OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDAKİ FELSEFİ YÖN

Bu araştırmada, 1299-1922 yılları arasında varlığını sürdüren ve dünya tarihine pek çok etkide bulunmuş olan Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun ardındaki felsefi yön ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Her uygarlık, başlangıcıyla ilgili mitlere ve kuruluşunda rol oynayan bir ideale sahiptir. Roma’nın dişi kurt tarafından emzirilen Remus ve Romulus tarafından kurulması, Sparta’nın Herakles oğulları tarafından kurulması, Çin’in bilgelik ejderleri tarafından kurulması ve Eski Mısır hanedanlıklarının iki ülkeyi birleştiren firavun Menes tarafından kurulması; bu mitlere birer örnektir ve her biri, o toplumu bir arada tutan ideal ile ilgili bir fikir verir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda rol oynayan ideali ve bunun felsefi köklerini ortaya çıkarmak için önce Türk topluluklarının Orta Asya’daki yaşam tarzları, Anadolu’ya göçleri, İslamiyet’e geçmeleri, sonra Horasan Erenleri adı verilen bilgelerin ortaya çıkışı ve bu kişilerin Anadolu’nun Türkleşmesine ve Osmanlı Devleti’nin kurulmasına sağladıkları katkı ele alınacaktır.

Orta Asya’da Yaşam

Tarihçilerin fikir birliğine vardıkları konulardan biri, Türklerin ana yurdunun Orta Asya olduğudur. Orta Asya’da yaşayan Türk topluluklarının inanç sistemleri arasında atalar kültü, Gök Tanrı kültü, totemizm ve Şamanizm sayılabilir. Atalar kültünde, toplumdaki yaşlı kişiler hayat tecrübelerinden dolayı birer bilge olarak görülür ve öğütlerine büyük önem verilir. Ölmüş olan bir atanın ruhunun da bu dünyadaki akrabalarına yardım etmeye ve onları korumaya devam edeceğine inanılır. Şamanizm’de toplumun ruhsal merkezi sayılan şaman, insanlar ve ruhlar arasında, yer ve gök arasında bağlantıyı sağlar. O hem ruhsal rehberdir, hem topluluğun şifacısıdır, erginlenme törenlerini yönetendir, bedenleri ve ruhları iyileştiren, insanlara yol gösterendir.

Gök Tanrı kültünde ise her şeyi yaratan ve her şeye hâkim olan Tanrı, gökte yaşar. O en kutsal olandır, bu yüzden kutsallık atfedilen şeyler gök renkli olarak tanımlanır. Örneğin Göktürklerin atası kabul ettiği dişi kurt, gök renklidir. Kurt, Orta Asya Türk topluluklarındaki en önemli sembollerden biridir. Bazı araştırmacılar kurdun, bir totem olduğunu düşünür. Savaşçı bir toplum olan ve cesaret erdemine (yiğitliğe) büyük önem veren Türklerde kurt, savaşçının sembolüdür. Türk ordusunda ismini kurttan alan savaş taktikleri vardır.

Pek çok Türk topluluğu kendi kökenini dişi kurda dayandırır. Dişi kurt, atadır. Aynı zamanda Türklerin Ergenekon’dan çıkışında onlara bir kurt yol gösterir. Oğuz Kağan Destanı’nda bir kurt, Oğuz Kağan’a gitmesi gereken yolu gösterir ve ordusuna liderlik eder. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçleri sırasında da göç kervanına bir kurdun yol gösterdiğine inanılır.

Kurt hem bir savaşçıdır hem de yol gösterendir. Bu kavram, Türklerin yaşam tarzına ve dünyaya bakışına o kadar işlemiştir ki; Anadolu’ya göç etmelerinde, İslamiyet’i kabul etmelerinde ve Anadolu’nun Türkleşmesinde alp erenler denen yiğit, savaşçı erenler ve ermişler, büyük rol oynayacaktır.

Horasan Erenleri

Türkler, 751 yılında Çinlilerle Abbasiler arasında gerçekleşen Talas Savaşı’na Abbasilerin tarafında katıldı ve İslamiyet’le tanıştı. Daha sonraki süreçte Türk toplulukları teker teker Müslüman olmaya başladı. Bu sırada Orta Asya’dan göçler de başlamıştı ve Anadolu’ya doğru göç eden pek çok Türk topluluğu söz konusuydu. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türkler toplu olarak Anadolu’ya yerleşmeye başladı.

Orta Asya’da göçebe bir yaşam tarzına sahip olan Türkler, Anadolu’ya göç etmeleriyle birlikte yerleşik hayata geçmişti. Daha önce Şaman inançlarına sahipken, artık Müslüman olmuşlardı. Çok büyük bir sosyal değişimin yaşandığı bu dönemde, Türklerin göç yolu üzerinde bulunan Horasan bölgesinde ortaya çıkan büyük bir tasavvuf akımı ve bu akımın yetiştirdiği erenler (Horasan erenleri olarak bilinirler), Türklerle birlikte Anadolu’ya göç edip, bu sosyal değişimin sindirilmesinde, aynı zamanda Moğol istilasıyla açılan yaraların sarılmasında, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında büyük rol oynamıştır.

İslamiyet’in batıni yani içrek yönü olarak tanımlanan tasavvuf, bu batıni hükümler çerçevesinde yaşanan bir hayat tarzı olarak ifade edilmiştir. Bu hayat tarzını benimseyenlere de sufi veya mutasavvıf adı verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Bakara 2/200; Âl-i İmrân 3/145; en-Nisâ 4/77; Hûd 11/15-16; el-Ankebût 29/64; eş-Şûrâ 42/20) müminlerin dünya hayatına ve maddi zevklere dalmamaları, manevi değerlere öncelik vermeleri konusundaki kuvvetli vurgu, sufilerin manevi hayata dünya hayatından daha fazla önem vermelerine yol açmış, bu yolda yürüyebilen bir mümin olabilmek, tasavvufun gayesi hâline gelmiştir.

Horasan’da Türk sufilik geleneğinin kurucusu kabul edilen Ahmet Yesevi, 1093-1166 yılları arasında bugünkü Kazakistan topraklarında yaşamıştır. Horasan Erenlerinin kökeni ona dayandırılır. Önce Aslan Baba isimli bir mutasavvıftan eğitim alan Ahmet Yesevi, hocasının ölümünden sonra Buhara şehrine gitmiş ve eğitimine orada devam etmiştir. Sonrasında Yesi şehrinde dergâh kurmuş ve hayatının sonuna kadar tasavvuf eğitimi vermiştir. Öğretilerini Divan-ı Hikmet isimli eserinde toplamış, genel olarak Allah sevgisi, ahlaklı olmak, nefs ile mücadele gibi konuları işlemiştir.

Ahmet Yesevi dergâhında yetişen erenlerden biri, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında büyük rol oynayan, Osmanlı Devleti’nin kurulmasında pek çok kuruma ön ayak olan Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Hacı Bektaş, 1210 yılında bugünkü İran topraklarında kalan Nişabur şehrinde dünyaya gelmiş ve küçük yaşta Yesevi dergâhına girerek eğitim almaya başlamıştır. 28 yaşındayken hocası ona, öğretiyi Anadolu’ya götürme ve orada yayma görevi vermiştir. Anadolu’da Nevşehir’e gelen ve orada bir dergâh kuran Hacı Bektaş, hayatının sonuna kadar bu dergâhta tasavvuf eğitimi vermiş ve bu yolda yürümek isteyen pek çok sufi yetiştirmiştir.

Hacı Bektaş’ın öğretisi temelde, Makalat isimli eserinde anlattığı dört kapı kırk makam kavramına dayanır. Kökeni Ahmet Yesevi’ye dayandırılan bu kavram, kişinin Allah’a ulaşma yolculuğunda geçmesi gereken bilinç mertebelerini ifade eder. Ayrıntıları bu çalışmanın kapsamını aşan bu öğretideki kapılardan kısaca bahsetmek gerekirse; ilk kapı olan Şeriat Kapısı’nda kişi cennete girebilmek için ibadet eder, yaptığı her şeyi kendi iyiliği için yapar. İkinci kapı olan Tarikat Kapısı’nda kişi daha yüksek bir bilinç seviyesiyle karşılaşır. Tasavvuf yolunda yürümeyi ve diğerlerine hizmet etmeyi öğrenir, diğerlerine hizmet edebilmek için kendi nefsiyle mücadele eder. Üçüncü kapı olan Marifet Kapısı’nda kendi nefsine hâkim olan sufi, bazı yetenekler geliştirir ve bunları yine kendi çıkarı için değil, diğerlerinin iyiliği için kullanır. Dördüncü kapı olan Hakikat Kapısı’nda sufi Allah ile bir olur, sonra bu tecrübeyi diğerleriyle paylaşmak için insanlara eğitim vermeye başlar. Hacı Bektaş’ın sistemi, kâmil insanlar yaratmak, bu yolla da kâmil toplumu oluşturmaktır.

Hacı Bektaş’la aynı dönemde yaşamış Horasan erenlerinden biri de bugünkü Afganistan sınırlarında kalan Belh şehrinde dünyaya gelen, sonra da Konya’ya göç eden Mevlana Celaleddin Rumi’dir. Konya’daki dergâhında dersler vermiş, mutasavvıflar yetiştirmiş, eserler yazmış ve binlerce insanın kalbine dokunmuştur. En önemli eseri sayılan Mesnevi, öğretisinin bütün unsurlarını içerir. O zamanlar hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olan Konya’da eğitim veren Mevlana, saray ve çevresine hitap ediyordu. Eserlerini, devletin resmi dili olan Farsça kaleme almıştı. Köy ve kasabalarda yaşayan Türkmenlere hitap eden Hacı Bektaş ise, eserlerini Türkçe kaleme almıştır. Burada iki eren arasında bir görev paylaşımı söz konusudur. İki farklı kitleye hitap etmişler, kimseyi öğretiden mahrum bırakmamışlardır.

Mevlana’nın derin öğretisi, aşağıdaki 7 öğüdüyle özetlenebilir:

1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

5. Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.

6. Hoşgörülülükte deniz gibi ol.

7. Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.

Horasan’da doğmamakla beraber, Anadolu’da birlik fikrinin kurulmasında, tasavvuf fikirlerinin yayılmasında ve Moğol istilası gibi karışık bir zamanda insanların sevgiye ve hoşgörüye yönelmesinde büyük emeği geçen eren, Yunus Emre’dir. 1240-1320 yılları arasında yaşamıştır. Kıtlık çeken köyüne buğday götürmek için Hacı Bektaş’ın dergâhına giden Yunus Emre, kendisine erenlerin himmeti teklif edildiğinde bunu reddeder ve buğdayı alıp köyüne doğru yola koyulur. Yolda yaptığından pişmanlık duyarak geri döndüğünde Hacı Bektaş onu, Taptuk Emre’nin dergâhına yönlendirir. Eğitimini Taptuk Emre’den alan Yunus Emre, Anadolu’yu karış karış gezmiş, insanların kalplerine Allah sevgisini yerleştirmiş bir halk ozanıdır. Anadolu’nun neredeyse her şehrinde bir Yunus Emre türbesi vardır, bu da halk tarafından ne kadar benimsendiğini gösterir. Şiirlerinde her zaman sevgiyi, hoşgörüyü ve birliği işlemiştir.

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmezsen bu nice okumaktır

Dört kitabın manası, bellidir bir Elifte, sen Elifi bilmezsen bu nice okumaktır.

Yunus Emre der hoca, gerekse var bin hacca, hepsinden iyisi bir gönüle girmektir.

Yunus Emre; Taptuk Emre, Barak Baba, Sarı Saltuk, Hacı Bektaş zincirinden gelmektedir. Dolayısıyla Yunus Emre’nin şiirleriyle aktardığı öğretide Hacı Bektaş’tan pek çok unsur görülebilir. Hacı Bektaş Anadolu’ya geldiğinde, yaptığı ilk şeylerden biri çeşitli zümreler oluşturmak oldu. Bu zümreler; Gaziyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Ahiyan-ı Rum’dur. Anadolu Savaşçıları anlamına gelen Gaziyan-ı Rum; beylikler döneminde, Moğol istilasında ve Anadolu Selçuklu yönetiminde Anadolu’nun savunması ile ilgilenen askeri bir birliğin çekirdeğini oluşturur. Askeri bir eğitim, ordu düzeni ve disiplini gibi konularda öne çıkan Gaziyan-ı Rum; barış döneminde bu konularda eğitim verirken, savaş döneminde yurdu savunur. Osmanlı Devleti’nde bu birlik, Yeniçeri Ocağı’na dönüşecektir.

Anadolu Bacıları anlamına gelen Bacıyan-ı Rum; savaşlarla ve istilalarla dolu bu dönemde öksüz ve yetim kalan çocukların bakımı ve eğitimi ile ilgilenen kadınlardan oluşur. Ayrıca aşevi görevi gören Bacıyan-ı Rum merkezleri, aynı zamanda kıtlığın hüküm sürdüğü bu dönemde Anadolu’da bir tane bile aç insan kalmamasını kendine görev bilmiştir.

Anadolu Ahileri anlamına gelen Ahiyan-ı Rum ise beylikler ve Selçuklu döneminde kılıç ve kalkan yapımı gibi orduya lojistik destek sağlamak için bir araya gelmişken, barış döneminde özellikle de Osmanlı Devleti’nde esnaf ve zanaatkârlar için bir meslek locasına dönüşmüştür. Kaliteli mal üretimi, dürüst ticaret gibi konularda uzmanlaşmıştır.

Bütün bu zümrelerin kurucusu olan ve başında olan kişiler, Hacı Bektaş’ın öğrencileridir. Gaziyan-ı Rum’un başında olan Abdal Musa, Bacıyan-ı Rum’un başında olan Fatma Ana, Ahiyan-ı Rum’un başında olan Ahi Evran, Hacı Bektaş dergâhında eğitim almış kişilerdir. Bu zümrelerin başındaki kişileri eğiten erenlere de Abdalan-ı Rum yani Anadolu Erenleri denmekteydi ki, onların başı da Hacı Bektaş’tı.

Bu üç zümreye ait olmak için sadece bu konuları iyi yapmak yetmiyordu, tasavvufta bahsedildiği şekliyle bir iç hayat yaşamak, bir yolu takip etmek gerekiyordu. Kişi, bir hocayı takip etmeli, ondan eğitim almalı ve belirli ahlaki kurallara uymalıydı.

Örneğin Gaziyan-ı Rum üyesi cesur olmalı, savaştan kaçmamalı, kendini koruyamayacak olanları onlara zulmetmek isteyenlere karşı korumalıdır. Bacıyan-ı Rum üyesi fakir ve kimsesizlere yardım etmeli, kendini hizmete adamalı, iyiliği yaymalı, insanları sevip onlara karşı hoş görülü olmalıdır. Ahiyan-ı Rum üyesi ise adil olmalı, işinde ve hayatında güvenilir olmalı, yaptığı iyilikten karşılık beklememeli, içi dışı özü sözü bir olmalıdır.

Bütün bu zümrelerde eğitim gören ve diğer insanlara hizmet eden dervişlere hitaben Hacı Bektaş’ın aşağıdaki öğüdü, hem aldıkları kişilik eğitimi ile ilgili fikir vermesi, hem de Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda değer verilen erdemleri göstermesi açısından önemlidir:

“Derviş! Doğru yola git, eğri yola gitme. Doğru yola gidene Veli derler, eğri yola gidene Deli derler. Hayırlı amel işle. Helal ye, gerçek söyle. Hatır yıkma, dünya için kaygı çekme. Hakkı batılı ayır, nefsini öldür. İlim tahsil et, vücudunu ıslah et. Biliyorum deme. Yetmiş iki taifeye bir nazarla bak. Hiçbir yaratığın canını incitme. Bildiğinin daha iyisini öğren, bilmediğini öğrenmeye çalış. Bildiğini çevrene öğret. Bilgin kişinin zekâtı, bilgisini başkalarına öğretmektir. Tanrı şüphede olanı sevmez, kibirde olanı sevmez.”

Ahiyan-ı Rum eğitiminden geçen ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşu açısından çok önemli bir yere sahip olan Şeyh Edebali, 1206 yılında Kırşehir’de dünyaya geldi. 12 yaşında tasavvuf eğitimi almaya başladı. Konya medresesinde müderris, daha sonra da demirci esnafının şeyhi oldu. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın ölümüyle Konya’da ortaya çıkan karışıklık sonucu Şam’a göç etmek zorunda kaldı. Oradaki Ahi tekkesinde Muhyiddin Arabi’den tasavvuf dersleri aldı. Mevlana Celaleddin Rumi’nin ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin sohbetlerinde bulundu. Kırşehir’e geri dönüp orada dersler verdi.

Kırşehir’e gelip Şeyh Edebali’yle görüşen Kayı Boyu’nun lideri Ertuğrul Bey, kendisiyle birlikte Söğüt’e gelmesi ve orada bir tekke kurması için Şeyh Edebali’yi ikna etmiştir. Ertuğrul Bey’in oğlu Osman, 18 yaşına kadar bu tekkede eğitim almış ve Şeyh Edebali’nin öğrencisi olmuştur.

Şeyh Edebali’nin yanında kalırken bir gün, Osman Bey bir rüya görür. Şeyh Edebali’nin koynundan çıkan bir ay gelir, kendi koynuna girer. Göğsünden bir ağaç biter. Öylesine büyük bir ağaçtır ki bu, dalları gökleri, kökleri tüm dünyayı sarar. Gölgesi bütün yeryüzünü tutar. İnsanlar o ağacın gölgesinde toplanırlar. Ulu dağlara ve dağların eteğinden çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge eder. Osman Bey rüyasını Şeyh Edebali’ye anlatır. Şeyh Edebali rüyayı şöyle yorumlar: ”Sen Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın. Kızım Malhun Hatun ile evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allah nice insanın İslam’a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir.”    

Osman’ın daha sonra bey olması üzerine, Şeyh Edebali’nin ona verdiği öğüt, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki temel ideoloji olarak kabul edilir:

”Ey oğul! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana

Güceniklik bize, gönül almak sana

Suçlama bize, katlanmak sana

Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana

Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana

Kötü göz, şom ağız haksız yorum bize, bağışlamak sana

Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana

Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana

Ey Oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz

İnsanı yaşat ki, Devlet yaşasın

Ey Oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı

Allah yardımcın olsun.”

Şeyh Edebali, öğrencisine adalet kavramı üzerine kurulu, bölmek değil birleştirmek amacıyla hareket eden, devletin ilerlemesi için insanın ilerlemesini şart koşan bir anlayış miras bırakmıştır. Öğrencisi Osman Bey’in kurduğu Osmanlı Devleti de altın çağında uyguladığı adaletiyle ünlü, dil, din, ırk gibi pek çok farklılığı tek çatı altında birleştirmeyi başarmış bir devlet örneğiyle tarihe geçmiştir. Oluşturulan bu örneğin arka planında; insanın dış dünyada bir düzen kurabilmesi için önce kendi iç dünyasında bir düzen kurmasını, diğerlerine hoş görülü davranırken kendi nefsine karşı bir savaş vermesini öğütleyen tasavvuf düşüncesinin hâkim olduğu görülebilir.

Orta Asya’da en büyük sembollerinden birinin savaşan, koruyan ve yol gösteren kurt olduğu Türk toplulukları, İslamiyet’e geçmeleri ve Anadolu’ya göçlerinde de onlara yol gösteren savaşçı erenler (alp erenler) sayesinde Anadolu’nun Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını sağlamıştır. Moğol istilası, siyasi birlik eksikliği gibi hem politik hem toplumsal yaralara sahip olunan bir zamanda, Horasan Erenlerinin Anadolu’da kurduğu dergâhlarda yetişen mutasavvıflarıyla yaralarına derman bulmuştur. Gaziyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Ahiyan-ı Rum gibi zümrelerde yetişen dervişler, kendi enerjileri doğrultusunda halkın ihtiyaçlarına cevap vermiş, bu zümreler daha sonra Osmanlı Devleti’nde büyük kurumlara dönüşmüştür.

Bu dönemin ayrıntılı incelenmesi bize, toplumsal yaşamdaki gerekli değişikliklerin yapılabilmesi için önce kişilerin kendilerini değiştirebilmesi gerektiğini gösteriyor. Hem politik hem sosyal olarak halkın ihtiyaçlarına cevap veren kişiler, bir iç hayatı olan, bir ruhsal rehberi takip eden ve öncelikle kendilerini değiştirmeyi başarmış kişilerdir. Bu kişiler kendilerinde başlattıkları bir iç değişim ve dönüşüm süreciyle toplumlarına faydalı olmuşlar, daha sonra da bütün farklılıkları tek çatı altında toplayabilen ve uyumlaştırabilen bir devlet kurmayı ve onu yaşatmayı başarmışlardır.

Onların başarısının, diğerlerine daha fazla yardım edebilmek için kendi iç dönüşümümüzde ilham vermesi dileğiyle…

AKTİFFELSEFE KÜLTÜR DERNEĞİ ESKİŞEHİR ŞUBESİ ARAŞTIRMA GRUBU

KAYNAKLAR

1. http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/erman_artun_inanc_sistemleri.pdf

2. http://joiss.karabuk.edu.tr/DergiPdfDetay.aspx?ID=686

3. http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20DILI/azmi_bilgin_gok_tanrisi_terimi.pdf

4. http://apbs.mersin.edu.tr/files/nilciblak/Publications_004.pdf

5. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel. Türk Mitolojisi. 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara. 2014.

6. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel. Türk Mitolojisi. 2. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara. 2014.

7. Çoruhlu, Y. Türk Mitolojisinin Ana Hatları. Kabalcı Yayınları.2002.

8. https://islamansiklopedisi.org.tr/tasavvuf

9. https://www.ayu.edu.tr/ahmetyesevi

10. Öztürk, Y. N. Tarihi Boyunca Bektaşilik. 2013.

11. Soylu, N. Hacı Bektaş-ı Veli. 2016.

12. Coşan. Makalat. s.XXIX.

13. http://konya.kutuphane.gov.tr/TR-144016/mevlana39nin-yedi-ogudu.html

14. Yunus Emre. Divan. Diyanet Yayınları. 2016.

15. Bayram, M. Bacıyan-ı Rum. Nüve Kültür Merkezi Yayınları. 2008.

16. Bayram, M. Ahi Evren Kimdir. Türk Kültürü sayı 191. 1978.

17. Maraş, G. Şeyh Edebali. Ötüken Neşriyat. 2016.

18. Topbaş, O. N. Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı. Erkam Yayınları

19. Şahin, K. Diyanet İslam Ansiklopedisi. Şeyh Edebali maddesi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.