japonya

JAPON KALİGRAFİSİ – SHODO “YAZININ YOLU”

Shodo Japoncadaki karşılığı ile “Yazının Yoludur”. Tüm diğer Japon sanatlarında olduğu gibi bir felsefi disiplindir ve kökleri Tao ve Zen öğretisine dayanır. Bu sanatları çalışan öğrenci, doğanın döngüleri içerisindeki prensipleri gözlemleyerek, önce kendinde sonra uyguladığı sanatında bu ilkeleri doğurmaya çalışır. Japon yazı sisteminin sembollerden oluşması, kaligrafi sanatını bir kat daha derinleştirir. Çünkü semboller aracılığı ile insan, sembollerin kaynağı olan doğanın kendisine daha da yakınlaşma fırsatı bulur. Bu sembollerin insanda oluşan karşılığı erdemdir ve öğrenci eylemleri ve sanatı aracılığı ile dönüşür. Doğadan aldığı ilham ile doğanın hareketine katılır. Bir samuray deyişinde olduğu gibi:

“Dünyayı yaratan eylem, onu tamamlayan eylem ile aynıdır.”

Yazı nedir?

İnsan her zaman kendini ifade etme ve diğerleri ile iletişim içerisinde bulunmak amacıyla farklı yöntemler kullanmıştır. Prometheus’tan ateşi aldığından, diğer bir deyişle, bir zihne sahip olduğundan itibaren kendini daha incelikli ifade etme ihtiyacı doğmuş, iletişim ve aktarma başlamıştır.

İnsan ses ve şekiller aracılığı ile zihninde var olanı karşısındakinin zihninde de görünür kılmaya, bilimleri, sanatları, teknikleri aktarmaya çalışır. Konuşmak ve yazmak en temel iki ifade şeklidir. Konuşmak zihindekileri sesler aracılığı ile aktarırken, yazı semboller, şekiller kullanarak aktarır. Özellikle arkaik yazıların neredeyse tümü ideograflardan oluşur, yani semboliktir. Modern dünyanın ilkel ve zor bulduğu bu metot, aslında modern dünyanın zihinsel dünyası açısından kavraması zordur ama daha ilkel değildir. Çünkü semboller insanın doğasına, harflerden ve seslerden çok daha yakındır. İnsan şeyleri en iyi görerek öğrenir. Duyduğu şeyi unutur ama gördüğü şeyi unutmaz. Bir sembol görünür olmasının yanı sıra, o şeyin doğasına en yakın ifadeyi bir bütün olarak ve tek seferde karşıdakine iletir.

Önceleri ideografik olarak kullanılan dil, gitgide yerini seslere ve ideograflara göre daha az anlam taşıyan şekillere (harflere) bırakmıştır. Dilin yetenek edinmesi, onun evrildiğini gösterir; aynı zamanda anlamın dönüştüğünü de gösterir. Liu Hiseh’e göre yazı sistemleri düşünce sistemlerimize göre şekillenir. [1]Biz ne isek, kullandığımız araçları da buna uygun şekilde yaratıyoruz. Bu farklılıkları aynı çağda farklı kültürler arasında dahi görmek mümkündür. Bazı kelimelerin çevirileri zordur, çünkü hedef dilde anlamının karşılığı yoktur. Bazı dillerde daha teknik ve yüzeysel kelimeler varken, bazı dillerde derin manalar içeren kelimeler mevcuttur.

Çince ve Japonca gibi, Antik Mısır dili de ideografik bir dildir. Mısır hiyeroglifleri var olan tüm nesnelerin modellerini ifade eder. Yazıcı Tanrı Thoth’un yazdığı şeyler kelimeler değil, nesnelerin kendisidir. Thoth yazarak, tezahür eden her şeyin modelini çizer ve nesneler önce arketipsel olarak sonra da somut olarak var olurlar. Bu nedenle semboller arketipsel (ilk örnekler) dünyaya en yakın varlıklardır.

“Öğrenmenin başlangıcında, cahilin yönlendirilmesi ve Ptah’ın yarattığı ve Thoth’un yazdığı var olan her şeyi öğrenmesi için…” [2]

“Hiyerogliflerin tamamı kalbin düşündüğü ve dilin söylediği ile yaratılmıştır. Ptah, her şeyi ve tüm hiyeroglifleri yarattığında memnundu.” [3]

Tüm şeyler ve tüm hiyeroglifler doğanın formları ve yazıdaki temsilleridir. Kalp şekilleri tasavvur eder, dil onları kelime olarak seslendirir ve hâkim güçler şeylere fiziksel varlık kazandırır. Şeyler kalp ve dil ile ifade edildiği anda, fenomenler dünyasında algılanır hâle gelir.

“Doğal evren doğrusal bir sistem değildir. Aynı anda etkileşen sayısız değişkenden oluşur; işleyişinin bir anını doğrusal, alfabetik dile çevirmek için hesaplara sığmaz uzunlukta zaman gerekir. … Bu yüzden ideografik dil doğaya katı bir şekilde doğrusal ve alfabetik olandan biraz daha yakındır.”[4]

Shodo nedir?

Japon kaligrafisinin Japon dilindeki karşılığı Shodo’dur, yani “Yazının Yolu”dur. Japon sanatlarının tümü felsefi bir disipline dayanmaktadır. Chado (çay seremonisi), İkebana (çiçek düzenleme sanatı), Bonzai (ağaç budama sanatı) vb. Her sanat “evrenin işleyişini” yeniden harekete geçirme anlamı taşır. Bir samuray deyişi şöyle der; “Dünyayı yaratan eylem, onu tamamlayan eylem ile aynıdır.” Evrenin yaratımında ilk hareketi gerçekleştiren öz her ne ise, bu sanatların uygulayıcısı da kendi içinde bu özü arar. Denge, sükûnet, dinginlik, aşk (birleştirme) ve derin kavrayış. Bu sanatlar en temelde savaş sanatlarının çalışma alanları olmuştur.  Savaş sanatları da birer “yoldur”. Yol Çincede Tao’ya, Hint’te Dharma’ya denktir. Bu sanatların her birisi Tao’nun yeryüzündeki ayak izlerini takip etmek anlamına gelir. Göksel yasanın prensipleri bu sanatların da prensiplerini oluşturur.

Çay ustası Sen No Rikyu (1522-1591) bu sanatlarla ilgili olarak şöyle demiştir.

“Yalnızca Zen’in sonsuz canlılığını yansıtan bir sanat, zihni aydınlanma yolunda cesaretlendirebilir.”[5]

Shodo’nun Kökleri

Zen Öğretisi

Kökeni Hindistan Dhyana[6] okullarına kadar dayanır. Zen öğretisi MS 500 yıllarında Boddhidharma ismindeki bir Hintli keşişin Çin’e gelişi ile ortaya çıkmaya başlar. 6. yy’da Çin’de Zen okulları kurulmaya başlanır. Ve sonrasında Kore, Vietnam ve Japonya’ya ulaşır. Hintçedeki karşılığı Dhyana, Çincede Chan ve Japonca’da Zen olarak ortaya çıkar ve bu ismi ile dünyada tanınır. Zen’in kelime anlamı “dalma, içine çekilme, meditasyon hâli”dir.

Her birey bir Buddha olmak için yaşamaz, onun içinde zaten bir Buddha doğası vardır. Kişi günlük yaşamda uyguladığı pratikler aracılığı ile meditasyon ve farkındalık ile bu gerçeği keşfetmeye çalışır.

Zen hakkında daha derin fikir edinebilmek için birkaç kavramdan bahsedeceğiz.

Zazen; oturarak meditasyon (za-zen) anlamına gelir. Tüm dikkat duruş biçimi ve nefeste odaklanır. Kişi iç ve dış uyarılara açıktır, kendini kapatmaz. Farkındalığı ile ilgili bilincine bir sınır oluşturmaz. Uyanık olmaya ve bilincin hareketini ortaya çıkarmaya çalışır. Her türlü iç ve dış algısını izler, düşüncelerinin bulutlar gibi geçişini izler, müdahale etmez ama düşünceleri ile kendini özdeşleştirmez, kişileştirmez. Amaç “an”da olmaktır (“Carpe Diem”. Bu terim de batı tarafından yanlış anlaşılmıştır). Zazen’de kişi anda olmayı bu şekilde algılar. İnsanın farklı hayatta kalma şekilleri vardır. Genelde “düşünerek, zihin ile ve hissederek, duygular ile” hayatı sürdürürüz. Ama bir Zen takipçisi daha iç bir dinamiğe ulaşmaya çalışır, “zihnin olmadığı” bir duruma geçmeye çalışır. Tüm şeyleri izler, dikkati her şeydedir, her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü hiçbir yere ait değildir. Kişinin bilinci genişledikçe ve şeylere hâkim oldukça, evrensel bilince yaklaşır ve onunla Bir olmaya başlar.

Koan

Pek çok antik öğretinin aktardığı gibi, insan iki yönlü bir zihin yapısına sahiptir. Birisi rasyonel, somut şekilde çalışan arzuların zihnidir. (Sk. Kama-Manas) Bu zihin dualite dünyasının, zıtlıkların zihnidir; şeyleri soğuk-sıcak, uzun-kısa, uzak-yakın vb. zıtlıklarla algılar. Diğer bir zihin ise bunun tam tersi şekilde varlığını sürdürür. Şeyleri bir bütün olarak algılama kapasitesine sahiptir, birliği tefekkür edebileceğimiz bir zihin yapısıdır (Sk. Manas). Zen öğretisi rasyonel zihni bertaraf etmek üzerine kurulmuştur. Koan adı verilen diyalog, soru, şiir ve bilmeceler aracılığı ile dualite zihin şaşırtılır.

Koanlar öğrencinin içindeki “büyük şüpheyi” ortaya çıkarmaya, ateşlemeye çalışır. Her seferinde yıkılacak bir duvar daha vardır. Çünkü Kama Manas sınırlıdır, duvarları, kalıpları vardır.

“Buddhalar ilkeleri tutmazlar ve Buddhalar ilkeleri çiğnemezler. Buddhalar herhangi bir şeyi tutmaz ve çiğnemezler.” Boddhidharma. [7]

Koan’ın cevapları yazılmamış veya basılmamıştır. Her kişi bireysel olarak sezgileri ile ulaşır.

“Tek elin sesi nasıldır?”

“Ses çıkarmayan şeyi duyabilir misin?”

“Kırkayak mutlu ve sakindi,

Ta ki karşısına bir kurbağa çıkıp,

Şakayla karışık, söyle bakalım

Hangi ayak hangisini takip eder

Diye soruncaya kadar.

Bu kırkayağın kafasını

Öyle bir karıştırdı ki

Dikkati dağıldı zavallının

Ve bir hendeğe yuvarlanıverdi

Nasıl yürüyeceğini düşünerek.” [8]

Somut zihin açısından her şeyin bir yeri, bir şekli, bir başı ve bir sonu vardır. Yaşadığımız dünya, evreni bu şekilde algılıyoruz. Fakat Zen öğrencisinin aradığı Gerçek olan “Hakikat” tüm bu algıların üzerindedir. Ve eğer ulaşılacak ise, bunun yolu rasyonel zihin değil, irrasyonel zihin olacaktır. Çünkü Hakikat’e sezgilerin aklı ile ulaşılır. Bu nedenle Koan’lar öğrencilerin rasyonel gerçekliğini sarsar ve gerçeğin ışığı her türlü zihinsel aralıktan içeriye doğru akmaya başlar. Saf zihnin dünyasında özne ve eylem yoktur. Özne de eylem de yapan da yapılan şey de aynı şeye dönüşmüştür. Bu nedenle tam sembolik dillerde özne yoktur ve bu bütünlük Shodo’da (kaligrafi) da kendini gösterir.

Tarihi ve Gelişimi          

Japon kaligrafisi Shodo’nun kökenleri yine Çin’e dayanmaktadır. Çin’deki geçmişine baktığımızda, MÖ 4000 yıllarına kadar gitmekteyiz. MÖ 600 yıllarında Japonya’da uygulanmaya başlandığından bahsedebiliriz. Japon kaligrafisi Çin kaligrafisi ile ortak ilkelere, tekniklere ve stillere sahiptir.

İlk Japon kaligrafisi Nara’da bulunan Horyu-ji Tapınağındaki Buddha heykelinin halesinin üzerindedir. 7. yy’da Çince olarak yazılmıştır.

Kanji

Kanji, Çin yazı dilinin Japoncadaki karşılığıdır. Japonya Çin yazı dili ile tanışmadan önce, sözlü bir dildi ve yazı dili bulunmamaktaydı. İlk olarak Çince harfler ile karşılaşmaları Çin’den ithal edilen ürünler aracılığı ile olmuştur. MÖ V. yüzyıla kadar bu yazıların okunamadığından bahsedebiliriz. İmparator Ojin (270-310) zamanında, Wani isminde bir kahramanın Çin’e gönderildiği ve burada Çince karakterleri öğrenip Japonya’ya getirdiği ile ilgili bilgiler, Japonya’nın efsanevi yazıtları olan Nihon Shoki ve Kojiki’de anlatılır. Wani yalnızca Çince karakterler olan Kanji sistemini değil, aynı zamanda Konfüçyanizm etkilerini de beraberinde getirmiştir.

Çince ve Japoncanın dil bilgisi sistemleri birbirinden tamamen farklıdır. Japonca sondan eklemeli bir dildir. Çincede cümleyi meydana getiren kelimeler ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Kelimenin vurgu, tonlaması ve cümle içindeki sırasına göre görevi anlaşılır. Bu nedenle tonlamalar çok çeşitlidir. Japoncada ise kelime kökleri ve ekler vardır. Bu nedenle Çin yazı dilindeki kelime köklerini ifade eden ideogramlar Japoncanın yazılması için yeterli olmamıştır. Önceleri iki dilin uyumu için fonetik işaretleri kullanılmış olsa da, sonrasında iki ayrı alfabenin eklenmesiyle Çince karakterler Japonca’da rahatlıkla kullanılmıştır. Bu iki hece alfabesi Hiragana ve Katakana’dır. Hiragana cümle içindeki ekler ve çekimler için kullanılırken, Katakana Japonca diline diğer dillerden geçen kelimeler için kullanılır. Bu iki alfabe Kanji’den türetilmiştir.

Kanji sistemi ideogramlar yani sembollerden oluşur. Bu ideogramlar da, nesnelerin doğadaki şekillerinden evrimleşerek oluşmuşlardır.

Kaligrafinin Özellikleri

Hızlı kavrama

İdeogramlar bize ilk bakışta çok uzakmış gibi görünseler de aslında günlük yaşamda biz de pek çok şeyi ideogramlar aracılığı ile kullanıyor ve anlıyoruz. Aşağıdaki şekilde özellikle Batı ülkelerinde kullanılan bazı ideogramları görebilirsiniz.

Bu şekilleri kullanmamızın sebebi şeyleri en basit ve en kısa yoldan anlatmak ve anlamaktır. Aynı zamanda tüm dünyada az çok anlaşılan ortak bir dildir. Çünkü nesnelerin şekillerinden yola çıkarak sadeleştirilmişlerdir ve bu da onu ortak olarak anlaşılabilen bir hâle getirmiştir.

Kendiliğindenlik

İnsan, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır ve asla ona yabancı değildir. Bu nedenle doğanın akışını izlemek ve doğanın prensiplerini takip etmek insanın doğasına ait bir ihtiyaçtır.

“Evimi terk etmeden, tüm evreni bilirim.” der Lao Tzu.

Yaşam bir kavga veya bir savaş değildir; yaşam bir denizcinin tavrına benzer. Bir denizci denizin fırtınaları, gelgitleri, akıntıları, mevsimleri, inişlerin ve çıkışların ilkelerini anlar ve onları yolculuğunu sürdürmek için kullanır.

Bu yaşamın akışına katılmaktır, onunla beraber akmaktır. Kaligrafi sanatında da “kendiliğindenlik” olmalıdır. “Kendiliğindenlik” Lao Tzu’nun da birçok kez betimlediği şekilde “su gibi olmaktır.”

En büyük iyi, su gibidir

Çünkü suyun iyiliği her şeyi beslemesindedir gayret etmeden.

Bütün insanların kötü dediği yeri kaplar (en alçak seviyeyi).

Bu yüzdendir ki dünyadaki Tao

Vadiden okyanusa inen ırmak gibidir.

Dünyadaki en yumuşak şey en katı olanı yener.

Göller ve okyanuslar nasıl yüzlere ırmağın kralı olur?

Çünkü onlar aşağıda kalmakla iyi ederler

Bu yüzden onlar yüzlerce ırmağın kralıdır.

Dünyada hiçbir şey sudan daha zayıf değildir

Ama üstüne yoktur katıyı yenmede.[9]

“Kendiliğinden” Kanji ile çizilirken “Doğa” kelimesi kullanılır; yani kendiliğinden doğaya uygun anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Çinliler bu tip güzelliğe li”nin yolundan gitmek derler; ideogramı orijinal olarak elmasın veya ağacın damarını gösterir ve bunu organik damar olarak tercüme ederler, oysa daha çok şeylerin “sebep” veya “esası” olarak anlaşılır. Li, kişi Tao ile doğanın seyriyle uyumlu olduğunda ortaya çıkan davranış modelidir.[10]

Suyu kimse hizaya sokamaz. İnsan da yaşam üzerinde güç uygulamaya çalıştığında her şey onun üzerine doğru baskıcı şekilde gelir, tıpkı kendisinin yaptığı gibi. Fakat su ile aktığında, yasaları takip ettiğinde doğal olarak onun bir parçası olarak yerini alır.

Savaş sanatlarında rakibin kendi uyguladığı güç ile alt edilmesinde de aynı prensip vardır. Usta kavga etmez, kör bir mücadeleye girmez, yasa ile birlikte akar ve gelen enerjiyi karşıya göndererek rakibi alt eder.

Edimsizlik 

“Hiçbir güç uygulamaksızın, kontrol etmeksizin” anlamlarını taşıdığını söyleyebiliriz. Hint felsefesindeki “eylemde eylemsizlik” kavramı aslında buna benzerdir. Kaligrafide “enso” daire şekli bu ilkeyi ifade etmek için kullanılır.

Enso çizmek Japon kaligrafi ve mürekkep çalışmalarında günlük bir pratik olarak kullanılır. Yalnızca fiziksel bir hazırlık değil, zihinsel bir hazırlık yapılmasına da yardımcı olur. Aydınlanmayı, hiçliği, her şeyi ve mükemmelliği temsil eder. Diğer kaligrafi çalışmalarında da olduğu gibi, tek bir seferde çizilir ve çizim bittikten sonra geriye dönük bir düzeltme yapılmaz. Yaratıcının karakterini ve bilinç seviyesini yansıtır. Bu fırçanın yoludur, dönüşümün kendisidir.

Zen kaligrafisinde “boşluk” (Sk. Shunyata) aranır. Yaratım için boşluk gerekir. Şeylerin görünebilmesi için boşluk gerekir. Bu yüzden kişi bir yaratım gerçekleştirmek için kendi içindeki boşluğu arar. Bunun yolu da zihni boşaltmaktan geçer.

Yaşam Gücü “Erdem”

Japonca’da “erdem” kelimesinin karakteri “göz, gönül ve insan” sembollerinden oluşmuştur. Göz, gözler ve gönül idrak eder. İnsan da doğayı gözlemleyerek, doğanın ilkelerini idrak ettiğinde, kendindeki karşılığı “erdem” olacaktır.

“Üstün erdem, kasten erdemli değildir.

Bu yüzden erdemdir.

Bayağı erdem erdemliliği elden bırakmaz

Bu yüzden erdem değildir.

Üstün erdem hiçbir güç kullanmaz.

Ama hiçbir şey yapılmadan kalmaz

Bayağı erdem güç kullanır.

Ama hiçbir şey elde etmez.”[11]

 Shodo Malzemeleri ve Uygulaması

Kaligrafi uygulamadan önce zihnin boşaltılması gerekir. Zihni boşaltmak için meditatif teknikler kullanılır. Kişinin amacı içsel enerjisini (ki-気) kâğıda aktarmaktır. Bunun için kullandığı malzemeler mürekkep, emici kâğıt (Washi-和紙 ),(Genelde kâğıt dutundan, bambu ve pirinçten yapılır), yumuşak fırçadır (fude-筆). Aynı zamanda shodo ustaları kırmızı renkte bir mühür kullanırlar. Bu mühürde isimleri yazılıdır. Bir bez (shitajiki-下敷き) kâğıdın altına mürekkebin geçmesini önlemek için kullanılır. Kâğıdın düzgün bir şekilde kaymadan durabilmesi için bir ağırlık (bunchin-文鎮), mürekkebi su ile karıştırmak için kullanılan bir mürekkep taşı (suzuri-硯), fırçayı dayamak için bir fırçalık (sumi 墨) gerekir.

Japon Kaligrafisi semboller ve teknik aracılığı ile estetiği ve güzelliği, evrenin hareketini sağlayan yasaları ortaya koyar. Bu sanatı uygulamak zihni boşaltmak, gözleri ve kalbi doğaya açmak anlamına gelir. Japon kültürü her yönü ile bu ilke üzerine kuruludur. Doğadaki her unsur canlıdır ve bir ruhu vardır. Bu ruh ile temas etmek ise günlük eylemlerde gizlidir. Çünkü kişi, doğanın kendiliğindenliğini, eylemdeki eylemsizliğini, yaşam gücünü gözlemleyerek içinde büyüttüğünde bu her hareketine yansıyacaktır. Yazının yolu Yaşamın kendisidir.

KAREN BEKTAŞ

KAYNAKLAR:

  1. Musashi, Miyamoto. Beş Çember Kitabı. 1998. Anahtar Kitaplar
  2. Herrigel, Gustie L. İkebana Çiçek Yolu ve Zen. 1984. Yol Yayınları
  3. Kakuzo, Okakuro. Çay ve Zen. 2014. Maya Kitap
  4. Watts, Alan. Suyun Yolu Tao. 2001. Dharma Yayınları
  5. Coulmas, Florian. Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? 2003. Cambridge University Press
  6. Watts, Alan. The Way of Zen. 1989. Vintage e-books.
  7. Nakao, Susan. PhD. From Shodo to Shosho: A Peaceful and Powerful Revolution in Post World War II Japan. http://www.pittstate.edu/dotAsset/175099.pdf
  8. http://zenpaintings.com/
  9. Dolce, Lucia. The Art of Japanese Zen Calligraphy. Faculty of Arts and Humanities. Department of the study of the Religions.
  10. http://www.sacred-texts.com/bud/zen/sayings.htm
  11. http://www.sakura-japaneseculture.com/what-is-shodo-japanese-calligraphy/

DİPNOTLAR:

[1] Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? Cambridge University Press, s.8

[2] “Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? Cambridge University Press, p.8

[3] “Writing systems: An Introduction to their Lingustic Analysis -What is writing? Cambridge University Press, p.8

[4] Suyun Yolu Tao, Alan Watts s.38

[5] Dr. Dolce, Lucia. The Art of Japanese Zen Calligraphy. Faculty of Arts and Humanities. Department of the study of the Religions.

[6] Hindistan yoga okulu

[7] Watts, Alan. The Way of Zen. 1989. Vintage e-books.

[8] Suyun yolu Tao, Alan Watts

[9]  Lao Tzu

[10] Suyun Yolu Tao, Alan Watts s.48

[11] Lao Tzu

GO: BİLİM, SANAT VE BİLGELİĞİN KESİŞTİĞİ OYUN

“Satranç tüccarların, Go ise filozofların oyunudur.”

Shibumi / Trevanian

Hâlâ oynanan en eski strateji oyunu olan Go, bir oyun olmanın ötesinde pek çok anlamları da kendinde barındırır: yaşamla eşdeğer bir yaratım ve düzen, kişiliğin bir aynası, yoğun bir derin düşünme, soyut düşünme şeklinin pratiği veya iyi oynandığında siyah ve beyaz taşların uyum içindeki dansı…

Go, basit kuralları olan, öğrenmesi belki 10-15 dakika, ustalaşması ise bir ömür boyu süren bir oyundur. Go, sonsuza yakınsayan oynama olasılığıyla, günümüz süper bilgisayarların bile orta düzeyde bir Go ustası karşısında çaresiz kaldığı bir oyundur. Go oyununda, doğrusal (analitik, lineer, determinist) düşünce yerine, oynayış tarzı, kişilik, içgüdü ve tecrübe gibi doğrusal-olmayan (non-lineer, dinamik, kaotik) yöntemler yani insansı sezgi ön plana çıkar. “Birisiyle bir el Go oynamak, onunla bir yıl yaşamaya eşdeğerdir” der Koreliler. Karşınızdakinin karakterinin “saldırgan mı, ihtiyatlı mı, yoksa umursamaz mı?” olduğunu onunla oyun oynayarak kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Go oyunu, birçok açıdan satranca benzetilir: bir tahta üzerinde siyah ve beyaz taşlarla oynanan bir strateji oyunu olması ve bir nevi bir savaşı andırmasından dolayı. Ancak iki oyun arasındaki farklılıklar daha barizdir. Go oyununda tahta boştur, oyuncular sıra ile taşları belli bir stratejiye göre tahtaya koyar, bu yönüyle satrançtan ayrılır. Satrançta her taşın belli bir değeri vardır: bir piyon ile vezir aynı değerde değildir, dolayısıyla vezir karşısında piyon feda edilebilir. Go’da ise her taşın değeri aynıdır. Satrançta olası değişik oyun sayısı 10120’dir. Go’da ise bu sayı 10761’dir. Bundan dolayı, satrançtakine benzer “Deep Blue” gibi, Go ustalarını yenebilecek bir yapay zekâ henüz programlanamamıştır. Satranç, daha çok bir savaşa benzer: rakibinizin taşlarını alarak onu savunmasız bırakmak ve neticesinde şahını esir almak esasına dayanır. Go oyunu ise bir savaşa benzemesinin yanında yaratıcı yönü daha ağır basar. Oyun başında boş olan tahta paylaşılır, üzerinde yaşayan gruplar oluşturulmaya çalışılır. Satranç, rekabete dayalı bir oyundur. Go’da ise rakibini ezmek anlayışından ziyade, temelinde hayati dersler veren bir uyum gizlidir. Her şeye sahip olmayı isteyen açgözlülük, sizi Go tahtasında fazla ileriye götüremez. Satrançta, aslında birbirinden farksız üç sonuç mümkündür: zafer, bozgun, hiçbiri. Go oyununda da kazanılır, kaybedilir, ama bir puanla kazanmak da Go’nun en büyük inceliklerinden biridir. Satrançta güçleri farklı olan iki oyuncu birlikte oynayamaz; oynarsa güçlü olan sıkılır. Go’da ise zayıf oyuncuya avantaj taşı verilerek seviye farkı dengelenebilir.

Bu ve bunun gibi özellikleri Go oyununu, mantık ve matematikten ziyade felsefi ilkelere dayanan, sanatsal yönü ağır basan bir oyun yapmaktadır. Uzakdoğu dövüş sanatlarında da olduğu gibi, uyum ve denge prensiplerine dayanan Go oyunu, felsefe, bilim ve sanatı bünyesinde dengeli bir biçimde harmanlamıştır.

Go Oyununun Kuralları:

Go oyunu, iki kişi ile Go tahtası (Goban) üzerinde Go taşlarıyla (Goishi) oynanan bir oyundur. Goban, 19 yatay ve 19 dikey çizgiden oluşan bir dama tahtasıdır. Oyuna yeni başlayanlar için 9×9 ve 13×13’lük daha ufak boyutlu tahtalar tavsiye edilmektedir. Go taşları 181 siyah ve 180 beyaz olmak üzere toplam 361 tanedir. Go oyununda hamleler karelerin ortasına değil, köşelerine, kesişim noktalarına yapılmaktadır. Go tahtasında dördüncü, onuncu ve on altıncı çizgilerin kesişim noktalarına (hepsi dokuz tane) “Hoshi” ya da “yıldız” denir. Bunlar, Go tahtası üzerine siyah yuvarlaklarla gösterilir. Daha zayıf oyuncuya verilen avantaj taşları buralara yerleştirilir.

Oyunculardan biri (genellikle daha zayıf olan oyuncu) siyah taşları, diğeri ise beyaz taşları alır. Oyunun başında tahta boştur, oyuna ilk olarak siyah başlar ve 361 kesişme noktasından birine bir taş koyar. Daha sonra beyaz hamle yapar ve oyun devam eder. Oyunun bu aşamasına oyun açılışı (Fuseki) denir. Tahtaya konan taşlar sağa sola yukarı aşağı hareket ettirilemezler, bir defa konulduktan sonra eğer esir alınmazlarsa oyun sonuna kadar sabit kalırlar. Oyunun amacı, taşlarla çevrelenmiş alanlar yaratmaktır. En az taşla en fazla alanı çevrelemek de oyunun temel hedefidir. Alanlar oluşturmak için taşlardan gruplar oluşturulur. Birbirlerine yatay ve dikey yönlerde bitişik olan aynı renkteki taşlar bir grup oluştururlar, çapraz yönlerde ise, taşlar bitişik bile olsalar ayrı grup olarak sayılırlar. Her grup, herhangi bir taşla kapatılmamış olan en az bir kesişim noktası (serbestlik noktası) ile komşu olmak zorundadır. Serbestlik noktası olmayan taş grubu esirdir, çünkü serbestlik alanını kapatan en az iki rakip taşı ile çevrelenmiştir. Bir başka deyişle, rakip taşların olduğu bir alan çevrelendiğinde ve alan içinde kalan taşların açıklığı (serbestlik noktası) kalmadığında çevrelenen taşlar esir alınır ve tahtadan kaldırılır. Yine bu kuralla ilişkili olarak, rakip taşlarla çevrelenmiş bir alanda, açıklığı olmayan bir noktaya hamle yapmak (intihar etmek) yasaktır. Bu kuralın tek istisnası, oyuncunun eğer çevrelenen alanı veya bir bölümünü esir alma şansı varsa, sıra onda olduğu için açıklığı olmayan noktaya hamle yaparak rakip taşları esir alabilmesidir. Özel bir kural olarak Ko kuralı ise şudur: beyaz A noktasına hamle yaparak siyah taşı alabilir. Onu takiben siyah hamle yaparak A noktasındaki beyaz taşı esir alırsa başlangıçtaki şeklin aynısı oluşur. Ko kuralı, siyahın bu hamlesini yasaklar, yani başlangıçtaki şeklin aynısını oluşturan ardışık hamleler yasaklanmıştır. Siyah, Ko kuralından dolayı en az bir hamle geçtikten sonra beyazın A noktasındaki taşını alabilir.

Temel kuralları az ve basit olan Go oyununda esas, boş kesişme noktalarını kuşatmak, yani olabildiğince en geniş alanı denetim altına almak, bunu da en az taş koyarak ve olabildiğince az taş yitirerek yapmaktır. Oyunda, “Önce yaşa sonra öldür” ilkesi esastır, bu da oyunun saldırgan, yıkıcı yönünden çok yapıcı yönünü ortaya çıkarır. Çevrelediğiniz alanlar sizin yaşam alanlarınızı oluşturur. Rakip tarafından çevrelenmiş olsanız bile, teknik olarak rakibin taş koyamayacağı noktalarda “gözler” oluşturursanız, yaşamayı garanti edebilirsiniz. Buna bağlı olarak, eğer yaşamanızı garanti edecek gözler oluşturamıyorsanız, taşlarınız esir değillerse bile ölüdür.

Ele geçirdiğiniz her kesişim noktası, size bir puan kazandırır. Esir verdiğiniz veya ölü durumdaki taşlarınız ise oyun sonunda puanınızdan düşülür. Puan getirecek veya rakibin puanını azaltacak bir hamle kalmadığında oyun biter. Oyunun bittiğine taraflar karar verir. Yani her iki taraf da üst üste pas geçerse oyun bitmiş olur. Bazı durumlarda taraflardan biri pas geçerken diğeri oynamaya devam edebilir.

Birbirine denk oyuncular arasında oynanan oyunda, siyah oyuna ilk başladığı için belli bir avantaja sahiptir. Bu avantajı dengelemek için, Japonca’da Komi adı verilen, beyaz taşlarla oynayan kişiye 5,5 ya da 6,5 ek puan verilir. Buradan da anlaşılıyor ki, 0,5 puanla bile kazanmak mümkün olmakla birlikte, yarım puanla kaybedilmiş bir oyun tam anlamıyla kaybedilmiş sayılmaz, bu da Go’nun incelikli yönlerinden birisidir.

Oyunda, Uzakdoğu dövüş sanatlarındakine benzer bir oyuncu seviyelendirme sistemi vardır. Oyuna yeni başlayan bir öğrencinin seviyesi 30 Kyu’dur. Oyuncu oyunu öğrendikçe seviyesi artar ve 1 Kyu’ya kadar yükselir. Daha sonra oyunu öğrenmiş sayılır ve Sho-dan (ilk siyah kuşak) olur. Siyah kuşak amatörlerde 7. Dan’a kadar yükselir. Amatörlerden sonra profesyonel oyuncular gelir. Profesyonel oyuncular da 9. Dan seviyesine kadar yükselebilirler. Profesyonel bir Sho-dan, yaklaşık olarak 5-6 Dan seviyesindeki amatör bir oyuncuya denk gelir. Yakın bir seviyede olmamalarına rağmen amatör 5-6 Dan ile profesyonel 1 Dan arasında tarz farkı vardır. Bir profesyonel istikrarlı bir oyun çıkarırken, amatör bir oyuncunun nasıl bir oyun çıkaracağı kolayca tahmin edilemez.

Go’nun Tarihçesi:

Go’nun tarihi 4000 yıl öncesine dayanmaktadır. İlk olarak Çin’de ortaya çıkmıştır. Go, Çin’de Wei Qi olarak bilinir. Go’nun bulunuşu ile ilgili birkaç söylence vardır. İlkine göre, Çin İmparatoru Shun’un (MÖ 2255-2206) Go’yu pek de yetenekli olmayan oğlu Shang Kiun’un zekâsını geliştirmek ve disipline etmek için icat etmiştir. İkincisine göre Go, Shun’dan önce tahtta oturan ve yakla­şık yüz yıl egemenlik süren Yao tarafından icat edilmiştir. Üçüncüsüne göre, İmparator Keih Kwei’in (MÖ 1818-1767) egemenliği sırasında Wu adında bir bende bu oyunu efendisini eğlendirmek için icat etmiştir. Wu sözüm ona oyun kâğıtlarını da icat etmiş ki bundan dolayı, söylencenin doğruluğu konusundaki kuşkularımız artar. (Po Chu-I şöyle demiştir: “Hem Rastlantıya hem Yasaya ancak Tanrı egemen olabilir”)

Bazı kaynaklarda Tsin Hanedanı (MS 265-419) döneminde Go’nun savaşların galibini belirlemek için kullanıldığı yazılmıştır. Örneğin uzun süren savaşlardan yorgun düşen Sha An ile Sha Gen, aralarındaki mücadeleyi Go oynayarak bitirmişleridir.

Tang (MS 618-906) ve Sung Hanedanları (MS 960-1126) dönemlerinde ise ilk Go kitapları yazılmıştır. Bu dönemlerde Çin’de çok sayıda Go oyuncusu bulunuyordu ve Go, bu ülkedeki en görkemli dönemini yaşıyordu. O dönemlerde iyi Go oynayanlar “Kisei” ya da “Ki Shing” diye isimlendirilirmiş. “Ki” Go, “Sei” kutsal, yüce adam anlamına “Shing” ise büyücü anlamına gelir.

Go, Çin tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Savaşların gidişatını, dolayısıyla ülkelerin kaderlerini belirlemiş, şairleri meşhur etmiş, insanlara kutsal-yüce gibi unvanlar kazandırmıştır. Bütün bunlar, Çinliler’in Go’ya sadece bir oyun olarak bakmadıklarının işaretleridir.

Go, Çin’den Japonya’ya MS 735 yılında, Japon elçi Kibi Daijin sayesinde gelmiştir. Go adını burada almıştır. Go, başlangıçta büyük bir ilgiyle karşılanmamış. Go, 200 yıl boyunca saray içinde oynanan bir oyun olmuş, saray dışında oynanması yasaklanmıştır. Ancak Otaku döneminde (MS 1084-1087) Dewa Prensi Kiowara no Mahma, tebaası ile Go oynamaya başlamış, bu sayede Go, halk tabakasında da oynanmaya başlamıştır. 13. Yüzyılın başlarında, Go’nun Samuray tabakasında yaygınlaştığını, samuraylar sayesinde Go’nun halk tabakasında da popüler hâle geldiğini görmekteyiz. 17. Yüzyılın başlarında, Honinbo Sansha Hoin, Nakamura Doseki, Yasui Santetsu gibi, daha önce görülmemiş ustalıkta Go oyuncuları ortaya çıkmıştır. Honinbo Sansha, ilk Go oyuncuları enstitüsünü kuran isim olmuştur. Bu okul, Hayashi, Inoue, ve Yasui gibi, kendi ekollerini yaratan ustalar yetiştirmiştir. Yasui Sanchi o dönemde “meijin” imiş. “Meijin” dünyanın en iyi Go oyuncusuna verilen unvanmış. Okulun en iyi öğrencileri her yıl Shogun’un önünde toplanıp Go oynarlarmış. Bu törene de “Go zen Go” (anlamı “Ağustos sükûnetinde Go oynamak”), ya da “O Shiro Go” (Shiro’nun anlamı ise “şerefli yer”dir) denilirmiş. Saraya davet edilen bu ustalara Samuraylara gösterilen hürmet gösterilirmiş.

Go’da oyuncu seviyelendirme sistemini Honinbo Sansha, akademisini kurma çalışmaları esnasında geliştirmiştir. Oyunda belli bir seviyeye ulaşanlar “sho-dan” (ilk derece) unvanını alırmış. Bir oyuncu yedinci seviyeye ulaştığında “jozu” (usta el) unvanı ile onurlandırılırmış. Sekizinci seviye ise “kanshu” (yarı yolda), dokuzuncu seviye ise “meishu” (aydınlanmış, parlak el) ya da “meijin” (ünlenmiş, tanınmış adam) olarak adlandırılırmış. Bu şekilde oyuncuların derecelendirilmesi Çin ya da Kore’de bilinmemekle beraber Ryukyu ve Loochoo adalarında uygulanmakta imiş. Japonlar bu derecelendirme sistemini kesin standart bir ölçü olarak sahiplenmişler. Bununla beraber, seviyeler zamandan zamana, yüzyılların verdiği tecrübe ile beraber sabit kalmamakta, gelişmektedir. Mesela, günümüzdeki yedinci seviye unvanına sahip oyuncular yüz ya da iki yüz sene önceki sekizinci ve hatta dokuzuncu seviye düzeyinde oldukları söylenebilir.

18. yüzyıl’da Go’da büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu zamanlarda oynanan oyunlardaki stratejiler, oyun açılışları günümüzde hâlâ örnek alınmaktadır. 1868 yılında ise Go Akademisi shogunluğun sona ermesi ile kapatılmıştır. Japonya’nın dışarıya açılması ile ülkede yabancılara olan hayranlık artmış, doğal ve sade bir yapısı olan Go’ya olan ilgi giderek azalmıştır.

Günümüzde Inoue, Hayashi, ve Yasui okulları kaybolmuş, Go sadece Honinbo ve Hoensha diye iki okula ayrılmıştır. Go’ya olan ilgi günümüzde eski zamanlara kıyasla çok daha yoğundur. Yüksek tirajlı gazetelerde Go köşeleri bulunur; kulüplerde, sağlık ocaklarında, internet ortamında sıkça oynanmakta, her geçen gün daha fazla kişi Go’nun büyülü dünyasına adım atmaktadır. Go artık tüm Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da binlerce üyeli federasyonları olan, uluslararası turnuvaları yapılan, tüm dünyaya yayılmış bir değerdir.

Türkiye’de ise ilk Go Topluluğu ODTÜ’de, Go oyunu ile 1987 yılında tanışan Alpar Kılınç tarafından kurulmuştur. Alpar Kılınç, kurucu üyelerinden olduğu Türk-Japon Dostluk ve Dayanışma Derneği yoluyla, Go’yu üniversite dışında da yaymaya çalışmıştır. Bu çalışmalar sayesinde Kılınç, Türk Go oyuncularını Avrupa ve Uluslararası Go Federasyonlarına kabul ettirmiştir.

Go’nun Felsefi Yönü:

Eski Çin’de Taocular, Go’nun düalist bir yönü olduğunu fark etmişler ve onu Yin ve Yang felsefesi ile özdeşleştirmişlerdir. Yin, dişil unsurdur: O, Toprak Ana’dır, koruyandır, gölgedir, köktür, enerjidir. Yang ise eril unsurdur: Güneştir, etkileyen ve yayılandır, ışıktır, dal ve yapraktır, kuvvet ve harekettir. Siyah Yang taşlar ile beyaz Yin taşlar önsezi ve ilhamla birbiri ardına boş olan tahtaya dizilir ve bu sayede yaratım gerçekleştirilir. Taşlarla çevrelenen boşluklarda “gözler” oluşturulur. Bu boşluk kavramı bizi aynı zamanda Lao Tse’ye götürür. Taoculuğun üstadı Lao Tse, boşluk (hiçlik) kavramının önemini şöyle ifade eder:

“Otuz çubuk buluşur tekerin ortasında, ortadaki hiçliktedir arabanın yararı. Balçıktan çömlek oyarlar, içindeki hiçliktedir çömleğin yararı. Ev yapan kapı pencere açar duvara, oradaki hiçliktedir evin yararı. Demek varlık kazanç getirirse, hiçlik yarar getirir.”[1]

Konfüçyüsçülükte ise Go, öncelikle zaman kaybı olarak düşünülmüş ve ilgi gösterilmemiştir. Ancak daha sonra hatalarını anlamışlar ve en hevesli Go oyuncuları hâline gelmişlerdir. Go için “elin konuşması” diyorlarmış ve erdemli bir insanın bulundurması gereken beş önemli özellikten biri olarak Go oynamayı da sayıyorlarmış (müzik, şiir, güzel yazı yazma ve sanatın yanında).

Budistler de Go’ya kayıtsız kalamamıştır. Go’daki akışkanlığı, dengeyi, düzeni, yasayı fark etmişler, Go’yu evrenin aynası olarak kabul etmişlerdir. Onlara göre Go oynamak, cehaletin 27 maskesini yok etmek demekmiş.

Go, rahipler ve filozofların yanında, Japon imparatorları başta olmak üzere, yüksek rütbeli devlet adamları, savaşçılar tarafından da benimsenmiş, değer verilmiştir. Go’nun paha biçilmez bir beyin jimnastiği olduğunu fark etmişler; küçük evreni (mikro kozmos) kontrol eden, büyük evreni (makro kozmos) de kontrol edebilir anlayışına dayanarak Go’ya büyük önem vermişlerdir. Nitekim Japonya’nın, bazı savaşlarda Go stratejilerini kullandığı bilinmektedir.

Japon iş adamları, Go stratejilerinin iş dünyasına da uygulanabileceğini fark etmişler, iş dünyası ile Go oyununu özdeşleştirmişlerdir. Go’da nasıl ki bütün tahtaya tek başına hâkim olunamıyorsa, iş dünyasında da piyasaya tek başına hâkim olamayacaklarını fark etmişlerdir. Go, sadece saldırgan taktiklerle kazanabileceğiniz bir oyun değildir; saldırgan taktiklerle bir yerlerde bir şeyler kazanıyorsanız, başka bir yerde kaybediyorsunuz demektir. Eğer erken kazanç elde ettiyseniz, daha sonra etki alanı kazanamazsınız. Çok fazla veya çok erken istiyorsanız, zaafiyet yaratırsınız, zaafınız yüzünden kaybedersiniz. İş adamları, oyunun bu ve bunun gibi özelliklerinin, iş dünyasına uygulandığında daha etkili ve daha kalıcı olunduğunu fark etmişlerdir.

Go, bir açıdan bakıldığında rekabete dayalı bir oyun gibi görünse de, temelinde rekabetten uzak, paylaşımcı, yapıcı bir anlayış vardır. Go oyununda, Makro kozmosta da olduğu gibi uyum ve denge prensipleri hâkimdir. Qing Hanedanı döneminde yaşamış ünlü Go oyuncusu Shi Dingan (1710-1770) “Go’da ağırbaşlılık ve zarafet, entrikalardan üstündür” demiştir. Zhang Yunqi ise, Go oyununda gelişmek için gerekli olan özellikleri şöyle sıralamıştır: “Bir askerin taktik gücü, bir matematikçinin kesinliği, bir sanatçının hayal gücü, bir filozofun dinginliği ve güçlü bir zekâ”. Bu özellikler arasında en önemlisinin dinginlik olduğunu vurgulamış, oyunun felsefi yönüne işaret etmiştir. İngiliz diplomat Herbert A. Giles (1845–1935) ise Go için “Sadece eğitimli insanlar Go oynayabilir. Çin’de bu zor oyunun bilgi düzeyi sıradan insanın üzerinde tutulur. Bu oyunun incelikleri tembel insanların ulaşamayacağı bir noktadadır. Go’nun zaferi kaba ve materyalistik biri karşısında o kadar kesindir ki… Go estetiği ve güzelliğiyle onların üzerinden yükselir” demiştir.[2]

Ergin Yılmaz

KAYNAKLAR

Altunoğlu, Serdar, “Go” Sorunsalı ve Kaotik Çözüm Arayışları, Bibliothec Dergisi Şubat/Mart/Nisan 2009, Yıl:2 Sayı:7, sf.58

Çalışkan, M.Güney (Ocak 2001), Go Oyununun Yapay Zekâ Araştırmalarındaki Yeri, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/satranc/go/6_Yapay_Zeka.htm

Çalışkan, M.Güney (20 Ocak 2002), “Go: Siyah ve Beyaz Taşların Dansı”, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/satranc/go/3_Taslarin_Dansi.htm

Dardeniz, Mehmet, “Go’nun Tarihçesi”, Go Kurallar Kitabı, Büyük Mavi Yayıncılık, İstanbul, 2002, sf.7

Lao Tse, “Tao Te Ching”, Çev.Ömer Tulgan, Yol Yayınları, İstanbul, 1994

Pierre Lusson, George Perec, Jacques Roubaud, “İncelikli GO Sanatını Keşfetmeye Çağıran Küçük Kitap”, Çev. Kurtuluş Dinçer, İmge Kitabevi, 1998

DİPNOTLAR

[1] Lao Tse, “Tao Te Ching”, Çev.Ömer Tulgan, Yol Yayınları, İstanbul, 1994, sf.33

[2] Çalışkan, M.Güney (20 Ocak 2002), Go Siyah ve Beyaz Taşların Dansı, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/satranc/go/3_Taslarin_Dansi.htm