimdir?” sorusuna cevabı ise “kabile olarak Hüzeyl, kaside olarak Tarafe” şeklindedir. Benzer bir soruya Cerîr’in cevabı da Tarafe olmuştur.

[3] Takıyuddîn ibn Teymiyye (22 Ocak 1263 – 26 Eylül 1328), Selef anlayışının en önemli âlimlerindendir. Görüşleri çeşitli İslâm âlimlerini ve akımlarını etkilemiştir.

[4] İbn Kayyim El-Cevziyye, 14. yüzyılda yaşamış Arap tefsir ve fıkıh bilgini. (28 Ocak 1292, Hauran – 15 Eylül 1350, Şam, Suriye)

[5] Sevmek, beğenmek, rağbet etmek, istemek, meyletmek, hoşlanmak ve tercih etmek anlamlarına gelir.

[6] Kadim ve içrek bir kökene sahip olmakla birlikte, mistik bir inanç olarak günümüzde daha çok İslam çevresinde gelişen Tasavvuf öğretisine bağlı kişiler için daha çok Batı’da kullanılan kelime.

[7] Emevîler, Dört Halife Dönemi’nden sonra kurulan Müslüman Arap devleti. Ali bin Ebu Talib’nin 661’de öldürülmesinden sonra başa geçen Emevîler, 750’de Abbâsîler tarafından yıkılıncaya değin hüküm sürdüler.

[8] Abbâsîler, Emevî hanedanından sonra başa gelerek İslam Devleti’nin yönetimini ve halifeliği beş asırdan daha uzun bir süre elinde tutan Müslüman Arap hanedan.

[9] İslam dininin inanç konularını irdeleyen ve tarihsel olarak bu çerçevede gelişen dini-felsefi kuram ve teorilerle ilgilenen ilim dalına İlm-î Kelâm denir. Aklı, temel kaynak kabul ettikleri vahyin Kur’an’ın anlaşılmasına yardımcı bir unsur olarak kullanırlar.

[10] Hadis ilmine sahip çıkan, hadise önem veren, onu yenilikçiliğe tercih eden kişiler ve yenilikçi imamlar devrinde Hicâz’da özellikle Medine’de hadis âlimlerini anlatmak için kullanılır.

[11] Tasavvufta, yaratan Allah (Bir) ile yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunan mistik görüştür.

[12] Hekim, fizikçi, yazar, filozof ve bilim insanı. Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde MS 980 yılında dünyaya gelmiş ve Hamedan şehrinde 1037 tarihinde vefat etmiştir.

[13] İhvân-ı Safâ, 9-10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkmış dinî-siyâsî bir harekettir. Bu hareketin isimleri bilinmeyen entelektüel üyeleri tarafından kaleme alınan Risaleler’deki felsefî görüş ve düşünceler üzerine son dönemde çeşitli bilimsel çalışmalar yapılmıştır. İlk İslam Ansiklopedistleri ya da İlk İslam Hümanistleri diye de adlandırılırlar.

[14] Hasan-ı Basri; Fars anne ve babadan doğan, meşhur olmuş Sünnî Müslüman vaiz, ilahiyatçı ve İslam âlimi. (MS 642- Medine, MS 728- Basra, Irak.)

[15] Abdülvâhid bin Zeyd, meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. Tebe-i tâbiînden olup, Basra’da yaşamıştır.

[16] İsmi Rûzbehân bin Ebî Nasr el-Baklî, künyesi Ebû Muhammed, lakabı Sadreddîn’dir. Babasının sebzeci olması ve kendisinin gençliğinde bu işle meşgûl olması sebebiyle Baklî lakabı ile anılmıştır. 1132-1209 yılları arasında yaşamıştır.

[17] Bağdât’ın büyük velîlerindendir. 10. yy’da yaşadı. İsmi, Ahmed bin Muhammed’dir. Babası Horasan’ın Bağşûr veya Bağ şehrinden olduğu için “İbn-i Bagavî” diye anıldı.

[18] İsmi Muhammed bin Hafîf eş-Şîrâzî, künyesi Ebû Abdullah, lakabı İbn-i Hafîf’dir. Babası sultan idi. (889 Şîrâz – 981 Şîrâz)

[19] Cüneyd-i Bağdâdî; 9. yy’da yaşamış sufi ve filozof. Bağdat’ta doğdu ve yaşadı. Ailesi aslen Nihâvendli olup cam ticaretiyle uğraştıklarından Kavârirî nisbesiyle tanınmak­taydı. (MS 830 – MS 910)

[20] İmam Kuşeyrî. Tam adı Abdülkerim bin Hevazin bin Abdülmelik bin Talha bin Muhammed Ebu’l Kâsim el- Nişaburî el-Kuşeyrî) (doğumu 986, Horasan – ölümü 1072, Nişabur), müderris, mutasavvıf ve yazar.

[21] Nişâbûr’da yetişen evliyâ büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Muhammed’dir. Zamanında bulunan âlimlerin önderiydi. Ebü’l-Kâsım Nasrabâdî’nin talebesi ve Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’nin kayınpederi ve üstadı idi.

[22] 12. yüzyılda yaşamış Arap din, tarih ve tıp bilgini. (1116, Bağdat, Irak – 15 Haziran 1201, Bağdat, Irak)

[23] Kötülük, aşağılık, kötü ahlaki özellikler.

[24] İtikadi mezheplerinden birisi olan Mu’tezile mezhebinin kurucusu Vasıl İbn Ata’dır. Vasıl, hocası Hasan Basri hazretleri ile büyük günah meselesinde aynı görüşü paylaşmayarak yakın arkadaşlarıyla birlikte ayrıldıkları için onlara “ayrılanlar, uzaklaşanlar” anlamına gelen Mu’tezile ismi verilmiştir.

[25] Tefsir, fıkıh ve lügat âlimi. İsmi, Kâsım bin Ömer, künyesi Ebü’l-Kâsım, lakabı Allâme Cârullah’tır. 1074 (H.467) senesinde Hârezm’in Zemahşer kasabasında doğdu. 1144 (H.538)te bir arife gecesi Cürcâniyye’de vefat etti.

[26] Sırrı Sekatî ya da Serî-i Sakati, erken dönem mutasavvıf ve evliyalardandır. Doğduğu Bağdat’ta ticaretle uğraşırdı ve orada vefat etti. Cüneyd Bağdadi’nin şeyhi ve dayısıdır. Takvası ile bilinirdi.

[27] Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Kâsım, Ebü’l-Hasan ve Ebû Bekr olup, babasının ismi Abdullah’dır. Gerçek âşık olmadığını söyleyerek, kendisine ”Kezzâb (yalancı)” dedirtmeye gayret ederdi. Cüneyd-i Bağdâdî’nin devrinde yaşadı. 932 (H.320) yılında vefat etti.

[28] Hallâc-ı Mansûr veya Mansûr el-Hallâc, Zındıklıkla suçlanması ve uzun süren bir soruşturma neticesinde Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın emriyle idam edilmesiyle meşhur olan spiritüalist yazar ve mistik şair.

[29] Kitâbü’t-Tavâsîn. Hallâc’ın hapiste iken kaleme aldığı, düşünce dünyasını ortaya koyması açısından çok önemli olan bu eseri dostlarından İbn Atâ, hapisten gizlice dışarı çıkarıp saklayarak günümüze ulaşmasını sağlamıştır.

[30] Tasavvufta kişinin duygularından ve iradesinden sıyrılarak benliğini Tanrının varlığında yok etmesi. Kişinin aşama aşama benliğinden sıyrılması değişik terimlerle ifade edilir ve fena makamları olarak adlandırılır.

[31] Nefs-i emmare, insan nefsinin en aşağı mertebesi ve “Muhakkak nefis kötülüğü emredicidir.” âyetinin haber verdiği büyük düşmandır. Nefs derken kastettiğimiz genel olarak nefs-i emmare’dir.

[32] Arif kelime anlamı olarak, “bilen, bilgide ileri olan, aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen, çok düşünmeye ihtiyaç kalmaksızın, aracısız gördüğünü bilen ve anlayan, zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan” anlamlarına gelmektedir.

[33] Tam adıyla Muhyiddin Muhammed bin Ali bin Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî, ünlü İslam düşünürü, mutasavvıf, yazar ve şair. Şeyhü’l Ekber unvanı ile de bilinir. (1165, Murcia, İspanya – 1240, Şam, Suriye)

[34] Tercümanü’l Eşvak (Arzuların Tercümanı), İbn Arabi’nin tamamı şiirden oluşan iki kitabından biridir. Çoğunu gazellerin oluşturduğu 61 şiir (582 beyit) ihtiva eder. 1202-1214 yılları arasında Mekke’de yazılmış platonik ve sembolik şiirlere benzeyen, ilahi aşk temalı şiirlerdir.

[35] Arapçada “bilinmeyen” anlamına gelir. Yazarı belli olmayan edebi eserlerin sonuna yazılır. Bazen yazar ya da şairler yeni başladıklarında eserlerinin sonuna Lâedrî yazarlar.

[36] Şair, düşünce adamı ve mutasavvıf. Tasavvufta Mevlevî yolunun öncüsüdür. (1207 – 1273, Konya)

[37] Anadolu’da Türkçe şiirin öncüsü olan tasavvuf ve halk şairi. (1238 – 1320)

[38] 17. yüzyıl Halvetiye tarikatının Niyâziyye veya Mısriyye kolunun kurucusu, büyük bir sûfî ve tasavvuf edebiyatı ustası şair. (9 Mart 1618, Malatya – 1694, Limni, Yunanistan)

[39] Miraç gecesinde Hz. Muhammed’i taşıdığı kabul edilen bineğe verilen addır.

[40] Sicilyalı filozof. Sokrates öncesi filozoflardan biri olarak kabul edilir. (İÖ 492-432)

[41] İslam dünyasında Eflatun olarak bilinen, Antik klasik Yunan filozofu, matematikçi ve Batı dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olan Atina Akademisi’nin kurucusudur. (MÖ 427-347)

[42] Antik Yunan filozofu. Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir. (MÖ 384 – 322)

[43] Aristoteles, eserin adına büyük ihtimalle Peri tes Protes Philosophia yani İlk Felsefe Üzerine demesine rağmen, Metafizik adının ilk felsefe yerine kullanılması eserin yayımcılarının tercihidir. İlk kez Şamlı Nikolas’ta rastlanılan metafizik (meta ta phsyka) terimi, eser için Andronikos tarafından kullanılmıştır.

[44] Farabî ya da Batı′da bilinen adıyla Alpharabius, 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki İslam’ın Altın Çağı’nda yaşamış ünlü filozof ve bilim adamı. Aynı zamanda gökbilimci, mantıkçı ve müzisyendir. (872 – 951, Şam)

[45] Sözlük anlamı “olgunlaşma”, “gelişim” ve “evrim” olan bir terimdir. İslam dini başta olmak üzere, çeşitli ezoterik öğretilerde, mistik ve Sufi grupların inançlarında daha ruhani bir anlamda kullanılmaktadır. Bu açıdan, bir dini terim olarak tekâmül, çoğunlukla ruhun belirli evrelerde yükselmesi, gelişmesini içerir.

KAYNAKÇA

  1. Uludağ, S. (1991). İslam Ansiklopedisi 4. Cilt Aşk Maddesi. İstanbul: TDV, sayfa 11-17.
  2. Kutluer, İ. (1991), İslam Ansiklopedisi 4. Cilt Aşk Maddesi. İstanbul: TDV, sayfa 17-18
  3. Uzun, M. (1991), İslam Ansiklopedisi 4. Cilt Aşk Maddesi. İstanbul: TDV, sayfa 18-21
  4. Rumi, C. (1960), Mesnevi (33. Baskı), Ankara, Milli Eğitim Bakanlığı
  5. Çev. Birgül, M.F. (2000), Aşk Risaleleri (1.Baskı), İstanbul, Sır Yayınları
  6. İbn-ül Arabi, M.(2017), Arzuların Tercümanı (1.Baskı), İstanbul, İz Yayıncılık
  7. Mansur, H. (2004), Tavasin (4.Baskı), İstanbul, Yaba Yayınları