film

WALL-E VE İNSAN OLMAK

Film Hakkında

Yönetmen: Andrew Stanton

Gösterim Tarihi: 2008 – ABD

Yapım: Pixar

Film Özelliği: Animasyon

Pixar yapımı olan film Walt Disney’in dağıtımını üstlendiği bir animasyondur. Yönetmeni Andrew Stanton aynı zamanda Kayıp Balık Nemo’nun da yönetmeniydi. Yılın en iyi animasyon filmi olması bakımından Oscar da dâhil olmak üzere, Altın Küre, Satellite, BAFTA gibi pek çok dalda ödül aldı.

Distopya: İnsanlık Dünyayı Çöplüğe Çevirdi

Film bundan yedi yüzyıl sonra bir gelecekte geçiyor. Öyle bir gelecek ki, bu gelecekte insanlık dünyayı, tüketim toplumu olmanın son noktasına erdirmiş ve çöplüğe çevirmiş durumda. Bununla da kalmamış, bu pisliği temizlemek yerine, sahip olduğu teknoloji ile kendine bir uzay gemisi inşa etmiş ve adı Axiom olan bu gemide yedi yüz yıldır, kelimenin tam manasıyla “kılını bile kıpırdatmadan”, konformist yapının en ileri teknolojik şartları altında rahat içinde git gide daha fazla şişman hâle gelerek yaşıyor.

İnsanın bu robotsu soğukluğu karşısında dünyaya gönderilen ve ufak ufak çöpleri toplayıp düzenleme görevini yerine getiren Wall- E adlı robotun insani tavır ve tutumlarından, filmin tüm içler acısı, aynı zamanda mizahi unsurları ön plana çıkmış oluyor. İşte bu geleceği distopya kavramı ile açıklamamız mümkündür.

Nedir Distopya?

Aybala Sekman’ın yüksek lisans tezinde belirttiği üzere, distopya’nın zıt olarak içinden türediği kelime olan ütopya kavramını Türk Dil Kurumu, “gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce” olarak tanımlamaktadır.

Sekman, “Etimolojik olarak incelediğimizde; ütopya kelimesi, Yunanca topos (yer) ve eu (iyi) ile ou (olmayan) kelimeleri arasındaki bir kelime oyunundan kaynaklanmaktadır. (Reiner, 1963, 16) Roger L. Emerson’da (1973) ütopya kelimesi için, eutopia (iyi yer) ve outopia, sırasıyla anlamları, iyi yer ve olmayan yer olan, Yunanca iki kelimeden türediğini ifade eder. Eutopie (iyi yer) ve outopia (olmayan yer) arasındaki belirsizlik, bazen iyi ve büyük olasılıkla elde edilebilir sosyal sistemler ve bazen de istenen fakat elde edilemeyen mükemmellik fantezileri olarak tanımlanmaktadır.” der.

Buna karşın distopya kelimesi ise ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır (1868) ve kökenine baktığımızda distopya, yunanca dus=zor ve topos=yer sözcüklerinden türetilen bir terimdir. Aynı zamanda, İngilizce’deki olumsuzluk ön eki ‘dis’e de referans yaptığından ütopya’nın tam zıttı olduğu söylenebilir. Yani var olmayan ütopik geleceğe dair insanların kafasında ne tür bir ideal varsa, distopya bu hayalî geleceğe karşı bir eleştiridir. Ütopya ne kadar güçlüyse distopya da bundan güç alarak güçlenir.

Wall- E, insanlığın içinde bulunduğu sistemle birlikte beslediği “Konfor içinde, daha çok tüketerek ve daha ileri bir teknoloji ile gelecekte daha mutlu olacağız.” şeklinde idealize ettiği ütopik geleceğe karşı bir eleştiri yapar. Bu filme göre, bu gelecek bir ütopyadır (gerçekleşmesi imkânsız olandır) ve bu ütopyadan aslında bir distopya doğar: Bir zaman gelmiş ve insanlık hayal ettiği o konformist ve teknolojik ilerlemelerin zirvesine ulaşmıştır, öyle ki bir şirket, kendi üretimi bir uzay gemisine tüm insanlığı sığdırabilmiş, hepsini hiçbir eylemde bulunmamalarına rağmen besleyip mükemmel bir şekilde bakımlarını ve rahat etmelerini 700 yıldır sağlayabilmiştir. Ama insanlık bununla mutlu mudur? Böyle bir gelecek sanıldığı kadar bedelsiz ve “iyi” mi olmuştur? İşte Wall-E filmi, bizi bu sorularla baş başa bırakıyor.

“Buy N Large”- Al ve Genişle

Filmde, dünyayı ele geçiren şirket ‘Buy N Large’ isminde bir şirkettir. Dünyada reklam panolarında, gazetelerde, marketlerde bu şirketin adını görürüz ve Axiom gemisine tüm insanlığı toplayan da bu şirkettir. Şirketin sembolik adı, kişileri almaya yönlendiren ve karşılarında onlara “şişmanlık”, sadece fiziksel değil psikolojik de bir genişleme ve ağırlaşma elde etmelerine imkân veren bir alışverişe referans yapmaktadır. Bu öyle bir “genişliktir” ki insanlık artık hiçbir şeyi sorgulamaz hâle gelmiş, bu duyarsızlık onlara dünyayı unutturmuştur. “Önlerine konanı” yer ve içerler. “Önlerine sunulan” ile eğlenir ve hiç acı çekmezler.

Eric Fromm “ Modern İnsan ve Gelecek” adlı makalesinde şöyle der:

“19.yy’da başlayan 20. yy’da git gide şiddetlenerek ve hızlanarak sürdü: Üretimin giderek artmasına ve tüketici yöneliminin güçlenmesine yol açan modern sanayi sisteminin genişlemesi. İnsan bir toplayıcı ve kullanıcı hâline geldi… Araçlar, yani maddi refah, üretim ve mal edinimi- böylelikle birer amaç olup çıktı. Önceleri insan, daha iyi bir yaşam, insan onuruna yaraşır bir yaşam için gerekli olan araçlardan başka bir şey istemezdi.”

Bu distopyada ise insanın “ihtiyaç” diye yorumladığı şey içinde onu daha insan yapacak hiçbir unsur yoktur: “Eğitim, kitap, insani temas, dünyaya hizmet”. İnsanın, insanî amacını gerçekleştirmesine imkân sağlayan tüm araçlar, filmde amaç hâlini almıştır. Örneğin, para ve konfor, aslında daha iyi bir eğitim almak ya da dilenmeden onurunla yaşamak anlamına gelmesi gerekirken; filmde ‘onur’ değerini aramak bir kenara, paranın ve konforun kendisi amaç hâline gelmiş durumdadır. Üstelik “Wall-E sizi kurtarmak için çalışıyor” sloganları insanlığın çalışmadığını imâ etmektedir ve dünyaya hizmet etmekten mutlu bu robotu izlemek bize izleyici olarak insanlığımızı hatırlatması açısından tezat yaratmaktadır.

Wall-E ve Eva

Wall-E dünyadaki yalnızlığını paylaşacak birini bulur: Dünyada yaşam izi bulmak için gönderilen yeni bir robot Eva. Eva’nın görevi de yeşil bir yaşam bulmak ve bunu Axiom’a götürmektir. Böylece, bu yaşam belirtisi sayesinde insanlık Wall-E’nin çalışmalarının bir sonuç verdiğini anlayacak ve dünyaya geri dönebilecektir çünkü bu, ‘Artık dünyada yaşam var.’ anlamına gelmektedir.

Bu karakterin film öyküsüne girişi ile Âdem ve Havva mitosuna gönderme yapılmaktadır. İlk var olan insanların dünyadaki bu iki robot olduğu, geri kalan insanlığın ise tam tersi “robotlaşmış” olduğu gerçeği bir kere daha göze çarpar böylece; “Bu iki robot, işte bunlar asıl insan!” diye bağırır sanki film. Bu sloganı güçlendiren etmenler de kullanır üstelik. Wall- E, Eva adlı robota âşık olur. Onun kalbini kazanmak için karşılıksız, beklentisiz bir çabaya girer. Ona elindeki en değerli şeyleri sunar. Ona müzik dinletir. Onun elini tutmaya çabalar ve bunu yaparken heyecandan titrer. Tüm bu sıcak ve sevimli dakikalar kalbimizi yumuşatır ve bize insan olmayı hatırlatır; “Ne kadar insanî” deriz.

Eva’nın edindiği önemli rol, yani dünyada yaşamı arama rolü, ona Wall-E’nin çiçek vermesi ile sona erer. Karnını açar ve çiçeği içine alır ve kendini tamamen Axiom gemisinin gelip kendisini götüreceği güne dek kitler. Wall-E bu süreçte karşılıksız sevgisini sunmaya devam eder. Onun kapalı gözlerine müzikal izletir, onun kapalı bedenini yağmurdan şemsiye ile korur. Ve son olarak Axiom’a kadar onu takip eder ve gözetir. Burada Eva’nın yaşam yaratıcısı, dünyaya hayat getiren olarak mitik Havva’ya benzemesi, sanki çiçekle dünyada yaşamı yeniden başlatacağı için bir hamileliğe, bunu Wall- E ona -onun karnına- verdiği için de gerçek bir aşkın meyvesine benzetilebilir.

Böylece bu iki insani varlık, dünyaya insanlığı yeniden getirecektir. Axiom’da yedi yüz yıldır uykuda olan insanlığın bilincini uyandıracak ve kendi dünyalarını ve insanlıklarını fethetmede ve bu uğurda mücadele etmede onlara aracı ve onların yanında olacaklardır.

Axiom’da Yaşam

“Yaşamın bizim yaşadığımız kısmı kısacıktır. Besbelli geriye kalan, yaşam değil, zamandır.”

Seneca

İnsanlığın hepsi Axiom adlı bu gemide pasif, teknoloji tarafından uyuşturulmuş ve hareket imkânı kalmayacak kadar şişmanlamış hâlde, keyifleri yerinde, “kurtarılmayı” beklemektedirler. Filmin, Wall-E ve Eva’nın gemiye geldikleri bu kısmında ilk defa insanlığın hâlini görürüz: Bir gezer sandalye tepesinde sürekli yiyorlar, içiyorlar, birbirleriyle konuşmuyorlar ya da temas etmiyorlar, hepsi ekrandan sanal sohbet yapıyor, yürümüyor, hareket etmiyor ve moda ne derse onu yapıyorlar. “Mavi, artık yeni kırmızı” reklamı çıktığı gibi hepsi aynı kıyafeti giymiş milyarlarca kırmızı giysili insanların aynı anda kıyafetlerini maviye değiştirdiklerini görüyoruz. Moda neyse ona göre yaşamanın övüldüğü ütopik bir geleceğe eleştirel bir şekilde bunun insanları nasıl aynılaştırdığı görülüyor. En acıklı kısım ise, soğuk ve canı sıkılıyor görünüşleri. Bir noktada, sanal sohbet eden iki arkadaşın akşama ne yapacaklarına karar veremediklerini ve her şeyin onlara banal ve sıkıcı geldiğine şahit olurken, diğer yanda birileri hakkında boş sanal sohbet yapan başka kişileri görüyoruz. Anlamlı, mutlu, coşkulu hiçbir diyalog yok, sanki yaşam gerçekten de “çekilmiş” gibi, insanlarda sistem ne derse onu yapan robotlar gibi. Bu durum yine Eric Fromm’un tespit ettiği şekilde tüketim toplumunun negatif çıktılarından biri olacaktır: “Giderek atomlarına ayrılan ve gitgide daha çok anlamsızlaşan bir dünyadaki sıkıntıyı belirtmek için “mal du siecle” / “Maleise” hâlinden söz edilir. Emile Durkheim’in ortaya koyduğu gibi, yine karakteristik olarak, intiharın kitlesel bir olgu hâline gelmesi, insanın böyle atomlarına ayrılmasıyla ve varoluşunun anlamsızlaştığı süreçle ilgilidir”.

Eric Fromm’un “Kişi, kendi etkilerini ve deneyimlediği tüm şeyleri -sevgi gücünü, düşünce gücünü- kendisi dışındaki bir nesneye aktarır… Bir kişi bu bu aktarımsal ilintiyi kurar kurmaz, yalnızca kendi insani işlevlerini aktarmış olduğu nesneye boyun eğerek kendi kendiyle ilişki kurar…. İyilik niteliğimi yalnızca aktarmış olduğum nesneye kendimi teslim ettiğim zaman iyiyim…. Nesne güçlendikçe ben güçsüzleşirim ve ona bağımlı hâle gelirim, çünkü neyim var neyim yok hepsini aktarmış olduğum şeyi kaybedersem ben de kaybolurum.” diye belirttiği makale, Axiom’daki insanların yaşadığı duruma ayna tutmaktadır. Çünkü burada da insanlık kendi insani değerlerinin hepsini, “arkadaşlığı, sevgiyi, paylaşmayı, destek olmayı, neşeyi”, Freud’un da aktarım kavramıyla bahsettiği şekilde, sanal ekrana aktarmış, eylem ve çalışkan olma değerini ona hizmet eden teknolojik robotsu koltuklara aktarmış ve bu aktarım karşısında güçsüzleşmiş, varoluş anlamında yoksunluğa düşmüştür.

Bu, elinde akıllı telefon, altında son model araba ve en konforlu ev çatısı altında isole yaşayan günümüz insanının da abartılmış bir varyasyonu gibidir. Çarpıcı olan diğer şeyse Eric Fromm’un asıl putperestlik olarak öne sürdüğü şeyin özünde bu nesnel aktarımın yattığını analiz ediyor oluşudur.

Tembellik İnsanın Doğası Mı?

Axiom’da insanların hiç çalışmaması ve hep oturması oldukça konforlu bir görüntüdür. Kaptan B. Mc Crea’nın bir yerde “bırakın anons yapayım, zaten bu gemide tek işe yarar yapabildiğim şey bu” dediği, hızlıca geçen bu sahneyi yakalayabilirsek şunu fark ederiz ki, evet tembelliği, insan, zihniyle yedi yüzyıl boyunca seçebilir ama bugün “Ah bir haftasonu olsa da dinlensek, akşam olsa da yatsak…” sayıklamalarımız altında yatan ütopik rahatlık arzusunun yaratacağı sonuç da bu minik sahnede gizlidir: “Hiçbir işe yaramıyorum”un yarattığı boşluk hissi ve anlamsızlığı.

Öncelikle tembelliği, bizi rahatlığa iten bu gücü anlamaya çalışırsak, Oblomov adlı “tembel insan modeli” sunan klasik edebiyata ait eserden bir alıntı ile Axiom yaşantısını anlamaya çalışabiliriz:

“Yüzünde hiçbir zaman bir tasa, bir düşünce belirtisi görülmez. İçinde bir hayat var mı, yok mu anlayamazsınız. Gözleri hiç bir şey üzerinde dikkatle durmaz. Hiçbir şey onda merak uyandırmaz.” İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblomov eserinde belirttiği üzere tembelliğin etkisi fizik bedenimize bir rahatlık sunarken, ruhu içimizden çeken ve bizi yaşamsızlaştıran bir bedel sunar.  “Oblomov boş masanın üstüne, kalemsiz, mürekkepsiz hokkaya baktı ve yine kendisinin yeni doğmuş bir çocuk gibi gamsız, kaygısız uzanıp yatabildiğine, yüz parça olmadığına, ruhun ve vücudun güçlerini ötede beride harcamadığına şükretti!” Bu tembellik tek başına ele geçirmez bizi. İvan Aleksandroviç Gonçarov’ın de çok güzel betimlediği gibi, bu insana gamsızlık, umursamazlık getirir. Dolayısıyla koltuğundan yere düşen ve hareket etmeyi unuttuğu için ayağa kalkamayan insana yanından geçen kimse yardım etmez, o sırada Eva’nın peşinde koşan Wall-E dışında. Ve bozulmuş, çöplük olmuş dünyanın temizlenmesine de kimse yardım etmez. Bu rahatlığın gamsızlığı bizi bencilliğe sürükler. Ama bu derece bencillik “yapabiliyor ve seçebiliyor” olsak da, bu seçim insan için sağlıklı ve doğal mıdır?

Bu kadar tembellik, insan için açık bir şekilde doğal değildir. Bu kadar arzulanmış bir tembellik, Eric Fromm’un tahlili üzerine kendi üretimimiz olan tüketim toplumu sistemini yaratmış olmamızın sonucunda, bir tepki olarak içimizde güçlenir:

Tüketim toplumu olmanın sonucu olarak “İnsan çalışma hayatından nefret eder, bu hayat kendini mahkûm ya da düzenbaz hissetmesine yol açar. Mutlak tembellik- insanın parmağını bile oynatmak zorunda olmadığı, her şeyin ‘Siz düğmeye basın gerisini biz hâllederiz’ şeklindeki Kodak sloganı misali tıkır tıkır işlediği bir hayat- insanın ideali olup çıkar.” Erich Fromm.

Makineler ellerimizin ve sanal sohbetler de sevgi ve dostluklarımızın yerini alınca güçsüzlük bizi ele geçirir ve o makinelersiz başaramayacağımız ilüzyonuna hapsoluruz.

Tembelliğe Karşı Duran İç Güç

“Hâlbuki kendisi içinde uyuklayan, elverişsiz şartlar altında hiç meydana çıkmayan bir güç bulunuyordu. Bu güç masallarda sihirli duvarlar arasına kapatılarak kötülük etmelerine meydan verilmeyen habis ruhlara benziyordu.”                                                                                                                        

Oblomov

Tembellik, rahatlık ve konfor arzusu insan doğasını yedi yüz yıl boyunca ele geçirmesine rağmen, içinde bir kıvılcımı tamamen atıllaştırıp söndürememişti.  Axiom’un kaptanı, dünyaya dönüşe dair bir umut yeşerdiğini öğrendikten sonra, ilk defa araştırmaya başlar ve öğrenme hevesi ile dünyaya ait şeyleri sorar. Hatta geç vakit uyku tutmaz ve kalkıp “ Dansı bana tanımla” der bilgisayarına. İnsanlar Wall- E’nin Eva’ya kavuşma aşkından etkilenip kafalarını ilk kez sanal ekranlarından kaldırıp etraflarını ve birbirlerini fark ederler. İlk kez bir birlerine dokunur bazıları. Suyu hissetmek isterler.

Bu durum insanın yatay bir formdan- elektronik yatay pozisyondaki gezer koltuklarından doğrulup dikey bir çabaya doğru ilerlemelerinin ufak adımlarıdır. Filmin sonunda hepsi ayağa kalkana dek bu uyanış sürer. Onlar dikeyleştikçe, bilinçleri de dikeyleşmeye başlar.

“…Kendi ataletimizin doğal direncine karşı bizi tekamül etmeye iten güç nedir?… Sevgi vasıtasıyla kendimizi yüceltiriz. Başkalarına duyduğumuz sevgi nedeniyle de onların kendilerini yüceltmelerine yardım ederiz.. Tüm yaşamda bulunan bu evrimsel güç, kendini insanoğlunda insani sevgi olarak gösterir. İnsanlık arasındaki sevgi, doğal entropi yasasına karşı koyan mucizevi güçtür.” der Dr.M. Scott Peck. Eva’ya hissedilen aşk bu evrimsel dikeyleştirici aşkın bir simgesidir sadece. Kendi insanlık durumunu yeniden fethetmek için girilen her mücadele hikâyesinde, böyle bir aşkın itici güç olduğuna şahitlik ederiz. Matrix filminde Neo’yu uyandıran Trinity’e duyduğu aşktı ve Truman’ı da Truman Show filminde stüdyo’dan kurtaran yine aşktı. Bu filmde de insanlığı uyandıracak gücün bir aşktan doğuyor olması, dünyadaki yeniden yerleşme ve yaratım sürecinin sevgiyle ilişkilendirilmesi bu sebeple oldukça anlamlıdır.

Axiom=Nuh’un Gemisi Distopya’dan Kurtuluş

“Sevgili Sophie, şimdi bir seçim yapmalısın. Bu dünyaya hala alışmamış bir çocuk ya da böyle bir şeye asla izin vermeyeceğine yemin etmiş bir filozof olmak ister misin?”

Jostein Gaarder

Nuh’un Gemisi mitosu, Axiom kurgusu ile örtüşür özelliktedir. Mitosta gemide yaşamı yaratacak olanlar sel bitene dek saklanırlar ve yaşam işareti olan zeytin dalı yeşil hâlde getirilirse, uygarlık kurabilecekleri için, o günün gelmesini beklerler. Kurgumuzda da, Eva bu rolü üstlenir. Dünya’da yaşam kurulabilecek bir iz bulduğunda yeşil bir yaprak gibi karnı yanıp söner.  O artık yaşama hamiledir, karnında bitki – yaşam vardır.

Burada örtüşen diğer şey de Nuh’un gemisinin bir sel felaketi ve bir yıkım sonunda ortaya çıkmasıdır. Burada da tüketimin son noktası bir felaketi doğurmuş insanlık kurtulmayı beklemektedir. Tabi ki bu uç benzetme bizim “aradığımız, arzuladığımız ve daha fazlasının açlığını çektiğimiz” moda unsurları, materyal dünyayı, teknolojiyi, her istediğimizin elimizin altında olması fikrini bir felaket olarak göstermesi açısından çok güçlü bir metafordur. Hiç rahatlıktan, teknolojiden, paradan, reklamdan kurtulmak isteyecebileceğiniz aklınıza geldi mi? Filmin teması bizi bu kurtuluşa ikna etmesi bakımından oldukça bütünsel örülmüştür.

Dönmelerine Engel Auto, Kaptan’ın Asistanı

“İlk önce kim olduğumuzun, bizi neyin güdülediğinin ve nereye gitmekte olduğumuzun farkına varmamız gerekir. Ancak bunun farkına vardığımız zaman nereye gitmek istediğimiz konusunda bir karar verebiliriz.”

Erich Fromm

İnsanlığın bu “insan olmaya” dönüş savaşı tabi ki kolay olmayacaktır. Çünkü insanlık tıpkı Platon’un mağara alegorisinde bahsedildiği gibi bu teknolojiye ve rahata bağlanmıştır ve zincirleri kırmak ve gemiyi terk etmek, bir savaşı, sembolik olarak “iç savaşı” gerektirecektir. Bu savaş, dünyaya dönülmesini istemeyen robot “auto”ya karşı verilecektir.

Auto adlı robot yani isminin anlamıyla “oto”; her türlü otomatikleşmenin sembolüdür. Tek tuşla istediğini elde eden film kurgusundaki insan portresi, elbette dünyadaki yaşantısına geri dönmeyi istiyorsa alışkanlıklarını kırmak, kendi yarattığı zincirleri ile mücadele etmek zorunda kalacaktır. Burada günümüz yaşantılarını düşünüp kendimizi sorgulayabiliriz: tek tıkla ulaşabildiğimiz bilgi kaynağı arama motorları olmasa, üşenmeden kütüphanelere her gün gidip araştırma yapar mıydık? Yoksa okumayı mı bırakırdık? “Kullan at” bebek bezleri olmasa her gün yıkanan o eski bezlerin satıldığı zamanlar geri gelse, bugünkü gibi hijyenik davranabilir miydik? Yoksa çocuk bakımına dair sorumluluklar edinmemeye mi karar verirdik? Çamaşır makineleri ortadan kalksa hâlâ bu kadar giysi almaya devam eder miydik? Yoksa alır ve yıkar mıydık? Cep telefonlarını ayakta tutan sistem ortadan kalksa eskisi gibi bir hafta önce sözleşip, o sözü tutmaya daha kararlı insanlar gibi davranır mıydık; yoksa insanlarla sözleşmemek ve buluşmamak daha mı kolay gelirdi ve bunu mu seçerdik? Düşünürsek konfora aslında ne kadar çabuk alışmaktayız. Filmdeki Buy N Large şirketinin adı gibi, bir kez bir parça elde edip genişlettiğimiz konfor alanı, git gide arttıkça, bir kaç adım geri gitmek, gevşemiş bir lastiği eskisi gibi büzmeye benzer bir mücadeleyi gerektiriyor. Filmde de Auto ile verilen savaşın güçlüğü, kendi yarattığı sisteme hapsolmuş insan açısından tam olarak burada yatmaktadır.

İnsan Olmak Robotlaşan İnsan-İnsanlaşan Robot Kim Daha İnsan

Wall-E, robotlaşan insanın tezat ve ironik bir karşıtıdır. İnsan yatarken, dünyayı kurtarmaya çalışandır. Bu konuda, dünyaya hizmet için, her gün yaptığı işin boyutunu önemsemez. Ne de olsa bu küçük görünen iş, yedi yüz yıl sonra dünyayı kurtaracak olan tek minik görünen ama anlamlı iştir. Axiom’da insanlar dansı tanımlaması için bilgisayara sormak zorundayken Wall-E, müzikal dinleyen ve dans edebilendir. İnsanlar sanal sohbetlerle can sıkıntısı içindeyken, o âşık olan ve bunun için eylemde bulunandır. İnsan pasif ve edilgenken, Wall-E aktif ve yapıcıdır. O, insanlık gibi dünya artık çöp oldu deyip kaçan değil, görünen gerçekliğe bakıp ötesine dair umudunu yitirmeyendir. Eva, sistemsel olarak kendini kapadığında hala o uyanıkmış gibi onla ilgilenmiş ve ona yağmurda şemsiye tutmuştur. İnsanlık materyalizmin içindeyken, o bulduğu tek taş yüzüğün kutusunu yüzükten daha ilginç bulup, yüzüğü atarak kutuyu saklayandır. İnsanlar için kendilerinden başka her şey önemsizken, Wall-E için bir hamamböceği ve bir çiçeğin hayatı çok değerlidir. Hamamböceğini her yerde kurtarmaya çalışır, çiçeğini de. Wall-E için manzarayı seyredalmak, yıldızlara bakmak tehlikeli koşullardan daha değerlidir. Çok tehlikeli bir anda bile, yaşamını kurtarmaya çalışmak veya kendini savunmak yerine sevdiğine uzaya ait manzarayı seyrettirir hayranlıkla. Uzayın göbeğinde olup sanal ekranından başını kaldırmayan insanlıkla yine düşündürücü bir zıtlık yaratır burada.

O hâlde “İnsan nedir?” sorusunu sorduruyor bu güçlü animasyon yüreklerimize. Cevabı da filmin kendisi veriyor üstelik. Kaptan “ben hayatta kalmak istemiyorum- yaşamak istiyorum!” diye haykırdığında, insanın kim olduğuna dair bir sezgi duyumsayabiliyoruz. Hayatta kalmaya çalışan, kendini, değerlerine dair her şeyi yok sayarak sahip olduğu araçlar içine saklayan benlik, aşk ve mücadele ruhu ile ayağa kalkar ve kendine ait olanı fetheder: insani değerlerinin saklandığı iç dünyasını- yuvasını.

Elif ÖZTÜRK

Kaynakça

  1. Çapraz, Burak. “ Wall- E İnsanlaşmış Robotun İnsanlaşmamış İçe Dokunan Hikayesi” http://blog.milliyet.com.tr/wall-e–insanlasmis-robotun-insanlasmamis–ice-dokunan-ask-hikayesi/Blog/?BlogNo=163556 Access: 24.01.2019
  2. Fromm, Eric. İnsan Olmak Üzerine. Say Yayınları
  3. Gençtan, Engin. İnsan Olmak. Metis Yayınları
  4. Gonçarov, İvan Aleksandroviç. Oblomov. İş Bankası Yayınları
  5. Peck, Dr. M. Scott. Az Seçilen Yol
  6. Sekman, Aybala. “Kentsel Formların Ütopya ve Distopya Kavramları Bağlamında İrdelenmesi”. Yüksek Lisans Tezi.
  7. Seneca. Yaşamın Kısalığı Üzerine.
  8. Şendündar, Buğra. “Tüketim Toplumu Eleştirisi: Wall- E” . https://www.bilimkurgukulubu.com/sinema/tuketim-toplumu-elestirisi-wall-e/. Access: 24.01.2019
  9. Wall- E. Yön. Andrew Stanton. Pixar Animations. 2008, DVD

 

KARANLIĞIN İÇİNDE TEK BAŞINA BİR AYDINLIK HYPATIA’NIN HİKÂYESİ

Agora Eski Yunancada şehir meydanı, toplanma yeri anlamına geliyor. O dönemde şehir merkezi kimin elindeyse kontrol onun elinde oluyor. Filmde anlatılan da esas olarak iktidar savaşları.

Film, MS 4. yy sonlarında Roma İmparatorluğu’nun eyaleti olan Mısır’da geçiyor. Ana odağında ise zamanında Büyük İskender’in kurduğu ve o dönem için insanlığın en büyük kültürel miraslarından biri olan İskenderiye Kütüphanesi ile tarihte bilinen ilk kadın filozof, matematikçi ve astronom olan Hypatia var.

Roma İmparatorluğu’nun son dönemleri yaşanıyor ve devletin merkezi eskisi kadar güçlü değil. Eyaletlerdeki nizam eskisi gibi sağlanamıyor. İskenderiye kentinde Paganlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler bir arada yaşıyor ve birbirlerine karşı tahammülsüzlükle dolular. Merkezi yönetimin de zayıf olması nedeniyle sürekli bir çatışma ve kargaşa ortamı hâkim. Birbirinden nefret eden farklı dinlere mensup insanlar dini inanışlarını iktidar gücünü elde etmek için bir araç olarak kullanıyor ve bu da bir kaos ortamını beraberinde getiriyor. Film ele aldığı tarihi dönemi dekor ve mekânsal olarak yeterli bir şekilde yansıtıyor.

Yönetmen Alejandro Amenabar’ın filmi çekerkenki amacının bir belgesel gibi dönemi anlatmaktan ziyade kafasındaki fikirleri ve soruları seyirciye yöneltmek olduğu anlaşılıyor.

Yönetmen toplumun dini inanış ekseni etrafında nasıl kamplaşıp birbirine düşman olduğunu ve bilimden felsefeden uzaklaşıp dogmatik düşüncelerin esiri hâline geldiğini yansıtmak istiyor. Tüm bu kirlenmişliğin ve yobazlığın arasında bir kadın, saflığı, erdemleri, bilime ve felsefeye olan bağlılığıyla çölün ortasında bir vaha gibi resmedilmiş.

Hypatia hırs, kin ve çıkar çatışması içinde ataerkil bir toplumda onların kurallarına ayak uydurmaya çalışarak yaşamaya, bilimin ışığında ilerlemeye çalışıyor.

İskenderiye Kütüphanesi’nde hiçbir ayrım yapmadan her inançtan insana ders veriyor ve inançların, insanın sorgulayan zihnine ket vurmaması gerektiğini düşünüyor. Bilimi ve felsefeyi öyle seviyor ki öğrenmek, aktarmak onun için gerçek bir aşk ve hatta filmin bir bölümünde;

‘’Gökyüzünün sırrını çözdüğüm zaman, işte o zaman mutlu bir insan olarak öleceğim’’ diyor.

Aynı zamanda inancın kökeninde yer alan saflığı kaybedip kinlerine yenik düşen insanları yüksek bir yerden seyrediyor film boyunca.

Derslerinden birinde ‘’Bizi birleştiren şeyler ayıran şeylerden daha fazla. Sokaklarda her ne olursa olsun bizler kardeşiz.’’ diyerek öğrencilerini birlik içinde toplamaya çalışıyor.

Filmin tarihi arka planı içerisinde günümüzde de hâlâ devam etmekte olan dini tahakküm ve yobazlığın nelere neden olabileceğini ve fikir, vicdan hürriyetini nasıl sınırlandırabileceğini göstermesi takdire şayan. İzlerken bilgiye ve ilerlemeye tahammülsüzlüğün ne derecelere varabileceğini görmek insanı biraz üzüyor ve yaşadığı dünyayı sorgulamasına neden oluyor ki yönetmenin amacı da buydu.

Filmin kapanış sahnesine doğru giderken de kaçınılmaz olanı çaresizlikle izlemek elem veriyor. Hıristiyanların başındaki piskoposun kutsal kitabı kendi çıkarı için kullanarak Hypatia’yı inançsız ve büyücü ilan etmesi üzerine eski öğrencisi olan şehrin Valisi Orestes, Hypatia ile konuşuyor. Ondan Hıristiyan olmasını istiyor çünkü başka türlü kendisini koruyamayacak. Ama Hypatia bu şekilde, zorla bir inancı kabul etmenin kendisi için mümkün olmadığını söylüyor. Kendisini ikna etmeye çalışan eski öğrencisine de ‘’Sen inandığın şeyi sorgulamadan kabul ediyorsun ama ben sorgulamak zorundayım.’’ diyerek Sokrates’ten sonra inandığı şeyler için baldıran zehrini içiyor bir nevi.

Filmin insanın içini sızlatan final sahnesinden sonra da derin düşüncelere dalıyorsunuz. Orta Çağ karanlığının başlangıcından önceki son aydınlık olan Hypatia’ya bir ağıt niteliğinde bir film. Filmi izlerken Rachel Weisz’ın usta oyunculuğunun da etkisiyle Hypatia ile duygusal bir bağ kuruyor insan.

Film bittikten sonra düşünmeden edemiyorsunuz; acaba bütün bu din savaşları olmasaydı nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

UMUT ÖZSAN