geleneksel tıp

AROMATERAPİ

Esansiyel Yağların Gizemli Dünyası

 “Her hastalığı iyileştirmek için doğada bir şey bulunur. ” Hippocrat

Bugün faydasını bilsek de bilmesek de aromaterapiyi, düşünmeden, geleneklerimizin bir parçası olarak her gün kullanıyoruz. Hasta olan bir arkadaşımıza güzel kokan çiçekler götürürüz. Rahatlamak için gül veya ıhlamur ağacının altına otururuz. Fazla bilmeden o kokunun bizi sakinleştirdiğini hissederiz. Yemek pişirirken zencefil gibi kökler veya biberiye kullanırız. Ateşimiz varsa veya soğuk algınlığı yaşıyorsak göğsümüze okaliptüs yağı süreriz. Tarçınlı bir çay boğazımıza iyi gelir. Kendimizi dinlendirmek için banyomuza bazı kokular koyarız.

Çok eski bir tarihi olmasına karşın günümüzde aromaterapi çok yeni bilinmeye başlandığından bazıları tarafından heyecanla, bazılarınca şüphe ile, bazılarınca alaycı, çoğunlukla da bekleyip görelim şeklinde karşılanmaktadır.

Bugün bilebildiğimiz en eski tıp kitabı Çin’de MÖ 2000 yılında basılan, imparator Kiwang-Ti tarafından yazılmış kitaptır. Esansiyel yağlar hakkında verdiği bilgiler bugünküne uymaktadır ama bundan da önce kokulu yağların bilinmesi ve kullanılması eski Mısır’dadır. Bu yağların kullanımı ve koruyucu özellikleri yüksek rahipler ve simyacılar tarafından çok iyi bilinmekteydi. MÖ 4500 yıllarında kokulu yağlar, kokulu kabuk ve kökler, baharatlar, aromatik sirkeler, şaraplar, biralar ilaç olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda astrolojide, toplu dualarda ve mumyalamada da kullanılmışlardır.

Edfu Tapınağı’nda bulunan papirüs ve taş üzerine yazılmış hiyerogliflerin okunmasından sonra öğrendiğimiz bilgilerde kokulu maddelerin belirli karışımları olduğu, bunların parfüm ve ilaç yapımında kullanıldığı, bazı papirüslerde de yaşlanan kişiye gençleştirici formüller de yapıldığı yazılıdır.

Mısırlıların yüksek ateş için rastık (kohl), sarısabır (aloe), mirra (myrrha) ve bal kullandıkları, gebelikten korunmak için vajene, akasya (acacia),hurma, bal ve adamotu(mandragora) karışımı koyduklarını yine papirüslerden öğreniyoruz. Orada fermente olan karışım laktik aside (süt asitine) dönüşüyordu. İnsanlık tarihinin belki de ilk korunma yöntemi olan bu karışımın vajende fermente olup laktik aside dönüştüğü ve spermleri etkisiz kıldığı bugün için bile şaşırtıcı bir buluş değil midir?

Muhteşem tapınaklar içinde rahiplerin kendileri için kurduğu özel laboratuvarlar vardı. Orada kabukları döver, çiçekleri imbikten geçirir, aromatik formüller hazırlarlardı. Bunları da herkesten tanrısal bir sır gibi saklanırdı.

Eski Mısır’da mumyalamanın çok önemli olduğu bilinir. Mumyalamayı yapan kişi bitkilerin etkisini çok iyi biliyordu. Antiseptik ve antibiyotik etkileri olduğunu, bu bitki ve yağlarla yapılan belli işlemlerin insan vücudunu muhafaza edebileceğini biliyordu. Her mumyacı, kendi mumyalama formülünü geliştirmişti. Bunları da herkesten sır olarak saklardı. O çağda elinde bulunduğu kişiye büyük bir güç sağlayan bu bilgiler ne yazık ki hala yaygınlaşamadı.

Yüksek rahipler, simyacılar ve mumyalama yapanlar aromaterapide çok uzman kişilerdi. Kyphi denen bir parfüm yaparlardı ki bu, on altı çeşit kokudan oluşurdu. Bu parfüm dinsel törenlerde kullanılırdı. Gevşemeye ve insanın kendisini iyi hissetmesine yardım ederdi. Kişinin kendisini rüyada gibi hissetmesine karşın kendinden geçmesi yerine, ayrıntıların tam farkına varmasını sağlardı. Kişi, kendini sanki çok güzel bir müzik dinliyormuş gibi hissederdi. Alkol ve uyuşturucu gibi insanı bozmazdı.

Kimyon (cumini), melek otu (angelicae), sedir ağacı kabuğu (cedrus libani), çam sakızı (colophonium) gibi bazı tohumlar şaraba konurdu. Yavaş yavaş bu bitkiler konduğu sıvıya kokularını ve lezzetlerini geçirir, sonra da bu içki dini törenlerde içilir veya yakılırdı.

Tapınak duvarlarına kazınmış hiyeroglifler lotus çiçeğinin eski Mısır’daki önemini anlatır. Mısır mitolojisinde topraktan çıkan ilk canlı şey olması ve kutsal Nil nehrinin kenarlarında büyümesi lotusu gizemli yapmıştı.

Aromatik değeri büyülü olan mavi orkide Somali, Malezya, Hindistan veya Çin’den getirilirdi. Tabii çok pahalı olduğundan da gizemi artardı.

Özel günlerde Tanrı heykellerine kokulu yağlar sürülürdü. Her Tanrı ve Tanrıça’nın özel bir kokusu vardı; İsis için pelin otu (Artemisia), Horus için bozotu (Marrubium), Osiris için mercanköşk (Origanum). Firavunlar bu Tanrılara teşekkür etmek istediklerinde veya onların yüceliğini belirtmek için onlara ait otları yakarlardı.

Arkeologlar kraliçe Nefertiti’nin güzellik sırlarını keşfetmişlerdi.  Cildini (gözeneklerini) temizlemek için bal, süt ve çiçek polenleri, yumuşak tutmak için orkide Yaprakları ve bal, kullandığı banyolara da seksen çeşit bitki, meyve ve çiçek yağlarının karışımından hazırlandığı yine papirüslerden öğrendiklerimiz arasındadır. Firavun olabilen tek kadın kraliçe Haçepsut (MÖ 1490-1468) zamanında parfümler, kozmetikler, özellikle göz boyaları çok kullanılmıştır.

Her firavun ve ailesinin birkaç çeşit parfümü vardı. Bu parfüm çeşitli saatlerde ve özel durumlarda kullanmak üzere özel olarak onlar için yapılırdı. Örneğin: Savaş ve çarpışma için uyarıcı, öfke duygularımı arttırıcı, meditasyon için rahatlatıcı ve daha duyarlı yapan parfümler kullanılırdı.

Vatandaş da kokulu otları ve baharatları yemekte kullanmayı iyi bilirdi. Arpa ve akdarı ile yapılmış ekmeklerine kimyon, kişniş ve anason koyarlardı. Kolay hazmetmek için nane, mercanköşk ve maydanoz çok kullanılan bitkilerdi. Keops Piramidi’nin inşası sırasında (MÖ 4500) her çalışan esire güçlü ve sağlıklı olması için sabahları bir diş sarımsak verildiğini anlatan bir tablet bulunmuştur.

Hipokrat ise bazı kokulu yağların ilaç olarak nasıl kullanılacağını belirlemiştir. Eski Roma’da da esansiyel yağların yapımı ve kullanımı çok gelişmişti.

Her ne kadar eski devirlerde bitkilerin ilaç olarak kullanıldığını biliyorsak da aromaterapi ancak geçen yüzyılın sonunda Fransız bilim adamı Prof. Gattfossee tarafından isimlendirilmiştir. Çiçek, bitki ve kokulu meyveden elde edilen hoş kokulu maddenin tedavi edici etkisi nefes yoluyla veya deriye sürerek elde edilir.

XIII. yüzyılda meşhur Bologna Tıp Okulunda bitki ve çiçeklerin damıtılması yapılmış ve özellikle anestezi için kullanılmıştır. Aynı anestezi Hindistan’da da yapılmaktaydı. Yıllar öncesinden günümüze ulaşan reçete Bologna Tıp Okulu’nunkidir. O zamanlar yaralara kullanılan, kokulu yağlar ve şaraplardı. Şarabın antiseptik etkisi kabul edilmişti. XIII. yüzyıl Bologna Okulu’ndan XIX. yüzyıla kadar Tıp’ta hastalık tedavisinde esansiyel yağlar kullanıldı.

İngiltere ve Fransa’daki veba salgınında koruyucu olarak lavanta yağı kullanılmıştır. Çocukların boyunlarına lavantalı küçük keseler asılırdı. Odalara yağlar sürülürdü.

XV. yüzyılda Eue de Cologne bulundu. Bunun da belli bir miktar antiseptik olduğu kabul edildi. XIX. ve XX. yüzyılda sentetik maddelerin bulunması ve ilaç yapımının hızlanmasıyla esansiyel yağlara ilgi azaldı.

1. Dünya Savaşı’nda esansiyel yağların yan etkileri, deri tarafından emildiği, kana ve lenf sistemine karıştığı Dr. Gattfossee tarafından deneylerle saptanmıştır. Onun öğrencisi Marguerite Mori bu yağların çeşitli hastalıklar üzerindeki etkilerini yıllarca araştırdıktan sonra bazı formüller buldu. Bu konuda kendi tekniklerini yapmış ve ölünceye kadar pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Bu öğrenciler de şimdi aromaterapinin tekrar kullanılmasın yaymaya başlamışlardır.

Bunlar normal tıp ilaçlarının yerini almaz, onlara yardımcı olarak kullanılır. Ayrıca bugün zatürre olmuş birine piyasada bu kadar iyi antibiyotikler varken, onları vermeyip yağları kullanmak mantık işi değildir ama zatürre olmadan yağları vücuda masajla sürmek bağışıklık sistemine yardımcı olarak zatürrenin yerleşmesini önleyebilir.

Bu yağların çok ölçülü ve kontrollü bir şekilde kullanılmaları gerekir ve olabilen reaksiyonlara dikkat edilmesi şarttır.

Esansiyel yağları bitki tedavisiyle karıştırmamak gerekir. Kökeni aynı olduğu için felsefesi aynı olsa da fizyolojik olarak tamamen ayrıdır. Bitkiler daha az kuvvetli olduklarından onlar daha çok miktarda kullanılabilirler. Esansiyel yağların ise çok konsantre oldukları unutulmadan kullanılmalıdır.

Esansiyel yağlar bitkilerin hayati (en gerekli) kısımlarıdır. Bunlar bitkisel hormonlar olarak bilinir. Bitkilerin çeşitli yerlerinden çıkarılır ve ona göre çeşitli tedavilerde kullanılır. Örneğin; 400 kg maydanoz veya kekikten 1 kg yağ çıkar.

6 ton portakal çiçeğinden 1 kg neroli çıkar. Bunca emek, zaman ve para harcanarak elde edilen bu yağlar hiçbir şart altında ucuz olamazlar. Sentetik yağlar vardır ki onlar ucuzdur ama iyileştirici güçleri olmadığından onlar da tedavide kullanılamaz. Bir de yöreye göre kalite değişir: örneğin Akdeniz yasemini en iyi ve y en pahalısıdır. Mısır yasemininden iki misli daha pahalıdır.

Bütün bu uçucu yağlar çeşitli organik moleküllerden oluşmuştur. Çok kokulu ve parlayıcıdırlar. Alkol, yağ, eter ve kloroformda erir. Bu yağların her birinin aroması ve iyileştirme gücü, bu yapıcı moleküllerin bileşimine, yoğunluğuna göre değişir. Örneğin: Okaliptüs 250 çeşit maddeden oluşmuştur. Bütün esansiyel yağların az veya çok antibiyotik, antiseptik (mikrop öldürücü), anti-inflammatory (iltihap alıcı) özellikleri vardır. İster çiçekten, ister bitkiden, ister kökten, ister ise gövdeden gelsin bu özellik mevcuttur.

Aromatik yağlar, antibiyotik olarak etkilerini çok yavaş gösterir. Bakteri ve virüsü öldürürken bağışıklık sistemini de düzeltirler. Bu tip tedaviler (doğal yolla yapılan) geniş bir zamana yayıldığından tercih edilmeyebiliyor.

Deri, vücudumuzun en büyük organıdır. Avuçlar ve ayak tabanları dışında 1-2 mm kalınlığındadır. Dış deri; epidermis ve iç deri; dermiş olarak ayırırsak, asıl kalın olan dermiş (iç deri) deriye esnekliğini, güçlülüğünü veren kısımdır.

Derinin en önemli görevlerinden biri, vücuttan atılması gereken zehirleri, ter ve sebum (yağ) olarak gözeneklerden atmaktır. Oksijen ve karbondioksit de deriden girer. Tıpkı solunum yolu ile olduğu gibi deride de benzer bir sistem vardır.

Esansiyel yağların güzel kokulu molekülleri son derece uçucudur. Bu yüzden mümkündür ki deriden içerilere diğer gazlar gibi geçebilir. Aksi halde derimize hiçbir şey nüfuz edemez. Bu geçirmezliğe rağmen, uçucu yağların derinin en alt tabakalarına, oradan da çeşitli organlara, salgı bezlerine, dokulara geçtiği saptanmıştır. Denemek için tabanınıza bir diş sarımsağı sürerseniz, birkaç saat sonra sarımsak kokusunun nefesinizden geldiğini görürsünüz.

Çeşitli esansiyel yağlar vücudun çeşitli organlarına gider. Örneğin menekşe yaprakları böbrekte, biberiye bağırsaklarda, sandal ağacı idrar kesesinde, ylang ylang ve neoli sinir sisteminde toplanır.

Aromaterapiden en çok estetik açıdan faydalanılır. Yaşlanmayı geciktirir, gençleşmeyi sağlar. Bu amaçla faydalanılan yağlar hiçbir zaman saf olarak kullanılmaz, belirli yağlarla karıştırılarak inceltilirler. Aksi halde tehlikelidirler.

Doğaya ne kadar yaklaşırsak, doğa da gizemlerini bize o kadar sunar ama öğrendiklerimizi uygularken bilinçli olamazsak faydadan çok zarar görürüz.

Evin SOLEY ULUSAN

Kaynakça

* Mastering Herbalism Paul HUSON

* Aromatherapy for the whole person W.E.Arnold TAYLOR

* Aromatherapy Dantel RYMAN

* Türkiye ’de Bitkiler ile Tedavi Turhan BAYTOP

 

CHI KUNG

CHI KUNG

Yaklaşık 5000 yıllık geçmişi olan Çin Tıbbı geleneğinin içindeki dallardan bir tanesi olan Chi Kung günümüzde Çin’de olduğu kadar Batı dünyasında da uygulanan bir spor ve kişisel sağaltım yöntemi olarak varlığına devam ediyor. “Chi” yaşam enerjisi, “Kung” ise yetenek anlamına gelir, böylece Chi Kung yaşam enerjisinin doğru şekilde kullanılması olarak anlaşılabilir.

Chi Kung için bazı kaynaklarda hareketli meditasyon denilmesinin sebebi egzersizlerin zihnin belli bir düşünceye, şekle, renge vs. odaklanarak yapılmasıdır. Modern Çin’de Chi Kung pratikleri medikal, dövüş (savaş sanatı) ve spiritüel olmak üzere üç başlık altında incelenir ve uygulanır, bununla birlikte üçü de aynı felsefi sistemi kullanır. Medikal Chi Kung diğer Geleneksel Çin Tıbbı[1] yöntemleri arasında incelenir ve içinde egzersizler, Chi aktarımı, masaj terapisi, ses terapisi gibi alanlar da vardır. Ancak günümüzde Chi Kung denildiğinde genelde ilk akla gelen egzersizlerdir.

Chi Kung egzersizleri hastanın tedaviye katılımını sağlar. Bu bağlamda hastanın önce iç patojenik faktörleri (hastalandırıcı faktörler) ortadan kaldırması gereklidir, bunlar; öfke, hüzün, kaygı, korku vb.dir. Ardından dış olanlar ortadan kaldırılır, bunlar; soğuk, sıcak, nem vb.dir. Daha sonra hastalığın tipine göre organ ve enerji kanallarındaki[2] Chi çeşitli egzersizlerle azaltılır ya da artırılır.

CHI KUNG’UN TARİHİ

Chi Kung’un geçmişi ile ilgili ilk metinlere MÖ 2600 yıllarında yaşamış olan Sarı İmparator (Huang Di)’un kitabında rastlanır. İlk Chi Kung figürlerini onun bulduğu söylenir.

Günümüze kadar uygulana gelen Chi Kung, Çin’deki kültür devrimi ile 1966-1976 yılları arasında yasaklanmış ve sadece Batı tıbbının uygulanmasına izin verilmiştir, ancak hem Batı tıbbı uygulayan doktorların azlığı hem de Batı tıbbının beklentiyi karşılamaması nedeniyle Chi Kung uygulamaları serbest bırakılmış hatta çeşitli parklara eğitmenler yerleştirilerek buraya gelenlere Chi Kung öğretilmiştir.

CHI KUNG VE ÇİN FELSEFESİ İLİŞKİSİ

Çin kültürünü inceleyen bir kişi felsefe, din, siyaset, tıp, savaş sanatları gibi konuların birbirleriyle yakın ilişki içerisinde olduğunu kolaylıkla görebilir. Tıp ve Çin felsefesi arasında derin bağlar vardır, buna işaret etmek için Han Hanedanlığı döneminde yaşamış Sun Simao, “I Ching[3] kitabını çalışmadan tıp sanatında başarılı olamazsın” demiştir.

Çin felsefesine göre tüm yaşam Dao’nun ezeli varlığından kaynaklanır. Dao var olan her partikülde bulunur. Evrenin oluşumu sırasında Dao’dan ilk olarak Wuji ortaya çıkar, Wuji’den Yin ve Yang ortaya çıkmıştır, o da sekiz doğal güce kökenlik etmiştir: gök, şimşek, su, dağ, yer, rüzgâr, ateş ve göl, bunlar Bagua trigramlarında kendini gösteren 8 enerjetik harekete dönüşür.

Evrende Dao, wuji, shen, chi ve jing olmak üzer 5 adet enerji alanı ve bu alanlara tekabül eden yapılar ve bu alanlar arasında geçişkenlik vardır.

İnsanda bu enerji alanlarının (shen, chi ve jing) ve bunlara tekabül eden yapıların (spirit, enerji ve beden) üç tanesi mevcuttur, bu enerji alanlarının aralarındaki ilişki ve denge aşağıda bahsi geçecek olan üst, orta ve alt dantien tarafından sağlanır. Chi Kung egzersizleri ile dantien bölgelerinin daha etkin çalışması sağlanır.

ENERJİ MERKEZLERİ

Chi Kung öğretisine göre insanda 3 tane enerji merkezi vardır, bunun için iksir tarlası anlamına gelen Dantien kelimesi kullanılır. Vücudumuzda üst, orta ve alt olmak üzere üç enerji merkezi (dantien) bulunur. Üst dantien iki kaşımızın orta hizasında, orta dantien göğüs kemiği üzerinde iki meme başına birleştiren çizgi hizasında, alt dantien de göbek deliğinin dört parmak altında yer alır. Her bir dantien vücudu koruyan bir enerji katmanı (wei chi) ile ilişkilidir.

Alt dantien vücut yüzeyindeki wei chi ile orta dantien ve yukarı dantien de birer katman hâlinde saran diğer iki wei chi katmanı ile ilişkilidir. Wei chi katmanları vücudun hastalıklardan korunmasından sorumludur, uygun beslenme, uyku, temiz hava, meditasyon ve Chi Kung egzersizleri wei chi katmanlarının güçlü olmasını sağlar. Öfke, duygusal travmalara bağlı keder gibi iç faktörler ve soğukluk, kuruluk, sıcak, rüzgâr gibi dış faktörler özellikle zayıflamış wei chi katmanını geçerek hastalıklara yol açabilir.

CHİ KUNG EGZERSİZLERİ

Çin›de pek çok Chi Kung sistemi vardır, her biri kendine ait yaklaşımlara sahiptir, biri diğerlerinden daha üstün değildir, tüm yöntemlerin hedefinde durağan kalmış patolojik enerjinin temizlenmesi ve temiz yaşam enerjisinin dolaşıma katılması vardır. Eğer farklı şekilde belirtilmemişse tüm egzersizlerde alt dantien nefesi kullanılır.

Egzersizler birkaç şekilde sınıflandırılabilir. Statik (durağan) ve dinamik (hareketli) olarak ayrıldığında, statik egzersizler Chi’nin vücuda depolanmasını sağlayan, dinamik olanlar ise enerji kanallarının açılmasını ve Chi’nin dolaşmasını sağlayan egzersizlerdir.

Diğer bir sınıflandırma ise yapılacak egzersizin kendisi üzerindeki modifikasyonları içerir, böylece bir egzersiz arındırma, güçlendirme ve dengeleme için kullanılabilir. Bu postür (vücut), solunum (nefes) ve imajinasyon (zihin) üzerindeki modifikasyonlar ile sağlanır.

Örnek olarak arındırma amaçlı bir egzersiz verilebilir, burada dikkat edilmesi gereken noktalar şu şekilde olacaktır:

Postür (vücut): Eller spesifik vücut alanlarından (hastalığın olduğu bölge) uzaklaşacak şekilde kullanılır.
Solunum (nefes): Eller vücuttan uzaklaştırılırken nefes daha hızlı verilir.
İmajinasyon (zihin): Eller vücuttan uzaklaştırılırken vücudun spesifik noktasındaki sıkışmış enerjinin uzaklaştırılması imajine edilir.

Günümüzde özel aletler ve mekânlar gerektiren, zaman zaman sakatlanmalara yol açan sporlar ya da egzersizler ile karşılaştırıldığında, Chi Kung insanın hem fiziksel, hem enerjetik hem de zihinsel yönüne hitap etmesi, hareketlerinin yumuşaklığı, özel bir alet veya alan gerektirmemesi açısından oldukça değerlidir. Bunlara ek olarak başta da söylenildiği gibi Chi Kung egzersizleri hastalık tedavisi için kullanıldığında hastanın tedavide aktif rol almasını sağlar.

Chi Kung hayat karşısında aktif rol alan ve sağlığını geri kazanmak için sadece ilaç kullanmak gibi pasif yöntemleri tercih etmek yerine kendi çabasıyla sağlığını kazanmak isteyenler için değerli bir yöntemdir.

DİPNOTLAR

1. Geleneksel Çin Tıbbı (Traditional Chinese Medicine, TCM): Çin kaynaklı geleneksel tıp uygulamalarının tümüne Batı dünyasında bu isim verilmiştir. Bu yöntemler akupunktur, masaj terapisi, fitoterapi ve Chi Kung’dur.

2. Çin tıbbında enerjinin (chi) 12 tanesi düzenli ve 8 tanesi düzensiz olarak adlandırılan kanallarda aktığı, bu akımdaki enerji blokajlarının çeşitli hastalıklara yol açtığı düşünülür. Çin’de yaklaşık 5000 yıldan beri bilinen bu enerji kanalları yakın zamanlarda hassas tomografi cihazları ve radyoizotop çalışmaları ile gösterilmiştir.

3. I Ching’in (Değişimler kitabı) yazarı ve yazıldığı dönem kesin olmamakla birlikte Çin Felsefesi ile ilgili temel kavramları ve hegzagramlar üzerine yapılan yorumları barındırır.

KAYNAKÇA

1. Chinese Medical Qigong Therapy, Volume 1, 2005,Jerry Alan Jonson PH.D.

2. Chinese Medical Qigong Therapy, Volume 4, 2005,Jerry Alan Jonson PH.D.

DR. MAHMUT ŞANSAL

İBNİ SİNA (930-1037)

Ünlü Türk filozofu İbni Sîna (Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah İbn-i Sina) Farabi’nin ölümünden otuz yıl sonra, Ağustos 980 tarihinde bugünkü Özbekistan sınırları içerisindeki Buhara şehrinin Afşene köyünde dünyaya gelmiştir ve bütün Orta Çağ Avrupasında felsefenin temel taşlarından birisi olarak kabul edilip, “Avi- cenna” ismi ile ün kazanmıştır.

HAYATI

Çocukluk ve Gençlik:

On yaşındayken o devrin klasik eğitimini bitirip (Kur’an ve edebiyat), geometri, fıkıh (İslam hukuku), Grek felsefesi ve mantık öğrenir. Hocalarını geride bıraktığından kendi başına teoloji, fizik, matematik ve özellikle tıp çalışır.

On altı yaşında ünlü olan İbni Sîna, idaresi altında hekimler çalıştırmaya başlar. Bir buçuk sene süresince kendini tamamen felsefeye adar ve bu süre içerisinde kendi ifadesiyle kırk kez okuyup anlayamadığı Aristo “Metafiziğini” tesadüfen eline geçirdiği Farabi’nin yorumu sayesinde anlar.

Kütüphaneye Kabulü:

On sekiz yaşındaki İbnî Sina bilinen bütün ilimlere vâkıftır. Bu sırada Buhara sultanının yanına çağrılarak onun çare bulunamayan hastalığını tedavi eder. Bu başarısı hayatının dönüm noktası olur çünkü emrine âmâde edilen sultanın değerli kütüphanesi, kendisine bilgilerini genişletme fırsatı verecektir. Yirmi iki yaşında İbni Sîna, sultanların politik kararlarını vermeden önce danıştıkları bir kişi olmuştur.

Seyahatleri:

Saltanatın son günlerinde Buhara’dan ayrılan İbni Sîna, Horasan ve Harizm illerini dolaşır ve kendisini takdir edip ağarlayacak bir saray çevresi arar.

1012 senesinde geldiği Cürcân’da, ölümüne kadar yanından ayrılmayacak olan talebesi Ebu Ubeyd el-Cüzcâni ile karşılaşır ve Şirâzi ile yakın dostluk kurar. İbni Sına burada pek çok risale (küçük, kısa kitap) ve eser verir.

(El-Kânun’un başlangıcı, El-Mecesti özeti)

Bu dönemde kendi hâlini dile getiren kasidesinin[1] bir beyiti şöyledir;

Galiba yok bana dar gelmeyecek bir belde,

Değerim çok, alacak müşteri bilmem nerede?

Politika

Hemedân emirinin veziri olan İbni Sina, hekim, bakan ve filozof olarak dolu ve hareketli bir hayat sürdürmeye başlar. Devlet işleriyle meşgul olduğundan geceleri ve hatta at üzerindeyken yazmaya devam etmektedir.

Uğradığı siyasî iftirâlar, görevinden alınıp, Ferdacân kalesine kapatılmasına sebep olur. Bu olay, hapsedildiği dört ay süresince üç eser yazmasını engelleyemez. (Hay Ibn Yakzân risâlesi, Kulunç kitabı ve el Hidâyât)

İsfâhan

Hapisten çıkarılan Ibni Sîna, Hemedân’a dönmüştür fakat kendisini kıskananlar tarafından gözlenir ve gizlice İsfâhân’a kaçar. İsfâhân’da kendini özellikle ilmî çalışmalara verir. Birçok eser kaleme alır. Sağlığı giderek bozulan İbni Sîna 1037’de Hemedân’a döndüğünde elli yedi yaşında iken Kulunç hastalığından ölür.

ESERLERİ

İbni Sina hemen her ilim dalında eserler yazmış ve özellikle filozof olarak ün kazanmıştır.

On yedisi sadece tıbba ait olan yüz altmış küsur eseri vardır. Başlıca eserleri;

El-Şifâ

El-Kanun fi’t-Tıp (Tıp Kanunu)

El-lşârât ve’t-Tenbihât

El-Necât

“Metafizik” ve “Kitab el-Nefs” adlı eserleri Latinceye en önce çevirilenleridir. Orta Çağ’da “Sufficientia” şeklini alan “El-Şifa”, on altı sahifeden sadece on ikisinin çevrildiği, içine mantığı, tabiî bilimleri, psikolojiyi, fiziği ve metafiziği alan on sekiz bölümlük, geniş kapsamlı büyük bir eserdir. Meşşai felsefesinin en iyi eseri olan bu eseri İbni Sîna Hemedân’da kaldığı sırada yirmi günde yazmıştır. Daha sonra bu eserin bir özeti niteliğindeki üç bölümlük “El-Necât’ı” yazar. El Işârât vet-Tenbihât, El Necât üzerinde düzeltmeler ve değiştirmeler yapmak üzere yazdığı eseridir.

“El-Kanun fi’t-Tıbb” adlı eserinin bir kısmını Cürcân ve Rey’de yazmıştır ve eseri Hemedân’da tamamlamıştır. On dört bölümdür. Açıklama ve deneye dayanmıştır.

İbni Sina hemen her ilim dalında eserler yazmış ve özellikle filozof olarak ün kazanmıştır. Ortaçağ’da Latinceye çevrilen eserleri, “Avicennism” denilen etkiler yaratmıştır.

FELSEFESİ

İslam felsefesinin iki büyük okulu; meşâiyye ve işrâkiyye okullarıdır.

Meşâilik; Platon-Aristoteles uzlaştırılması, Işrâkilik; Platon-Tasavvuf uzlaştırmasıdır.

Deneycilikle akılcılığı bağdaştıran İbni Sina, bu bağdaştırmasında doğa bilimsel İslâm felsefesinin kurucusu Râzi ile Fârâbî’den yararlanır. Meşâilikten Işrâkiliğe geçmiş bir düşünür olmasıyla da İslam felsefesinde önemli bir rol oynamaktadır.

İbni Sina bilimleri üçe ayırır;

  1. i) Yüksek bilimler (Al-ilm-ül-âlî)

Maddesinden tümüyle ayrılmış biçimlerin bilimi ki bunlar; metafizik ve mantıktır.

  1. ii) Aşağı bilimler (Al-ilm-ül-esfel)

Maddesine bağlı biçimlerin bilimi ki bunlar tabiat bilimleridir.

iii) Orta bilimler (Al-ilm-ül-avsat)

Maddesinden ancak zihinde ayrılan bilimler ki bunlar matematik bilimleridir.

İbni Sina matematikten mantığa ve oradan da metafiziğe geçer. Aristo gibi felsefeyi ikiye ayırır;

  1. a) Nazari hikmet (Kuramsal felsefe)
  2. b) Amelî hikmet (Eylemsel felsefe)

Birincisinde tabiat felsefesi, matematik felsefe ve metafizik vardır. Eylemle değil, bilmekle ilgilidir.

İkincisi hem eyleme hem bilgiye aittir; medenî hikmet veya siyaset, ev hikmeti veya ekonomi (El-hikmet ül-menziliye), ahlâki hikmet (El-hikmet ül-hulkiye)

Mantık

Mantık, İbni Sina’ya göre ister felsefe içinde, ister ondan bağımsız görülsün bir âlet’tir. Mantığın hedefi insanı yanlıştan koruyan belirtileri vermektir. (Işarât)

İbni Sina mantığı psikolojiden çıkarıp, düşünce kanunlarını psikoloji üzerine kurmuştur. Önermeler ve kurucusunun Aristo olduğu tasım öğretisi (tümdengelim yoluyla sonuç çıkarma) hakkındaki çözümlemeleri İslâm Ortaçağında klasik olmuş ve sonraki bütün mantıkçılar ona dayandıkları gibi Kelamcılar[2] da Allah’ın ispatına dair eserlerinde ondan faydalanmışlardır.

Bilgi Teorisi

İbni Sina, tüm bilgilerimizin sezgiyle elde edilen açık ilkelerden çıkarsama (Ar. Al- istintâç) yoluyla oluştuğu kanısındadır. Bilgi sürecinin duyum ve algıyla oluştuğunu kabul etmekle beraber gerçek bilginin ussal olduğunu ileri sürer.

Empirisme’i mantıkî rationalisme’in içinde açıklamaktadır, İbni Sina’ya göre varlık ve düşünce aynıdır. Düşünce dışında varlık olamaz. Bu ilke mantıkla metafiziği birbirine bağlamakta ve mantıktan metafiziği çıkarma yolunu (yani dogmatizmi) temellendirmektedir.

Tabiat ilimleri

İbni Sina’ya göre tabiat ilimleri metafiziğin başıdır. Tabiat ilimlerini sıralamasında asıl fizikten (Kitabul-kiyan) başlar, çeşitli tabiat basamaklarından insana kadar yükselir.

Bütün cisimlerin ibaret olduğu madde ve şekil, İbni Sina’ya göre hem mantık, hem fizik, hem metafiziği ilgilendirir.

Psikoloji

İbni Sina’nın psikolojisi bir yandan fiziğe, öte yandan metafiziğe bağlıdır. Bitki nefsi[3] maddeye kadar iner. İnsan nefsi de faal akılla Allah’a kadar yükselir. Böylece İbni Sina felsefesinde psikoloji ikiye ayrılır;

  1. i) Deneysel veya empirik psikolojisi
  2. ii) Rasyonel veya içebakış psikolojisi.

Ruhun Tanımı

İbni Sina’ya göre ruh manevi bir cevherdir[4]. Ruhun bedenden ayrı manevi bir cevher olduğunu kanıtlamak için “insan-ı tâir” (L’homme volant, uçan insan) diye bilinen bir temsil kullanmıştır. Bu temsil bütün Batı Ortaçağında yayılmış, Bonaventura, Al- bertus Magnus tarafından sonradan kullanılmıştır.

İbni Sina’ya göre nefs birleşeceği bedeni almadan önce ferdî varlığı yoktur.

Metafizik

Aristo gibi İbni Sina da metafiziği varlık olması bakımından varlık ilmi diye tanımlıyor. İbni Sina üç katlı âlem görüşünde tanrıcı felsefe (theisme) ile tabiatçı felsefeyi (naturalisme) birleştirir. Bu teorisi ile Augustin felsefesi arasında büyük benzerlik vardır.

Mistik Felsefe veya Tasavvuf

İbni Sina’nın insanın tanrısal âlemle ilişki kurabilmesi için öngördüğü yol, bir çeşit manevi sezgidir.

Bu yolu “‘Hay ibn Yakzan” ve “Kitab üt- tayr-Kuş kitabı” gibi eserlerinde açıklamıştır, İbni Sina’ya göre Allah bütün varlıktır, sırf iyiliktir. Gerçek varoluş yalnız Allah’a mahsustur. Evrenin yalnız geçici bir varoluşu vardır.

Ahlak

İbni Sina eserlerinin her birinde ahlâka felsefî açıdan yaklaşarak onu bölümlere ayırmıştır.

İbni Sina’ya göre üç türlü kötülük vardır;

  1. i) Fizikî kötülük ki İbni Sina buna eksiklik der.
  2. ii) Psikolojik kötülük; keder, elem şeklinde görülür.

iii) Metafizik kötülük ki İbni Sina, “günah” olarak adlandırır.

Filozofa göre iyilik, yetkinlik ve mutluluk fikrinin doğması için kötülüğün olması gereklidir.

İBNİ SINA OKULU

İbni Sina, İslâm felsefesi içerisinde başlı başına bir okul olarak kabul edilebilir. Filozofa en yakın öğrencisi Behmenyar’dır. “Felsefî Konuşmalar” adlı kitabı Behmenyar ve başka bir öğrencisi olan ibnZeyle’nin sorduklarına verdiği cevaplardan ibarettir.

Ebu Abdullah Mâsumî ise en sevdiği öğrencisi diye tanınmaktadır. İbni Sina’nın ölümüne kadar yanından ayrılmayan öğrencisi El-Cüzcâni de filozofun hayatını kaleme almıştır.

Meymûn bin Necib al- Vâsıtî, tanınmış astronom ve şair Ömer Flayyam, Ömer Hayyam’ın öğrencisi Ebu’l Maâlî, Behmenyar’ın öğrencisi Ebu’l Abbas Zevkerî, geometri, mantık ve felsefeyle uğraşan Abdürrezak et-Türkî de İbni Sina okulundan sayılırlar.

Mutluluk ise ruhun temizlendiği ve Faal Akla[5] yöneldiği eylemdir. Böylece mutluluğa yönelen insan, filozofun “ruhun temizlenmesi” dediği bir çeşit tasavvufî yükselmeyi uygulayacaktır.

Din Felsefesi

İbni Sina bu konuda Fârâbî’yi ve ansiklopedicileri tamamlar fakat dinle felsefeyi uzlaştırmada dine yakındır. İnancın aklı tamamladığını kabul eder, peygamberlere filozoflardan üstün değer verir ve şeriatın;

  1. i) Siyasi
  2. ii) Psikolojik ve ahlaki

olmak üzere iki rolü olduğunu söyler.

İBNİ SİNA FELSEFESİNİN ORTA ÇAĞ AVRUPASINDA ETKİLERİ

İbni Sina’nın eserleri on ikinci yüzyılda Latinceye çevirtilmiştir. Bu eserlerinden biri olan “Metafizik”, Aristo’nun Metafiziğinden yarım asır önce tanınmış, Aristo’nun Metafiziğinin son iki kitabı çok daha sonra, hatta “Şifâ’nın” tercümesinden bir asır sonra ancak Batı’ya ulaşmıştır.

İbni Sina’nın özellikle Toledo’da tercümeleri yapılan eserleri daha sonra, Batı Üniversitelerinin temel ders kitapları haline gelmiş ve uzun süre okutulmuştur.

SONUÇ

Orta Çağ Türk İslam felsefesinin ulaştığı yüksektepelerden biri olan İbni Sina, ünlü bir tıp bilgini olmasının yanı sıra, dopdolu ve mücadeleli geçen yaşamı boyunca hayatın iksirini aramış, ardında zamanın bütün ilimlerini kapsayan bir kütüphane dolusu değerli eser bırakmış bir filozoftur.

İlme ve Türk İslâm dünyasına böylesi katkılarda bulunmuş filozofumuz, yirmi birinci yüzyıla adım atmakta olduğumuz şu günlerde, bir hastaneye isim vermiş olmasıyla tanınmaktan çok daha fazlasını hak etmiştir. Hepimize düşen, millî kültür ve değerlerimizi tanıtmak ve insanımızın bu engin bilgi haznesinden yararlanmasını sağlamaktadır.

Ferim ÇIKGEL

Araştırmacı

Yararlanılan Kaynaklar

– Doç. Dr. Mehmet N. Bolay, “ibni Sîna”, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ankara 1988

– Hilmi Ziya Ülken, “Islâm Felsefesi”, Ülken Yay. İstanbul 1983

– “Uluslararası İBN TÜRK, HAREZMİ, FARABİ ve İBNİ SİNA SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ”, Ankara 9-12 Eylül 1 985, Ank. Kültür Merkezi Yay. Sayı 42.

– Felsefe Arkivi, Sayı: 22-23, Edebiyat Fakültesi Matbaası İstanbul 1981

– Doç. Dr. M. Naci Bolay, “FARABİ ve İBNİ SİNA’DA KAVRAM ANLAYIŞI”, M.E.B. Yay. İstanbul 1989

– Orhan Hançerlioğlu, Felsefe sözlüğü, Remzi Kitabevi Yay. İstanbul 1982

– Prof. Dr. A.M. GOICHON, İBNİ SİNA FELSEFESİ ve ORTAÇAĞ AVRUPASINDAKİ ETKİLERİ, Doğuş ayın ve Dağıtım A.Ş. İstanbul 1986, Tercüme: Y. Doç. Dr. İsmail Yakıt

– “Uluslararası İBN TÜRK, HAREZMİ, FARA

[1] Kaside: On beş beyitten aşağı olmayan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan koşuk.

[2] Kelamcılar: İslâm tanrıbilimcileri (Os. Mütekellimin, Fr. Mutaklimins)

[3] Nefs: Ruh, can, hayat.

[4] Cevher: Değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik. Kendi varlığı dışında bir varlığa gereksinim duymayan.

[5] Faal Akıl: Bütün âlemin ruhu ve bedeni.