şiir

ÂŞIK DAİMİ – KAİNATIN AYNASIYIM

Âşık Daimi 1932 yılında İstanbul’da doğar, aslen Erzincan’ın Tercan ilçesindendir. Ali Babaoğullarından Baba Daimi, Birinci Dünya Savaşı sıralarında İstanbul’a göç eder. Âşık Dami’nin iki dedesi de saz şairidir o nedenle saz çalmayı ve söylemeyi kolayca öğrenir. Bir süre sonra da kendi deyişlerini okumaya başlar.
İstanbul’dan ayrılarak bir süre baba diyarında kalan âşık 1950 yılında evlenir ve iki kızı ile iki oğlu dünyaya gelir. 1962 yılında bir daha dönmemek üzere İstanbul’a yerleşir.
TRT Genel Müdürlüğü’nce açılan sınavı kazanır. O tarihten sonra kaşeli sanatçı olarak görevini sürdürür. Zaman zaman yurtiçi ve yurtdışında konserler verir. 17 Nisan 1983 tarihinde aramızdan ayrılan Âşık Daimi’nin en çok bilinen eserleri Ne Ağlarsın, Seherde Bir Bağa Girdim, Bir Seher Vaktinde’dir.

Kainatın aynasıyım
Madem ki ben bir insanım
Hakkın varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanım

İnsan hakta hak insanda
Arıyorsan bak insanda
Hiç eksiklik yok insanda
Madem ki ben bir insanım

İlim bende kelam bende
Nice nice alem bende
Yazar levhi kalem bende
Madem ki ben bir insanım

Bunca temmenni dilekler
Vız gelir çarkı felekler
Bana eğilsin melekler
Madem ki ben bir insanım

Tevrat’ı yazabilirim
İncil’i dizebilirim
Kuran’ı sezebilirim
Madem ki ben bir insanım

Enel Hak’ım ismim ile
Hakka erdim cismim ile
Benziyorum resmim ile
Madem ki ben bir insanım

Daimi’yim harap benim
Ayaklarda turap benim
Aşıklara şarap benim
Madem ki ben bir insanım

MUSTAFA KILIÇ

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Hicri 115, Miladi 18 Mayıs 1703 yılında Hasan Kale’de dünyaya gelen İbrahim Hakkı Erzurumlu bir derviştir. Yazdığı eserlerde ilim ve dini bilgileri birleştiren Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın manevi eğitimi babası Osman Efendi ile başlar fakat gerçekte ileri bir dereceye ulaşmasını Aydınlar bucağındaki ilim hayatına borçludur.

İbrahim Hakkı’yı amcasının yanına bırakan babası mürşid-i kâmil bulmak arzusuyla seyahate çıkar. Aradığı bu kâmil insanı Aydınlar’da İsmail Fakirullah’ın kişiliğinde bulur. Oğlunu da daha sonra İsmail Fakirullah’a takdim eder. Fakirullah, İbrahim Hakkı ’nın şeyhi olacaktır. Babası ile şeyhi arasında geçen aşağıdaki olay, İbrahim Hakkı ’nın manevi eğitimi hakkında güzel bir örnektir; bir gece oğluyla birlikte Fakirullah’ ın yanından ayrılmakta olan Osman Efendi, ısınmak için alacağı ateş parçalarını elinde taşımak ister ve onları alır fakat şeyhi ona ateş parçalarını kürekle taşıması ikazında bulunur. Bunun sebebini soran İbrahim Hakkı’ya babası “kerametleri herkese göstermemek lazım geldiğim” söyler.

Hayatının büyük kısmım şeyhinin yanında geçirir İbrahim Hakkı, İsmail Fakirullah’ın müridi olmaktan gurur duyar ve ancak şeyhinin kendisine verdiği ilham, eğitim ve bilgiler sayesinde böyle kıymetli eserler verebildiğini övünerek söylemektedir.

Yaşamının sekiz yılı Müftü Hazık Efendi’nin yanında farsça dersleri alarak, ebced hesabıyla tarih düşürme ve şiirler yazmayı öğrenerek geçti.

1728 yılında dokuz yaşında başlayan tasavvufi hayatı Erzurum ve çoğunlukla da Aydınlar bucağında geçer.

Manevi hayatında önemli bir yer tutan Şeyhi İsmail Fakirullah bir mürşid-i kâmildir. Maarifetname’de yazılanlara göre her işini kendi yapan şeyh, üzüm sepetlerini bile omuzlarında taşırdı. İbrahim Hakkı’nın anlattıklarına göre gece uyumaz, gündüzleri oruç tutardı. Daima Allah’ı düşünür, O’nu zikrederdi. Bu ona zevk ve kuvvet verirdi.

Kırk yaşına geldiği zaman garip bir hal içinde huyu değişmiş olarak, kırk gün devam eden baygınlık hali geçirmiş ve o günden sonra da ölünceye kadar hayatına ölçülülük hâkim olmuştur. Kırk sekiz yaşlarına doğru bir mağaraya inen şeyh, İbrahim Hakkı’ya göre orada mana meclisinde velilerin ruhlarıyla buluşmuş; aşk ve sevgi şarabından içerek görünenlere hayran, aşk denizine dalmış ve kendinden geçmiştir. Bundan soma sekiz yıl yalnızlık içinde yaşadığı bir dönem başlamıştır.

Eserlerini yazmasında tasavvuf hayatında da sürekli yer alan bir ilke etkin oldu. Bu Kuran-ı Kerim’de de geçen “Nefsini bilen Allah’ını bilir” ilkesidir.

Yaşam insanın nefsini bilmesi ile ışığa açılan uzun bir yoldur. İnsanın Rabbini tanıması için önce kendini tanıması, bunun için de diğer ilimlerin bilinmesi gerektiğine inanan İbrahim Hakkı’nın birçok alanda kitaplar yazmış olması doğaldır. Bu öğüt dinler ve zamansız felsefe tarihinde karşılaştığımız bir öğüttür ama bu öğütün kerameti nedir?

Erzurumlu İbrahim Hakkı kendini tanımanın bir yolu olan tasavvufa yönelir. Bilinen eserlerinin en büyüklerinden kısaca bahsedersek;

Divan: 1754 ’ de yazılmış Türkçe eseridir. Bu eserde dualar, kasideler, aşkname ve bir de naat(Peygamberin hayatım öven eserlere verilen addır) mevcuttur. Dünyada her şey ona Allah’ı hatırlatır ve eseri bu hatırlayışlarla doludur.

İrfaniye: 1760 yılında üç dilde (Türkçe, Arapça, Farsça) yazılmıştır. Bu eseri şu hadisi açıklamak için yazılmıştır; “Nefsini bilen Allah’ını bilir”.

İnsaniye: Bu eserinde Allah’ın birliğine ait şiirler bulunur.

Eserlerinden Maarifetname içerik olarak ansiklopedik bir eser sayılsa da çeşitli konulardaki ilginç fikirleri ile insana birçok ilimde ilk basamakları oluşturacak güçtedir. İbrahim Hakkı’ya göre kendini tanımak ancak sosyal ve müspet ilimlerin bilinmesi ile mümkün olur. O halde önce Allah’ı tanımayı (Marifetullah) bize sağlayacak olan bilimleri bilmeliyiz.

İbrahim Hakla o güne kadar gelen birçok tasavvufi düşünceyi birleştirmeye çalışmıştır. Bilindiği gibi Maarifetname insanları aydınlatmak, yani nefsini tanımak gayesi ile kaleme alınmıştır.

Maarifetname’de ahiret hayatı, kâinatın yaratılışı, kâinattaki çeşitli ilahiyetler, bunların kâinatı idare etmesi ve düzenlemesi, peygamberler, melekler, gökler ve yerler, yedi deniz arasında bulunan Kaf Dağı, güneş ve ay, kar, yağmur, yedi tabakadan meydana gelen toprak, cehennem, tavus kuşu, on iki bin senede 120 peygamber, öldüren cinler, yedi iklimden alınan toprak karışımı olarak en güzel surette yaratılan Âdem peygamber, şeytanlar ve pek çok kıyamet alametleri gibi çeşitli konulardan bahsedilir.

Maarifetname evrimden (istihale) bahseder: madenlerden bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara sürekli hareket halinde olan bir evrimden konuşur. Evrim bir daire gibi İlahi Nur İlk akıldan inip çeşitli evrimlerden geçerek ve aynı zamanda yükselerek yine aynı noktaya İnsan-ı Kamil olarak dönen bir bilinç hareketidir. İlahi Nur birlik mertebesinden akıllar üzerine, oradan da nefisler üzerine, oradan da gökler üzerine, oradan da bitkiler üzerine oradan unsurlar ve toprak üzerine taşıp iner. İşte bu iniş noktasına mebde(başlangıç) ve inişe de kavs-ı nüzul denir. Sonra bu Nur, topraktan madenlere, oradan bitkilere, oradan hayvanlara, oradan da insan-ı Kâmil’e hatta Allah’a kadar çıkarak yükselir. Bu son nokta mead (son) diye adlandırılır ve çıkışa da kavs-ı rücu denir.

Aritmetik ve geometri disiplinlerinden bahsedilir. İlm-i heyet(astronomi) biliminden konuşulur. Kuran-ı Kerim’de “Niçin gözlerini göklerin ve yerlerin saltanatına ve Allah’ın yarattığı şeylere doğru çevirmiyorlar…?” diye soran Kuran’ı dinleyen İbrahim Hakkı evreni çeşitli yönlerden inceleyen ilimleri Maarifetname’de ele alır.

Anatomi nefsi öğrenmenin, dolayısıyla Allah’ı tanımanın (marifetullah) anahtarıdır, insan vücudunun çalışması, sindirim olayı, ana rahminde çocuğun gelişimi, insan hayatının dört bölümü evreni anlamımıza yardımcı olacaktır.

Maarifetname’ye göre insan anatomisi hakkında verilen tüm bilgiler insan denen yaratığın ne derece olağanüstü olduğunu gösterir. Bu ise her şeyin Yapıcısı ve Yaratıcısı Allah’ın büyüklüğünü(Cemal) ne güzel bir biçimde ifade eder.

Bilmek, öğrenmek, tanımak fiillerinin anlatmak istediği nedir? Bu fiiller hangi nesneler ile kullanılır? Tanımak insanın kendisinden başlar yıldızlara kadar evrenin birçok parçasını içine alan bir tanımadır. Neden çok eski zamanlardan beri tüm eski ve kutsal metinler insana kendini ve doğanın her bir parçasını tanıması öğüdünde bulunurlar. Kendini tanıması neden insanoğluna yüzlerce yıldır tekrarlanmıştır? İnsanoğlu bu öğüdü tutmamakta mıdır?

“Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu” diye yazar Kuran-ı Kerim. Buradaki “bilme” insanın kendisini bilmesidir. “İlim Çin ’de bile olsa arayınız”, “İlim peşinden koşmak her Müslümanın üzerine farzdır”, “Beşikten mezara dek ilim isteyin ” der Hz. Muhammed. Neden bilmenin bir aracı olan ilmi aramamızı, bulmamızı, elde etmemizi öğütler? Erzurumlu İbrahim Hakkı da böyle bir ihtiyaçtan dolayı insanı ve evreni çeşitli açılardan anlamaya yarayan tüm ilimlerle ilgilenmiştir. “Kendini Tanı” sihirli formülünün ardında koşmuş, bu öğüdün kerametini bulmaya yaşamım adamıştır.

Kuran-ı Kerim birçok ayetinde Kâinatı yaratan Cenab-ı Hakk’ın bu yüksek eseri üzerinde derin düşünmeyi, bu âlemi sırf kendisinin bilinmesine yardımcı olsun diye yarattığını ve bütün varlıklarda görebilen gözler için hikmetlerle dolu gizlilikler bulunduğunu ve kendi birliğini idrake kullarını teşvik ettiğini yazar.

Öyleyse bu yüksek eseri anlamaya çalışmak insanın ödevidir. Bu büyük eser insanın bedeninden yıldızlar âlemine, madenlerden bitkilere ve hayvanlara kadar evrenin tüm boyutlarıdır. Evrenin değişik yönlerinde çalışma yapıp anlamaya çalışan tüm disiplinler bu yüce eseri tanımaya yardımcı olurlar.

Anatomi bunlardan birisidir ve bedenlerin yapılışını bildiren ilimdir. Şafii önce bedenlerin ilmi sonra dinlerin ilmi demiştir. Beden bilgisinden Allah’ı bilmeye ve onun kudret ve azametini öğrenmeye çalışanlar, Allah bilgisine erişirler.

Anatomi öğrenmenin faydalan şunlardır; Cenab-ı Hak vücud binasını yapımında ve işleyişinde en ufak bir eksiklik bırakmadan en mükemmel şekilde kurmuştur. İnsanoğlu mükemmelin ne olduğunu nasıl bilebilir? Kendisine en yakın mükemmel yapıyı tanıyarak bilebilir. Kendisine en yakın mükemmel yapı da bedenidir. Öyleyse bedeni tanımaya çalışarak mükemmelin ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır. Bedendeki mükemmeli tanıyan Allah’ı da bir yönüyle, tanımaya başlayacaktır. Cenab-ı Hakkın kurduğu bu vücudun mükemmelliği yalnız insana mahsus değildir, belki de on sekiz bin âlemi kapsar der İslam Felsefesi.

Anatomi ilmi, insanın nefsini tanımasının, bu yönde marifetullah’a (Allah’ı bilme) varmanın anahtarlarından birisidir fakat  nefs bilgisi Allah bilgisine oranla güneşten bir zerre, denizden bir damla gibidir.

Maarifetname’ye göre beden ve ruh diye iki kısımdan oluşan insanda beden bir merkeptir, Ruh onun binicisidir. Yaşamın amacı ise Allah’ı bilmektir. Öyleyse bir sanatçıyı görmeden eserinden tanımaya çalışmak gibi Allah’ı da eserlerinde tanımaya çalışmak insanoğlunun işidir.

Bir insan kendi beden ve nefsini (ruhunu) idrak etmeden Allah ’ı bilemez.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname’de insanın vücudundaki bazı sanatları ve organların özelliklerini anlatmaya başlar. İnsanın en büyük organı kalp, en küçüğü de cilttir. Kalp Allah’ın evidir. Kâinat ilmi beden ilmine yardımcı olduğu gibi, beden ilmi de kalp ilmine yardımcı olmakta ve yol göstermektedir. Bedenin yaratılışında sayısız nice olağanüstü sanatlar, garip hikmetler süslü renkler, çeşitli hizmetler vardır. İnsanların çoğu içte ve dışta bulunan bu organların her birinin lüzum ve faydasını psikolojik, zihinsel ve ruhsal yönlerini bilmez.

Mesela insan vücudunda nice kemik, sinir, damar ve milyonlarca hücre vardır. Her birinin biçimi, şekli ayrı olup, her biri ayrı bir iş için yaratılmıştır. İnsanların çoğu bu organların inceliklerinden ve görevlerinden habersizdir.

İnsandaki ruh eylemleriyle bedenlenir fakat kendisi bedenden ayrıdır çünkü ruh mücerret (soylu) bir cevherdir ve bu haliyle sonsuzdur. Beden ise her an değişmektedir ve ölümlüdür. Beden değiştiği halde ruhun aynı kalmasının sebebi onun yüksek âlemlerden gelmiş olmasıdır. Ruh daima aynı kalır ve sonsuzdur, beden ise aşağı âlem olan kevn ve fesat (oluş ve bozuluş) âleminin bir parçasıdır. Evrende değişen ve değişmeyen iki cevherden bahsedilir, ruh değişmeyen cevhere aittir, beden ise değişen cevherden meydana gelmiştir. Beden zaman içinde bir baştan sona yenilenmekte, yani çoğu erimekte ve yerine yine aynı maddeler dolmak suretiyle değişmektedir.

Eski metinlerde bahsedilen cehalet, insanın kendini tanıma konusunda bulunduğu bir cehalettir öyleyse savaşılması gereken cehalet insanın kendini tanıması yolunda bulunmaktadır.

İnsan kendini bilmezse, görmezse ve kendi hakikatine ermezse hem bu dünyada hem de diğer dünyada kör kalır. Kör kalmak cehalet içinde bulunmaktır. İnsanlığın bu cehaletini yenmesi için tarih boyunca peygamberler, veliler, âlimler çalışmışlardır ve insanlığı bilgisizlikten kurtarmaya ve nefis bilgisi aracılığıyla Allah’ı bilip tam kullardan olsunlar ve sonsuza dek onunla kalsınlar diye savaşmışlardır.

(Nefsini bilen Allah ’ı bilir çünkü insan ruhu bir aynadır. İnsan evrenin bir küçük örneğidir. Küçük evreni bilen büyük evreni de bilebilecektir.

İnsan kendi vücudunu nasıl idare ettiğini düşünerek Allah’ın âlemi nasıl idare ettiğinin idrak yolunu bilebilir. İbrahim Hakkı buna bir örnek verir. Mesela kâğıda Bismillah yazmak istersen evvela kalbine onu yazmak eğilimi doğar, sonra bu istek akla ulaşır ve hafızadaki Bismillah sözünün hayalini canlandırır. Sonra bu hayal, bir sinir aracılığıyla parmakların ucuna gider, sonra parmaklar irade kuvvetiyle ve diğer organların yardımıyla kâğıda Bismillah kelimesini yazar. Allah’ın yüksek iradesi de bir şeyi yaratmayı dileyince evvela iradesinin eseri Arş’ta belirir sonra İlk akıl aracılığıyla o iz Kürsiye varır ve Levh-ı Mahfuz’da görünür sonra madde cüzlerine indirilir sonra feleklerin hareketi, güneş ve yıldızların ışıklan aracılığıyla tabiatın sıcak, nem, soğuk ve kumsundan istenen meydana gelir. Nasıl kâğıt o harfleri saklıyorsa tabiat da o şekilleri saklar. İnsan aklı İlk Akıl ’a, hafızası Levh- ı Mahfuz’a, sinirleri Meleklere, parmak unsurları, duyu organları Güneş ve Yıldızlara, yazı araçları Tabiata, yazılmış satırlar da Bitki, Hayvan ve Madenlere benzer.

Bu örnekten de anlıyoruz ki Cenab-ı Hakk bu âlemi nasıl idare ettiğini idrak etmesi için ruha bedeni idrak etmek ve kendini bilmek kudretini vermiştir. Kuran-ı Kerim’de de kullarına kendisini bilip tanımalarını teşvik eden ve öğrenme yolunu gösteren birçok ayetler indirmiştir.

Bir Hadis-i Kutsi’de “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve beni bilsinler diye halkı yarattım” buyurmaktadır. Küçük evren olan(insan) ve büyük evren(kâinat) bir hazine gibi bilinmeyen yönler ile doludur. İnsanoğlu elindeki araçlar ile bu hazineyi tanımaya, bilmeye gayret etmelidir. Üzerini örten cehaletten ancak çalışıp, gayret ederek kurtulabilir.

İnsan evrenin özetidir, âlemin küçük bir modelidir. Bu küçük modeli ve evreni anlamaya çalışan insanlık tarihinde İbrahim Hakkı gibi birçok âlim, filozof bu konuda çalışmış, hayatını buna adamıştır. Bizler de âlimlerin, filozofların, hocaların tecrübelerinden ve öğretilerinden faydalanarak, kendi cehaletimizi yenmek için çalışmalıyız.

Güner ÖRÜCÜ

Kaynakça:

* Abdulkudüs Bingöl Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın İlim Anlayışı (Felsefe Dünyası Sayı:9)

* Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname (Çev. Turgut Uyar)

* Hayrani Altıntaş Erzurumlu İbrahim Hakkı (Araştırma-İnceleme Dizisi, MEB. Yayınları)

* Mustafa Yıldırım Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın İnsan Anlayışı (Felsefe Dünyası Sayı: 10)

 

BEN, ATTİKE’Lİ…

Aegeus’un fırtınalı denizinde

Matemin yelkenlerini açıyorum

Yazgıma ödevin dümenini tutmak düşmüş

Dönüyor yüzümü zorluğa, meydan okumaya

Erdemin pruvasıyla dalgalar kırıyorum

Kader bu…

Matemin içinde yol almak, mateme karşı

Aklımda tanrılarla savaşmak dahi var

Onlar verecek değil yazgımı

 

Felaketin acısı yok üstümde

Ne zorluk korkutur beni, ne zorbalık

Bir, kaderimi bilir tanrılar

İşte ben, Attikeli!

Onu almaya geldim.

 

Ben, kendi ayaklarıyla kurban edilmeye gelen…

Niyetim gerçek bir kurban vermek, kendimden

Büyük ve gizli labirentinde yaşayan ölümden

Bu çürümüş, yönsüz dünyayı tanımazken

Onda bir yol bulmaya geldim.

 

Körpe ruhları ölüme, unutmaya yem edilmiş

Gençlikleri korkuya, endişeye terk edilmiş

Ölümü gösterip yaşamlar hapsedilmiş

Ölümün karşısında yaşamaya geldim

 

Temizler temizim çizdi yolumu

Cesaretle attım adımı

Kuşandı tüm silahlarıyla ruhum da

Cenk ile cenk etmeye geldim.

 

Açtım da büyülü iğini Ariadne’min

O gösterdi benden bana giden yolu

Çözdüm dâhice karmaşasını Daidalos’un da

Ödedim kefaretini, lanetlenmiş Minos’un

Özümde özümü saklayanı bularak, yenip de

Ben olmaya geldim.

 

İndim o gölgeler dünyasının merkezine

Şüphe yok, kaderimi ben seçtim.

Yenilgilerin kefaretiydi bu, ödedim.

Güreştim çirkin ve güçlü devle

Kendimi alt ettikçe, onu da alt ettim

 

Borcuydu atamın krallığının bu

Ruhuydu insanlığımın

Savaştan kaçarak yaşanmazdı çünkü

Gölgelerle savaşmadan ışığa çıkılmazdı

Yurdumu tinin ışığına taşımaya geldim

 

Bir Theseus vardı diyecekler

İnsanlığın yanında ve önünde çarpışan, direnen

Direnmeye devam edecek, görecekler

İradesi ve cesaretiyle onu daimi genç bilecekler.

 

Tüm bunları ruhuma o koydu

Ah, Dionysos’a terk ettiğim yüceliğim

Ariadne’m, temizler temizim.

 

Ruhun yüceliğini o gösterdi

Bir tiranın yanında açan bir kutsal çiçekti

Onda iyiliğe inandım, zarafete

Onda buldum bu bilgeliği

Yol, bilinmez değildi

 

Işıltısı, hiçliği boğdu

Aşkının önünde, yanında korkuya yer yoktu

Tecrübenin ipiyle örülmüştü o iğ

Bana inanmak sadece, cüret etmek düşmüştü

 

Ben, Attikeli Theseus

Bir kralın oğlu.

Ama soyluluğu atasından değil,

ruhunu doğuran bir kadından gelen.

Kaç yaşam sürecek olsa da ona,

İnsanlara duyduğu aşkın izinden giden…

 

Ben, Attikeli Theseus

Atina Kralı

Yazgım, yeryüzünde aramak bir yıldızı.

 

Kemal KARADAYI

 

SHALOTT’LU HANIMEFENDİ ÜZERİNE FELSEFİ BİR YORUM

Tüm toplumların tarihinde efsaneler hep karşımıza çıkar. Dünya’da nereye gidersek gidelim efsaneler, hikâyeler, mitlerle karşılaşırız. Bunlar bir anlamda birçok kuşakların hafızasında korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu efsaneler toplumun zaman içinde edindiği tecrübeleri ve bilgeliği içerir. Hikâye şeklinde olduğundan kulaktan kulağa kolayca aktarılmış, kolay ve sevildiği için de hafızada kalmıştır.

“Shalott’lu Hanımefendi[1]” Kral Arthur efsanesi ile ilişkilidir. Bu efsane sanat ve edebiyat çevreleri üzerinde uzun bir süre büyük bir etki uyandırmıştır. Onunla ilgili yazılmış şiirler vardır, en meşhurlarından birisi de şair Alfred Lord Tennyson’a aittir ve bu makalede yorumlayacağımız şiirdir. Resim dünyasında bu efsanenin çeşitli sahneleri birçok kez resmedilmiştir.

Kral Arthur efsanesinin Hristiyanlık öncesi döneme ait olduğu kabul edilir. İdeal bir yönetici ve yönetim şekli açısından bütün toplumların her zaman hayali olmuştur.

Efsaneler sözel geleneğin bir parçasıdır ve bir tür bilgelik ve yaşam deneyimi içerirler. Bu nedenle her biri ayrı ayrı felsefi açıdan incelenmeye ve yorumlanmaya değerdir.

Örneğin, Kral Arthur efsanesinde Camelot; adalet, gerçek ve güzellik tarafından yönetilen ideal bir ülkeyi temsil eder. Kral Arthur da adalet, gerçek ve güzelliğin bedenleşmiş hâlidir. Tennyson “Camelot” kelimesini şiirinde biri hariç bütün kıtaların sonunda tekrarlar. “Camelot” mükemmel yani ideal ülkedir, insanlığın hedefidir, herkesin ulaşmayı hayal ettiği yerdir.

Yuvarlak Masa Şövalyeleri Camelot ülkesinin kabinesidir. Bunlar şövalyelerdir ama sadece savaşmayı bilen değil ama içlerinde adalet, gerçek ve güzellik değerlerini geliştirmiş kişilerdir ve bu değerler aracılığıyla hareket ederler. Şövalyeler insanlığı adalet, gerçek ve güzelliğe ulaştırmak için savaşırlar, hayatlarını buna adamışlardır. Bir anlamda şövalyeler filozoflardır çünkü adalet, gerçek ve güzelliğin sürekli arayışı içindedirler ve onu gerçekleştirmeyi çalışırlar. Şövalyeler insanları yıldıran ve acı çekmelerine neden olan öfke, şiddet, nefret, açgözlülük ve bencillik gibi yıkıcı güçlere -ki efsanelerde canavarlar olarak temsil edilirler- karşı savaşırlar. Şövalyeler her zaman zulüm görenlerin ve muhtaç olanların yanındadır çünkü diğerleri için merhamet ve sevgi beslerler. Yuvarlak masa birliğin sembolüdür yani etrafında birleştikleri değerlerin birliği.

Şimdi Tennyson’un şiirinden bazı mısraları yorumlayalım.

Shalott’lu Hanımefendi bir nehrin ortasındaki ada olan Shalott’ta bir kulede yaşayan bir kadının hikâyesini bize anlatır. Bu nehre paralel olan ve Camelot’a giden bir yol vardır. Şövalyelerle ilgili efsanelerde sıkça görülen bir konu şövalyelerden birinin bir kadına âşık olmasıdır. Aslında bu kadın kendisinde güzellik, iyi yüreklilik ve zarafeti bulduğumuz ruhun bir sembolüdür. Âşık olduğu kadının peşinde koşan şövalye ruhunun yani en iç varlığının arayışı içinde olan filozofu temsil eder. Kulede hapsedilmiş kadın, Platonik öğretilere göre bedene hapsolmuş ruh yani cehaletin mağarasındaki insandır. Nehir ve Camelot’a giden yolsa insanın kendisine yani gerçek varlığına yolculuğuna işaret eder.

Shalott’lu Hanımefendi, kulenin etrafında yaşayan insanlar için periye benzer biridir. İnsanlar onun sesini duyarlar; onun hikâyesini biliyorlardır ancak onu hiç bir zaman görmemişlerdir. Aynı ruhumuzla ilgili bildiğimiz ve duyduğumuz birçok hikâyelere rağmen bize bir peri gibi ulaşılmaz ve hayali bir varlık gibi gelir.

Gece gündüz orada

Parlak renklerle büyülü bir kilim dokur.

Kulağında bir fısıltı duyar,

Eğer Camelot’a bakmak için

dokumayı bırakırsa,

üzerine bir lanet gelecektir.

Lanetin ne olduğunu bilmez,

Ve bu nedenle durmadan dokur…

Kendisine hiç bakmaz   

Shalott’lu Hanımefendi.

Her gün, Shalott’lu Hanımefendi odasındaki aynaya yansıyan manzaranın resmini bir duvar halısına dokur. Lanetten dolayı dokumayı bırakamadığından, pencereye gidip dışarıya bakma imkânı olamaz ve manzaranın aynadaki yansımasıyla yetinmek zorunda kalır. Dokuma eski geleneklerde kutsal bir iştir. Örneğin eski Yunan mitolojisinde üç  “Kader[2]” tanrıçası karşımıza çıkar. Bunlar Clotho (eğiren), Lachesis (tahsis eden) ve Apropos’dur (geri döndürülemez olan). Bunlar, Doğu Geleneklerindeki Karma Yasasına[3] benzetilebilir. Eylemlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimizle kendi hayatlarımızı sürekli dokuruz bir anlamda; hayatta karşılaştığımız hem hoşa giden hem de acı veren her şeyin nedeni kendimize ait eylemlerdir. Lachesis; eylemlerimize, sözlerimize ve düşüncelerimize göre bize tahsis edileni verir. Sürekli durmadan dokuma durmadan yarattığımız Karmayı yani sonuçlarını daha sonra göreceğimiz etkileri işaret eder. Düşüncelerin, sözlerin veya eylemlerin olmadığı tek bir an yoktur, hatta uykumuzda bile eylem yapmaya devam ederiz, yani rüyamızda bile kızar, diğerlerini kırar ve incitmeye devam edebiliriz.

Shalott’lu Hanımefendi dokumayı bırakırsa lanet üzerine gelecektir; dokumayı durdurmak karmayı üretmeyi durdurmak demektir yani hiçbir negatif söz, düşünce ve eylemde artık bulunmamaktır. Geçmişte yapılan eylemlerin bir sonucu olarak insanlar kulede esirdir, yani hayata gelmeye mahkûmdurlar. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında esaret de ortadan kalkacaktır, yani bir tür Nirvana, sonsuz mutluluk hâli elde edilecektir. Sıradan insanlara lanet gibi gözüken şey manevi yolda olan birisi için kurtuluş ve mutluluktur. Kaderin üç tanrıçasının elinden kurtulmak yani kaderini aşmak mümkündür.

Tüm yıl boyunca önünde asılı olan

Berrak aynaya yansıyarak

Dünyanın gölgeleri ortaya çıkar.

Şeylerin yansımalarını aynada görmek Platon’un Mağara Efsanesi’deki gölgeleri bize hatırlatır. Platon bu dünyayı yansımalar ve gölgeler dünyası olarak tasvir eder yani gerçek olmayan, hayalimizin ürünü olan görüntüler dünyası olarak. Şartlanmış zihinlerimizden ve alışılagelmiş düşünme şekillerimizden dolayı bu görüntüler dünyasını gerçek sanarak, görüntülerin peşinde koşar dururuz. Bu görüntüler, aynı aynadaki görüntü gibi nedenlerin ve şartların sonucu olarak ortaya çıkar. Hayattaki görüntüler bizim yarattığımız şartlar ve sonuçlar nedeniyle zihnimizin ortaya çıkardığı görüntülerdir.

Shalott’lu Hanımefendi eğer pencereden doğrudan dışarıya bakarsa lanetlenecektir. Bu lanetten korkma toplumun genel akışına bireyi hapis eder, herkesin gittiği yolda gider, kalabalığın verdiği aldatıcı güvenle korkularından kaçar. Alışılagelmiş düşünce kalıplarına ve yollarına meydan okumak cesaret gerektirir. Ama ancak kendi yolumuzda yürürsek kendimizi keşfetme şansımız olabilir. Maceracı ve kâşif ruhlu olmamız gerekir yoksa yeni şeyler öğrenmek ve keşfetmek mümkün olmayacaktır. Alışkanlıklarımızı ve rutin yaşamımızı, ön yargılarımızı ve düşünme kalıplarımızı kırmak özgürlüğe açılan kapı olacaktır. İçine hapsolduğumuz dünyayı tıpkı etrafındaki kozayı ören ipek böceği gibi kendimiz ördük.

Shalott’lu Hanımefendi yansımalardan ve rutinden yorulduğu için lanetine meydan okur. Aynada gördüğü ve âşık olduğu şövalyesi Lancelot’a ulaşmak için dokumayı bırakır ve pencereden dışarı bakar. Aşk, kendini aramanın ve keşfetmenin itici gücüdür. Bu aşk bilgeliğe duyulan aşktır, maneviyatta ilerlemeye duyulan aşktır. Bu Gerçeğe, Adalete ve Güzelliğe duyulan aşktır. Aşk sayesinde alışkanlıklar ve rutin kırabilir.

Sonunda kuleyi terk eder ve nehirde bulduğu bir sala binerek kendisini Camelot doğru akan nehre bırakır. Hapis olduğu kuleyi terk etme cesaretini bulduktan sonra âşık olduğu şövalyeye, yani Gerçek, Adalet ve Güzelliğe doğru yolculuğa başlar. Yolculuğun sonunda, gülümseyen bir yüz ifadesiyle ölür çünkü ulaştığı yerde mutludur. Bu hapsolduğu dünyanın, cehaletin, gölgeler ve görüntüler dünyasının ölümüdür. Fiziksel ölüm, bir çeşit manevi dünyada doğmaktır.

Sanırım Shalott’lu Hanımefendi hepimizle bir şeyler paylaşıyor. Her birimiz zaman zaman onun gibi hissettik, hayatımızı değiştirmek istedik ama her zaman onun cesaretini kendimizde bulamadık.

Efsaneler içimizdeki derinliği korumak, ruhumuzla bağımızı sürekli canlı tutmak için bize yardım ederler, bize yaşadığımızı hissettirirler.

Shalott’lu Hanımefendi kendimize olan yolculuğa çıkabilmek için ihtiyaç duyduğunuz aşkı ve gücü hepimize vermesi dileğiyle.

Güner ÖRÜCÜ

DİPNOTLAR:

[1] İngilizce’de “The Lady of Shalott” İngiliz şair Alfred, Lord Tennyson (1809–1892) tarafından yazılmış bir şiirdir ve Kral Arthur efsanesindeki Astolatlu Elaine ile ilişkilidir.

[2] Moirai veya Moerae, Roma mitolojisinde Fateler.

[3] Her yapılanın bir karşılığı olduğu ilkesi ve hayatın bunun tarafında yönetildiği anlayışı. Halk arasında etme-bulma dünyası diye adlandırılır.