psikoloji

ÖFKE

“Hiçbir bela insan ırkına bu kadar pahalıya mal olmamıştır.” Seneca

Öfke insanlığın en büyük sorunlarından biri olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda karşımıza çıkan başka birçok sorunun da nedenidir. Eğer bir sorunu kökeninden çözmüyorsak, tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır.

Seneca, öfkeyi insan duyguları arasındaki en korkunç ve yıkıcı olan olarak tanımlar. Öfke ortaya çıktığında azgın bir hınç ile en insani olmayan şekilde şiddetin her türüne başvurarak bir öç alma, cezalandırma, karşıdakine herhangi bir şekilde zarar verme arzusu hâkimdir.

Eğer bir dakikalığına durup insanlığın tarihinde öfkenin yol açtığı yıkımı düşünürsek, bu bizi korkutur. Bunu daha açıkça kendi hayatımızda da görebiliriz: kendimize hayatımızda kaç kez öfkeye boyun eğip, istemediğimiz sonuçlardan dolayı pişmanlık duyduğumuzu ve acı çektiğimizi sorabiliriz.

Ülkeler arası savaşlarda ve her iki tarafa getirdiği yıkımda öfkenin ne kadar rolü olmuştur? Öfke yüzünden kardeşler birbirine düşman kesilir, dostlar birbirine yabancılaşır. Eğer insanlık tarihi boyunca öfkenin yol açtığı acı ve gözyaşını bir araya toplasak, bu yığın Himalayalar’dan daha yüksek ve okyanuslardan daha büyük olacaktır.

Felsefi gelenekler öfkeyi geçici bir delilik olarak niteler. Deliliğin işaretleri cüretkâr ve utanmaz hâl ve hareketler, kızgın ve korkutucu bir yüz, huzursuzluk, sık sık nefes alma, tenin renginin değişmesi, titreyen dudaklar, birbirine kenetlenmiş dişler, homurdanmalar, saldırgan sözlerdir ve tüm beden korkutucu bir görüntü alır.

Öfke ortaya çıktığında, kendine hâkim olma, akıl yürütme, olayları değerlendirme ve iyi ve kötüyü ayırma kabiliyeti tamamen ortadan kalkar.

Diğer insani kusurlar kendini gizleyebilir ve farklı görüntüler altında kendilerini saklayabilir ama öfke için bu söz konusu değildir. Öfke kendisini ne kadar çok ve büyük gösterebilirse o kadar amacına ulaşma şansının yüksek olacağını sanır.

“Hayatımızda öfkeden daha zalim ne vardır, öfkeden daha düşmanca davranan biri var mıdır?” Bu nedenle bu korkunç düşmana karşı her zaman eğitimli ve hazır olmalıyız.

Seneca ökenin insan doğasına tamamen karşı olduğunu şöyle açıklar.

  • İnsan karşılıklı birbirine yardım için doğmuştur, öfke karşılıklı yıkımı amaçlar.
  • Biri birliği arzular diğeri parçalamayı.
  • Biri yardım etmeyi diğeri zarar vermeyi.
  • Biri yabancılara bile yardım edecektir, diğeri en sevdiklerine bile zarar verecektir.
  • Biri başkasının iyiliği için kendini harcamaya hazırdır, diğeri eğer başkalarını kendisiyle birlikte düşürebilecekse tehlikeye atlamaya hazırdır.

Bazılarımız öfkenin bazen bizi cesur yaptığını ve faydalı olduğunu düşünebilir. Öfkemizi bu şekilde hiçbir zaman haklı çıkaramayız. Öfkenin hâkimiyetindeki cesaret ancak şiddet doğurur. Seneca der ki eğer öfkeli olmadan cesur olamıyorsak öfkeli olmak yerine cesur olmamak daha iyidir. Hiçbir zaman öfkeden bir fayda gelmez. Sonunda öfkenin tek getireceği sonuç yıkımdır.

Seneca kusurları erdemlerle karıştırmamamız konusunda bizi uyarır:

  • Eğer öfkeli olmadan cesur olamıyorsan,
  • Eğer açgözlü olmadan çalışkan olamıyorsan,
  • Eğer korkak olmadan sessiz olamıyorsan…

Bir erdeme ulaşmak için bir kusuru haklı çıkaramayız. Bu kusurların büyük bir yalanından başka bir şey değildir ve insanlar arasında çok hızla yayılır ve birden hayatımız kusurlarla işgal edilmiş olur yani kusurlar hayatımızı yönetmeye başlar zaten bu nedenle bunları kusurlar olarak adlandırıyoruz, özgürlüğümüzü bizden çaldıkları için.

Bir diğer açıklanması gereken konu ılımlı bir öfkenin aynı ılımlı bir aç gözlülüğün ve ılımlı bir kıskançlığın olmadığı gibi olmasının mümkün olmadığıdır. Ilımlı gibi gözüken öfke sonunda zalim bir efendiye dönüşür. Eski bir bilgelik metni olan “Sessizliğin Sesi”nin dediği gibi “kusurların gölgesinin bile sana yaklaşmasına izin verme.” yani kusurların gölgesinin bile bize yaklaşmasına müsaade etmemeliyiz çünkü onlar her fırsatta bizi yönetmeye çalışacaklardır.

Öfke konusunda diğer bir yanlış anlama “sevdiklerimizi korumak için öfke duymamız” gerektiğidir. Yani bir başkası sevdiğimiz birine kibar konuşmadığı veya saygılı davranmadığı zaman. Bu durumda öfkelenmek sadakatin veya arkadaşlığın bir işareti değildir ve içinde bulunulan durumu daha da kötüleştirecek ve sevdiğimiz kişiye daha fazla zarar ve üzüntü getirecektir. Saygılı olmayan birine öfke göstermemek veya tepki vermemek korkaklık değil ama soylu bir ruhtan gelebilecek akıllı bir davranıştır der Seneca. Sokrates’in kendisine tekme atan kişiye hiçbir tepki vermediğinde yanındaki müritlerinin şaşırmasını hatırlayalım. Sokrates onlara şöyle sorar, sizi bir eşek teptiğinde siz de onu teper misiniz? Öfkenin hâkim olduğu bir insanda akıl yürütme uçup gittiğinden bir hayvandan farkı kalmamıştır o yüzden bir tepkiyi hak etmez.

Bazılarının bir başka yanlış düşüncesi de öfkenin kontrol edildiğinde faydalı olabileceğidir. Öfkenin tam da doğası kontrol edilemez olmasıdır, bu nedenle öfkenin ortaya çıkışını engelleyici yöntemleri bilmek onu önlemenin tek yoludur.

Öfke ve Sağduyu birbirini dışlar

Doğru ve yanlışı veya iyi ve kötüyü ayırt etme akıl yürütme ile mümkün olabilir. Sağduyu hayattaki birçok akıl yürütmelerin sonucu elde edilmiş tecrübelerin birikimidir ve insanı insan yapan akıl yürütebilmesidir. Öfke ortaya çıktığında akıl yürütme yani insan doğası sürgüne gönderilir. Öfke hiçbir şeyle yarışmayı kabul etmez ve tam bir kontrol ve tek efendi olmayı ister.

Akıl yürütme ve öfke birlikte var olamazlar, birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirir. Bazı insanlar çok uzun bir süredir öfkeyle yaşadığımız için onun doğamızın bir parçası olduğuna inanırlar. Ancak öfke sonradan elde edilmiştir ve doğamızın bir parçası değil doğamıza aykırıdır.

Seneca aşağıdaki tabloda öfke ve aklıselim olmak karşılaştırır.

Öfke Aklıselim olmak
Hükümlerinde kaprislidir ve hükmü yanlış bile olsa hiçbir zaman kabul etmez. Kararlarında adil ve dürüst olmayı amaçlar.
Diğerini her pahasına yenmeyle daha çok ilgilenir. Sorunu anlamaya ve en adil çözümü bulmaya çalışır.
Diğerini dinlemeyi reddeder ve kendini savunmasına izin vermez. Her iki tarafı dinlemeye önem verir.
Tamamen dengesizdir ve sadece ileri atılmak için sabırsızlanır. Eylemi erteleyerek gerçeği bulmak için zaman kazanmaya çalışır.
Konunun dışındaki ıvır zıvır şeylerden etkilenir. Sadece konuya yoğunlaşır onu daha iyi anlayabilmek için.

Öfke her zaman öç alma amacıyla hareket eder. Bu öç alma düşüncesi ne kadar çocukça ve akılsızcadır. Biri diğerine zarar vermek ister çünkü kendisinin zarar gördüğüne inanır. Eğer bu düşünceyi çocuklarımıza öğretmiyorsak neden onu takip ediyoruz? Ne zaman incindiğimizi düşündüğümüzde öç alma düşüncesi ortaya çıkıyor. Gerçekten inciniyor muyuz yoksa incindiğimizi mi düşünüyoruz? Birçok kanılarımızın gerçeklerle bir alakası olmadığını biliyor muyuz? Çoğu zaman kanılarımızın eğitim sistemi, yetişkinler, kültür ve adetler, modalar ve arkadaşlar tarafından şekillendirildiğinin farkında değil miyiz? Şimdiye kadar birçok yanlış kanılar yüzünden ne kadar basit tartışmalar ve gereksiz üzüntülere neden olmuşuzdur. Tüm kanılarımızı kendimizi yanlış kanılardan kurtarmak için gözden geçirmemiz gerekir.

Öfke kendi deliliğini haklı çıkarmak için ne tür oyunlar oynar!” der Seneca. Gerçekten de öfkemizi haklı çıkarmak için ne kadar çok “amalar” buluruz: “ama böyle dedi, ama bunu yaptı, ama o haksızdı vb.” Şunu iyi bilmeliyiz ki öfkeyi hiçbir şey haklı çıkaramaz.

Öfkeli insan özgür değildir

İnsan öfkelendiğinde özgürlük uçar gider ve öfke tek efendi olur. Bu nedenle öfkeli insanlara karşı daha anlayışlı olmalı ve merhamet göstermeliyiz çünkü öfkenin kölesi olmuşlardır. İletişim yolları öfkeli insan ile tamamen kapanır, akla dayalı konuşmalar yapmak imkânsız hâle gelir. Öfkenin en büyük ilacı sabır ve zamandır. Öfke çok uzun zaman efendilik yapamaz ve bir süre sonra ayrılmak zorundadır ve o zaman iletişim tekrar kurulabilir ve fikirler değiş tokuş yapılabilir.

Öfke için bazı çareler

Öfkeye karşı bazı taktikler ve yetenekler geliştirmemiz faydalı olacaktır;

Sabrı geliştirmek: Sabır bir kalkan gibi bizi her tür saldırıya veya beklenmedik durumlara karşı bizi korur. Sabır olduğunda öfke büyümek için uygun ortamı bulamaz. Bedende sabır ne zaman soğuk, sıcak, açlık veya yorgunlukla karşılaştığımızda öfkelenmemektir. Akılda sabır ne zaman kibar olmayan sözler duyduğumuzda veya beklenmedik zorluklarla karşılaştığımızda zihinsel olarak sakinliği ve sağduyuyu koruyabilmektir. Sabır herkeste geliştirilebilir. Shantideva sabrı dikenlerle dolu bir dünyada çıplak ayaklarımıza giyilen bir ayakkabı gibi görür. Tüm dünyadaki dikenleri lastikle kaplamayacağımıza göre kendi ayaklarımızı kaplamak bizi bütün dikenlerden koruyacaktır der.

Öfkenin ilk işaretini görür görmez ona karşı durmak: Öfkenin ortaya çıkabileceği ortamlardan uzak durmak yani hijyen gibi hastalığı engellemek hastalık ortaya çıktıktan sonra onunla savaşmaktan daha kolaydır.

Öfke yavaş yavaş büyür bu nedenle onun varlığını fark etmek için sürekli kendimizi gözlemek ve öfke tohum aşamasındayken onu yok etmek. Burada kanılarımızı da değiştirmenin büyük faydası olacaktır.

Seneca biraz acı çekmenin öfkelenmekten daha iyi olduğunu söyler: Öfkeye kurban düşmektense biraz zorluk ve acı çekmek hiç sorun olmamalıdır çünkü öfkenin getireceği acı hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.

Öfkenin eline düştüğümüzde, hiçbir kelime söylememeye, hiçbir eylem yapmamayı ve hiçbir karar vermemeye çalışmalıyız: Başkalarından kendini uzaklaştırarak zaman kazanmaya çalışabilirsin. Senaca der ki “öfkeyi önlemenin en iyi yolu onu geciktirmektir” yani bir kaç dakika daha öfkeye direnebilirsek bizi terk etmiş olacaktır.

“Kibir ve cehalet bizi öfkelenmeye meyilli kılar” diyor Seneca: Kibir çünkü hiçbir eleştiri ve rekabet kabul etmez. Cehalet çünkü öfkeli insanın özgür olmadığını bilmez ve bu nedenle öfkeli olanın sözlerine ve eylemlerine tahammül gösteremez.

Seneca der ki “öfke diğer kusurlar gibi aklı baştan çıkarmaya çalışmaz ama onu zorla kaçırır.” Bu neden dolayı öfke en yıkıcı kusurdur ve arkasında harabeye dönüşmüş birisi bırakır.

Seneca bizi yine uyarır “hiç kimse kendisini öfkeden güvende hissetmesin çünkü kibar ve yumuşak olanları bile zalim ve şiddet dolu eylemlere sürükleyebilir.” Kendimize güvenmek yerine aldığımız kişilik eğitimine güvenmeliyiz. Bizi neyin öfkelendirdiğini gerçekten bilmiyoruz. Öfkeye karşı kendimizi her zaman hazırlıksız bulabiliriz bu nedenle herkesin bu konuda felsefi bir eğitim ve terbiyeye ihtiyacı vardır.

Tüm kötülüklerin en büyüğü öfkeden kaçmak ne büyük mutluluk çünkü onun yoldaşları delilik, gaddarlık, zalimlik, hiddet ve diğer yıkıcı kusurlardır!” diyor Seneca.

Öfke barış ve mutluluğumuz önündeki en büyük engeldir. Sabrımızı yeterince geliştirinceye ve kendimizi yeterince tanıyıncaya kadar öfkenin neden olacağı sayısız acılardan geçeceğiz.

Hepimiz Dünya Barışına katkıda bulunmak istiyoruz. Bunun en kısa ve çabuk yolu kendi öfkemizle mücadeledir. Bu gezegende ne kadar az öfke olursa o kadar çok canlı mutlu ve huzurlu olabilir.

Öfke ve buna benzer yıkıcı güçlere karşı bizi hazırlayacak felsefi bir eğitimin değerini kim inkâr edebilir?

Seneca’nın yaşadığı zamanlara göre bizim yaşadığımız zaman çok farklı olabilir ama insanın öfkeyi yok etme konusunda çok fazla ilerlemediğini görüyoruz. Hatta günümüz şartlarının öfkenin yeşermesine daha çok olanak verdiğini bile söyleyebiliriz. Öfke denen düşmanı daha çok tanıdıkça ona karşı her zaman bir adım önde olabiliriz. Felsefenin çağrısını tekrarlamanın zamanı “Kendini Tanı”.

GÜNER ÖRÜCÜ

KAYNAKLAR

  1. Moral Epistles, About Anger, Lucius Annaeus Seneca (Translated by Richard M. Gummere)
  2. A Guide to the Bodhisattva’s Way of Life, Shantideva

 

ÖZGÜRLÜK NEDİR?

Hepimiz özgür olmak istiyoruz ama bu özgürlüğün gerçekten de ne olduğunu, onu nerede bulacağımızı ve nasıl arayacağımızı biliyor muyuz?

Özgürlük zamanımızın modaları ve eğilimleri ile şekillendirilmiş ve gerçek anlamından çok uzaklaşmış durumdadır. Günümüz toplumlarında ve bireylerinde hâkim olan güç tüketim arzusudur ve günümüzde özgürlük kavramı tüketim arzusu tarafından şekillendirilmiştir. Bugün özgürlük daha çok tüketmek ve daha çok şeye sahip olmak ile ilişkilendirilir.

Özgür olmadığımızın en açık işareti acı çekmektir, ne zaman özgürlük azalır; o zaman acı artar. Bu tüm canlılar için geçerlidir. Hapis edilmiş bir hayvanı gözlerseniz ne kadar gergin ve kaygılı olduğunu ve ıstırap çektiğini görebilirsiniz. Özellikle uzun süredir hayvanat bahçelerinde hapsedilmiş hayvanlara baktığımızda bu özgürlük eksikliğinin sonuçlarını daha açık görürüz: hayvanlar psikolojik sağlıklarını yitirmişler ve bir hayvan kalıntısına dönmüştürler, kendi doğalarından uzaklaşmış sürekli bir ıstırap içindedirler. Aynısı insan için de geçerlidir. İnsanın içinde bulunduğu kafesler ve zincirleri çok daha karmaşık ve görünmez olanlardır. Uzun bir süredir özgürlüğünden yoksun bir insan ışıltısını yitirmiş bir insan kalıntısına dönüşür, bunu ışığını yitirmiş gözlerinde görebilirsiniz.

Özgürlüğü olmayan insan sadece dışarıdan gelen uyarılara göre hareket eden bir robot gibidir, çevrenin ve koşulların yönettiği biri olmuştur.

Dış olarak özgür gözüken bir insan iç olarak özgürlükten yoksun olabilir. İç olarak özgür olan insan dış olarak özgürlükten yoksun olsa bile hâlâ özgürdür. Özgürlüğü daha iyi anlayabilmek için zihinsel özgürlükten konuşmamız gerekir.

Özgürlük iç yani zihinsel bir durumdur. Özgür bir zihin gökyüzü gibi uçsuz bucaksızdır, her şeyi kucaklar ve her yere gidebilir. Tutsak bir zihnin dünyası ise dört duvar arasıdır, ufku göremez, göğü göremez, enginliği tadamaz, hayatın ve insanların çeşitliliğini ve farklılıklarını kavrayamaz ve bundan tat alamaz.

İç özgürlük yitirildikçe saldırganlık ve şiddetin arttığını gözleriz çünkü kişi dış koşullara ve dünyaya daha bağımlıdır ve kendi kontrolü dışında olan koşulların değişmesi ona sürekli acı verir.

Özgürlüğün ne olduğunu anlamanın en iyi yolu, özgürlüğün engellerini tanımakla olacaktır. Nedir özgürlüğümüzü engelleyen unsurlar? Bunlar zihinsel engellerdir: ön yargılar, korkular, yanlış görüşler, bağımlılıklar, arzular, öfke, kıskançlık gibi yıkıcı duygular, batıl inançlar vb. Özgürlüğümüzü nasıl engellediklerini anlamak için bu engelleri daha iyi araştırmalı ve tanımalıyız.

Ön Yargılar: ön yargılı bir zihin şartlanmış bir zihindir ve hayatın her türlü çeşitliliğine karşıdır. Bu zihin, anlamak yerine yargılamaktan hoşlanır ve kendine benzemeyenleri zorlayarak kendine benzetmeye çalışır. Diğer bir etnik gruba karşı ön yargı ırkçılığa, diğer cinsiyete karşı ön yargı cinsiyet ayrımcılığına kadar gidebilir. Ön yargılar insan zihninin etrafına duvarlar örer, zihnin değişimini, gelişmesini ve genişlemesini engeller.

Korkular: Korkular iç özgürlüğün en büyük düşmanlarıdır. Kaybetme korkusu, diğerlerinin onayını yitirme korkusu, gelecek korkusu, ölüm korkusu bunlardan sadece birkaç tanesidir ve bunlar var olduğunda artık özgürlükten bahsetme mümkün olamaz. Korkuya köle olmuş bir zihin, korkunun yarattığı karanlık içinde artık hiç bir şeyi açıkça göremez ve doğru kararlar alamaz. Korkularımızı keşfetmeden ve onların köklerini bulup yok etmeden yani korkularımızdan kurtulmadan özgür olamayız.

Öfke: Öfkenin hâkim olduğu bir zihin, özgürlüğünü tamamen yitirmiştir. Bu zihin sadece öfke tarafından yönetilir ve düşünme ve anlama kapasitelerini yitirir. Öfkeli bir zihinle iletişim tamamen kopar çünkü onun için tek bir gerçek kalmıştır o da öfkesini tatmin etmek. Özgür zihni gökyüzü ile eşleştirdiğimizde öfkeli zihni daracık bir kafesle hayal etmek doğru olacaktır.

Yanlış Görüşler: Hayatın sorularını derin bir şekilde araştırmak ve anlamak yerine sağdan soldan duyduğumuz kanılara göre dünya görüşlerimizi oluştururuz. Ne olduğunu bilmediğimiz bu görüşler tekrarlandıkça güçlenir ve hayatımızı yönetmeye başlar. Bunlar zihnin etrafında yeni duvarlara dönüşür çünkü onların dışındaki görüşlere var olma imkânı vermezler. Mesela; maddi zenginliğin özgürlük getireceği yanlış görüşü gibi. Özgür olabilmek için tüm bir hayatı daha zengin olmak adına harcayabiliriz ve sonunda zengin olabiliriz ama özgür değil! Hangi kuş altın bir kafesi göklere tercih edecektir! Yanlış görüşler üzerine kurulu bir hayat istediğimiz sonuçları elde edemeyeceğimiz için hüsranla sonuçlanır.

Kıskançlık: Kıskanç zihin ne kadar çok acı çeker! Sürekli kendini diğerleri ile karşılaştıran ve onlar ile yarış içinde olan biri için hayatında özgürlüğün pek önceliği yoktur. Önemli olan bir yarış içinde olmaktır ve başkalarının malları, sıfatları, işleri, nitelikleri her zaman kıskançlık nedenidir. Zihin artık başka bir yıkıcı gücün kölesi olmuştur.

Arzu ve Bağımlılıklar: Arzu bağımlılığı yaratandır. Bir şey sürekli arzulandığında bağımlılığa dönüşür yani arzu güçlenir ve zihni yönetmeye başlar. Bağımlılıklar zihni bağlayan ipler gibidir. Bir ipe bağlanan zihin, ip her çekildiğinde veya gerildiğinde acı duyacaktır yani bağımlı olduğu şeye ulaşamadığında, ulaşıp onu kaybetme korkusu ile yaşamaya başladığında ve ulaşıp onu kaybettiğinde acı çekecektir.

Alışkanlıklar: Zihin alıştığı şeyleri bırakmak istemez çünkü bu şekli ile devam etmek kolaydır ve çaba gerektirmez ancak alışkanlıklar özgürlüğün diğer bir düşmanıdır, özellikle zihinsel alışkanlıklar. Eğer hep aynı şekilde düşünüyorsak ve aynı fikirlerle yetiniyorsak, yeni şeyler öğrenmek için çaba göstermiyorsak zihnimizi nasıl değiştirebilir ve geliştirebiliriz? Alışkanlıkların kölesi bir zihin kemikleşmiş ve katılaşmış bir zihindir. Özgür bir zihin ise plastik özelliği olan yani sürekli değişime ve büyümeye açık bir zihindir.

Özgürlüğümüz ne kadar artarsa o kadar bağımsız hâle geliriz. Yani zihnimizi bağlayan ipleri artık yavaş yavaş kesmeye başlamış oluruz. Bu bağımsızlık, etrafımızdaki şartlardan toplumda hâkim olan ön yargı ve korkulardan bağımsız olmaya kadar dışsal ve içsel tüm alanları kapsar. Yani içinde yaşadığımız toplum ırkçı olmaya, batıl inançları artmaya veya arzularının peşinde koşan gözü kör birine dönüşmeye başladığında özgür bir insan bunlara direnebilecek ve kendi değerlerini koruyabilecek güce sahip olabilecektir.

Özgürlük eksikliğinin bir işareti de seçeneklerin azalmasıdır. Köle olan bir zihnin karar verme aşamasındaki seçenekleri sınırlıdır ama özgür bir zihin daha çok seçenekleri görebilecek ve seçebilecek yani sonunda özgürlüğünün tadını çıkaracaktır. Örneğin ailesinin isteklerine köle olmuş birisi onların istediği mesleği seçecek, onların istediği kişiyle evlenecek, onların istediği bir hayatı yaşayacaktır. Ancak özgür bir zihin, ailesinden gelen isteklerin dışında başka seçenekler olabileceğini de görebilecek ve kendi hayatını belirleme gücüne sahip olabilecektir. Kısacası seçim özgürlüğü ancak özgür zihinler için geçerlidir. Köle olan zihinlerin dışarıdan birçok seçenekleri varmış gibi gözükse de diğer seçenekleri göremediklerinden seçenekleri sınırlı olacaktır.

İç özgürlükten yoksun olan bir insan dış şartlara daha bağımlı olur. Koşulların değişmesi, beklenmedik fiziksel zorluklar bu kişileri hemen öfkelendirir ve saldırgan hâle getirir çünkü dış dünyaya çok bağımlı olduklarından zihinsel sakinliklerini ve huzurlarını kolayca kaybederler.

Zihinsel köleliğin bir başka şekli de kavramlar okyanusunda boğulan zihindir. Yani bilgi oburluğu gibi sadece tüketen ama seçici olmayan bir zihindir kastettiğimiz. Zihnini kavramlarla dolduran ve bunları sadece yüzeysel olarak bilen ancak gerçek anlamda bilmeyen bir zihin. Bu durum, kavramlara köleliği yaratır. Zihin kavramlara dayanarak düşündüğüne göre yüzeysel kavramlar yanlış görüşleri ve düşünme şekillerini yani bağnazlığı ortaya çıkaracaktır. Bu bağnazlık bir öğretiyi, ahlaki görüşü veya dini şekilsel ve yüzeysel olarak takip eden insanlarda görülebilir. Fikirler anlaşılıp tecrübe edildiğinde, hayatın bir parçası yapıldığında bilgeliğe, aksi hâlde zihinsel bir zincire dönüşür.

Özgürlük hediye edilemez, parayla satın alınamaz, doğuştan sahip olunamaz ancak kişinin kendi çaba ve gayretleriyle yavaş yavaş elde edilebilir. Her birimiz kendi ellerimizle ve zihnimizle özgürlüğümüz için çalışmak zorundayız.

Özgürlüğün zirvesi yaşam ölüm döngüsünden kurtulmak yani ölümün ötesine geçmektir. Doğu öğretilerine göre yaşama gelişimizin asıl nedeni, yarattığımız maddeye köle olmuş olan zihindir. Neden olduğumuz birçok arzular, korkular, öfkeler tezahür etmek için bizi tekrar yaşama sürükler. Yeni yaşamda bu, korkuları, arzuları ve öfkeleri daha da çoğaltır ve güçlendiririz yani onlara daha fazla köle olan bir zihni yaratırız ve onun gücü altında sürekli acı çekeriz. Bu süreci fark edip durdurmaya ve değiştirmeye çalışıncaya kadar köleliğimiz devam edecektir. Bu nedenle paha biçilmez öğüt olarak ‘Kendini Tanı!’ bizim başlangıç noktamız olmalıdır. Ancak köleliğini fark eden birisi ona karşı mücadele edecektir ve özgürlüğü aramak için yola çıkacaktır.

Güner Örücü