mitoloji

AFRODISIAS ANTİK KENTİ – 2

ADIM ADIM KUTSALA DOĞRU

Arınma Merkezi

Daha önce de bahsedildiği gibi hamamların tapınağın sırtında yer alması, kentin kutsal alanına girmeden önce ziyaretçilerin arınması gerekli olduğunu göstermektedir.

Hadrian Hamamları

İmparator Hadrianus MS birinci yüzyılda Afrodisias’a gelmiş, Kent meclisi, bu ziyaret onuruna onun adını vererek Hadrian halk hamamlarını yaptırmıştır. Hamam Güney Agora’nın batı stoasına bitişiktir. Sütunlu büyük bir avlu ve biri beşik tonozlu, diğeri mermer mimariye sahip iki ana bölümden oluşur. Oldukça büyük boyutlu kireç taşı bloklardan yapılmıştır. Zemin ve havuzlar ise mermerdir. Yapının altındaki ısıtma sistemi (hipocaust) oldukça karmaşık galeriler ve dehlizlerden oluşur. Kuzey girişinin önünde sütunlu mermer havuz bulunur. Sağ tarafta ise giyinme soyunma odaları, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık odaları yer alır. Ön avlu oldukça süslü motiflerle bezenmiştir. Mermerlerin üzerleri Afrodisias Mermer Okulu’nun özelliği olan Akantus yaprakları arasında Eros, insan ve hayvan figürleri ile bezenmiştir. Saçakların konsol başlarında dev mitolojik başlar vardır. Arınma kompleksi dört geniş odanın merkezinde bir konser salonundan oluşur. Kentte bulunan çok sayıda ve en iyi heykeller burada bulunmuştur. Yapı, adeta hem bir arınma merkezi hem de adeta mermer heykel müzesidir.

Kutsala Giriş – Tetrapylon

Şehrin sembolik figürüdür. Şehir planına bakıldığında şehrin iki ana caddeden oluştuğu görülebilir. Biri güneydoğu aksında olan tiyatronun aşağısından kuzey kapısından gelen yoldur. Bu yolun batı tarafında Afrodit Tapınağı’nın doğu kısmında kalan muhteşem ve görkemli bir yapı yer alır. Tetrapylon.

Tetrapylon dört kapı anlamına gelmektedir. ‘Tetra’nın kelime anlamı dört, ‘Pilon’un kelime anlamı ise kapıdır. Kapının dört sayısı ile betimlenmesi; insan kişiliğinin dörtlü yapısından, kutsala giriş kapısına adım atabilmesini düşündürmektedir.

Tetrapylon, Afrodit Tapınağı’na açılan sütunlu anıtsal kapıdır. Doğu tarafından kuzey-güney yönündeki dar bir sokaktan geçilip, açık bir ön avludan sonra asıl kutsal alana girilir. Yapının iç kısmındaki süslemeler daha zengin ve ayrıntılıdır. Kapıdan geçen ziyaretçi artık Afrodit kutsal alanındadır. Batı alınlığında Akantus yaprakları arasında avlanan Eros ve Nike, dönemin görkemini ve ihtişamını anlatan imparatorluk stilinde betimlenmiştir. Aynı zamanda kapıda havya figürleri de vardır.

Merkezdeki kemerde bulunan Akantus figürü ile çerçevelenmiş Afrodit, Hıristiyanlık döneminde silinmiştir.

Afrodit Tapınağı

Arkaik dönemde ilk olarak tapınak yapılmıştır. Kent Medler ve Babilliler tarafından yıkıldıktan sonra, Ninova’dan gelen Asurlular Asur’un Aşk ve Güzellik Tanrıçası İştar kültünü beraberlerinde getirmişler ve bu Mezapotamya kültü, Afrodit kültünün de temelini oluşturmuştur.

Tapınak; heykel okulunun yanındadır. 14 sütunlu olarak, birinci yüzyılın sonunda Zoilos tarafından yapımına başlanmış ve MS 130 yıllarında ise tamamlanmıştır. İmparator Hadrian döneminde ise yapının etrafı kutsal duvarlar ile çevrilmiştir. Sütunlar kısa taraflarda sekiz, uzun taraflarda on üç sütun dizisinden oluşmuştur.

Tapınak, kendine sığınanı korumak gibi bir özellik barındırdığından, çok tanrılı dinlere inanan Paganlar için haç merkezlerinden biri olmuştur. Sadece rahiplerin girebildiği Sella denilen kutsal odada Afrodit heykeli bulunuyordu. Müzede sergilenen katılaşmış heykel, Efes Artemisi’ne benzemektedir. Tanrıça’nın, üzerinde birçok kabartma bulunan uzun elbisesiyle, bir kolu ileri doğru uzanmıştır. Kabartmalarda, Güneş ve Ay Tanrıçaları, üç balık kuyruğuna sahip keçi üstünde oturur. Hepsi birer semboldür.

MS beşinci yüzyılda Hıristiyanlık ile beraber Tapınak kiliseye çevrilmiş ve yapı değiştirilmiştir.

ANADOLU AFRODISIAS AFRODİTİ VE GÜZELLİK – AŞK İDEASI

Anadolu’da Ana Tanrıça Kültü

Kökeni, Gaia’ya dayanır. Gaia; bütün öğelerin kaynağındaki ana ilkedir. Evrensel olarak Ana Tanrıça kültü toprak ve bereket ile ilişkilendirilmiş, mevsimlerle döngüselliği uygarlıklar tarafından kabul edilmiştir.

Paleolitik Çağ insanı için, ölümün ve yaşamın gizlerini yöneten bir Ana sembolüdür. Neolitik Çağ’da bereket ile ilişkilendirilen Ana Tanrıça kültü, hayvanların evcilleştirilmesi ile üreme sürecindeki dişi ön plana çıkmıştır. Dinlerin ortaya çıkışı ile vücut bulmayan, maddesiz bir şekilde düşünüldüğü için aşkın sembolü hâline gelmiştir.

Anadolu’da da toprak ve bereket sembolü olarak karşılan kültle, Anka, Kibele, Kubaba, Kuwawa olarak da karşılaşılabilir. Kibele Anadolu’nun verimli topraklarından olsa gerek; doğanın kendisidir.

Anadolu, Antik Yunan kültürü ile buluştuktan sonra Ana Tanrıça figürü Yunan’ın Tanrıçaları ile sentezlenerek sembolize edilmeye başlanmıştır.

Örneğin; Efes Artemisi’nde yumurta şeklindeki memeler bereketi ve doğurganlığı temsil eder.

Afrodit Kültü

Aşk ve Güzellik Tanrıçasıdır. Önceleri Işık Tanrıçası olarak da anılırdı. Işık, hayatın ve çoğalmanın sebebi olduğu ve ışığın bereketi artırması, bu isimle anılmasına sebepti. Çünkü ışık olmasaydı hayat da olamazdı. Zamanla ışığın doğurduğu muhteşem güzelliklere sebep olmasından dolayı, “Güzellik Tanrıçası” ve her güzel olan şeyin Aşk ve İlham’ı doğurmasından kaynaklı olarak da ismi “Aşk” Tanrıçası oldu.

En önemli Afrodit kült merkezi Kıbrıs’tır. Dünyanın pek çok yerinde ismi farklı olsa da kendisine tapınılır ve her yıl her kültür ve coğrafyada uğruna festivaller düzenlenir.

Erdemleri ve Lakapları

“Güzellik, Aşk, Yüksek Olan, Cömertlik, Adil Olmak, Liman, Derin Deniz, Savaşçı, Gelin, Her Şeye Ortak, Cennet, Parıldayan, Parlak ve Düzgün” olarak geçmektedir.Ayrıca Afrodit Pandemos, Barış ve Uyum Tanrıçası olarak bilinir.

Tanrıça; Yunan’da Afrodit, Latin ve Roma’da Venüs, Mısır’da Hathor olarak karşımıza çıkar.

O fani insanların kalbinin sahibi ve hâkimi değil, tüm tabiatın da hükmedicisidir. Öyle ki, doğadaki tüm güzellikler onun eseridir.

Afrodisias Afrodit’i

Kentin en kutsal alanının içerisinde bulunan en kutsal parça; Helenistik döneme ait Afrodit Tanrıça kültüdür. Anadolu’da bulunan daha eski döneme ait Ana Tanrıça kültü ile Yunan Panteonu’nun Afrodit’i ile özdeşleşmiş bir biçimidir. Anadolu Tanrıçasını andıran heykel, cepheden tasvir edilmiştir ve dimdik durur. Ana Tanrıça artık Afrodit’te kendini gösterir.

Başında yüksek bir başlık ve başörtüsü bulunur. İnce bir elbise ve sert bir üst giysisi ile tasvir edilmiştir. Giysi üzerinde dört adet bezeme bölümü bulunur. Her bölüm Afrodit’in dört özelliğini sembolize eder.

1. Afrodit’in yardımcıları Üç güzeller (Kharites).

2. Afrodit’in dünyadaki yansımaları Selene (Ay Tanrıçası) ve Helios (Güneş Tanrısı).

3. Deniz keçisi üzerinde klasik formda tasvir edilmiş Afrodit.

4. Üç adet kanatlı Eros’un kurban edilmesi.

1. Üç Güzeller Miti:

Paris çobanlık yapmaktadır. Zeus ise Thetis ve Peleus için bir düğün eğlencesi düzenlemiştir. Aksilik yaşanmaması için düğüne davet edilmeyen Kavga Tanrıçası Eris, kendisinin davet edilmemesine sinirlenerek düğüne gelip ortaya bir elma atar, bunun en güzel olan Tanrıça’nın olacağını söyler. Bütün kadınlar elmaya sahip olmak ister ancak en sonunda sadece üç güzel olarak Hera, Athena ve Afrodit kalır. Zeus, seçimi Paris’in yapmasını ister. Hera Paris’e ün ve hükümdarlık teklif eder ancak Paris rüşvet kabul edemeyeceğini söyler. Athena, yenilmezlik, yakışıklılık ve bilgelik vaat eder. Paris asker olmadığını ve zaten devam eden bir barış olduğunu söyler. Paris’in Helen’i tanıyıp tanımadığını sorması üzerine Afrodit Helen’i tanımak istediğini söyleyince Paris, Helen’i anlatır ve onun aşkını talep eder Afrodit’ten. Afrodit’in talebini yerine getireceğini öğrenen Paris, elmayı Afrodit’e verir.

2. Selene (Ay Tanrıçası-Roma’da Luna) ve Helios (Güneş Tanrısı-Roma’da Sol):

Yunan mitolojisinde, Selene ve Helios, Şafak Tanrıçası Eros ile beraber, Hypelion ve Theia’nın çocuklarıdır. Klasik dönemde, Helios Apollo (Phobus- parlak anlamında) ile Selene ise Artemis (Epitet Phobe- dişil form) ile özdeşleştirilirdi. Aynı zamanda Selene, Hekete ile de özdeşleştirilir, üçü de Ay Tanrıçası olarak kabul edilir ancak Selene Ay’ın kişiliği sayılırdı.

Helios (Her şeyi gören) ve Selena göklerde araba sürer. Helios her gün arabasını doğuya doğru sürer ve Selene’ye ışığı teslim eder. Ay, Güneş ile işbirliği ve ortaklık içindedir, çünkü Güneş’in ışığı gittiğinde, Ay ışığı sabaha kadar emanet olarak tutar. Burada ışığın bir yansıması söz konusu olduğu için Ay yansıtıcıdır.

Yeni Ay ise uygarlıklarda her zaman bereketi sembolize ederdi. Buradaki sembolde de yeni ay vardır.

3. Deniz Keçisi Üzerinde Afrodit:

Deniz Keçisi daha çok Oğlak burcu ile anılır. Oğlak, Yunan mitolojisinde bir olayı sembolize eder; Zeus gibi Yeni Tanrılar, Eski Tanrıları yenmiş ve evrenin yönetimini ele geçirmiştir. Ancak Eski Tanrıça Gaia yeni Tanrıların davranışlarına sinirlenip Thypon adındaki güçlü canavarı Yeni Tanrıların üzerlerine yollar. Büyük yıkımlara ve tehlikelere sebep olan canavar, Pan’a yaklaşırken Pan kılık değiştirerek Balık kılığına girmek ister. Ancak aceleden tam değişemez ve arka kısmı balık, ön kısmı ise keçi olarak kalır. Oğlak takımyıldızı da bu yüzdendir ki balık kuyruğundan çıkan keçinin ön ayakları ile tasvir edilir. Daha sonra Zeus, canavar Thypon ile savaşmış onu Etna Dağı’na hapsetmiş ancak bu savaşta çok yara almıştır. Zeus’u Hermes ve Pan iyileştirir. Bu yüzden minnettarlığını sunmak için, Zeus Pan’ı gökyüzündeki yıldızlar arasında koymuştur.

4. Üç Adet Kanatlı Eros’un Kurban Edilmesi:

Eros, Yunan mitolojisinde aşk, cinsellik ve arzuların tanrısıdır. Aynı zamanda yaratıcı üreme sembolüdür. Afrodit genellikle kadınların aşkını sembolize ederken, Eros ise erkeklerin aşk tanrısı olarak kabul edilirdi.

Kaios (Fırsat Tanrısı), Gaia (Toprak/Doğa Tanrıçası), Tartarus (Cehennem)’dan sonra Eros evrene dördüncü Tanrı olarak gelmiştir. Bazı kaynaklara göre ise de Eros, Afrodit ve Ares’in oğludur.

Üç adet Eros’un kurban edilmesi; şehvetin, tutkunun ve arzunun kurban edilmesi olarak yorumlanabilir. Çünkü Aşk ve Güzellik Tanrıçasına dönüşebilmek için bu kişiliğe ait olan içgüdülerin kurban edilmesi gerekir.

Güzellik ve Aşk İdeası’nın Afrodisas’taki Yansıması

Güzellik bu dünyadaki kutsallıktır çünkü her şeyde vardır, bir ağaçta, bir kuşta, bir çiçekte… İşte bu yüzdendir ki, doğanın kendisi bu güzelliği ve kutsallığı yansıtır. Uyum içinde olan her şey güzeldir. Çünkü güzellik, ancak uyum içinde her şeyi bütünleştirebilir.

İnsanın, idealara ulaşmaya çalışılmak; bu ideaları anlamak ve onlar ile temas ederek eylemlerde bu ideaları barındırmaya ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Bu insanın asıl amacıdır. Güzellik, İyilik ve Hakikat erdemleri bir üçgeni bütünler ve birbirinden ayrı düşünülemez. Hakikat, üçlü logosun iradi kısmı olarak düşünüldüğünde, iyilik 2. Logos ve Güzellik ise dış görünüş yani şekil olarak bu ideal üçgenin yansımasıdır.

HAKİKAT / DOĞA YASALARI GÜZELLİK / SANAT İYİLİK / AŞK

Sanat ve doğa; ilahi kıvılcımın bir parçası olarak düşünüldüğünde aşktan bahsetmek de kaçınılmazdır. Çünkü güzelliği ortaya çıkarma ve anlatma heyecanı ancak aşk ile mümkündür. Kutsal olana duyulan aşk, İlahi Aşk ya da Plotinus’un bahsettiği bir ulaşma dürtüsü ve hareket ettiricisidir.

Aşk ile buluşmuş her şeyde, yani Güzellik arketipini barındıran şeylerde iyiliği, hakikati ve kutsal olanı da görmek kaçınılmazdır. Örneğin doğada bir çiçeğe bakıldığında ya da çok güzel bir heykel izlediğinde insanın içinde gözleri yaşartacak kadar büyük bir mutluluk hissederek hayranlık duyması bundandır. Çünkü oradaki kutsalı Buddhi aracılığı ile hisseder.

Güzellik kavramı Teozofi kitaplarında Buddhi (Saf Sezgi) ile özdeşleştirilir. Buddhi’ye yaklaşıldığı anlık saniyelerde, insanı bir birlik duygusu ve saf mutluluk hissi sarar. Hakikat ile buluşulduğu anlar, bir esrime ile gelir ve insanı varlık, dünya ve evren ile bütünleştirir. O yüzdendir ki güzellik kavramından bahsederken sanattan bahsetmek kaçınılmazdır. Çünkü gerçek sanatçılar bu beden aracılığı ile kutsal olanı şekillendirir ve kutsalı forma sokup düzenlediğinde, o eser yüzyıllar boyunca hayranlıkla dinlenir ve izlenir.

Güzelliği aktaran en güzel sanat eseri elbette ki doğanın kendisidir. Güzellik Bir’in yansıması ve çoğalması ve kendini şekil, ses ya da görüntü olarak bedenleştirmesidir. Yasa’nın doğası budur.

Afrodisias’ta Afrodit’in etkisi ile İdea; yeryüzünde vuku bulmuş ve yasa kendini gerek tapınaktaki Afrodit heykelinde göstererek çok güzel anlatmış gerek ise sanatlar aracılığı ile kendini forma sokmuştur. Arketipin insanlarla temasında ise kendini Felsefe Okulu ve Heykel Okulu olarak göstermiş, birçok filozof ve heykeltıraş yetiştiren, Gaia’nın kucağında Afrodit’in yansımaları olmuştur.

Kentte, kutsal olan, hakikat – iyilik – güzellik üçlemesi, aynı zamanda aşk ve sanatın vuku bulmuş hâli olarak net bir şekilde hâlâ görülebilir. Afrodisias, Buddhi yolu ile sezilebilir ve kutsal olan ile temas edilebilir bir antik kent olma özelliğini korumaktadır.

KAYNAKÇA

Aphrodisias, İstanbul 2014, BKG yayınları

Aphrodisias and Surrounding Areas, Travel Guide, İstanbul 2015, Uranus yayınları.

2018 Haziran, https://www.aphrodisias.org/

2018 Haziran, http://aphrodisias.classics.ox.ac.uk

2018 Haziran, http://www.academia.edu/ 12466814/ŞEHR-İ_ANTİK_AFRODİSİAS

2018 Haziran, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/143459

2018 Haziran, http://www.aphrodisias.com

2018 Haziran, http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=411&RecID=4258

2018 Haziran, http://ozhanozturk.com/2018/02/04/aphrodite-afrodit-yunan-roma-mitolojisi/

2018 Haziran,http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU2VsZW5l

2018 Haziran, http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSGVsaW9z

YONCA ALPAY

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-5

SAVAŞÇI ARES

Grek Tanrılarının mitleri ve onların astroloji ile bağlantıları ile ilgili sunuşumuza devam ederken, bu sayıda Grek Tanrısı Ares ile bağlantılı olan Mars gezegenini inceleyeceğiz. Fakat bu yabani güç, dövüş ve içtepi Tanrısı Grekler tarafından pek değerli bulunmadığından bu Tanrı’nın tüm özelliklerini tanımlayabilmek için onun gezegene de adını veren Romalı “eş değeri” Mars’a da yer vereceğiz. Sonuç olarak Roma uygarlığı sadece savaşta değil barış zamanında da önemli bir işlev yüklediği Mars’ın izlerini güçlü bir şekilde taşımaktadır.

ASTROLOJİYE GÖRE MARS GEZEGENİNİN ÖZELLİKLERİ VE İŞLEVLERİ

Mars, dünyanın dış tarafındaki ilk gezegendir ve güneş etrafındaki dönüşünü 686,98 günde tamamlar.

Her şeyden önce eylem, karar ve dövüşçülük gezegenidir.

Mars insanının fiziksel tipi, güçlü, daha çok kısa boylu ve kaslı, çoğunlukla siyah veya kızıl saçlı, sert bakışlı, katı, saldırgan, sert sesli ve kaba bir kişiliktir.

Psikolojik portresi, karakterinde belli bir sertlik olsa da sadık ve yardımsever olan dürüst doğrudan ve içten bir kimseninkidir. Kendisine saldırıldığını hissettiğinde kızgınlık ve coşkunlukla karşı gelebilir. Ayrıca zaman zaman fikirlerini savunurken korkunç bir şekilde polemiğe girebilir. En zor ve en sıkıcı görevleri bile cesaret ve dayanıklılıkla tamamlar ve bir kez bir işe girmek için söz vermişse sadakatine güvenilebilir.

Duygusal hayatında duygusal olmaktan çok nefsine düşkündür ve istediği amaca doğruca gider. Cesareti ve yardımseverliği ile kendini sevdirir. Övünmesi, şiddeti ve muhalif ruhuyla da kendinden çekinilmesine ve reddedilmeye yol açar.

Zihinsel olarak olumlu ve pratiktir. Deney yapmaya yatkındır. Bu da onu fizik, kimya, balistik, mekanik ve belli bir dereceye kadar tıp, biyoloji ve teknoloji gibi kesin ve doğal bilimlere karşı yetenekli olurlar.

Bilgileri zorlu bir çalışmanın yanı sıra bir şeyleri sonlandırma azmi ile edinir.

Profesyonel faaliyetlerine gelince mühendisler, cerrahlar, işletme müdürleri ve eylem ve kararda hızlılık gerektiren her türlü meslekten olabilirler. Elle daha ilgili bir ölçekte makinist ve metalurjist olabilirler. Savaşçı ruhu ve askerlik mesleği, özellikleri nedeniyle onları esinlendirir.

Zaman zaman iç tepisel davranışları, sabırsızlıkları veya ataklıkları onların başını derde soksa da hayatta savaşmaya hazırdırlar ve bu anlamda başarılı olabilirler. Sonuç olarak Mars insanı sabırdan yoksundur ve disipline giremez. Kazalar ve yaralanmalar da onu yıldırır.

Kıyaslandığında eylem, gerçekleştirme, enerji, cesaret, gözü peklik, spor, tutku, ateş, sertlik, inşa, fetih ve yıkıma karşılık gelir.

Vücutta Mars, başı, dış cinsel organları, safra kesesini ve genel olarak kasları düzenler. Hipokrat’ın öd-kan dengesine ve göğüs sinirine (duygusal-aktif-birincil) karşılık gelir.

Ona demirciler, tersaneler, mezbahalar, statlar gibi yerler; renklerden kırmızı; metallerden demir; taşlardan yakut, grena, kırmızı akik; bitkilerden sarısabır, şakayık, yıldız çiçeği; hayvanlardan kaplan, akbaba, horoz ve yaban domuzu ayrılır. Günü Salıdır.

MARS-ARES GEZEGENİNİN GREKO-ROMEN MİTOLOJİSİNDEKİ İŞLEV VE ÖZELLİKLERİ

ARES ENYALIOS, Savaşçı Kızgınlığın “Savaşçı” Tanrısı

Ares’in Grek panteonundaki rolünü anlamak için onun kökeni doğumundan önce, neredeyse Gökyüzü/Uranüs ile Okyanus’un temasından Afrodit ve evrensel arzu ile çekimin Tanrısı Eros’un ortaya çıkışıyla aynı zamanda aramalıyız. Uranüs’ün Kronos tarafından hadım edilmesi sırasında göksel kan damlaları siyah toprak olan Gaia’nın üzerine düşer. O da hepsini göğsünde tutar. Bu kan damlaları üç grup tanrısal gücün doğmasına neden olur: ebeveynlerinin şahsına karşı yapılan suçların cezalandırılması, öçlerinin alınmasından sorumlu olanlar (erinysler), savaşçı etkinlikleri, kavgaları, güç kanıtlamalarını üstlenenler (Devler ve Meliai veya çılgınlık Perileri).

Uzun süre Gaia’nın bağrında hareket eden bu güçler bundan böyle bir zaman sırasında olgunlaşır ve Zeus’un Kronos’u “Ernyslere babalarından dolayı olan borcunu ödeterek” Uranüs’ün intikamını aldığı dünyada, acımasız bir çatışma, günahı ödenemez bir savaş ve kendi aleyhlerine dönecek olan bir güç kanıtlama yarışı başlar.

Ciranos’un hadım edilmesi Dünya’da ve Deniz’de zıtlıkları ile birbirinden ayrılamayan iki sonuç düzeninin meydana gelmesine neden olur: bir yanda şiddet, kin, savaş; öte yanda yumuşaklık, uyum, aşk. Bundan böyle onlar bir araya gelmediğinden, ilişkilerinde farklı ve zıt olan ilkelerin birliğini Afrodit aşkla gerçekleştirecektir. Kopartılıp ayrılmış olduklarından, Eros’un çok eski gücü cinsiyetlerin ayrımını gerçekleştirir. Eros kavga anlamına gelen Eris’le ilişkilidir. Afrodit ve Ares’in aşklarından Harmonia doğar.

Korkunç ve yatışmaz Erinys’ler aynı zamanda Adalet’in vazgeçilmez yardımcılarıdır. Devlerin gücü ve Meliaiların savaşçı sertliği ile Zeus Kronos’a karşı savaşı kazanır.

Kaos’un kızı gece çocuk, kimse ile birleşmeden karanlığın, şanssızlığın, düzensizliğin ve mahrumiyetin dünyadaki tüm güçlerini doğurur. Bu varlıklar, varoluşları ile “kaotik” ögelerin evrenin bağrına dâhil edilmelerinin gereğine işaret ederler. Düzenin tersi, farklılaşmış bir kozmos elde etmek için ödenmesi gereken bedel gibidirler.

Tanrılar veya insanlara karşı hataların yatışmak bilmeyen intikamcıları olan Memesis ve Keres suçlular cezalarını çekmeden öfkeleri dinmeyen Tanrıçalardır. Nefret dolu Kavga Eriş Stugere, Çatışma, Savaş, ölüm ve öldürmelerle gelir.

Zeus’un uzağa sürmek amacı ile Olympos’tan insanların yanına kovalamak zorunda kalacağı bu ürkünç kalabalık, tehlikeli ve Trakyalılarla Ispartalılar arasında tüm diğer Tanrılardan daha fazla onurlandırılmış olan Ares’in arkasından gelenler olacaklardır.

Ares zincirlerinden boşalttığı savaşçı öfkenin Tanrısıdır. Arkasındaki güçler Phobos (Dehşet), Deimos (Panik), Eriş (Kavga); çocuklarından bazıları Trakya’nın yamyam atları olan barbar kralı Diomedes, eşkiya Kyknos, avcı Meleagros ve vahşi Tydeus’tur.

Ares’in daha kalleş ve yakalanamaz başka bir çocuğu da vahşi savaşçı, vahşi Tydeus’un oğlu insan eti yiyen Diomedes olacaktır. Diomedes ile cesurca olmayan savaş, insan avı ve ritüel öldürme halini alır. Çoğunlukla avcı imgesi ile bağlantılı olan Diomedes, belirsiz, marjinal bir kişilik olup her zaman şehrin, düzenin, gecenin kontrol edilemeyen güçlerinin ve başka bir dünyanın sınırlarında, görünmez ve ele geçirilemezdir. Avda izleyendir ve ilişkileri her an ters dönebilir.

Bu şeffaf ters çevrilebilirlikte trajedi birinci temel maddeye işaret eder. Akhilleus üçlemesinde herkes zaman zaman avcı zaman zaman avdır. Kendi kızını yiyen siyah kartal Agamemnon, aslan Klytaimestra ve kurt Aigisthos tarafından öldürülürken annesinin katili olan yılan Orestes durmak bilmeyen avcılar tarafından yakalanır.

Ares aşırı ve ölçüsüzdür; kendini savaşçı işlevine adamıştır. Bronz ırkından gelen güçtür; ondan gelen her şey savaşın özel işaretlerini taşır.

Savaşçı işleve sahip kahramanlar olan Spartalılar, savaşçı ve öldürücü kadınlar olan Amazonlar gibi Ares’in Tebai yakınındaki çeşmesinde doğarlar.

Ares’in cisimleştirdiği kızgın güç yaşamak ve yenmek için şehre gereklidir ama bu aynı zamanda ölçülülük ve mantıktan oluşan daha güçlü bir düzene boyun eğmediği sürece şehri darbelerle soymak için gereklidir. Bu nedenle Athena, Ares’in Zeus’a evrenin düzenine boyun eğmesini simgelemesinin yanı sıra her zaman Ares’i yener gibi görünür. MARS GRAVIDÜS, büyümenin fazlasıyla Latin Tanrısı Tanrı Mars bir yandan Vesta rahibesi Rhea Silva ile birleşmesinden doğan ve simgesel hayvanlardan biri olan kurt tarafından beslenen Romulus ve Remus’un babalığını yüklendiğinden dolayı Roma’da temel bir rol oynar.

Latinler Mars’ın Juno’nun (Hera ile bir tutulan Romalı Tanrıça) oğlu olduğunu düşünürler. Tanrıça, Jüpiter’le değil müthiş bir çiçekle bir çeşit mistik birleşmeden çocuk sahibi olmuştur. Görevleri öncelikle kırlarla ilgilidir. Bitki örtüsü ve üretici doğanın Tanrısı olarak tarımı korur. Pek çok hayvan ona adanmıştır: horoz, at ve kurt. Ağaçlar arasında ise incir ağacı, meşe, defne. İlkbahar Tanrısıdır ve bayramları o dönemde kutlananlar arasında en önemli olanıdır, üretici gücün Tanrısı olarak her şeyden önce tarlaların Tanrısı, saban izlerini açan, toprağı dölleyen ve onu tüm tehlikelere karşı koruyandır.

Ona adanan diğer tarımsal bayramlar Ambarvalia ve 29 Mayıs Roma bayramıdır. Bunlar arınma törenleridir. Bunlar sırasında Mars’a, Tanrı’ya adamadan önce gezdirdikleri bir domuz, bir koç ve bir boğayı; sovvetuarila’yı sunarlar. İlahilerine Dea Dia kültünde sorumlu olan Arval rahiplerinin şarkılarında rastlanır.

Aynı şekilde Roma’da da kültü birbirinin aynısı on iki kalkanı (Ancilia’lar) saklayan Şali rahipleri tarafından saklanır. Bu kalkanlardan bir tanesi kral Numa zamanında gökten düşmüş olup Mars’ın Roma üzerindeki koruyuculuğunun garantisidir.

Kahramanca Hikmet veya Ares’in kurtuluşu

Troya savaşında Homerik kahramanlar birbirleriyle karşılaştıklarında düşman saflarında bir insan kırımına neden olurlar. Sık sık çok büyük bir kalabalığa karşı tek başlarına savaşırlar. Bu nedenle bir Tanrı tarafından esinlendirilmişlerdir. Bu eylem bir aristeia’dır. Kahramanlar düşmanla karşılaştıklarında ortama göre olanaksız olan başarılar kazanırlar ve taşıdıkları kin enerjisi de böylece Tanrılar tarafından açığa çıkarılır. Ancak çatışmanın gerçek kavgası bir düello, her biri diğerinin aynası olan bir anlamda birinin ölümü ötekinin de ölümünü bildiren iki kahramanın yeni Hektor ve Akhilleus’un bir karşılaşmasıdır.

Akhilleus kısa ve onurlu bir yaşamla uzun ama onurdan yoksun bir yaşam arasındaki tercihini önceden yapmış bir savaş kahramanı olarak görülebilir. Minotauros’u (İnsan bedenli boğa başlı bir canavar) yenen ve bu başarısından sonra döndüğü Atina’nın kralı olan Theseus ve on iki denemeyi geçen Herakles kendilerinde, yenen, öç alan ve düşmanın ölümüyle karşıtlıkların birliğin gerçekleştiren Ares’in esin ve gücünü taşıyan Yarı Tanrı kahramanlardır.

İnsanları bir canavardan kurtaran Theseus ve Herakles arındırıcı bir işi başarırlar. Bu canavarlar karşısına silahsız olarak veya lobut, yay ve balta gibi garip veya belirsiz silahlarla çıkarlar. Kahramanca davranış canavarı şehrin dışına atar ve avcı cesaretle saldırması ile tanınır.

Vahşi savaşçı gibi bir başarı elde eden yalnız avcı da izlenmesi gereken tehlikeli bir varlıktır. Aslan derisinden bir giysisi ve elinde lobutu olan Herakles şehrin ortasında vahşi doğanın yabancılığını simgeler. Aynı zamanda kendi kişiliği tarafından tehdit edilen ve tanrısallaşma yolu dışında bütünlenmesinin mümkün olmadığı bir ahlaksal düzenin koruyucusudur. Böylece her zaman tehlikeli Ares’in denetlenemez gücüne sahiptir.

AVCI: Kırlara Ait ve Yiğit

Bedensel ve biçimsel düzeyde savaşçı işlevi en iyi cisimleştiren, avcıdır. Ormanlara aittir, marjinal, sosyalleşemeyen, avıyla karşı karşıya sürekli bir ters çevrilebilirlik ilişkisinde görünürlük ile görünmezlik arasındaki sınırda olandır.

Geliştirmesi gereken özellikler gözcülükle, uyanık olmakla, kulağı kirişte olmakla, kendisine pusu kuran tüm tehlikeleri her an tahmin etmekle ilgili olanlardır. Bir savaştan önce yapılan bu Roma çağrısındaki gibi: Mars uyan! Her birimizin içinde uyanık kal.

Bu rol doğanın üretici gücüyle, türlerin devamını sağlayan erkeklik ve yaşamın korunmasıyla bağlantılıdır. Bu nedenle seçtiği yol başkalarına haksızlık etmemek için kendini dışlamak ve onaylamaktır. Bu onaylama özelliği korkunun hayaleti veya önceden kaçma (korkunun başka bir şekli) değilse ihtiyatsızlık ve ataklık uyanabilir.

Onunla bağdaştırılan semboller bu savaşçı gücü en iyi cisimleştiren kavgacı horoz, güçlü yaban domuzu ve uyanık kurttur.

Savaşçı

Militan ve İsyankâr

Mars’ın ruhsal düzleminde bir kez daha savaşçı rolünü cisimleştiren bir belirsizlikle karşılaşırız. Bunun sonucu olarak Kralının hizmetinde, kadınından esinlenen şövalye veya kendi içinde hükmedemediği kaosun, öcün veya isyanın karanlık güçlerini zincirlerinden kurtaran bir katil olabilir.

İşte bu nedenle savaşçı işlev, kendine hâkim olma, kavga, korku, ihanet, yalnızlıktan oluşan “Ares’in arkasından gelenlerden” etkilenmeme ve zorlukların ortasında cesaret veren onur ve iffet olan Honor ve Virtus’tan esinlenme konusunda temel bir disiplin uygulamasını gerektirir.

Gerçekte bu savaşçı ruhun rolü kaosun derinliklerinde bulunan yaratıcı enerjiyi açığa çıkaran çatışmayı uyandırmaktır. Çatışma, engel, zorluk, insani yetilerin bilenmesini, iletişim ve yaratıcılığın gelişmesini sağlar. Jüpiter doğasının tüm organizasyonu çatışmaları uyandırır ve Hermes’in aracılığıyla yaşam ve yaratılışın kaynağı haline gelecek olan ve iletişime kanalize olması gereken enerjileri serbest bırakır.

Stili militan, aktif, inanmış ve yetersizliği savaşçı doğaya sahip eylemlere kendini iten dünya düzenini her yerde yenilemeye çalışan bir şekildedir.

Kahraman Şef

Mars / Ares’in cisimleştirdiği ilke orduların başı işlevi, harekete ve arazide eylem taktiğine yönelik güçtür. Stratejiyi belirleyen değil uygulayandır.

Bu nedenle öncelikle savaşçı dürtüselliği şövalyelere özgü disipline kanalize ederek onu yatıştırmak, meydan okumanın, olanaksız zaferin yolunu gerçekleştirerek onu kişiler ötesi olan amaca yöneltmek için içindeki her türlü şahsi gururu ortadan kaldırmak gereklidir.

Bu yol inisiyatik bir yoldur. Bu anlamda Apotheosis’e (Tanrı yapmak, tanrılaştırmak), Epifani’ye (Antik Grek’de Tanrıların kendi yüceliklerini ölümlülere göstermeleri), daha sonra kahraman, Tanrılar ve insanların oğlu olacak olan insandaki kutsalın ortaya çıkışma ulaşmak için kişilikten tam olarak fedakârlığı gerektirir.

Kişi kendi korku ve hayaletlerini kontrol etmek ve onlara itaat etmek yetisinde ustalaşmadan kendini bu yolda riske atarsa kendine acıma, teslimiyet ve kölelikten doğan en kötü hatalara düşebilir.

Sembolik tasvirleri, mitler dünyasında Akhilleus, Theseus ve Herakles gibi kahramanlar ve onların izinden yürümüş olan İskender gibi tarihin büyük fatihleridir.

L. WINCKLER

Çeviren: Yeşim ÖZBEN

(Yazar, Kolomb öncesi, astrolojik metinlerinin araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.)

 

 

 

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-4

ÇEKİCİ AFRODİT

“Görüşün açıklığının arkasında varlığın bilmecesi vardır ve son olan her şey yorumlamaya karşı koyar“

Walter Otto

YILDIZLAR VE MİTLER

Grek mitleri ve onların astroloji ile ilişkileri hakkındaki yazı dizimize Kronos- Satürn- Zeus- Jüpiter ve Hermes- Merkür’den sonra Afrodit- Venüs’ün sırlarına değinerek ve bu arketiple (ilk örnek) geleneklerin bize anlatmak istediği bazı psikolojik ve kozmik işlevlerin bağlantısını araştırarak devam ediyoruz.

ASTROLOJİYE GÖRE VENÜS GEZEGENİNİN İŞLEV VE NİTELİKLERİ

Astronomik planda, güneş sisteminin ikinci gezegenidir ve yörüngesini 224,7 günde tamamlar. Dünyadan bakıldığında hareketleri hep güneşe yakınmış gibi görünür. Tan vaktinden önce bazen Sabah Yıldızı olarak bazen ‘akşam yıldızı’ olarak ortaya çıkar, bazen de dünyanın arkasında kaybolur. Tüm zamanlarda “çoban yıldızı” olarak anılmış olan Venüs gökyüzündeki en parlak, dolayısıyla en güzel ve ışıklı gezegen olarak görünür.

Astrolojik bir sembol olarak ona, aşk mahareti, sanat, uyum, büyü, yumuşaklık, cazibe, sempati, özveri gibi kavramlar atfedilir. Kimi zaman anne, kimi zaman metres, kimi zaman kız kardeştir ama her zaman ölümsüz bir dişiliktir.

Fiziksel planda, boğaz ve kan dolaşımının yanı sıra böbrekleri, üreme organlarını yönetir. Kan ve lenf sıcaklığını belirler. Venüs tipinin belirli özellikleri yuvarlak, yumuşak ve sevimli biçimlerdir.

Duygular planında aşk, Venüslülerin başlıca uğraşıdır ve önemli başarı ya da başarısızlıklar onların kaderleri üzerinde önemli ölçüde yankılanır. Onların çekiciliği bir tür büyüleme ve kendilerine uygun görünenleri kendine doğru çeken bir manyetizma etkisi gösterir.

Duygular yoğundur ancak bazen ani dönüşler görülebilir ama en azından başarısızlık durumunda teselli edilmeleri kolaydır.

Venüs’ten yükselen yumuşaklık, sevimlilik ve neşe.

Aynı zamanda iyi duyguların, uzlaşma ruhunun ve derin bir adalet ve doğruluk duygusunun esin kaynağıdır. Sükûnet arayışı, incelmiş ve yoğun bir duygusallık Venüs’ü bir barış simgesi yapar. “Sonsuz bir hayatı” tanıyan ve arayanlar anlayacaklardır.

Zihinsel ve ruhsal planda, plastik sanatlardan, müzik ya da tiyatroya kadar sanatın bütün alanlarında sanatsal yeteneklerin ortaya çıkarıcısıdır.

Venüslülerden çok fazla mantıksal veya entelektüel çaba beklememek gerekir. Oldukça bohem ruhludurlar ve yaşamın basit zevklerinden faydalanmayı severler.

Bu gezegen entelektüel merakı değil yüksek sezgileri öne çıkarır. Daha çok sezgi ve sanatsal duyarlılık vardır. Oldukça belirgin ruhsal ve mistik eğilimlerin yanı sıra erkeksi bir yiğitlik ve soyluluğa sahip olabilirler.

Venüslülerin arkadaşlığı, iyilikleri, iyi niyetleri, ilk bakışta sempati uyandıran manyetik çekicilikleri nedeniyle f er yerde aranır. Venüs ilgisizlik ve merhametin yanı sıra evlat sevgisini temsil eder ve hayır işlerini yönetir.

Eylem planında, girişimci olmaktan çok alıcı bir tavır karşımıza çıkar. Doğrudan sürtüşmeye girmek yerine, cazibesini ve çekiciliğini kullanarak yani durumu idare ederek amaçlarına ulaşmaya çalışır.

Ona bir şans ve rastlantı faktörü yüklenir ve bu nedenle “Küçük Şans” olarak adlandırılır.

Ona gösteri salonları, tiyatrolar, bahçeler, otlaklar, koruluklar, çiçek açmış tarlalar, moda salonları veya sanat galerileri gibi yerler uygun görülür.

Ona uygun meslekler güzelden zevk almanın, sanat ve dekorun öne çıktığı mesleklerdir. Bu nedenle müzisyenlik, sanatçılık, ressamlık, parfümcülük, kuaförlük, dekoratörlük, estetisyenlik, çiçekçilik alanları arasına girebilir.

Renkleri, yeşil ve pembedir. Madeni bakır, taşları: zümrüt, parlak mercan, mavi zümrüttür. Bitkileri, güller, hüsnüyusuf, yasemin, müge, leylak, nar ağacı, mersindir. Bahçelerin büyülü çiçek açışını ve sonsuz ilkbaharı yönetir. Günü cumadır. Hayvanları arasında bülbül, kumru ve yunus sayılabilir.

Venüs’ün astrolojik olarak iki evi vardır; Boğa ve Terazi burçları. Birincisinde hayatın ilkbaharına, üretici ve duygusal aşka dair tüm güçleri canlandırır; İkincisinde kendini belli eden daha idealist bir iyinin ve doğrunun anlayışıdır. Duygular daha entelektüeldir ve anlaşma, ortaklık, sosyal yaşam arayışına daha eğilimlidir.

Venüs’e atfedilen özellikler; tembellik, nefis düşkünlüğü, edepsizlik, havailik, dünyevilik, kararsızlık, hafiflik ve belirsizliktir.

BEDENLENME TANRIÇASI AFRODİT’İN MİTİ

Sulardan çıkan Afrodit’in doğumu Hesiodos, gök Tanrısı Uranüs’ün gecenin karanlığında, toprağın üzerinde keyifle uyumakta iken sarılma anında Kronos tarafından hayalarının koparıldığından bahseder. Kesilmiş erkeklik organı uzun süre denizin dalgalarında yüzdü: tanrısal nesneden beyaz bir köpük fışkırdı ve içinden bir bakire büyüdü. Doğarken, gökyüzünün şeffaflığından etkilenerek bütün evrenin tekrarladığı yumuşak bir iç çekiş çıkardı. Dünya dilsiz olmayı bıraktı. Onun doğuşunda ana üreticinin ve yaşama sevincinin çarpıntılarını duydu.

Önce Kythere’ya ardından Kıbrıs’a gitti; toprağa dokunduğu anda ayaklarının altındaki topraktan çimenler fışkırdı. Aşk arzusunun cinleri olan Eros ve Himeros (aşk isteği) onun iki yanında idiler ve Tanrılar topluluğuna varıncaya dek ona rehberlik ettiler.

Kıvırcık bukleleriyle denizin köpüklerinden çıkan ve tüm dünyanın sevinci ile selamlanan ölümsüz güzellik imgesini bilmeyen var mı?

Afrodit’e yazılmış ikinci Homerik şarkı Tanrıça dünyaya geldikten sonra ona atfedilen ayrıntıları içerir:

“Altın taçlı güzel Afrodit”e şarkı söylüyorum, has olarak Zaphyros’un güçlü nemli nefesinin kendini gürüldeyen denizin dalgalarının üstünde, ıslak köpüğün içinde taşıdığı deniz adası Kıbrıs’ın tüm yüksek yerlerine sahiptir: Altın tacın Horaları (doğada düzeni simgeleyen üç Tanrıça) sevinçle toplanarak ona ölümsüz giysiler verdiler. Tanrısal başına ince oyulmuş altından bir taç taktılar, hayran hayran kulaklarına baktılar. Kulak deliklerine orikalk ve değerli altından çiçekler taktılar. Yumuşak boynunu ve muhteşem gerdanını kendilerinin, altın tacın Horalarının, Tanrıların büyüleyici kalbinde, babalarının evinde bir araya gelmekteyken taktıkları altın kolyelerle süslediler. Vücudunu bu süslerle yeniden giydirdikten sonra onu ölümsüzlere ulaştırdılar. Onlar onu neşeyle karşıladılar ve ona ellerini uzattılar: menekşelerle taçlandırılmış Kythera’nın güzelliğine o kadar hayran kaldılar ki her biri onu yasal karısı yapıp evine götürmek istedi.”

Güzellik canavarca ögeden çıktı ve onun göksel gülümsemesini ayna yaptı.

En eski antik çağdan beri o, deniz Tanrıçasıdır. Gelişi dalgaları düzleştirir ve yüzeylerinde bin ateşin tıpkı bir mücevher gibi parıldamasına yol açar. Doğa ve çiçeklerin büyücüsü olduğu gibi dingin denizin ve şanslı deniz yolculuğunun büyülü tanrıçasıdır. Sakin denizin, mutlu yolculuğun, limanın Tanrıçasıdır. Paphos’ta bilicisini deniz yolculuğundaki şans konusunda sorgular.

Yeteneklerinin birincisi fetheden cazibedir (charis). En güzel kadındır, “o, sonsuz denizin dünyaya getirdiği sabah çiğinin nemli parıltısında yıkanmış, sonsuza dek yeni, hafif ve mutlu olan güzelliğin kendisi, tamamen kadınsı zarafettir.”

Afrodit’le aşk vücut bulur. Şairler onu “altın”, “gülümseyen” olarak adlandırırlar. Hizmetkârları olan Kharit’ler (göze hoş olanı simgeleyen Tanrıçalar ) onunla dans eder, onu yağlar ve giysilerini dokurlar. Merhemine “güzellik” (kalos) adını verirler.

Güzelliğin çekiciliği, şairin dediği gibi “güzel olan kendi kendine pek mutlu görünür” ve pek mutlu olan da herkesi pek mutlu etmeye çalıştığından ruhun yatışmasına yol açar. Bu anlamda Afrodit kendine çıkan güzellik ve gülümseyen yumuşaklıktır. Güzel Bir’in aynasıdır ve Afrodit’in birliğinin bu gizemi Hayatın ışık ve parıltısının şekliyle ifade etmek için sanatın doğuşuna esin olur.

Hayatın Anası Afrodit Pandemus’un Aşkları

Afrodit, aşk öpüşlerindeki sevinçtir. “Afrodit’in Eserleri” aşkın sevinçleridir. Homeros’un Afrodit’e ilk şarkısı şöyle başlar:

“Musa, bana Tanrılar için yumuşak arzuyu uyandıran, gökyüzünün tüm kuşları ve kapalı toprakta veya denizde yaşayan tüm hayvanlar kadar ölümlü insan ırklarını sürdüren altın Afrodit’in eserlerinden Cypris’ten bahset: Afrodit’in eserleri herkesi ilgilendirir.”

Afrodit aynı zamanda yırtıcı hayvanları baştan çıkarıp yumuşatma yeteneğine de sahiptir. Ancak gücünün parıltısı hiçbir şeyde insan üzerinde olduğu kadar etkili değildir.

Evlilik ve üremeyle de ilişkilidir ama o her şeyden önce bir bireyin aşkı için tüm dünyayı unutan güçlü esindir.

Afrodit, Olympos’a tüm güzellikleri ile ve taktığı zaman kendini dayanılmaz kılan göğüslüğü takılı olarak gelir. Bu göğüslükte Afrodit’in tüm “büyüleri” yoğunlaşmıştır: aşk, arzu, en bilge ruhu bile rahatsız edebilen açık yüreklilik. Homeros, bu kemerden; Aşkın, umut tarafından yönlendirilen, çekingenlik, iç çekişler, zayıf sesler, öğütler, âşıkların tartışmaları ve basit barışmalarla eşlik edilen yüzünü taşıyor diye bahseder. Tam aksine kindar Eumenideler (Erinysler; öç alma Tanrıçaları) onda kalleşlik ve kıskançlık, ihanet ve ikiyüzlülüğü temsil etmişlerdir. Bu esrarlı göğüslük, takana zarafet, gençlik ve güzellik veriyor ve erkeklerin kalpleri üzerindeki etkisi dayanılmaz oluyordu. Etrafındaki cinler arasında en önemlisi, bazen oğlu bazen de hizmetkârlarından biri olarak gösterilen Eros’tur.

Eros, zevkin tanrısal ruhu ve çiftleşmenin gücüdür. Bazı yaradılış mitlerinde dünyaları yerinden oynatan arzu olarak kendini ifade eden güçlü ihtiyaçtır.

Penia ve Poros’un, kaynaklara sahip olan ama aynı zamanda her an kendini sefalet içinde hisseden Yoksulluk ve Bolluğun oğludur. Bu paradoks, onun her zaman ikilik içinde yaşamasına ve ayrılığın bilinci ile birleşme susuzluğundan oluşan ikiz ruhlar içinde uyanmasına neden olmuştur.

Afrodit’in etrafında Eros’tan başka ikna ve arzu cinleri Fothos ve Himeros ve ret nedir bilmeyen avcı Peitho vardır.

Afrodit’in etrafı çiçeklenme, çekicilik ve cana yakınlığın ruhları olan Kharit’lerle sarılmıştır. Kendini bahçelerin büyülü çiçeklenmesinde gösterir. Çiçek açmakta olan doğanın Tanrıçasıdır; “Çiçek Tanrıçası”. Mersin, haşhaş, elma ve çiçeklenmekte olan tüm ağaçların adandığı Afrodit’in en parlak dönemi bahardır. Eryks (üstünde Afrodit tapınağı bulunan Sicilya dağı) dağındaki Afrodit tapınağında her sabah tüm ateş izlerinin kaybolduğu ve onların yerine çiğ gibi yeşillik damlalarının geldiği söylenir.

Cinsiyetleri bir araya getirdiği çekimin gücü aynı zamanda arkadaşlıkları da oluşturur ve sürdürür. Arkadaşları bir araya getiren bir Afrodit Hetaire onurlandırılır. Baştan çıkarma dolu, cazip ve sevecen olan her şeye şekil veren jest, söz veya eyleme onun adı verilir (Epaphroditos veya Venustus).

“Aşk, bizi sözlerimizde ve eylemlerimizde onurlu kıl”: ona okunan dua buydu. Lütufların da Tanrıçasıdır, şans da ondan gelir: Felix (mutluluk) ama onun lütfu Hermes gibi buluntulara dayanmaz. Eşlik eden ve anlayan, öğreten ve eğlendiren o zarif mutluluğun eseridir.

Zeus, Titanları yendiği silah ve yıldırımları yapan Hephaistos’u (demirci Tanrı) ödüllendirmek için Afrodit’i onunla evlendirir. Ancak Afrodit ona sadık kalmaz ve aralarında en tanınmışı, savaş Tanrısı Ares olan pek çok sevgili edinir. Katı, saldırgan ve pek sevimli olmayan savaş Tanrısı onu yumuşak sözlerle kandırmaya çalışmaz. Afrodit’in karşısına bir şehri fethetmeye gitmiş gibi miğferi ve silahı ile çıkar ve doğrudan arzusunu dile getirir. Tanrıça önce onu reddeder fakat sonra Tanrı, zırhını ve miğferini çıkararak daha insani bir görünüşe sahip olunca o da yumuşar. Aşklarının karışık bir sonu vardır çünkü Hephaistos onları yatağında yakalar ve tüm OIymposluların gözleri önünde onları içine kapadığı kırılmaz bir ağ yapar. Bu birleşmeden Deimos (korku) ve Phobos (bozgun) ve aynı zamanda Oyum doğar.

Afrodit’in insanlar ve Tanrılardan pek çok sevgilisi olur ve aynı zamanda pek çok çocuk doğurur: Dionysos ile birleşmesinden Hymenaios ve Priapos doğar; Hermes ile Hermaphroditos’un annesi olur ve ölümlüler arasından Romalıların atası kral Ankise’den Ene’yi doğurur.

Bitkilenme döngüsünün yeniden doğuşunu sembolize ederek yılın yarısında yeraltı dünyasının Tanrıçası Proserpina ile paylaştığı Adonis’in metresi olur.

Lucretius şiirinde sadece bu ölümsüz harika aşk Tanrıçasının dünyaya barış getirebileceğini söylemiştir ama dünya aynı zamanda savaş Tanrısına da aittir ve Empedokles aşk ve savaşı, buluşma ve tartışmaları ile hiç durmadan dünyayı döndüren ve aydınlık-karanlık oyunları ile tüm yaratılışı üreten iki kozmik güç olarak tasarlar.

Afrodit Urania ( Gökte Oturan), Uzak Yıldızın Saflığı

Homeros’un Afrodit’e ilk şarkısı şöyle der:

“Ancak, ikna edemeyeceği veya baştan çıkaramayacağı üç kalp vardır”.

Üç bakire; Athena, Artemis ve Hestia’dan bahsetmektedir. Roma’da genç kız ve kadınları ve her şeyden önce iffetlileri ve gözü doymaz iffetsizleri koruması için Venüs Vericordia adına bir kült kurmuşlardır.

Burada Tanrıça’nın üçüncü bir yüzünü görüyoruz. Bu Platon’un Şölen’inde ve Plotinus’un Enneadlarında (dokuzlular) bahsettiği yüzdür. Afrodit veya Venüs Urania, içinden çıktığı temel Birlikle birleşmek isteyen Uranüs’ün kızı.

Bu Tanrıça kozmik Bakire, şafak yıldızı, temel Bir, ruhsal güneşle birleşendir. Gökyüzünün tepesi olan Tanrıça Nut’un gizlerini hatırlatır.

Ruh, çoğalma ve üreme arzusuyla çektiği vücudun güzelliğiyle birleştiği arayışı aştığında, ilgisini Birliğe çevirir ve aşkların en yücesi olan başlangıçların aşkını tanır. O anda ruh temel birliğin alıcısı haline geliri ve Tanrı’yla bu birleşmeyi yapabilir.

Neoplatoncu Filozof Plotinus her varlığın görünmez kalbinde yaşayan bu Altın Afrodit Urania’nın ruhunu en iyi anlatmıştır:

“Her şeyden sonra geldin, karşı tarafta durmadın. Kendin toplam oldun. Bu sırada zaten toplamdın ama bir bütünlük sende bir şeyleri hareketlendirdiğinde bu toplamayla azaldın. Zira bu toplama varlığın toplaması değil olmayanın toplamasıydı. Kendi kendini o olmayan her şeyi ayırt ederek büyüteceksin ve o, bütün, geriye kalan her şeyi ayırdığında yanında olacaktır. Ondan uzaklaşmadan ayrıldın (o her zaman vardır); sen başka bir yere gitmedin, her zaman buradasın ama karşı tarafa döndün.”

Bu düşünce, bize Nous’un, (dolaysız anlayış) Bütün’ün, ölümsüzlüğün köklerine bağlayan Afrodit Urania’nın gizini özetlemektedir. Ancak bir anda kendini tamamen unutma ile bu ilksel Okyanus’a ve yaratılış ve güzelliğin ışığının çıktığı o yıldızlı Gökyüzüne dönüş olan Teofani üretilebilir.

Vecd aşkın en yüksek formudur.

AFRODİT’İN İŞLEVLERİ, ROLLERİ VE STİLLERİ

Fernard Schwarz’ın ‘Grek Mitleri’ konusundaki konferans dizisinde açıkladığı gibi:

“Bir Tanrı birkaç düzlemde birden temel varlığın modalitesinin gösterisidir. Varlığın bu modalitesinin kendini bütün evrende ifade ediş biçimi kendi aralarında bağlantılı olan ve tüm diğer Tanrıların ağları ile ilişkili olan bir işlevler, roller ve stiller şebekesidir. Farklı formlar altında roller, işlevler ve stiller ve farklı dünyalarda (maddi, formal, psikolojik veya enerjik ve ruhsal) aynı varlık modalitesini ifade eder. Bu nedenle Tanrılar çoklu bir birliği gerçekleştiren karmaşık varlıklardır.” İlişkiler tablosunu anlamak için sadece üç terim tanımlayacağız. İşlev, tanrısal gücün bir rolü ifade etmekte kullandığı “Çalışma yeri”, kanalize ettiği yaratıcı bir dürtü, taşıdığı enformal güçtür. Stil karakteristik bir gidiş aracılığıyla davranışı veya kendini ifade ediş tarzıdır.

Böylece Afrodit üç dünyada üç işlev yüklenir: Sevgili/büyücü, ana/eş; bakire/ hanımefendi. Bu onun üç stille üç güzellik, aşk ve eksiksizlik rolü oynamasını sağlar: baştan çıkarıcı, çekici ve duygusal.

Afrodit’in Varlığın Güzelliği, Aşkı ve Bütünlüğü aracılığıyla üç dünyada kendini göstermesine bakalım.

1.Güzel, Bir’in Aynası Afrodit’in doğuşu efsanesi bize onun evreni ortaya çıkarma, gizlerini çözme rolünü açıklar.

O aynı zamanda Psyke’nin (Ruh) ölümsüzlüğe ulaşmak için dört ögeyle bağlantılı sınavlardan geçmek zorunda kaldığı Eros ve Psyke’nin aşklarının efsanesinde olduğu gibi ruhun gizlerini açığa çıkarır.

Ayna olduğu kadar güzellik merhemi olan özellikleri, giysileri, mücevherleri onun dünya düzenini iyileştirmesine olanak tanır. Kozmos “kozmetikle” değerlenir. Doğaya tonalite, renk ve yaşam vererek yayılan titreşimdir.

Bu görüntüyü vermek için kullandıkları araçlar, büyüleridir. Bunlar sayesinde kendini Ay’a ve aynı zamanda Mısır’da Tanrıça ve büyücü olan Isis’e yaklaştırır ve büyücü gibi görünmesine neden olur.

Ama en büyük büyüsü tüm yaratıkların parlak ve aydınlık görünmesini sağladığı sempatisidir. Bir doğu atasözü “Güzellik sevenin gözündedir” der ve bu tam da Afrodit’in çekiciliğini anlatır.

Eğer onun vücudu güzellik ve ebedi olarak kadınsı olansa bunu elde etmenin yolu, insanın doğayı şekillerin içine bu ışıktan bir hüzmeyi hapsederek taklit ettiği sanattır ki bu kutsallıkla ilgisi olmayan bir eseri kutsal bir eser haline getirir.

2.Aşk evrensel çekimin gücü Afrodit’in bedeni güzellikse ruhu da aşktır.

Varlıkları birbirine bağlayan ve her bedene o manyetik bağlayıcının gücünü veren evrensel çekim gücünü sembolize eder.

Hayatın yenilenmesi ve yeniden üretilmesiyle ilişkilendirilir ve bu anlamda ebedi gençliğin kirletilemez kaynağı “Altın Afrodit” olarak adlandırılır.

Venüs Pandemos tapınağı yaşamın sürdürülüşünü kutlar ve bu anlamda kozmik ana, tüm yaşamın kaynağıdır.

Ama o aynı zamanda hayatın görünmez döl yatağının, çift bir enerjiyle maddeyi kapsayan ve bilgilendiren Mısırlıların Kah’nın sembolüdür. Evrensel canlılığın kaynağıdır ve bu anlamda aşk oyunlarının sürekli dansıyla kozmosu canlandıran tükenmez gençlik ve sevincin kaynağıdır.

Ona erişmenin yolu arzu ile gereklilik arasında doğan dengedir. Bu nedenle Ares’le olan aşkından iki eş arasındaki ilişkiyi bir eşitlik ruhu içinde sağlayan eylem olan uyum (Harmony) doğmuştur. Bu felsefe için Tanrı’nın adaleti (veya neden sonuç kuralı) aşkının ifadesidir.

3.Bütünlük, Tanrıçanın gizli yüzü.

Tanrıça’nın üçüncü yüzünden sadece Sırlar’da ortaya çıktığından dolayı metinlerde pek bahsedilmez. “İyi limanların hanımefendisi”, “iyi yolculukları” sağlayan fikri ve aynı zamanda Orfik gizlerde Eros Phanes’in önemi veya Platon veya Plotinus’un felsefi metinlerinde bu konuda birkaç iz bulabiliriz.

Bu yüz vardır ve Tanrıça’nın Ruhu’nun yanı sıra iki başka ruhu da gizler ve besler. Bunları, insanı Tanrı’yla, görüneni görünmeyenle birleştirmenin ruhuyla besler. Ancak iki dünyayı birleştiren bir köprü sağlayan Hermes’den farklı olarak Afrodit birinin bütün ve kınlamaz bir birleşmeyle diğeri haline geldiği bir duygu, bir yaşanmışlık, bir ilişki kurar.

Bu anlamda yıldızlı gökyüzünün sırları, mantosu yıldızlarla süslü Kozmik Bakire’yle ilgilidir.

Mısırlıların Sirius Soter’le de ilişkilendirdikleri aydınlatıcı, beyaz, ışıldayan yıldız odur. Bazen ulaşılmaz bazense çok yakındır çünkü onun ışınları insandan merhamet ilkesine kadar uzanır.

İmgesi insanlar için Tanrılara yalvaran Tanrıça’nın merhamet gözyaşlarında evrensel olarak sembolize edilir. Onlar da karşılık olarak dualarıyla, Tanrıça Afrodit’in bir gün başlangıçların gökyüzünden çıkarak arkasında çiçek yapraklarından bir iz bırakarak yürüdüğü gibi Göğü ve Yeri bağlayan bu tanrısal yolun gerçekliğine olan içten inanç, bağlılık ve duygularını ifade ederler.

AFRODİT VE KOVA BURCU ÇAĞI

Günümüzde kadınların özgürleşmesi paradoksal bir durum yarattı: cinsel haz düzeyinde erkekle “eşit” duruma gelen modern kadın, Afrodit’in davranışlarını niteleyen duygusallığı büyük ölçüde yitirdi. Modern kadın mükemmeliyetçi, talepkâr fazlasıyla Apollon’cu hale geldi; eşinde hiçbir kusuru hoş görmez oldu. Dolayısıyla, cinsel ilişkiler düzleminde eşitlik “hak etme” anlamının içine dâhil oldu ama bu ilişkilerde değiş tokuş, ilişki ve paylaşma kavramları kalmadı.

Sadece paradoks felsefesinin bize maruz kalacağımız çelişkiler ve zıtlıkların güçlü rüzgârlarına karşı durma gücünü vereceği gelecekte, bizi etrafımızdaki tüm evrenden sorumlu ve onunla yakın dayanışma içinde kılan o canlı ve önemli varlıktan üçlü Venüs’ten vazgeçmek zorunlu olacaktır; bedenin Venüs’ü, formların güzellik ve estetiğini görmezden gelmeden; ruhun Venüs’ü yeniden yaşamı sevinci ve aşkı üreten analar haline de gelmeyi bilerek ve içimizdeki yüce kutsallık duygusunu uyandıran ruhun Venüs’ü.

Kısacası kadın ve erkek hepimiz onu bütünlüğüne ulaştırmak ve içinde bulunduğumuz bu dönüm noktasında ona yeniden “küçük bir şans” vermek için içimizdeki kadınsılıkla uzlaşmak zorundayız.

L. WINCKLER

Çeviren: Yeşim ÖZBEN

(Yazar, Kolomb öncesi, astrolojik metinlerinin yeniden araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.)

 

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-3

Satürn ve Zeus’tan sonra bu makalede görünenle görünmeyen, Tanrılar ile insanlar arasında köprü olan, aracı Tanrı’yı tanıyacağız…

UYANIK HERMES

YILDIZLAR VE MİTLER

“Olimpos’un hükümdarı, Zeus” üzerine olan makalemizde de söylemiş olduğumuz gibi, astrolojinin evreni hayal edilenlerin dünyasından etkilenir.

Hayal edilenlerin bu dünyası, geçişin olduğu yer, karşıtlıkların başladığı ve aykırı durumların yaşantısına olanak veren düğüm, sembolün hayata geçtiği yer olduğundan, bu alan, bizi karşıtlıklar içinde uyumun doğal ustası, aracı Hermes’e özellikle yaklaştırır.

Bir kez daha aynı zamanda gezegenler tarafından sembolize edilen psikolojik işlevleri de ifade eden kozmos ve astrolojinin yapılarının görüntülerle canlandırdığı, dünyanın doğuşuyla ilgili görüşü ifade eden mitlere başvuracağız. Böylece birbiri ardına MERKÜR gezegenin astrolojik özelliklerine ve Grek mitleri çerçevesinde HERMES’in işlevine ulaşacağız.

ASTROLOJİYE GÖRE MERKÜR GEZEGENİN İŞLEVLERİ VE ÖZELLİKLERİ

Boyutlarının küçüklüğünden dolayı çıplak gözle nadiren görülebilen Merkür güneşe en yakın gezegendir. Dünyadan bakıldığında Merkür güneşten 28°’den fazla uzaktır. Merkür ortalama olarak 3 ay 15 gün geriye dönüktür ve yörüngesel ilerlemesi günde ortalama 3’tür.

Ay Dünya’nın yörüngesinin içinde ve dışında değişerek dönerken, Merkür kâh geride kalarak kâh ileri giderek, yılda üç kez Güneş’e doğru gider sonra da Dünya’ya doğru yaklaşır. Merkür ve Ay aynı zamanda güneş enerjisini dağıtan etkenlerdir.

Geleneğe göre Merkür ruhu, manevi olanı ve sinir sistemini olduğu kadar aklı ve fikirlerin sözle ifadesini de temsil ederken, Ay’ın bellekle bağlantısı vardır.

Güneşten hemen önce doğup şafakla beraber kaybolmasına veya gece göğünde batı ufkunun hemen yanında parlamasına rağmen ve Güneşi, algılama çizgimizin hemen altında takip etse bile Merkür, hiçbir zaman başucunda görünmez. Merkür aynı zamanda hem sabah hem de akşam yıldızıdır.

Güneşe yakınlığı, boyutlarının küçüklüğü ve hareketliliği analojik olarak bir takım özelliklerin ona atfedilmesinin temelindeki nedenlerdir. İşlevleri pratik zekâ ve ifade biçimleri, uyum, akıl, ustalık, yayılma, yumuşaklık, hız ve anlayıştır.

Aracılığı, insanları, çevreyi, ticareti, zekâyı, bilimi, eğitimi, pratik zekâyı, seyahatleri, iletişim ortamlarını, gençliği, uçuşu, edebiyatı, söz söyleme sanatını, kurnaz insanları, kitapları, gazeteleri, tüm yayınları, sözleşmeleri, tartışmaları simgeler.

Meteorolojik bakış açısından bakıldığında Merkür’ün rüzgâr üzerinde etkisi vardır. Mineraller dünyasından cıva, akik ve alacalı akikle ilişkilidir. Renkleri gri ve açık mavidir. Bitkilerin dünyasından şifalı bitkilerin yanında lavanta, nane, mine, kediotu, melisa, kahkaha çiçeği, anason ve papatyayı yönetir. Hayvanlar ve böceklerden ise: maymun, papağan, tilki, sincap, saksağan, kırlangıç, kelebek ve bazılarına göre çalışkanlığı ve zekâsı nedeniyle arı ve karınca.

Anatomik ve patolojik açıdan ise: akciğerleri ve sinir sistemi, larinks ve dili yönettiği gibi kolları, el ve ayakları yönetir. Ayrıca bağırsaklar ve sinirsel sorunlarda etkisi vardır. Başlıca hastalıkları solunum sistemine ait olanlardır. Acı vererek kabızlığa, nevraljik ağrılara, nevrosensoriyel sorunlara hatta deliliğe yol açar. Sürmenaja neden olabilir. Zihinsel ve spiritüel alanlarda entelektüel yetenekleri canlandırır. Bu merakın, becerikliliğin, mantık yürütmenin ama aynı zamanda belli bir sezgi ve nesnelerin anlamı konusunda hemen harekete geçen dolandırıcılığın gezegenidir. Bireyi sonsuza dek genç tutan bir öğrenme açlığı verir. Kendini başkalarının yerine koyma konusundaki yeteneği sayesinde mükemmel bir tüccar, aktör veya bazen mizahçı olabilir.

Biraz bozulmuş, dağınık ve moda “rüzgârlarından” etkilenmeye eğilimli olan bir iradeye sahiptir. Diller, düşünce ve duyguların iletilmesi konusunda yeteneklidir, iyi bir belagat yeteneği sağlar ve mükemmel bir şekilde iletişim kurmaya olanak tanır.

Duygusal alanda mantığın sözü geçer. Sahip olduğu seçkin duygusallık güçlü kösnüllüğe hiçbir zaman izin vermez. Duyguları yüzeysel ve değişkendir. Toplumsallaşma yeteneğine gelince, Merkür sorunları ortadan kaldırma yeteneğine sahip mükemmel bir diplomat olabileceği gibi, tam aksine bir fitne yayıcısı da olabilir.

Bu gezegenin güçlü etkisinin yanı sıra başka gezegenlerden de etkilendiği için Merkür insanının portresini çizmek zordur. Ancak ifadeli bir yüz, meraklı ve dikkatli gözler, çevik ve abartılı jestler, hızlı, rahat ve ikna edici sözler bazı özellikleridir. Toplumda nasihat vermeyi seven anlatıcı rolünü üstlenebilir.

Merkür’ün meslekleri şunlardır: edebiyatçı, gazeteci, editör, yayıncı, kütüphaneci, bilgin, istatistikçi, geometri bilgini, yapı ölçücüsü, diplomat, konferansçı, sekreter, tüccar ve satıcı. Becerikliliği ve pratik zekâsı sayesinde başarıya ulaşır. Sebatsızlığı ve projelerinin dağınıklığı nedeniyle başarısız olabilir.

Kusurları dağınıklık, manevi dengesizlik, unutkanlık, yalancılık, kurnazlık, dolandırıcılık, gevezelik, iftiracılık, sinirlilik ve deliliktir.

TANRI HERMES’İN GREK MİTLERİNE GÖRE İŞLEVLERİ VE ÖZELLİKLERİ

Genç ve Eski Tanrı

Hermes büyük olasılıkla Trakya kökenli çok eski bir Tanrı olup özellikle Arkadia çobanları tarafından onurlandırılmıştır. Arkaik çağdaki Ana-Tanrıça kültleriyle, yeni (Kral kaynaklı Hint Avrupa mitleri arasında aracıdır. Hermes’in ayinleri arkaik ve neolitik kültlerin mirasçısıdır.

Efsaneye göre, Hermes, Arkadia’da (Zeus’la Artemis’in avcı kızlarından Kal- listo’nun oğlu Arkas’m krallığındaki bölge) bir mağaranın dibinde Zeus’la nympha(su perisi) Maia’nın ilişkisinden dünyaya gelmiştir.

Hermes’e bağlı olan alan dağın kalbindeki mağaradır, bu bir dölyatağı, görünmeyenin ortaya çıkarıldığı yerdir. Oturan en eski soyun adı) ve Orfik (Orpheus’a bağlı din hareketi) kozmojeniye göre Merkür gezegeninin Titanları Metis ve Koios’tur. Metis Atena’nın annesi ve Zeus tarafından yutulan kurnaz zekâdır. Kuvvetin ötesinde yapabilme yetisini getiren bu zekâdır. İkizler burcunun naipleri Dioskur’lar (Leda’nın oğulları, Zeus’un delikanlıları), Kastor ve Polluks ile de bağlantılıdır. Bunlar gece ve gündüzün ikiliğini, at yetiştiricisiyle boksörü, ölümsüzü ve ölümlüyü simgeler. Karşıtlıklarla ulaşılan uyumun kefilleri olup ufkun Doğu Batı aksını

Pelasgos (Akdeniz yöresiyle Yunanistan’da çizerler. Ölülerin koruyucusu ve görünenle görünmeyeni bağlayan kapının bekçisi oldukları kadar bir mezarcı rolüne de sahiptirler.

Hermes, özellikle insani ve hayali öğelerin koruyucusu olan tanrısal güçtür. O, içsel sınamanın Tanrısı olup, tüm nesnelerin sınırlarını belirler, doğru ilişkileri kurar ve ‘nesneler arasındaki bağı gözler önüne serer.

O gerçeği bilir, “bu tehlikeli bir dosttur.”

Düzen ve Düzensizlik 

Hermes, bir ortalık karıştırıcı, bir madrabaz, bir eşkıyadır. Bir alanın düzenlenmesini temsil edebileceği gibi aynı zamanda düzen bozucu da olabilir. Zaman zaman düzen, zaman zaman da düzensizliktir. Yoldan çıkarıcı ve bilinemezdir. Bu duygu gizlediği onun gidişinde vardır: Apollo sürüsünü ararken yaşananlar bunun örneğidir. O sabah doğmuş olan Hermes, abisinin tanrısal sürüsünü bir erişkinin gücüyle çalar. Ancak Apollo ona annesinin ininde hesap sormaya geldiğinde, onu yeni doğmuş bir bebek gibi sıcak kundağında bulur. Silenler (Kocalmış satyrlere genellikle verilen ad) çocuk ve inekler tarafından bırakılan izleri takip ederken, izler karışır, birbirine girer: başı ve sonu olmayan gerçek bir labirent gibi.

Homerik destandan öğrendiğimize göre Hermes işaretlerin sırasını ters çevirmiştir:

İnekleri geri geri yürütmüş, oradaki çalı çırpıyı ayağındaki sandalların altına örerek ayak izlerini silmiştir.

İşte Hermes’in kurnazlığı böylesine bir kurnazlıktır, tuzaklar ve entrikalar kullanarak ustalaşmıştır. Tüm yolları kullanarak durumlardan kurtulur, rolleri ters çevirir, rakiplerinin karşısına geçer. Olimpos’un on ikinci Tanrısı olmasını sağlayan da Metis, yani kurnaz zekâsıdır. Zeus’un onu kurallı düzensizlik olarak kabul etmesini sağlayan da odur.

Aynı zamanda hırsızların, insanların payına sorumluluklarının müdahalesi olmadan düşenlerin de Tanrısıdır. Sisam adasındaki Hermes Charidatos şenliği sırasında hırsızlık ve talan serbesttir. Kadın düzenleri, yalanlar, çıkarcı sözler ve aldatıcı mantıklar dâhil olmak üzere tüm kurnazlık ve kötülükleri korur. Ancak

Hermes’in hırsızlığı sezgiyle de bağlantılıdır. Çünkü hermetik inisiasyon için yiyeceğini kendini belli etmeden bulabilmesi gerekir. Bu ustadan esin beklenmeyen bir yoldur. Aday, dağınık parçalardan başlayarak Tanrılarla birleşmesine kadar bilgiyi yeniden kurmak zorundadır.

Hırsızlık, ruhun konsantrasyonuyla sentez ve sıçramadan oluşan bir hırsızlıktır. Entelektüel bir hırsızlık başlatmaz. Bu gelişmenin pedagojisidir..

Ancak kurnaz yeteneklerini aynı zamanda Tanrıların, özellikle üç dünya arasındaki habercisi olduğu Zeus’un da hizmetine sunar. Bu şekilde Triseps’tir: üç dünyayı, göğü, yeri ve yeraltını birleştiren.

Zeki eylemleri Typhon’un esiri olan ve sinirleri alınan Zeus’u kurtarmasına olanak tanımıştır. Devi unutmuş, Zeus’un sinirlerini yerine koyarak ona güçlerini geri vermiştir. Böylece bu “küçük Tanrı” kendini Olympos’ta vazgeçilmez hale getirmiştir.

Durandn dediği gibi “en aşağı ve en küçük olanın gücünü” cisimleştirir. Küçük ama güçlü olan bir cinin gücüne sahiptir.(l) Sofistike ve karmaşık bir mekanizmayı durduran kum tanesi veya içinden çıkılmaz bir durumu çözen hayal gücü irkilmesi gibidir.

Beklenen ve Beklenmeyen Aracı

Çoban ve yolcuların Tanrısı, yol işareti olarak kullanılan taş yığınlarının (Herma) mucidi, kurnazlık ve hırsızlığın Tanrısı ama aynı zamanda değiş-tokuş ve sözleşmelerin ustası, sözleriyle kurnaz yürüyüşüyle de kalleş olan, psikopomp (ruhlara kılavuzluk eden) ve aynı zamanda da Zeus’un habercisi ve son olarak da uyku Tanrısı olan Hermes’in adı tanrısallığa erişiminin kiplerini belirleyen hareketliliğine ve bilinmeyenler uzayına yazılmıştır.

Hermes yolların üzerinde iz bırakandır. Yol kavşaklarına çakılı olan iki veya dört başlı Hermes formları yönleri gösterir ve parkurları sınırlar. Bu yer değiştirmelerin kılavuzu, evlerin kapılarında ise ‘ bütünlüklerinin koruyucusu ve kapı tokmaklarının Tanrısıdır. Yollan ilk açan odur ve bunu yaparken de yol gösteren işaretleri bırakır. Yeni ülkeler açan bir maceracıdır. Apollo’nun sürüleriyle ovayı geçerken de böyle yapmıştır. Tek başına yolunu açmıştır.

Doğası her zaman belirsizdir çünkü çobanların ve sürülerin koruyucusu olduğu kadar hırsızlıkların da koruyucusudur. Değiş-tokuşu mümkün kılar ve yer değişikliklerine işaret eder ama aynı zamanda her an açılmayı bozabilecek olan kaygılandırıcı figürdür.

Her zaman hareketli olan Hermes; malların, kelimelerin ve rollerin dolaşıma girmesini destekler. Ancak bunda her zaman tehlike payı vardır. Grek çok az çabayla elde ettikleri iyi buluntulara Hermes’ten dolayı “Hermaion” derlerdi. Ancak bu şansın kötü darbeleri için de geçerliydi. Malların dağıtıcısıdır ancak cömert olduğu kadar cimri de olabilir ve sürüleri çoğaltabileceği gibi azaltabilir de. Bir kazanç peşinde koşarken “Hermes bizimle” denir. Apollo’nun ona flütüne karşılık verdiği üç altın yapraktan yapılma ve her türlü beladan koruyan muhteşem zenginlik ve bereket asasıyla zenginlikleri getirir.

Ara yerdeki bir alanda sürekli olarak hareket eder ve burada aracıdır. Evliliğin, seyahat veya sözlerin başlangıcında, Olimpos’la Hades arasında Hermes her zaman iki tarafın arasındadır: mutlu ve psikopomp laf taşıyıcı, Olimpos’tan gelen emirlerin iyi niyetli uygulayıcısı veya ölümden dönmeden kararların uygulayıcısı, bir evrenden diğerine mükemmel bir hareketliliğe sahiptir ve sınırların geçilmesini sağlar.

Varlıklar arasında iletişimi sağlayarak onların arasındaki sınırları aşar ama bu aynı zamanda dünyalar arasındaki sınırlar için de geçerlidir ve karşıtlıkları akıl almaz şekilde birleştiren bu hayali boyutta sürekli olarak yer alır.

Bu nedenle saati köpeklerin saatiyle kurtların saati arasında, gündüzle gece arasında, görünmeyenden görülebilene ve görülebilenden görünmeyene geçilebilen şafakların ve alaca karanlıkların o büyülü anındadır. Ruhlarımızın cehaletten bilgeliğe, bilinçaltımızın koyu karanlıklarında yer alan bir bilinmezin birdenbire anlaşılmasına geçişini de o başlatır.

Ölümlülerin arasında hatta zaman zaman çağın külleri arasında saklanarak yaşayan Hermes’in, bakire bir Tanrıça’yla içli dışlı olduğu söylenir. Hestia, evler için merkezi önemi olan, insan türünün harekete geçtiği ve organize olduğu nokta olan ateşin gücünü simgeler. Fırının bu kapalı ve yerleşik alanına Hermes, kendi açık, hareketli, geçişli, sürülerin, insan ötesinin, ayaküstü zenginliğin, ticaretteki paranın faiz getirmesi gibi çoğalanın zıtlığını getirir. Seyahate ait ve belirsiz olan bu zenginlik, çoğalır ve azalır, görünür ve kaybolur.

Kendisine bırakılan marjinal tanrısal bilgiyi de aynı alanda uygular. Achai’da Patrai yakınında Hermes garip bir şekilde Hestia ile bağlantılıdır. Burada ortasında giyinik bir Hermes’in bulunduğu bir genel alan vardır “Agora”: burada Hermes’in tanrısal bilgiler sunduğu söylenir. Ancak burada, sakallı ve taştan yükselen Tanrı’nın tam karşısında bir Ocak sunağı, bir Hestia sunağı vardır. Karanlık çökerken, Hermes’in saatinde, Tanrı’ya başvuracak olan buraya gelir. Hestia için, sunağının üzerindeki yağ lambalarını ve tütsüyü yakar ve bir metal para bırakır. Ardından hareketsiz Hermes’e döner ve kulağına sorusunu sorar. Ardından bu halk alanından kulaklarını kapatarak çıkması gerekir. Kulaklarını açtıktan sonra duyacağı ilk ses Hermes’in sesidir: hareketin sesi, kuşların uçuşu, sözlerin gürültüsü, yaşanan alanı dolduran veya dolaşan tüm gürültüler, konuşmalar, gök gürültüleri.

Duruşu ve varlığında olağanüstü bir- şeyler vardır. Bir toplulukta sessizlik olduğu zaman “Hermes geldi” demeyi unutmazlar. Hermes etkili bir şekilde geceye ait bir ruhtur.

Phasis’liler Hermes’in geceye ait gücüne uyumadan önce günün en son sunusunu ona yaparak tapınırlardı. Büyülü ve yıpranmış asasıyla Hermes uyanıkları uyutur, uyuyanları uyandırırdı. Ona “rüyaların yöneticisi” denirdi. Bu nedenle önemli bir rüyadan sonra ona teşekkür edilir.

Gece ruhu olarak ölü ruhlar ve onların krallığıyla ilişki içindedir. Şapkası Hades’in şapkasıdır. Ölülerin ruhlarına yeraltı dünyasında rehberlik etme gücüne sahiptir ve ölü ruhları ışığa ulaştıracağından dolayı ona “psikopomp”(ölüler dünyası ile ilgili) denir. Hades’ten inerken Kerberos adlı köpekle savaşacağından dolayı bu görevde Pelops, Euridike, Persephone ve Herakles’i izler.

Antesteries’in son gününde, ölülerin başı olarak, onların dönüşünü sağlayacağı ve onları gösterişli bir şekilde Tanrı yanıtına ulaştıracağından dolayı yeraltı dünyasının Hermes’ine kurban verilir.

Anlaşılmaz simyacı ve hermenötik (sembol ve metinleri tercüme etme bilimi) filozof

Eğer “anlaşılmaz şeytani-rasyonalite ötesi yeraltı dünyasıyla hermetik semavi- rasyonel üst dünya” arasında bağlantı kurabilecek bir Tanrı varsa bu Hermes’tir. Sonuç olarak onun bütün gidişi anlaşılmaz ve simyasaldır. Bütün çalışmaları ışığı koyu karanlıklara çekmek ve bir kez daha aydınlık olanı karartmaktır.

Ne düalist ne de manikeisttir, (MS 3 ve 5. yüzyıllar arasında rağbet bulan hem Tanrı’ya hem şeytana inanan bir mezhebe ait) mantığı iyinin ve kötünün zıtlıklarını bir araya getirme gücüne sahip üçlü bir mantıktır.

Arkaik Tanrı Hermes bazen varlığın kapılarında bekçi (çoban köpeği) bazen de hırsız (varlığın kurdu) olarak görünür: çünkü kimse hırsızdan daha iyi bekçi olamaz.

Yaşanan ilkel mitler soyut mitler haline geldikçe yaşayan fikirlerin arketipleri tipoloji ve azaltıcı ideolojilerin doğduğu “fikirsel tiplere” dönüşür. Böylece yüksekle alçak, ışıkla koyu karanlıklar içsel ve dışsal, varlıkla yokluk arasındaki ayrılma meydana gelir ve Hermes artık iletişim kurmazken felsefeyle simya arasındaki ayrılma da vuku bulur.

Böylece, zamanla resmi rasyonalist felsefe simyasal-kapalı kültürü bastırır ve sapkın ilan eder: laik ve felsefi olduğu kadar teolojik ve kiliseyle ilgili olan ataerkil batı rasyonalizmi doğayı ve rasyonel olmayanı ya da yüzüstü bırakılanı yeniden entegre etmeyi amaçlayan sembolik bir praxis veya teoriye göre aşağılık bulduğunu aforoz etmiş ve mitlerin alanına sürmüştür”.

Zıtlıkların birleşmesinin gizi kabul törenlerinin enerjik (simyasal-kapalı) istemlerinde gerçekleştirilir.

Lapis tarafından cisimleştirilen birincil maddeyle örtünmesi sırasında gölgesiyle bir araya gelmesini sağlayan bir analiz- sentez yordamı başlatır: kendi kendine çözünme, mater materia(ana madde)’nın bağrında bozulma ve yeniden doğuşu öngörerek ölüm. Simyasal eserlerin tamamı bozulmanın içerisinde yer alır ve çözülmeyi takip eder. Opus günışığından güneşe çıkışı veya ana karnındaki karanlıklardan sonra bilincin yenilenmesini başlatan bir geçiştir. Bu doğuş, felsefe taşı gibi, karşıtların birliğinde (bilinç ve bilinçaltı), varlığın arketipinde, dünyanın Ruhuyla Kendisi arasındaki buluşmada gerçekleşir. Hermes simyada kafası (bilinç-iyi) kuyruğunu (bilinçaltı-kötü) yutmaya çalışan yılan Ouroboros’u simgelediği gibi ve içkin tanrısal gücün kâh iyi kâh kötü olması gibi katı ve sıvı haliyle cıvayı simgeler. Kafası sağda ve solda olarak gökyüzü ve yeryüzünün birleşmesini, şeytanlarla meleklerin bir araya gelişini, erkek-fallik ve dişi-şeytani cinselliğini yönetir.

İşte bu nedenle bazen Zeus’un bazen de Hades’in habercisidir. Ölümün yalıyarlarından beri hayatı yeniden yaratan ve kapalı koyu karanlıklardan hermenötik (simgeler ve metinlerin yorumlanması bilimi) ışığı çıkaran yaratıcının sembolüdür: bu karanlıklar ki kendi paylarına ışığı karşılar, yakalar ve bağırlarında konuk ederler.

İnsanların ve Tanrıların Arkadaşı

İntihallerine rağmen bakışları durudur. Asla utanç içinde değildir. Doğru fırsatların ustasıdır ve kendini sevimli kılmayı bilir.

Hermes’in lütfu ona pek çok yetenek ve tekniklerini borçlu olan, ayinler ve kurbanlarla başlayan yaşantıdan seçkinlik ve jimnastiğe ulaşan insanlar için bir dürtüdür.

Hermes’e iki odun parçasıyla -kuru nar ağacı odunu üzerinde bir defne dalı- kutsal ateşi ilk yakan olma özelliği mal edilir. Defne dalı dikey aks olarak görünenle görünmeyen arasındaki bağlantıyı sağlarken (defne aynı zamanda Apollo’nun bitkilerinden biridir) nar ise (yatay kök) ateşin ve dolayısıyla görünmezin ruhunun cisimleşmesiyle bağlantılı bir bitkidir. Hermes ayrıca onları On iki Olimpik Tanrı’nın şerefine 12 parçaya bölerek ve dumanı Tanrılara sunarak Apollo’nun ineklerinin ilk kurban edilişini gerçekleştirmiştir. Böylece insanların kendilerini görünmeze bağlayacakları ayinsel yaşantıyı düzenleyerek kutsal ile kutsal olmayan arasında bir köprü yaratır.

Geleneksel olarak anlatılana göre turnaların Y şeklindeki uçuşundan etkilenerek, temel şekilleri hazırlayıp kalıpların şeklini onlara vererek üç Parkaya (Parkalar, Roma dininde kader ve ölümü simgeleyen Tanrıçalar, Moiralarla bir tutulur.) alfabenin hazırlanması sırasında yardımcı olur. Astronomiyi, müzik çizelgesini, boks ve jimnastik sanatlarını, ağırlık ve ölçüleri (bunların bir kısmı Palamedes’e atfedilir), zeytin ağacının aşılanmasını ve tabii ki güzel sözlerle büyüleme sanatını icat eder.

Bazı kaynaklarda Hermes’in kaplumbağa kabuğu ve sığır bağırsaklarından yaptığı lirin yedi teli olduğu söylenirse de bazılarında mevsimlere karşılık gelen üç telden diğerlerinde de yılın dört çeyreğine karşılık gelen dört telden ve bunların sayısının yediye Apollo tarafından çıkarıldığından bahsedilir. Hermes flüt ve liri Apollo’ya verince, bir görev değişikliğiyle Apollo müzik Tanrısı, Hermes ise sürülerin bekçisi oldu.

Hermes’te aydınlığa ve bazen de gecenin sakladıklarına, cazibe ve tatlılığa ait ne varsa bunları tellerin veya flütün büyülü ve tatlı sesinden başka hiçbir şey daha iyi ifade edemez.

Homerik destanda Apollo, Hermes’in icat ettiği müzik aleti için şunları söyler:

“Gerçekten de bu üç kere kârlı: neşe, aşk ve tatlı gevşeklik!”.

HERMES-MERKÜR’ÜN YENİ YÜZÜ

Gilbert Durand Hermes mitinin 7 farklı kez patlak verişinden söz eder. Bunların üçü ilk çağlarda (Mısır, Eski Grek ve Roma’da), dördü de bizim batı uygarlığımızda yer alır: 13. yüzyılın sonunda, 16. yüzyılda, 18. yüzyılın sonları- 19. yüzyılın başlarında ve 20. yüzyılın sonlarında.

On üçüncü yüzyılın sonları ve 14. yüzyılın başlarında olan birincisi Gotik Rönesans dönemine aittir. Bu dönemde Hermes “bilimsel araştırmaların” tüm kimyasal, bilimsel ve ruhsal dönüşümlerin koruyucusudur. “Merkür “merküryen”dir ve Eser’in aracısıdır” ve bu simyacılar kadar ünlü simyacı Büyük Albert’in çırağı Aquina’lı Tomas tarafından da meşrulaştırılmıştır.

İkinci ortaya çıkış 16. yüzyılda Hümanistlerledir. Burada Merkür “Merkür, Fiil, Logos, seçkinlik Hristiyan bir teolojinin optiğinin aracısı haline gelmiştir” diyerek alegorize edilir.(8) “Merküryel” olarak anılır ve büyük kıtalararası ticaret kadar ruhların ticaretini de yönetir. Bu “versayizm” yüzyılında Apollo’yla karıştırılarak daha rasyonel hale gelir.

On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başındaki üçüncü patlaması, Merkür örtülü olan ve sırları çözülen haline geldiğinden belirsizliklerle doluydu. Mısır’ı ve onun sırlarını yeniden keşfettikleri bu dönem gizli derneklerin dönemiydi. Bu gizli derneklerde sır önce bir soytarılık olup ardından çözülüyordu. Bu gizli derneklerin sırlarını çözmek zevkli olduğundan sayıları artıyordu. Belirsizlik Aydınlıklarda rol oynayan bu zamanın bazen de kendini gizlere adamasındaydı.

Son olarak, dördüncü ortaya çıkış 20. yüzyılın sonlarında Hermes’in geri dönüşüyle oldu. “Zamanımızın büyük epistemolojik devriminde yeniden ortaya çıktı.(…) Hubert Reeves’in dediği gibi bilimsel amaç artık bir nesne değil ama merküryen ilkelerin temelinde yatan bir harekettir.” Şu ana kadar her şey mutasyon ve ilişkinin alanında olmuştur. “Fizikçi veya psikolog zamanımızın bütün bilgin ve araştırmacıları, içsel araştırmayı tanıdıkları bir aşamadan geçmektedirler. Böylece Merkür’ün ruhların yöneticisi olarak ortaya çıkan psikopomp yönünü yeniden buluyoruz”.

Merkür Gezegeni Kova Döneminde

“Bu uygarlık çağının insanlarından en derin varlığını, üç evrenin ilişkisiyle ilgili bilimini, çılgınca, küstahlıkları onları derin bir umutsuzluktan geçirerek anlaşmaya vardırabilsin diye saklamaktadır. Onlara, ayırt etme yeteneği, zekâ ve nüansların yerine şüphe ve ahlak bozukluğu; içsel özgürlüğün ve ustalık yeteneğinin yerine fiziksel ayrılma; gücün yerine kabalık; yargının güvenilirliğinin yerine küstahlık; onurun yerine kendini büyük görme çılgınlığı vermiştir” (…) Tanrıları ve şeytanları, ölümsüzleri ve hayaletleri ayırt etmekteki böylesine bir kapasitesizlik, varlığın kendisi hakkında ve gizleri hakkında kaygılanmadan biçimi arayan bir çağın üzerinde ağırlaşan bir ilençtir”.

Yirminci yüzyılın sonunda ortaya atılması gereken, eski zamanlarla yeni zamanlar arasındaki geçişi sağlayan veya arkaikle yeni olanı bağlayan, eskiyi olduğu kadar moderni de tatmin eden, bilgeliğe giden yolda aracı ve başlatıcı olarak Hermes’in rolünü yeniden öğrenmektir.

Kardeşlik ve Sorumluluk değerlerinin ve Arkadaşlığın anlamının çok önemli olmaya başladığı bir devirde Kardeşlik ve Arkadaşlığı (Kastor ve Polluks) simgeleyen Merkür eski önemini kazanacaktır.

Öte yandan klasik dünyadan bize kalan felsefi söylemin ve rasyonalist bilimin geçersiz olduğu bir zamandayız.

Uranüs’ün avangardıyla Satürn’ün kaynaklarına dönüşünü bağlayan Kova’nın anlaşılmaz enerjisinin müttefiki olan Merkür (13), arkaik mantaliteyi yeni zamanlardaki bilimsel araştırmayla döllenmiş olarak ortaya çıkarmayı mümkün kılar. Bilim ve arkaik mantalite tarafından getirilen yen içerikler, gizemli bir içeriğin yeniden taşınmasını sağlar. “Hermes’in dönüşü” daha holistik olan ve düalizmin ötesinde bulunan bilimin yeni ruhunun içerdiği arkaikliğin dönüşüdür.

Paradoksal bir şekilde, gerekli yeni kılıfı sağlayan dinler veya eski değerlere bağlı olarak kurulmuş dernekler değil ama teknolojiyle arasındaki ayrımı yapmayı öğrenmemiz gereken bilimdir.

Merkür’ün enerjisi topluluğun diğer büyük gezegenleri olan Neptün ve Plüton’a müttefik olarak asıl olana dönüş için görüntüler dünyasını aşmayı sağlar.

Plüton’un enerjisi ölüme simyasal bakışın, bilincin Bütünlüğün ışığına yeniden doğuşu için yeniden entegre edilmesinde vazgeçilmez ögedir; Neptün’ünki ise farklı kültürler, farklı ırk ve geleneklere sahip ama temelde ve ruhen birbirine bağlı ve eşit insanlardan oluşan, gezegen çapında tek bir insanlık oluşturduğumuzun bilincine vararak ayrılık duygusunu aşmamızı sağlar.

Zamanın esin ve verici mitik imgesi bize kendisiyle kaderi arasına dikilen talihsizlikler denizini maharetle aşmayı başaran Ulyssess’i hatırlatır.

Güçlü Hermes yolumuzu aç!

HERMES / MERKÜR: ASTROLOJİK VE MİTOLOJİK BAĞLANTILAR

Tanrılar ölümsüz ve çok mutlu olsalar da insan davranışlarına örnek olmaları açısından mitlerde yetenek ve kusurlarıyla anlatılırlar. Bu anlamda kusurlar enerjilerinin aşırı veya eksik kullanımından kaynaklanır. Eylem, düşünce ve duygularda doğru ortamı bulmak için kusurları örtme kapasitesi bilgelik veya “erdeme” ulaştırır.

Astrolojik İşlev Mitteki Karşılığı
YETENEKLER

Sempati

Kurnazlık-zekâ

Ustalık

Seçkinlik

İletişim

Hizmet

Çeviklik

Kurban

Typhos’un esiri Zeus’a sinirlerini geri verir.

İnsanlar ve Tanrılar arasındaki arkadaşlığı sağlar.

Apollo’nun sığırlarını çalar ve ustalıkla yok eder.

Lir ve flütü icat eder.

Büyüleyen sözlere ve tüm kalpleri açan söyleme esin olur. Tüccarlara ikna yeteneği verir.

Zeus ve Hades’in habercisidir, üç dünyayı bağladığı için ona Triceps derler. Sırasıyla Zeus, Ares ve Heracles’e yardımcı olur.

Beden eğitimi ve yumruk dövüşü sporlarında yöneten yorulmak bilmez bir koşucudur.

Ayin ateşlerini ve Tanrılara ilk kurbanları o düzenlemiştir.

KUSURLARI

Dağınıklık

Belirsizlik

Yalan

Hırsızlık

Değişken ve sevgisi hiçbirinde sabitleşmeden teker teker tüm nymphalara âşık olan bir mizacı vardır.

Sürüleri korur ve çalar, şans oyunlarında şans veya şanssızlık verir.

Apollo’nun ineklerini çalar ve bunu Apollo’nun ve Zeus’un karşısında inkâr eder. Habercisi olacağında Zeus ona artık yalan söylememesini emrettiğinde, Hermes artık yalan söylemeyeceğini ama gerçeğin tamamını da söylemeyeceğini bildirir. Oğullarından biri olan Autolykos, dokunduğu her şeyi görünmez yapma ve yakalanmadan küçük hırsızlıklar yapma yeteneğine sahiptir.

Sisam adasındaki Hermes Charidatos şenliklerinde hırsızlık ve talan serbesttir.

 

“Tanrılardan yaptığı hareketlerden birini saklamayı uman, kendini aldatır.”

Pindare

L. WİNCKLER
Çeviren: Yeşim ÖZBEN

 

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-2

ZEUS, OLİMPOS’UN KRALI

GÖK CİSİMLERİ VE MİTLER

Astroloji dünyası hem nesnel hem öznel, hem hayali hem gerçek hem de tinsel ve maddeseldir. Henri Corbin’in deyimiyle o, yaratıcı düşlemin ifade edildiği “hayali” bir dünyadır.

Henri Corbin’e göre hayalin aracılığı olmadan Varlık yasak bölgede kalır. (Bir dünyanın değil dünyaların “arasında” ortada durduğu için) Aktif hayal gücü duyumlanabilir ve algılanabilir dünya arasında yani onların kesiştiği yerde gidip gelmeyi sağlar.

Hayal dünyası ne hayali, ne uydurma ama gerçekten somut olan anlayışın yeni durumunun yani “coincidentia oppositorum (zıtlıkların uyumunun)” gerçek olabilmesi için kaçınılmaz bir menteşeyi oluşturur.

Hayal dünyası büyük bir geçiş yeri, bir düğüm veya zıtlıkları birbirine bağlayan bir kalptir; paradoksal durumun yaşamasına izin verir, o öyle bir dünyadır ki orada simge gerçektir ve yaşanmıştır.

Aktif hayal gücü bilginin aracı ve yetkisi gibi işler; duyu organlarımızdan bile daha gerçektir. Bu hayali biçimin yararı, onları deşifre edilecek sembollere yeniden yerleştirmek için verilen duyguların değişimini tamamı tamamına meydana getirmesinde ya da getirememesindedir. “Mundus Imaginalis (Hayali dünya)” bir şekle, boyuta, uzama ve akılcı düşüncelere sahip olduğu için maddesel varlıkla simgelenen bir dünyadır. O aynı zamanda hem maddesel olmayan maddeden yapılmıştır hem de hafif bedende be- densiz olarak vücuda getirilmiştir. Bunları birbirinden ayıran ve birleştiren bir sınır vardır.

Mitler geleneksel toplumlarda yaşayan bir “corpusu (gövdeyi)” oluşturan ve tüm geleneksel bitimlerin birliğini kendi iç mantığı ve kriterleri olan simgesel bir dille yaşanır. Mitlerin gerçeğe yaklaşma şekli bizim analitik, deneysel yani bilimsel yaklaşımımızdan geçmez. Onlar görünenin üstünde gerçeğin yapılarının doğrudan bir görünüşüyle, kozmos ve insan arasındaki karşılıklı bağımlılığın anlayışıyla, bu zengin dünya ve yaratıcı hayal gücünün verimliliği aracılığı ile gerçekleşirler.

Gezegenlerin psikolojik fonksiyonlarını daha iyi anlayabilmek için onların kaynaklarına gitmeliyiz. Bu kaynaklar mitolojik anlatırlar. Mitlerin daha dikkatli okunması astrolojinin işlevi hakkındaki anlayışımızda yeni nüanslar keşfetmemizi sağlar ve aynı zamanda astrolojinin verileriyle mitlerin bazı karanlık yönlerini aydınlatırız.

Bu iki disiplin arasında dinamik bir ilişki bulunur; astroloji, mitleri yorumlamada bize diğerlerini de iyi bir şekilde kapsayan (simya, maji vb) bir anahtar gibi gözükür.

.Böylece Jüpiter gezegeninin özelliklerini Batı Astrolojisinin ışığı altında inceleyeceğiz. Böylelikle onun psikolojik işlevlerinin örneğini Grek mit Tanrısı Zeus, Romalıların Jüpiter’i aracılığıyla hemen bulacağız.

ASTROLOJİYE GÖRE JÜPİTER

GEZEGENİNİN GÖREVLERİ VE ÖZELLİKLERİ

Jüpiter gezegeni güneş sistemimizin en büyük gezegenidir. (Çapı dünyanınkinin on bir katı büyüklüğündedir). Kütlesi diğer gezegenlerin toplamının iki buçuk katı ve hacmi diğer gezegenlerin toplam hacminden fazladır.

Jüpiter’in siklusunu anlamak için hümanist astroloji açısından A. Rupert’in sözlerine kulak verelim: “Jüpiter’in siklusları 12 ve 7) sayılarına denk gelir çünkü Jüpiter 12 senede (tam olarak 11 sene 10.5 ay) bir tam Zodyak turu tamamlar ve 84 senelik idealar (arketip) hayatında 7 tam Jüpiter siklusu vardır. 12 sayısı ile burçlar ve evler ile ilişki kurulur ki bunları bir senede dolaşır ve bu aynı zamanda kendi uydularının sayısıyla da bağdaşır.

Jüpiter’e ait nabız atışını ahenkli hale getiren bu 12 yıllık siklus hepimizde ortak olan yaş siklusudur. Bu siklusların ritmi gizli güçler olarak yükselen bir spiral ile kişinin “bir kişiden öte” olma yolundaki yetişme deneyimlerini tanımlayacaktır. Bu sikluslar kişinin dışarıya ve yukarıya doğru ulaşma ihtiyacını ifade eder. Bu 7 siklusun her birinin bir anlamı ve belirli bir amacı vardır. Bütün siklusun 7 Aralığa bölünmesi bir anlama ve evrensel bir uygulamaya sahiptir. Filozof H.P. Blavatsky, “Gizli Öğreti” adlı eserinde yedinin incelenmesi ile ilgili birçok örnek vermiştir ve bunu “insandaki yedi ilke” ile bağdaştırır. Bu ilkeler şunlardır.

1- Fizik beden

2- Eterik beden, yaşamsal ilke

3- Astral beden, duygular ve tutkular

4- Zihinsel-Arzu beden, somut akıl

5- Zihinsel beden, gerçek ve saf akıl

6- Buddhi, tinsel ruh

7- Atma, saf tin

Bu yedi ilke bütün dinlerde ve simyada görülür. Büyük İşlem‘de (Simyada) yedi evre vardır. Yedinci kısım aydınlanmanın en yükseğidir. Böylece 84 yıllık bir hayat süresince doğuş pozisyonu ile Jüpiter’in yedi kavuşumu, onun işlevinin doğru tamamlanmasıyla kişilikte yedi devirden ileri gelir. Bu da, tamamlanması için 84 yıla gereksinim olduğunu ifade eder.

Jüpiter gezegeninin yönettiği niteliklere ve görevlere gelince, şunları buluruz: ferahlık, neşe, duyguları dile getirme. Örnekseme yoluyla ona mal edilen özellikler: şans, zenginlik, refah, düzen, organizasyon, hiyerarşi, birlik, yargılama, hak, doğruluk, cömertlik, başarı, saygınlık, azim, bilgi.

Zihin ile ilgili meziyetlere gelince: yargı, düzen, denge, planlı çalışma anlayışı, din, yasa, felsefe, sosyoloji disiplinlerini ve organizasyon şekillerini yönetmek.

Edebiyata açıklık getirir, güneş sentezi ve Satürn analizi arasında, bilimlerdeki orta yolu bulur.

Duygulara gelince: Jüpiter iyilik, dürüstlük, doğruluk ve saygınlık duygusunu uyandırır.

Karakter büyük bir sosyal olma duygusu ile şen ve uzlaştırıcı olur. Samimiyet, yaşama sevinci ve iyimserlik onun özellikleridir.

İyimserlik “iyimser kılma” kapasitesidir böylece olayları sadece miktar olarak değil nitelik olarak da mükemmel kılmaktır. Hayranlık duygusu cömertlik de varlıkların derin ve kendiliğinden kabul edilişi ile onları karakterize eden özelliklerdir.

Jüpiter’in bağdaştığı meslekler şunlardır: papazlar, yüksek mevkili kişiler, kanun adamları, yüksek düzeyli kişiler, politikacılar, üniversite görevlileri, serbest meslek sahipleri ve aynı zamanda maceracılar, dini müzik bestecileri, ressamlar ve yazarlar.

Kusurları bu bolluk arayışı ile ilgilidir. Örneğin günümüz toplumundaki aşırı tüketim ve israf bununla bağlantılıdır. Bu kusur Satürn sınırlamasıyla, Kova’nın gelişi ile son bulacaktır.

Aynı zamanda öfke, gösteriş ve otorite Jüpiter’in negatif yönlerini gösterir ama bunlar tamamen uğursuzluk getirecek cinste değildir çünkü onları sınırsız olarak verir.

GREK MİTLERİNE GÖRE TANRI ZEUS’UN GÖREVLERİ VE ÖZELLİKLERİ

Zeus, Metis ile (kurnaz akıl) düzensizliği bütünleyerek düzeni kurar. Zeus’u babası Kronos’un elinden kurtarmak için annesi Rheia bir “kurnazlık (Metis)” buldu: Kronos’a oğlu Zeus yerine bir taşı yutturdu ama Tanrıça Gaia Zeus’un kavgada korkunç Yüz Kolluların eşsiz güçlerine karşı Titanları yenmesini temin edecek ve Kiklopların konaklıklarını yenecek bir silah kullanacağını söyledi. Başka bir deyişle Titanların yenilmesi yaşları, doğaları ve soyları aracılığıyla eskilerin ve yenilerin bir araya gelmesi ile olur. Zeus’un, Titanlara boyun eğdirerek düzene koyulmaya çalışılan aynı ilksel kozmik gücü, aynı özgün canlılığı enkarne edecek güçler yardımıyla niyet etmesi gerekir. “Düzeni kurmak için karmaşanın güçlerine etki edebilecek bir güce gereksinim vardır ama bunun için hangi enerji kaynakları, bu düzenleyici gücü beslemelidir?”

Böylece Kikloplar Zeus’a gerekli silahı, “şimşeği” verdiler. On yıl süren sert savaşlar sonrası Olimpus Tanrılar Titanları yenmeyi başardı ve Zeus yenidünya düzenini kurdu.

Hesiodos’un Theogonia’sında (Tanrıların doğuşu) Zeus Tanrıların krallığına terfi eder etmez Okyanus’un kızı tüm Tanrılar ve ölümlülerden bilge olan Tanrıça Metis ile tekrar evlenir. Bu birleşme ona tahta ulaşma yolunda kurnaz aklın verdiği hizmetleri tekrar tanımaktan başka bir şey kazandırmaz. Bir hâkimiyet kurmada Metis’in varlığının gerekliliğini gösterir. Onsuz ne fethedilebilir ne kendini alıştırabilir ne de kendini muhafaza edebilir. Annelerini karakterize eden aynı kurnaz düşünceyle Tanrıça’nın oğulları da yenilmez olacaktır ve babalarından üstün geleceklerdir. Zeus Tanrıların krallığını kutsayan evlilik tarafından kendini tehdit edilmiş gibi hisseder. Önceki kralın yaşadığı aynı kaderi görür: kendi oğullarının darbeleri altında düşmek. Ama Zeus diğer hükümdarlar gibi değildir. Kronos kendi çocuklarını yutarak kendinden üstün kurnazlıktaki güçlerin varlıklarını sürdürmelerine meydan vermiştir. Zeus tehlikenin köküne gider. Tanrıça Metis’e karşı, ona kendi silahlarıyla (kurnazlık, aldatma, şaşırtma) yönelir. Onu tatlı sözlerle kandırarak daha sonra kızı olacak Athena’yı doğurmadan yutar, böylelikle herhangi bir erkek çocuğun Tanrıların ve insanların kaçınılmaz kralı olması riskini yok eder. Metis’le evlenerek, ona hâkim olup onu yutarak Zeus basit bir hükümdardan daha üstün olur. Kendi hâkimiyetini kurar. Gelecekteki, karnının dibinde olan her şeyden Tanrıça tarafından uyarılarak haberdar edilen Zeus Kronos gibi sadece kurnaz bir Tanrı değil metieta’dır yani tam kurnaz Tanrı’dır.

Artık hiçbir şey onu şaşırtmıyordu; kararlarına karşı çıkılması, kendi uyanıklığına aldanması… Hükümdarlık her zaman tekrarlanan bir kavgada kazanılması gerekli şey olmaktan çıkar, Zeus’un kişiliğinde sabit, kalıcı bir duruma dönüşür.

Metis’i yutarak ve Athena’yı başından doğurarak Zeus bilgeliğinin çevresinde kendi dişiliği ile birleşir. Kendi hayatını Athena’ya vererek “lanetli” Zeus “kurtarıcıya”, dünyayı uyum içinde yönetecek ve aydınlatacak aktif aklın Yaratıcısı, Ana-Babasına dönüştü. Kaos, akıl ile Teos ile Kozmos’a dönüşüyor.

Zeus, Poseidon ve Hades, babaları Kronos’u tahttan indirdikten sonra Gökyüzünün, Denizin ve Karanlık Yeraltı Dünyasının hâkimiyeti için talihlerini denediler. (Yer hepsinin toplu kullanımına bırakıldı). Zeus Gökyüzünü, Hades Yeraltı Dünyasını ve Poseidon Denizi yönetti.

Bu üçe bölünmüş dünyanın görev dağılımında Hint-Avrupa Tanrılarının üçlü işlevini tekrar buluyoruz. Zeus’u “başrahiplik” ve “hükümdar” göreviyle, Poseidon’u bize süvarilik statüsünü ve Topraktaki hâkimiyet iradesini hatırlatan savaş işleviyle ve Hades’i zenginliklerin ve toprağın meyvelerinin koruyucusu olarak tekrar buluyoruz.

Zeus saf havanın, eterin sonsuz ilkbaharın bulunduğu yer olan Olympos’un efendisidir. Tanrılar orada gençlik ve ölümsüzlük veren, Olympos yemekleri (ambrosia) ve Olympos Tanrılarının içkileri (nektar) ile beslenirler. Birçok Tanrı’yla çevrelenmiş olmasına karşın sadece 12 tanesi Olympos Konseyi’ni oluşturur. Bu konsey Kronid’lerin 4 erkek kardeşinden: Poseidon, Demeter, Hestia, Hera; Uranüs’ün kızı, Afrodit’ten ve altı öz oğlundan; Ares, Apollon, Hephaistos, Hermes, Athena, Artemis’ten oluşur.

Krallığı ışığın krallığıdır ve bakışlarıyla tüm evreni gördüğü söylenebilir. Dünya düzenlenir düzenlenmez Zeus insanları yaratır.

Zeus, Themis ile (düzen) birlikte mevsimlerin tekerleğini çevirir.

Titanide Themis ile birleşmesinden mevsimleri yönetecek üç zaman doğacaktır: kanun, düzen, adalet.

Themis takvimi simgeler çünkü o yılı yaz ve kış gün durumları olarak ayrılan mevsime ve on üç Ay ayına bölen en büyük Tanrıça’dır. Atina’da bu iki mevsim “tohum veren” ve “solan” olarak kişileştirilmiştir.

Annesi Rheia ile beraberliğinden beri yılan görünümünde olan Zeus, .Nemphea’lar veya arkaik Tanrıçalarla beraber olmak için her hayvanın kılığına girmiştir. Hayvanlar yılın aylarını simgeler. Nemphea’lar da burada, Zeus tarafından simgelenmiş olan ışığın başlangıcının yıllık siklusunun değişik evrelerinde evlendiği neolitik (çok eski) çağın çok eski Ay Tanrıçasının simgeleridir. Bu mitler bize, anaerkil bir yapıdan oldukça ataerkil bir yapıya geçişi gösterir.

Bu çeşitli birleşimler doğanın yaşam siklusunu harekete geçirecektir. Şu anda sayısız değişimleri kapsayan, zenginliği meydana getiren dinamik bir evrende, babası Kronos’un çok statik evrenin aksi olan Zeus’un krallığı içerisindeyiz.

Zeus’un krallığında ansızın ortaya çıkan değişikliğin sebebi kızlarından biridir; Tykhe “talih”. O, bazılarına şans ve bolluk bazılarına da sefalet getirir. Tykhe talihe düşen toplarla oynarken kararlarından sorumlu değildir. Eğer bir insan zenginliğe fazla kapılır ve Tanrılara kurban vermeyi unutursa, eski bir Tanrıça ona daha fazla alçak gönüllülük vermek için gelir. Bu korkulan ve kutlu görülen Tanrıça Nemesis’dir: “adil karar”. O, bir elinde elma ağacı dalı (görünmez dünyaya girip çıkmak için) ve diğerinde bir tekerlek taşır. (Roma’da Fortuna olan talih tekerleği). Böylelikle şans oyunları ve gereklilik insanı sorumlulukları ile karşı karşıya bırakır. Adalet duygusu ve özgür iradeyi geliştirmeye mecbur eder. Bunları Zeus, kanunlara saygı duyulması ve ölçü ile davranılması için verir.

Bir kez, Yaradılış üç dünya dört mevsim ile Evren’in tüm canlıları ile gerçekleşir gerçekleşmez Zeus Tanrılara sorar: “Ne eksik?” ve onlar cevap verir: “Bu harikuladeliği övecek bir ses”.

Böylelikle Mnemosyne ile hafıza birleşti. Zeus Musa’ları, Sanat Tanrıçalarını yarattı. “Sanat Tanrıçalarının şarkılarında bütün her- şeyin aslı, tanrısallık ile dolu bir varlık gibi, tüm derinliklerden ışıldayarak en karanlığı ve eziyeti görmüşçesine tanrısallığın sonsuz neşe ve şanını açığa vurarak yankı verir”.

Eurynome ile birlikte hayatı sevgi ile parlatan, sevgiyi veren ve alan, neşe dağıtan “üç güzeller” (Kharit’ler) meydana geldi. Doğayı karakterize eden güzel ve faydalı birliği gerçekleştiren onlardır.

Zeus her şeyde tanrısal birliği ve bunların ayrımını Gökyüzünün Hanımefendisi Hera ile gerçekleştirdi. Zeus’un ikiz kardeşi Hera Mevsimler tarafından beslendi. Zeus onu Girit’deki Knossos’da veya bazılarına göre orada ona başarısızlıkla dalkavukluk ettiği Argolide’deki Thornaks Dağı’nda aradı ve ama Hera onu ıslak bir guguk kuşu kılığında görünce acıdı ve onu şefkatle göğsünde ısıttı. O zaman Zeus önce gerçek kılığına büründü sonra ona tecavüz etti. Hera bundan o kadar utandı ki onunla evlenmek zorunda kaldı.

Bütün Tanrılar düğün için hediyeler getirdi.

Hera ve Zeus üç yüz sene sürecek olan düğün geceleri için Samos’a gittiler.

Hera ve Zeus’un birleşmesinden Ares,

Hebe, Llithia ve Hephaistos dünyaya geldi.

Sırayla savaşçı, ölümsüz gençlik, doğumların Tanrıçası ve demirci Tanrısı.

Bu üçüncü eş Zeus’un resmi karısı oldu ve kavgalarına rağmen bu birleşme, göçebe savaşçılardan oluşan bir toplumda soyun devam etmesini korumak için sosyal anlaşmayı, evlilik sözleşmesini sağlamlaştırdı. Her durumda Hera meşruluğu temsil eder. Zeus’un titizlik erdeminde en üstün karısıdır.

Daha sonra Zeus, Tanrıçalarla, Nemphealarla ve ölümlülerle beraber olabilmek için zaman zaman kuğu, boğa, guguk kuşu, keklik, yılan, altın yağmur damlası veya ölümlü kılığına bile girdi. Çocuklarının arasında Hermes, Apollon, Artemis, Dionysos, kız kardeşleri Klytaimestra, Helena, Dioskur Kastor ve Polluks gibi Tanrılar, Heraklis gibi kahramanlar ve diğer birçoğu sayılabilir çünkü tüm topluluklar (ırklar), mitolojik ata olarak Zeus’u tekrar bulurlar.

Baba Tanrı’nın bu çoğalmasını nasıl yorumlayabiliriz? Çünkü o, tam yaratıcı ilkedir, ilahi veya kahraman olarak, Romalıların Dis Pater dedikleri yaratılışta yaşayan her şeyin şeklinden türeyendir.

Her şey onun yaratmasında birleşmiştir ve evrendeki aktif temsilci, üçüncü unsur kutsal Evlat’ı meydana getirmek için Ana Tanrıçayla, ilksel özle birleşmiştir.

Şüphesiz evrendeki her şey Zeus’un iradesi ile doğmuştur. İlahi Birlikten, sınırsız çoğalmaya kadar her şeyi veren O’dur. Tanrılar evrensel şekiller olarak ona hayat muhtaçtırlar ve evren kendi çeşitliliğinde her an mükemmel varlığı gösterir. İlahi şekiller gerçek ve öz olanı gösterirler. Bu anlamda Zeus dini duygunun kökenidir çünkü daha büyük bir bütüne ait olan her katılanın bir bütün olduğu kadar birliği anlamını koruyarak her şeyi birbirine bağlayan en uyumsuz çokluğu bir yaklaşımla bütünleştiren odur. Kapsamlılığın kapasitesi sebebiyle varlığın görünüşünden öte olan yoğunlaşmayı ve gerçek bir inancı kabul edebiliriz.

“Kelimenin tam anlamıyla Zeus’a benzemek tehlikenin önünde korkmadan ilerleyebilmek, nefret duymadan düşmanlarını yenebilmek, zayıflık duymadan sevebilmektir.. Zeus’un bereketinden acı çektikten ve onu kabul ettikten sonra hayatın onları yüce güç ve ilim taşıyıcılarına dönüştürdüğü insanlarda, görünüşlerin duygusal dünyası ve muhteşem iç dünyası arasında, bu dünyaları birleştirmeyi arayan yolcular da Zeus’un insan tipleridir”.

ZEUS’UN YENİ ÇEHRESİ JÜPİTER

Bu çalışmada Grek Panteonundaki Tanrı Zeus’un savunmasını önermek amacımız değildir ama bu insana ait psikolojik işlevin bize kadar nasıl geldiği ve gelecekte kendini nasıl ve ne şekilde göstereceği hakkında düşünmeye davet ediyoruz.

Bu bin yılın sonunda değerlerin gerçek bir krizine şahit oluyoruz ki bu kriz, geçmişten gelmesine rağmen, kendi özelliklerine sahip olacak bir yeni tinselin ortaya çıkmasıyla çözülecektir.

Bu tinsellik evrensel değerler ve gezegensel güçleri, yeni bir algılama ve görüş ile kapsayacaktır.

Astroloji bunu büyük presesyonel (gün ve gece eşitliği zamanının daha erken olduğu) yılın siklusu ile bize açıklar Buna göre biz 4000 bin yıllık bir dönemi kapatarak Kova Çağı’nın başlangıcında bulunuyoruz. Bundan önce her biri 2000 yıl süren Koç ve Balık çağlarının astrolojik “süzgeçleri” altında yaşadık.

Şüphesiz her gezegen bütün zamanlarda etkindir ama enerjileri bu çağların süzgeçlerinin özellikleri ile renklenir.

Bunu daha iyi anlayabilmek için Jüpiter gezegenin Koç, Balık ve Kova çağlarının etkileri altındaki bazı iyi özelliklerini ve kusurlarını özetleyeceğiz.

KOÇ ÇAĞINDAKİ JÜPİTER GEZEGENİ

Hristiyan çağının öncesindeki 2000 yıl süresince Jüpiter otoritesi doğal olarak liderler aracılığıyla doğrulanmıştır. Fetih ruhu, hırs ve aynı zamanda dürüstlük ve onur, çağın “bu enerjisinin çizgileridir”.

Kusurlar iticilik, sorumluluğa karşı mizaç değiştirme, abartma, gökyüzündeki şimşeklere benzeyen şiddetli öfke olarak özetlenebilir.

Bu zamanların Jüpiter enerjisini kendine kanalize eden kahramanın mitik imgesi Büyük İskender’dir. Mitolojiye göre kendisi Amon Jüpiter’in oğluydu.

BALIK ÇAĞINDAKİ JÜPİTER GEZEGENİ

Son 200 yıl yayılmacı ideallerle karakterize edilmiştir ki bunlar Roma İmparatorluğu’nun insanlığı birlikte kurtarmak için var olan evrensel dinlerle yaptığı gibi evrensel niteliktedir. Merhamet, özgecilik, koruma ve dinsellik çağın duygularıdır fakat aynı zamanda kendi görüşlerini kabul ettirmek için bazen dogmatik olmaktan çekinmeyen ve emperyalizme dönüşen bir fetih istenci de vardır.

Kusurları hümanizmin totaliterliğe dönüşmesi ve evrensel kurtarma idealinin ekonomik emperyalizme dönüşmesi olabilir. Bireysel alanda ise bunlar; aşırılığa, kötü huylara yönelme ve sosyal bir parazite dönüşme olarak nitelendirilebilir.

Balık Çağı’ndaki Jüpiter enerjisinin mitolojik görüntüsünü kanalize eden kişilikler arasında şunları sayabiliriz: aracı peygamber Muhammed, “aracı Papa” ikinci Jean Paul. Onlar Akdenizli bir dinde gerçekten gezegensel bir aşılama için çalışıyorlardı.

KOVA ÇAĞINDAKİ JÜPİTER GEZEGENİ

Kardeşlik ve aynı zamanda Sorumluluk değerleri ile arkadaşlık duygusunun çok önem kazanacağı zamanlarda, pasif ve galvanize edilmiş gruplar tarafından izlenen şefin kesin ve merkezileştirilmiş otoritesinin eski değerleri, daha yumuşak ve canlı bir hiyerarşik yapı içerisinde, herkes tarafından kendi otoritesinin kabulünü bir yeteneğe dönüştürmelidir.

Aktif katılımın gerçek anlamı insani ve sosyal planlarla doğmalıdır. Paradoksların zamanı, çağın bilgisi, “coincidentia oppositorum içerisinde (zıtlıkların birleşmesinde)” bilimin ve geleneklerin görüntülerini uzlaştıracaktır.

Fakat Apollon, Dionysos, Athena ve Hermes’in babası bu paradoksu özümsemeye yatkındır çünkü o “kurnazlığın” efendisidir ve kendi gücü, “şiddetli gücü” sınırlamaz.

Kusurları çok hırslı ve belirsiz planlara sahip olmak, riskli ve maceralı olaylar tarafından ve anarşi ruhundan etkilenmektedir.

Kova Çağı’nın Jüpiter etkisindeki mitolojik figürlerine gelince gerçekte onlar şu anda doğmaktadır. Fakat sadık arkadaşlık duygusuyla Gılgamış ve Enkidu; ekip ruhuyla Jason ve Argonaut’lar (Troya efsanesi kahramanlarından önceki kuşaktan kişiler); devrimci, yenilikçi ruhuyla Einstein ve eşsiz maji gücüyle ile Merlin örnek olarak canlandırılabilir.

Belki Kamelot şehrinde Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyelerinin çevresinde bu yeni çağın Jüpiter enerjisinin sembolleri hayal edilmelidir.

L. WINCKLER

Çeviren: Özge SAMANCI

Yazar, Kolomb öncesi, Grek, Mısır uygarlıkları astrolojik metinlerinin yeniden araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.

ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ-1

“Görüşün açıklığının ardında varlığın bilmecesi vardır ve son olan her şey yorumlamaya karşı koyar.”

Walter Otto

KRONOS, KADER TANRISI

Mitler ve Yıldızlar 

Grekler mitten şöyle bahsederlerdi: “Hiçbir zaman var olmamış olanın fakat daha önce var olan ve var olacak olanın anlatısı.”

“Mitos”Grekçede “anlatı”, “söz” anlamına gelir; Hesiodos onu gerçeği dile getiren söz olarak tanımlar; o halde mitos başlangıcın paradoksal uzay zamanında yer alan yaratılışının anlatısıdır. Mit, sembollerle giydirilmiş bir bütün olarak aklımıza ve kalbimize hitap eden şiirsel bir dille konuşur. Sembollerle süslüdür çünkü onlar kalpten ve hayalden geçen somutun ve soyutun, görülür ve görülemezin, düşüncenin ve davranışın arasındaki köprülerdir ve zıtlıkları birleştirmenin araçlarıdır.

Mit davranışlarımızın esin kaynağına dönüştüğü, yaratıcı düşüncemiz tarafından algılandığı ve yaşandığı zaman gerçek olur.

Yıldızlar gökyüzünün düzenini, düzenli ritminden kesimleyerek kâinatın kalp atışlarını gösterirler ve bu kâinatta, tüm varlıkların katıldığı çok büyük bir Hayatın kapılarını oluştururlar. Analojilerin gerçek bilimi olan astroloji bizi büyük sonsuzlukta (makro kozmos) yaşayandan, insana (mikro kozmos) kadar, yaşayanın görüntüsüne bağdaştıran derin bir ilişkiyi ortaya çıkartır.

Hermetik ilkeye göre: “yukarıda olan aşağısı için de geçerlidir ve tersine”. İnsanın temel psikolojik hareketlerinin göstergelerine dönüşen, gezegenlere bağlı, kesin bir simge bilim doğurur.

Gözle görülebilen gezegenlerin sonuncusu olan Satürn’e kadar sistemimizin yıldızı Güneş’ten itibaren, yıldızların konumları ve böylece karakteristikleri ve ritimleri Dünya’nın düzenini yöneten yedi ilkenin simgesel görünüşlerini oluşturur. Pisagorcuların bahsettikleri “kürelerin uyumunu” Tanrı Apollo’nun yedi telli sitarı sembolize eder.

Antik Grek mitleri ile bağdaştırarak sunacağımız yedi güçlü gezegen hakkındaki bu yazı serimize, en uzak gezegenden yani sembolik olarak en arkaik olan Kronos-Satürn’den başlayacağız. Zamanın ve kaderin efendisi Satürn’ün aracılığıyla Dünya’nın ve yaratılışın köklerine, insanın sık sık bakışını gökyüzüne çevirerek cevabını aradığı ilk soruya varırız: “Eğer gerçekten hareketlerimle evsel kanuna bağlıysam, hangi ölçü içinde kaderimin kölesi ya da efendisi olmalıyım?”

Kader Tanrısı

Kronos’un bize verdiği cevabı dinleyelim…

Antik Grek inancında, tanrısal olan ile insan arasındaki ilişkiyi anlamak için W. Otto’nun düşüncesine bakalım: “Bir Grek için Tanrı’nın tecrübesi, kişi yol üzerindeyken ve dünyanın canlı bir parçası olduğunda yapılır. Tüm canlılığı ve ani oluşu ile Tanrı, onu başarmasını sağlasın veya ona köstek olsun onu aydınlatsın veya bulandırsın, kendi yaptığı ve üstüne aldığı her işte insana görünür.”

İnsan, kusurlarından dolayı, yaptığı hareketlerin sonuçlarından kaçınmayı umut etme gücünden yoksundur. Bununla birlikte bizi korkutan bir sertlikle bu sonuçlar bize kendilerini hissettirirler. İyi ya da kötü davranışında insan, kendisiyle övünmeli mi yoksa kendisini suçlamalı mı? Hiçbir durumda insan, kendisinin bu sonuca varabileceğini düşünemez. Suçlu, tamamen kişisel iradesinin hatasıyla yüklü bu alçak gönüllülüğe sahip değildir; başına gelenin tek sebebinin kendisi olmadığını zanneder. Bunun için bir felaketin ortasında bile kendinden emin ve gururlu bir şekilde kalabilir. Sözün kısası, başa gelmiş olan yıkmak için olsa bile, dünyada var olan her şey gibi üstün kararlara aittir. Bu görüşün temeli dünyanın tanrısallığına olan sağlam inanışta yatar. Bu, insanın dünyayı ve bireysel varoluşunu mit aynasında görebildiği zamandır. Gerçekten, çok eski varoluş anlayışında iç insanın kendi miti yoktur. Bu demektir ki o tamamen yaratılış mitinde kaynaşmış ve var olmuştur ve özel belirli bir şekli vardır.

“Kararlarınızı alırken sahip olduğunuz motivasyonlar, burada Tanrıların tanıdığı motivasyonlardır. İnsanda önemli olarak tamamlanan her şeyin belli başlı temeli ve yoğunluğu insan kalbinde değil Tanrılardadır. Demek ki, kendinin büyük bir varlığa ve onun yaşayan simgelerine ait olduğunu bilir. Onları tanıdığı zaman insan kendi kendisini öznelliğin içine saklamak ve sürüklemekten ve aynı zamanda az emin ve inatçı olmaktan uzak, nesnelliği, dünyadan yaratılmış olana ve buradan kutsallığa kadar gerçeği yakalar.”

Bu yüzden, Grekler için bir şeyi tanımak ve anlamak onun için bu duyguya sahip olmaktan daha önemlidir.

“Aşk, asalet ve adalet ile gayret eden, sevilmeye değer, asil ve doğru olanı bilir.”

KOZMOGONİK MİT

Her şey var olmadan önce Beance (Kaos) vardı… Hemen ardından karlı Olimpos’un doruklarıyla ve Tartares’in soluk sisiyle ilgilenen ölümsüzlerin hiçbir zaman oturmadığı geniş yamaçlarla Yer (Gaia) ve aynı zamanda ölümsüz Tanrıların en güzeli Aşk (Eros) oluştu” diye yazmıştır Hesiodos. Tüm kozmogonik organizasyon sürecini başlatan ve önce de orada bulunan gücün üçlü triadını Kaos, Yer ve Aşk oluşturur.

Her şeyden önce doğan Beance’ın zirvesi olmadığı gibi tabanı da yoktur: durağanlıktan, şekilden, yoğunluktan ve doluluktan yoksundur. Beance “Çukur” olduğuna göre derin bir uçurumdan çok, soyut bir yer (boşluk), yön durumu tayin etmeden, durmadan dönen sersemlik veren bir kasırgadır. Bununla beraber “delik” olduğuna göre, ona bağlı olanı çözer ve aynı zamanda tersini de yapar. Gaia yürümek için sağlam bir zemin ve dayanmak için emin bir temeldir.

Belirli olur olmaz, Gaia Tanrılar için temel işlevi içinde, yukarı ve aşağı iki kutup arasında çekilmiş, loş yer altı zemininin ve açık karlı zirvelerinin arasında gerilmiş biçimde kendini tanıtır. Aynı şekilde kaos görünür görünmez zıt varlıkların iki çiftine hayat verir: önce Erebos ve siyah Gece (Nux)’a, sonra çocuklarına Ether (Aither) ve Gündüzün Işığı’na (Hemere).

Eros cinslerin bölünmesi ve karşıtların zıtlaşmasından önceki doğurucu gücü temsil eder. Eros, Orfikler gibi ilkeseldir. Bu anlamda yaratılışın aynı sürecinde yaratılmış olanda tekrar yenilenmenin gücünü tanıtır. Bu güç, Gaia ve Kaos’da, doğar doğmaz kendi zıtlıklarını ve yansımalarını bir araya getiren kendilerinden başka ardı ardına bir şey yaratma fikrini doğurdu. Böylece, gitgide kendi kendini izleyen yaratılışa evlilikten, döl vermeden, ardı ardına gelen kuşakların rekabetinden, birleşmelerinden ve zaferlerinden oluşmuş dramatik bir ders verecek olan, yüzleşmiş ortakların bulunduğu bir dünya kurulur.

Gaia, önce yıldızlı gökyüzüne (Yıldızlı Uranüs) hayat verdi; onu kendisini her yandan kaplasın ve örtsün diye “kendi kendine eşit” yarattı. Gaia’nın ikiye bölünmesi, karanlığın ve ışıklı olanın arasında çekip uzatılmış kendi gibi gözüken Yeri ve Kaos’u ortaya koyar; işte bu, gecenin karanlık ama yıldızlı gökyüzüdür.

Böylece kozmogoninin birinci evresi sona erer. Buraya kadar yaratılmış olana ulaşan Güçler, doğanın kuvvetleri veya ana unsurları gibi kendilerini tanıtırlar. Şimdi dünyanın tiyatrosu değişik tipte oyuncuların sahneye girmesi için hazır hale gelmiştir.

GAİA VE URANÜS’ÜN BİTMEYEN YARATMALARI

Uranüs ve Gaia’nın kucaklaşmaları üç çocuk serisini meydana getirdi: on iki erkek ve on iki kız Titan, üç Kiklop, üç yüz kollu. Titanların kardeşleri altı erkek ve altı kız çocuğundan oluşur. Gökyüzünün egemenliği için yapılan kavgada Zeus’un rakibi olan Kronos en gençleri ve en sonuncularıdır.

Arkaik bir anlatımla, Pelasge, yaratılış mitinden, Titanlar ve gezegenlerin güçleri arasındaki bağlantıyı kurmuştur: “Tanrıça yedi gezegensel güç yarattı ve her birinin yönetimini bir Titan’a ve bir Titanid’e verdi.

Theia ve Hyperion Güneş’te, Phoebe ve Atlas Ay’da, Dione ve Krios Jüpiter gezegeninde, Tethys ve Okeanos Venüs’te, Rhea ve Kronos Satürn’de hüküm sürdüler. Uranüs ve Gaia’nın üç kuşak çocuklarıyla kozmogonik sürecin son bölümünü oynayacak oyuncular yerlerini almışlardır. İlkel gücünün basitliği içerisinde Uranüs cinsel etkinlikten başka bir şey tanımaz. Bitmeyen bir gecede, Gaia’nın üzerine yatarak onu her yanından sarar, çevreler ve hiç durmadan ona kalbini açar, duygularını söyler. Bu sabit aşk taşkınlığı Uranüs’te “saklı” olanı meydana getirir; üzerine yatıp uzandığı Gaia’yı saklar; çocuklarını gebe bıraktığı yerde, inleyen Gaia’nın çocuklarının yüküyle derinliklerde tıkanmış karnında saklar. Doğurucu Uranüs gündüzün gece ile ardı ardına dönüp gelmesi gibi çocuklarının ışığa ulaşmalarını engelleyerek üremelerin meydana gelişini engeller. Aşkından çılgın, Gaia ile bütünleşmiş, çocukları büyüdüğünden kendilerinin arasına girmelerinden korkarak, onlara karşı nefret dolu olarak hayat verdiği yavrularını doğum öncesi karanlıklara, Gaia’nın kucağına atar. Taşkın cinsel gücünün fazlalığı yaratılışı kımıldamaz hale getirir. Uranüs, Gaia ile birleşmiş kalarak durmaksızın sürüp giden bu bitmeyen doğurmayı tamamlar.

Uranüs yeni kutsal kuşakların durmadan doğmasını meydana getirecek ne zaman bırakır ne de Gaia’nın üzerinde bir yer. Eğer sınırlanmış varlığı ile gücenmiş Gaia olayların görünümünü değiştirecek kalleş bir kurnazlık düşünmeseydi, dünya donmuş bir şekilde kalacaktı.

URANÜS’ÜN HADIM EDİLMESİ

Gaia, metal, beyaz bir kesme aleti yaratır. Ondan bir av bıçağı yapar: çocuklarını, babalarını cezalandırmak için yüreklendirir. Yüreği cesaret ve kurnazlık dolu en genç titan Kronos hariç hepsi kararsız kalır ve titrerler. Gaia, onu saklar, pusuda bekletir; gece Uranüs, Gaia’nın üzerine yattığı zaman Kronos bir bıçak darbesiyle onun cinsel organını keser ve atar. Bu şiddet dolu hareketin kesin kozmik sonuçları olacaktır. Gökyüzü hiçbir zaman Yer’den uzaklaştırılmaz, kozmik yapının çatısı gibi dünyanın üzerinde sabitleştirilir. Uranüs artık Gaia ile ilkesel varlıklar üretmek için birleşmeyecektir. Uzaklık kendi kendine açılır ve yarık şekillerini alır, zamanda ve uzamda yerlerini bulacak varlıkların çeşitliliğine izin verilir. Yaratılış üzerindeki engel kalkar ve dünya ürer, düzenlenir.

Bununla beraber bu kurtarıcı hareket aynı zamanda korkunç bir cinayettir ve Gök- Baba’ya karşı bir isyandır, kozmik düzenin, iktidar hiyerarşileri ve Tanrılarda yetki ayrımlarıyla, suçlu bir şiddetle, bedelinin ödenmesi gereken kalleş bir kurnazlıkla kurulmasının mümkün olamayacağı düşünülebilir.

Kronos bir bıçak darbesiyle kopardığı Uranüs’ün cinsel organını sol elinde tutar. Ardından hemen arkasına bakmadan kötü kaderinden kaçmak için elindeki kanlı kalıntıları atarak oradan kurtulur. Acı kaybolmuştur.

Kutsal kan damlaları Gaia’nın (kara toprak) üzerine düşer. Gaia onları göğsünde toplar. Uzağa fırlatılmış cinsel organ, onu çok ilerilere götürecek olan Pontos’un dalgalarına düşer. Erkekliğini yitirmiş Uranüs eken üreme organı çocuklarına okuduğu laneti gerçekleştirecek ve gelecek, bu kötü cinayetin intikamını alacaktır. Toprağın üzerindeki kan damlaları üç kutsal güç grubunun doğmasına sebep olur: ebeveynlerinin cinayetlerinin cezasını ve intikamını gerçekleştirme görevini üzerine alanlar (Erinys’ler), savaş girişimlerini, kavgaları, güç gösterilerini koruyanlar (Devler, Su Perileri ve Meliai).

Uranüs’ün cinsel organı uzun süre Pontos’un dalgalarında dolaşarak denizin köpüğüne karışır. Üreme organından fışkıran sperm köpüğü denizin köpüğü ile sarılır. Bu köpüklerden (Afros) Tanrıların ve insanların Afrodit diye adlandırdıkları bir kız doğar. Kıbrıs’a ayak basar basmaz Aşk ve Tutku (Eros, Himeros) onun için tören yaparlar. Demek ki Uranüs’ün hadım edilmesi Toprakta ve Denizde, zıtlıkları içinde birbirinden ayrılamayan sonuçların iki düzenini oluşturur: bir tarafta şiddet, nefret, savaş: öbür tarafta şefkat, uyum, aşk.

Demek ki yeryüzü zıtların karışımı ve karşıtların bileşimi aracılığıyla kendi kendini düzenlemiştir ama uyum ve karşıtın güçlerinin dengelendiği bu karışımlar dünyasında iyinin ve kötünün arasındaki paylaştırma çizgisi kurulmamıştır. Savaş ve sevgi güçleri eşit şekilde aydınlık ve karanlık görünümlere sahiptir. Onları birbirlerinden ayıran gerilim ilişkisi her birinin arasında kendi doğasına özgü anlaşılmazlığı ile bir kutupsallık şeklinde belli olur.

KRONOS’UN DEVRİLMESİ

Kronos kız kardeşi Rhea ile evlenir ama Uranüs’ün bedduaları üzerine, kendi oğullarından birinin kendisini tahttan indereceği söylentisi ortaya çıkar ve Kronos Rhea’nın dünyaya getirdiği bütün çocukları ilk önce Hestia sonra Demeter ve Hera, daha sonra Poseidon ve Hades olmak üzere yer. Rhea çok kızmıştır ve üçüncü oğlu Zeus’u Arkadya dağının üzerinde gecenin ortasında dünyaya getirdiği zaman onu Girit’te bir kovuğa saklayan Toprak Ana’ya verir. Rhea, Kronos’a yemesi için oğlunun yerine kundak bezlerine sarılmış bir taş verir.

Zeus büyür ve bir gün Kronos’un içki dağıtıcısı olarak geri gelir. Rhea bütün iyi kalbiyle yardım eder ve Rhea Metis’in (Kurnaz Akıl) verip, ballı meşrubata karıştırmasını söylediği kusturucu içkiyi oğluna verir. Kronos bundan bolca içtikten sonra ilk önce büyük taşı sonra Zeus’un büyük ağabeylerini ve ablalarını kusar. Hepsi sağ salim çıkarlar ve Zeus’a şükranlarını sunmak için ondan Titanlara karşı bir savaşta önderleri olmasını isterler.

Savaş on sene sürer. Kiklopları ve yüz kollu canavarı esir olarak alırlar. Kronidler zaferi kazanırlar. Yenilmiş Kronos ve Titanlar Tartares’e sürgün edilir ve Zeus Kâinatın Efendisi olur.

Kronos’un kusmuş olduğu büyük taş Dünya’nın merkezini belirlemek için Delfi’ye yerleştirilir ve bir kült eşyası haline gelir. Taş, kutsanmış yağ olur ve dokunmamış yün adakları alır.

KRONOS-SATÜRN

KADER TANRISI

Zaman, hayat kaynağı.

Kozmogonik efsane Kronos’u bize ilk Kral gibi ama aynı zamanda Gök-Baba ve Toprak Ananın ilkesel birliğinin ayrılışının başlamasına sebep olan kişiymiş gibi de tanıtır. Onun sayesinde zaman ilkesel Uzay’ı takip ederek, harekete geçer. Mademki zaman vardır, öyleyse devirler de vardır; onun barışmalarıyla ve rekabetleriyle bir ikilik ortaya çıkar. Onun işlevi ilkesel kaynaklardan farklılaşmıştır ve namuslu bir insan olmak için geçmek zorunda olunan kanıtları onaylamak olmuştur. Babasını tahttan indiren Afrodit’in ve hatta Erinys’lerin çıkışını sağlayan Tanrı, oluşun ve ikiliğin sahibi olacaktır. Kendi sırası geldiğinde ve apaçık kadere karşı gelme isteğine rağmen, kendi alın yazısının yani oğlunun ortaya çıktığını görecektir. O nasıl kendi babasını tahttan indirdiyse oğlu da onu kurnazlıkla (Metis) tahttan indirir.

Zamanın sembolü gibi, onun otoritesinden kaçabilen çocuğu hariç o da çocuklarını yer. Böylece, Zeus’un gücünün uyandığı insan zamanın aşınmasını yenecek ve bilerek bir ölümsüz olacaktır.

KADER VE AKIL

“Nous ve Moira, Akıl ve Kader, Adaletin sahibini tartışırlar ve Yaratıcı karar verir: onların arasındaki gerilimden adalet ortaya çıkar. Bu sözler Leyden müzesinde saklanan bir Papirüs üzerindeki el yazmasından alınmıştır.

Moira “Ölüm Kararı”nı sembolize etmektedir. O kaderin ve ölümün perisidir. İsminin ifadesi “paylaşma” veya “pay”dır. Bazen üç kız kardeş olarak tanıtılmıştır. Epiminedelerde Kronos ve VVeuonym; Moiralar, Aphrodit ve Erinys’lerin ailesidirler.

Biz Zeus’un hükümdarlığından önceki, köhne tanrısallığın huzurundayız. Onlar adaletin koruyucularıdır. Başlangıç ve son, doğum ve ölüm Moira’ların en büyük iki anıdır. Düğünler bir üçüncüsünü oluşturur. Böylece bu üçü kavrayış anlarını, doğumu ve ölümü belirtirler. “Onlar insanlara doğduklarında iyileri ve kötüleri verirler”. Onlar yeni doğan kişinin kaderini “doldururlar”. Demek ki onlar üç Parka’nın yakınlarıdırlar; iplikçiler; Kloto diye adlandırılan, insani kaderlerin doldurulduğu çarkı tutan yeni yetme; Lakhesis, iği çeviren genç kadın ve yaşlı Atropos, altın makaslarla var olmanın ipini kesendir. Siyah yün kısa ve kötü bir kaderi, beyaz ip açık ve uzun günleri gösterirdi.

Üç Moira bize Yunanistan’daki üç yüzlü ayın sembolünü hatırlatmaktadır. Kronos, Zamanın Efendisi olduğuna göre hayatın devirlerinin Efendisi olacağı gibi; yeni yetme, genç kadın ve yaşlı kadın da süreleri sona erdiğinde kabul edilmesi gereken belirli sınırlar içinde cereyan edecek devirlerdir. Onların hareketleri bize Kozmik Kuralların katılığını hissettirir. Bu kaçınılmazın baskısı dışarıdan ezici ve saçma bir “Kader” şeklinde bizim hayatımız üzerinde o kadar uzun sürede kendini gösterecek ki hayatın bize dağıttığı acı ve yakınmayı bilinçli bir şekilde kaldırmakta başarılı olamayacağız. Anlamamız gereken kaçınılmaz olanın bizim gücümüze karşı değil, bizim gücümüzün emrinde olduğudur. Bundan kaçamayız.

Bunun bizi ittiği yere bilinçli olarak gitmeyi istemek ve hatta bunun için de kendi kendimizi tanımak doyurucu başarının şartlarıdır. Ama “kendimiz”, kâinatta yerleştirilmiş olduğumuz yerin insanlarının çoğunun bunu hissetmediği çok daha içten bir şekle bağlıdır. Bu yeri tanımayı ve tanımlamayı öğrenen artık kaçınılmazdan kaçmaz. Zira bir anlam ihtiva eden her şey güzelliktir.” (P. Metman)

İşte o zaman kader, kendisiyle karşılaşmaya neşe ile gittiğimizde bir yakınma kaynağı olmak yerine Gerçekleştirmenin Yolu olur.

Kaçınılmazın üstündeki bu zafer onu tamamen kabul etmiş olmanın çıkışı, efsanede Zeus’un ölüm üstündeki zaferi olarak görülür. Zeus, Kronos’un zafercisi, bu aşınmanın ve zamanın üstüne zaferdir. O dünyanın ve Moiragete’nin Ulusu Moira’ların sürücüsü, yol göstericisi olur. Ölümsüzlüğe yönelen kişi ölümden sonraki hayata yönelir.

Böylesi, kahramanların kaderi; Yarı Tanrı, Zeus’un oğlu, yiğitlikleri ile ölümlülüklerini yenenler ve ölümsüzlük nektarını içenler, “fatum” (kader) üzerinde zaferin simgesi, kendi ölümünden sonra yeniden doğmaya yatkın hayatın kaynağıdır.

GEZEGENSEL GÜÇ

Satürn katı ve çarpıcı mantığıyla izlediği yolda gerçeğin çemberini sınırlandırır. Bazen “büyük kötülük getiren” diye adlandırılır çünkü o kendi payı içinde katılır, felaketler, zorluklar, engeller ve sınırlar getirir. Vicdan, zayıflıkları ve başarısızlıkları kendinde toplayan bu özellikleri anlayabilmek, özümseyebilmek ve aşabilmek için gücünü toplamalıdır.

O ayrıca, bilinen dünyada sınırlı bütünleşmemiz içinde korunmuş “Egomuzun” vicdan sembolüdür. Satürn’ün dünyasında her şey düşünülmüş, programlanmış ve önceden görülmüştür.

Satürn yörüngesinde ortalama 29 yıl 167 gün döner. Yaklaşık 28 güne eşit olan bu yörünge Ay’ın yörüngesine benzer. Bu arada her biri 17 yıldan oluşan dört periyotta, insan kişiliği oluşur ve sert Satürn başladığı noktaya geri dönünce kendi olgunluğunu yüklenmeye hazır olması gereken kişiliğin ikinci doğuşuna yol açar.

Bu anlamda O, inisiyatördür ve hayatta üç büyük kaderin işaretçisidir: 28-56-84 yaşlarında. Geçtiği yerde kendimize ait olan çıplak ve katı bir bilinci belli eder. Bu üç devir şöyle adlandırılır: “Geçmiş (28 yaşına kadar mirasımız); şimdiki zaman (56 yaşına kadar araçlarımızın kullanımını yüklenmek); gelecek (56-84 yaş arası; geleceği hazırlamak için hareket geçmek).

Zamanın yenilenmesi “Kaos”un geçmesini gerektiriyordu; Roma’da bu olay “Satürnalialar tarafından oğlak burcu işareti ile kutlanıyordu. Bu şenlikler boyunca dünyadaki düzen “altüst” oluyordu. Yani herkes toplumdaki yerini değiştiriyor, köleler efendi, efendiler köle oluyordu. Düzenin altüst oluşu tıpkı Tanrı’nın başlangıcını tamamlarken Gök-Baba’yı altüst ettiği gibi zamanın güçlerinin tekrar yenilenmesini sağlar. Bunun ardından Zeus dünya düzenini yeniden kurar.

Satürn’ün gücü insanın yalnızlık bilincini uyandırır. İnsan, maddesel cıvayı spiritüel cıvaya dönüştüren sürece başlayabilmek için bencilliğin koyu, bilinmez karanlıklarını yüklenmelidir. Bu karanlıklar, onun kaderine, fedakârlık, çile ve kendi yeteneği ile evrensele kavuşması için gereklidir.

Satürnlülerin yükselişi yavaş ve zordur ama bilginin ve yeterliliğin en yüksek tepelerine ulaşabilirler. Bazen de, kendilerini toparlayamadan aniden düşerler. Fakat her durumda, onların geçişleri çağdaşları ve gelecek için ölümsüz ve örnek izler bırakacaktır.

L. WINCKLER

Çeviren: Özge SAMANCI, Meltem ABDIK

Yazar, Kolomb öncesi, Grek, Mısır uygarlıkları astrolojik metinlerinin yeniden araştırılması üzerinde uzmanlaşmıştır.

 

BEN, ATTİKE’Lİ…

Aegeus’un fırtınalı denizinde

Matemin yelkenlerini açıyorum

Yazgıma ödevin dümenini tutmak düşmüş

Dönüyor yüzümü zorluğa, meydan okumaya

Erdemin pruvasıyla dalgalar kırıyorum

Kader bu…

Matemin içinde yol almak, mateme karşı

Aklımda tanrılarla savaşmak dahi var

Onlar verecek değil yazgımı

 

Felaketin acısı yok üstümde

Ne zorluk korkutur beni, ne zorbalık

Bir, kaderimi bilir tanrılar

İşte ben, Attikeli!

Onu almaya geldim.

 

Ben, kendi ayaklarıyla kurban edilmeye gelen…

Niyetim gerçek bir kurban vermek, kendimden

Büyük ve gizli labirentinde yaşayan ölümden

Bu çürümüş, yönsüz dünyayı tanımazken

Onda bir yol bulmaya geldim.

 

Körpe ruhları ölüme, unutmaya yem edilmiş

Gençlikleri korkuya, endişeye terk edilmiş

Ölümü gösterip yaşamlar hapsedilmiş

Ölümün karşısında yaşamaya geldim

 

Temizler temizim çizdi yolumu

Cesaretle attım adımı

Kuşandı tüm silahlarıyla ruhum da

Cenk ile cenk etmeye geldim.

 

Açtım da büyülü iğini Ariadne’min

O gösterdi benden bana giden yolu

Çözdüm dâhice karmaşasını Daidalos’un da

Ödedim kefaretini, lanetlenmiş Minos’un

Özümde özümü saklayanı bularak, yenip de

Ben olmaya geldim.

 

İndim o gölgeler dünyasının merkezine

Şüphe yok, kaderimi ben seçtim.

Yenilgilerin kefaretiydi bu, ödedim.

Güreştim çirkin ve güçlü devle

Kendimi alt ettikçe, onu da alt ettim

 

Borcuydu atamın krallığının bu

Ruhuydu insanlığımın

Savaştan kaçarak yaşanmazdı çünkü

Gölgelerle savaşmadan ışığa çıkılmazdı

Yurdumu tinin ışığına taşımaya geldim

 

Bir Theseus vardı diyecekler

İnsanlığın yanında ve önünde çarpışan, direnen

Direnmeye devam edecek, görecekler

İradesi ve cesaretiyle onu daimi genç bilecekler.

 

Tüm bunları ruhuma o koydu

Ah, Dionysos’a terk ettiğim yüceliğim

Ariadne’m, temizler temizim.

 

Ruhun yüceliğini o gösterdi

Bir tiranın yanında açan bir kutsal çiçekti

Onda iyiliğe inandım, zarafete

Onda buldum bu bilgeliği

Yol, bilinmez değildi

 

Işıltısı, hiçliği boğdu

Aşkının önünde, yanında korkuya yer yoktu

Tecrübenin ipiyle örülmüştü o iğ

Bana inanmak sadece, cüret etmek düşmüştü

 

Ben, Attikeli Theseus

Bir kralın oğlu.

Ama soyluluğu atasından değil,

ruhunu doğuran bir kadından gelen.

Kaç yaşam sürecek olsa da ona,

İnsanlara duyduğu aşkın izinden giden…

 

Ben, Attikeli Theseus

Atina Kralı

Yazgım, yeryüzünde aramak bir yıldızı.

 

Kemal KARADAYI

 

SHALOTT’LU HANIMEFENDİ ÜZERİNE FELSEFİ BİR YORUM

Tüm toplumların tarihinde efsaneler hep karşımıza çıkar. Dünya’da nereye gidersek gidelim efsaneler, hikâyeler, mitlerle karşılaşırız. Bunlar bir anlamda birçok kuşakların hafızasında korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu efsaneler toplumun zaman içinde edindiği tecrübeleri ve bilgeliği içerir. Hikâye şeklinde olduğundan kulaktan kulağa kolayca aktarılmış, kolay ve sevildiği için de hafızada kalmıştır.

“Shalott’lu Hanımefendi[1]” Kral Arthur efsanesi ile ilişkilidir. Bu efsane sanat ve edebiyat çevreleri üzerinde uzun bir süre büyük bir etki uyandırmıştır. Onunla ilgili yazılmış şiirler vardır, en meşhurlarından birisi de şair Alfred Lord Tennyson’a aittir ve bu makalede yorumlayacağımız şiirdir. Resim dünyasında bu efsanenin çeşitli sahneleri birçok kez resmedilmiştir.

Kral Arthur efsanesinin Hristiyanlık öncesi döneme ait olduğu kabul edilir. İdeal bir yönetici ve yönetim şekli açısından bütün toplumların her zaman hayali olmuştur.

Efsaneler sözel geleneğin bir parçasıdır ve bir tür bilgelik ve yaşam deneyimi içerirler. Bu nedenle her biri ayrı ayrı felsefi açıdan incelenmeye ve yorumlanmaya değerdir.

Örneğin, Kral Arthur efsanesinde Camelot; adalet, gerçek ve güzellik tarafından yönetilen ideal bir ülkeyi temsil eder. Kral Arthur da adalet, gerçek ve güzelliğin bedenleşmiş hâlidir. Tennyson “Camelot” kelimesini şiirinde biri hariç bütün kıtaların sonunda tekrarlar. “Camelot” mükemmel yani ideal ülkedir, insanlığın hedefidir, herkesin ulaşmayı hayal ettiği yerdir.

Yuvarlak Masa Şövalyeleri Camelot ülkesinin kabinesidir. Bunlar şövalyelerdir ama sadece savaşmayı bilen değil ama içlerinde adalet, gerçek ve güzellik değerlerini geliştirmiş kişilerdir ve bu değerler aracılığıyla hareket ederler. Şövalyeler insanlığı adalet, gerçek ve güzelliğe ulaştırmak için savaşırlar, hayatlarını buna adamışlardır. Bir anlamda şövalyeler filozoflardır çünkü adalet, gerçek ve güzelliğin sürekli arayışı içindedirler ve onu gerçekleştirmeyi çalışırlar. Şövalyeler insanları yıldıran ve acı çekmelerine neden olan öfke, şiddet, nefret, açgözlülük ve bencillik gibi yıkıcı güçlere -ki efsanelerde canavarlar olarak temsil edilirler- karşı savaşırlar. Şövalyeler her zaman zulüm görenlerin ve muhtaç olanların yanındadır çünkü diğerleri için merhamet ve sevgi beslerler. Yuvarlak masa birliğin sembolüdür yani etrafında birleştikleri değerlerin birliği.

Şimdi Tennyson’un şiirinden bazı mısraları yorumlayalım.

Shalott’lu Hanımefendi bir nehrin ortasındaki ada olan Shalott’ta bir kulede yaşayan bir kadının hikâyesini bize anlatır. Bu nehre paralel olan ve Camelot’a giden bir yol vardır. Şövalyelerle ilgili efsanelerde sıkça görülen bir konu şövalyelerden birinin bir kadına âşık olmasıdır. Aslında bu kadın kendisinde güzellik, iyi yüreklilik ve zarafeti bulduğumuz ruhun bir sembolüdür. Âşık olduğu kadının peşinde koşan şövalye ruhunun yani en iç varlığının arayışı içinde olan filozofu temsil eder. Kulede hapsedilmiş kadın, Platonik öğretilere göre bedene hapsolmuş ruh yani cehaletin mağarasındaki insandır. Nehir ve Camelot’a giden yolsa insanın kendisine yani gerçek varlığına yolculuğuna işaret eder.

Shalott’lu Hanımefendi, kulenin etrafında yaşayan insanlar için periye benzer biridir. İnsanlar onun sesini duyarlar; onun hikâyesini biliyorlardır ancak onu hiç bir zaman görmemişlerdir. Aynı ruhumuzla ilgili bildiğimiz ve duyduğumuz birçok hikâyelere rağmen bize bir peri gibi ulaşılmaz ve hayali bir varlık gibi gelir.

Gece gündüz orada

Parlak renklerle büyülü bir kilim dokur.

Kulağında bir fısıltı duyar,

Eğer Camelot’a bakmak için

dokumayı bırakırsa,

üzerine bir lanet gelecektir.

Lanetin ne olduğunu bilmez,

Ve bu nedenle durmadan dokur…

Kendisine hiç bakmaz   

Shalott’lu Hanımefendi.

Her gün, Shalott’lu Hanımefendi odasındaki aynaya yansıyan manzaranın resmini bir duvar halısına dokur. Lanetten dolayı dokumayı bırakamadığından, pencereye gidip dışarıya bakma imkânı olamaz ve manzaranın aynadaki yansımasıyla yetinmek zorunda kalır. Dokuma eski geleneklerde kutsal bir iştir. Örneğin eski Yunan mitolojisinde üç  “Kader[2]” tanrıçası karşımıza çıkar. Bunlar Clotho (eğiren), Lachesis (tahsis eden) ve Apropos’dur (geri döndürülemez olan). Bunlar, Doğu Geleneklerindeki Karma Yasasına[3] benzetilebilir. Eylemlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimizle kendi hayatlarımızı sürekli dokuruz bir anlamda; hayatta karşılaştığımız hem hoşa giden hem de acı veren her şeyin nedeni kendimize ait eylemlerdir. Lachesis; eylemlerimize, sözlerimize ve düşüncelerimize göre bize tahsis edileni verir. Sürekli durmadan dokuma durmadan yarattığımız Karmayı yani sonuçlarını daha sonra göreceğimiz etkileri işaret eder. Düşüncelerin, sözlerin veya eylemlerin olmadığı tek bir an yoktur, hatta uykumuzda bile eylem yapmaya devam ederiz, yani rüyamızda bile kızar, diğerlerini kırar ve incitmeye devam edebiliriz.

Shalott’lu Hanımefendi dokumayı bırakırsa lanet üzerine gelecektir; dokumayı durdurmak karmayı üretmeyi durdurmak demektir yani hiçbir negatif söz, düşünce ve eylemde artık bulunmamaktır. Geçmişte yapılan eylemlerin bir sonucu olarak insanlar kulede esirdir, yani hayata gelmeye mahkûmdurlar. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında esaret de ortadan kalkacaktır, yani bir tür Nirvana, sonsuz mutluluk hâli elde edilecektir. Sıradan insanlara lanet gibi gözüken şey manevi yolda olan birisi için kurtuluş ve mutluluktur. Kaderin üç tanrıçasının elinden kurtulmak yani kaderini aşmak mümkündür.

Tüm yıl boyunca önünde asılı olan

Berrak aynaya yansıyarak

Dünyanın gölgeleri ortaya çıkar.

Şeylerin yansımalarını aynada görmek Platon’un Mağara Efsanesi’deki gölgeleri bize hatırlatır. Platon bu dünyayı yansımalar ve gölgeler dünyası olarak tasvir eder yani gerçek olmayan, hayalimizin ürünü olan görüntüler dünyası olarak. Şartlanmış zihinlerimizden ve alışılagelmiş düşünme şekillerimizden dolayı bu görüntüler dünyasını gerçek sanarak, görüntülerin peşinde koşar dururuz. Bu görüntüler, aynı aynadaki görüntü gibi nedenlerin ve şartların sonucu olarak ortaya çıkar. Hayattaki görüntüler bizim yarattığımız şartlar ve sonuçlar nedeniyle zihnimizin ortaya çıkardığı görüntülerdir.

Shalott’lu Hanımefendi eğer pencereden doğrudan dışarıya bakarsa lanetlenecektir. Bu lanetten korkma toplumun genel akışına bireyi hapis eder, herkesin gittiği yolda gider, kalabalığın verdiği aldatıcı güvenle korkularından kaçar. Alışılagelmiş düşünce kalıplarına ve yollarına meydan okumak cesaret gerektirir. Ama ancak kendi yolumuzda yürürsek kendimizi keşfetme şansımız olabilir. Maceracı ve kâşif ruhlu olmamız gerekir yoksa yeni şeyler öğrenmek ve keşfetmek mümkün olmayacaktır. Alışkanlıklarımızı ve rutin yaşamımızı, ön yargılarımızı ve düşünme kalıplarımızı kırmak özgürlüğe açılan kapı olacaktır. İçine hapsolduğumuz dünyayı tıpkı etrafındaki kozayı ören ipek böceği gibi kendimiz ördük.

Shalott’lu Hanımefendi yansımalardan ve rutinden yorulduğu için lanetine meydan okur. Aynada gördüğü ve âşık olduğu şövalyesi Lancelot’a ulaşmak için dokumayı bırakır ve pencereden dışarı bakar. Aşk, kendini aramanın ve keşfetmenin itici gücüdür. Bu aşk bilgeliğe duyulan aşktır, maneviyatta ilerlemeye duyulan aşktır. Bu Gerçeğe, Adalete ve Güzelliğe duyulan aşktır. Aşk sayesinde alışkanlıklar ve rutin kırabilir.

Sonunda kuleyi terk eder ve nehirde bulduğu bir sala binerek kendisini Camelot doğru akan nehre bırakır. Hapis olduğu kuleyi terk etme cesaretini bulduktan sonra âşık olduğu şövalyeye, yani Gerçek, Adalet ve Güzelliğe doğru yolculuğa başlar. Yolculuğun sonunda, gülümseyen bir yüz ifadesiyle ölür çünkü ulaştığı yerde mutludur. Bu hapsolduğu dünyanın, cehaletin, gölgeler ve görüntüler dünyasının ölümüdür. Fiziksel ölüm, bir çeşit manevi dünyada doğmaktır.

Sanırım Shalott’lu Hanımefendi hepimizle bir şeyler paylaşıyor. Her birimiz zaman zaman onun gibi hissettik, hayatımızı değiştirmek istedik ama her zaman onun cesaretini kendimizde bulamadık.

Efsaneler içimizdeki derinliği korumak, ruhumuzla bağımızı sürekli canlı tutmak için bize yardım ederler, bize yaşadığımızı hissettirirler.

Shalott’lu Hanımefendi kendimize olan yolculuğa çıkabilmek için ihtiyaç duyduğunuz aşkı ve gücü hepimize vermesi dileğiyle.

Güner ÖRÜCÜ

DİPNOTLAR:

[1] İngilizce’de “The Lady of Shalott” İngiliz şair Alfred, Lord Tennyson (1809–1892) tarafından yazılmış bir şiirdir ve Kral Arthur efsanesindeki Astolatlu Elaine ile ilişkilidir.

[2] Moirai veya Moerae, Roma mitolojisinde Fateler.

[3] Her yapılanın bir karşılığı olduğu ilkesi ve hayatın bunun tarafında yönetildiği anlayışı. Halk arasında etme-bulma dünyası diye adlandırılır.