İthaka’dan Kendine: Odysseus’un Hakikate Yolculuğu

Dünya edebiyatının en eski ve en büyük eserlerinden biri olan Homeros’un Odysseia’sı, son günlerde Christopher Nolan’ın uyarlamasıyla yeniden gündemde. Bu kez karşımızda, büyük ölçüde bir aksiyon filmi olarak tasarlanmış bir Odysseia var.

İzmirli ozan Homeros’un bu eserindeki Odysseus, İlyada’daki Odysseus’tan farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Troya Savaşı’nın yalnızca son dönemindeki yaklaşık elli günlük bir kesiti anlatan İlyada gibi, Odysseia da Odysseus’un on yıl süren dönüş yolculuğunun tamamını anlatmaz; destanın anlatı zamanı yaklaşık kırk günlük bir döneme yayılır. Yolculuğun geri kalanında yaşananlar ise Odysseus’un anlatımıyla, geriye dönüşler aracılığıyla aktarılır.

Troya Savaşı bitmiş on sene sonra savaşa katılanlar dönmüştür. Bir tek Odysseus yerine yurduna dönmemiştir. Bir on yıl daha denizlerde geri dönüşü arayacaktır. Filmdeki Odysseus, hayatta kalmak için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğini tekrarlayan, güçlü yapılı ve sert mizaçlı bir liderdir. Oysa destandaki Odysseus, gücü kadar zekâsı, hitabeti ve karizmasıyla da çevresindekilerin sevgi ve sadakatini kazanan bir liderdir.

Homeros’un bu destanı bugün anladığımız anlamda “yazdığı” düşünülmez; şiirler kuşaklar boyunca rapsodlar (ozan) tarafından söylenmiş ve aktarılmış, daha sonra yazıya geçirilmiştir.

Aslında Odysseia, bir yolculuk hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Her insanın yaşamında karşılaşabileceği denemelerin, zorlukların ve içsel dönüşümün destanıdır. Bu bakış açısı olmadan filmi izleyen biri, anlatıyı yalnızca dövüş ve şiddet sahnelerinden oluşan kasvetli bir macera olarak görebilir.

Bir filozofun dediği gibi, “Sanat, aşağı olana değil, yukarı olana dokunmaktır.” Gerçek sanat, yalnızca olayları göstermekle yetinmez; insanın iç dünyasına seslenir, gözlerimizi yaşartır ya da dudaklarımızın bir tebessümle aydınlandığı anları yansıtır.

Eski zamanlarda ozanlar, destanlarını dile getirmeden önce Mousalara seslenirlerdi. Çünkü Mousalar, Zeus ile hafızanın kişileşmiş hâli olan Mnemosyne’nin kızlarıydı. Böylece Antik Yunan’da sanat, ilham ve hafıza aynı kökten besleniyordu. Ozan, aslında unutmamak için söylüyor; hatırlananı yeniden dile getiriyordu.

Filmde, Kalypso’nun adasında mahsur kalan Odysseus’un geçmişini ve eski hayatını yavaş yavaş hatırladığı geriye dönüş sahneleri yer alır. Bu anlatım tekniği aslında Homeros’tan beri kullanılır. Odysseus yaşadıklarının bir kısmını unutmuş, geçmişini hatırladıkça yeniden kendisine yaklaşmaya başlamıştır. Filmde bu geriye dönüşler, Odysseus’un geçmişini hatırlayarak kendi kimliğine yeniden yaklaşmasını da sembolik bir düzlemde görünür kılar.

Odysseus’u anlatan bu destan, şaşırtıcı bir biçimde onun yokluğuyla açılır; kahraman ancak V. kitapta sahneye çıkar. Homeros, geriye dönüş tekniğini kullanarak bizi önce İthaka’ya, Odysseus’un yirmi yıl önce Troya Savaşı’na gitmek üzere ayrıldığı saraya götürür. Orada Penelope hâlâ onu beklemektedir; talipler saraya yerleşmiş, kayıp kralın servetini tüketmektedir.

İthaka’ya çöken karanlık, bana kadim Hint destanı Mahabharata’daki Hastinapura’yı hatırlatır. Her iki şehir de yalnızca birer mekân değil, düzenin bozulduğu ve hakikatin ve adaletin gölgede kaldığı yerlerdir.

İthaka’nın daha derin bir anlamı vardır. O, insanın kendi kökenine, gerçek yurduna dönüşünü simgeler. Bu noktada, Platon’un anımsama (anamnesis) kavramıyla sembolik bir paralellik kurulabilir. Odysseus’un yolculuğu yalnızca eve dönüş olarak değil, insanın unuttuğu özüne yeniden dönmesi ve hakikati hatırlaması olarak da yorumlanabilir.

İnsan unutur; yolculuk ise hatırlamaya dönüşür. Odysseus’un İthaka’ya dönüşü, yalnızca kaybolduğu yere değil, kendi hakikatine dönüşüdür.

Athena, kılık değiştirerek İthaka’ya gelir ve Telemakhos’u uyandırır. Artık oturup bekleyemez; konuşmalı, taliplerle yüzleşmeli ve Odysseus’tan haber almak için yola çıkmalıdır. Böylece Telemakhos, çocukluktan yetişkinliğe doğru ilk adımını atar.

Athena, bilgelik, strateji, koruyuculuk ve kılavuzluk yönleriyle yol gösterir. Ancak onu yalnızca mitolojik bir tanrıça olarak değil, insanın içindeki yüksek aklın (insanın kendi içindeki bilge, ölçülü ve yön gösterici akıl) ve sağduyunun bir sembolü olarak da düşünebiliriz.

Athena bize yalnızca ne yapacağımızı değil, nasıl hareket etmemiz gerektiğini de gösterir. İçimizdeki dürtülerle sezgi, akıl ve irade arasında bir denge kurmamıza yardımcı olur; bizi dürtülerimizin yönlendirdiği bir varlık olmaktan çıkarıp, kendi yönünü tayin edebilen ve hayatını bilinçli seçimlerle şekillendirebilen bir insana dönüştürür.

Homeros’un destanlarında tanrılar çoğu zaman insanlara gerçek görünümleriyle değil, bir yabancı, bir dost ya da bir yolcu kılığında yaklaşır. Bu da bize önemli bir şey söyler: Bilgelik her zaman kendisini açıkça göstermez. Bazen doğru zamanda karşımıza çıkan bir insanın sözüyle, bir karşılaşmayla ya da içimizde doğan bir sezgiyle kendini gösterir.

Bu anlamda Athena, Odysseus’un dışındaki bir tanrıça olmaktan öte, insanın kendi içinde uyandırması gereken bilge ve yön gösterici aklı temsil eder. Athena bize, yolumuzu bulmak için yalnızca güçlü olmanın yetmediğini; doğru zamanda doğru adımı atmayı da bilmemiz gerektiğini hatırlatır. Buna karşın, Poseidon insanın daha güçlü, duygusal ve kontrol edilmesi zor tarafını temsil eder. Odysseus’un yolculuğunda Poseidon’un sürekli karşısına çıkması, insanın kendi içinde bırakmakta zorlandığı yönlerle ve aşması gereken engellerle mücadelesini anlatır. Tibet metni “Sessizliğin Sesi”nde söylendiği gibi, insan kendisinin hem dostu hem de düşmanı olabilir. Bazen en büyük engel dışımızda değil, kendi içimizdedir.

Penelope, istemediği bir düğünü ertelemek için yıllardır ünlü dokuma tezgâhı taktiğiyle direnmektedir; gündüz dokuyup gece sökerek. Talipler onunla alay eder, halk sessiz kalır ve kimse Telemakhos’a yardım etmeye cesaret edemez. Penelope’nin gündüz örüp gece söktüğü kefen, bekleyişin ve zekânın en güçlü ifadelerinden birine dönüşür. Dokuma imgesi, Antik Yunan’daki kader ve yaşam ipliği düşüncesini çağrıştırır. Yunan mitolojisinde, Moiralar, insanın yaşam payını ve kaderini belirleyen üç tanrıçadır. Penelope’nin yaptığı ise bunun ilginç bir karşılığıdır: O, gündüz dokur, gece söker. Moiralar kaderin ipliğini örerken, Penelope kendi kaderini ellerindeki iplikle değiştirmeye çalışır.

Odysseus henüz sahneye çıkmamıştır, ama varlığı her yerde hissedilir: Penelope’nin kederinde, istila edilmiş sarayda ve babasının yokluğunun gölgesinde büyüyen Telemakhos’un hayatında. Homeros, Odysseus’un dönüşünü anlatmadan önce, okuyan kişiye bu dönüşün neden gerekli olduğunu hissettirir.

Baba eve dönmek için çabalarken, oğul onu bulmak için ayrılması gerektiğini anlar. Henüz farkında olmadan, ikisi birbirlerine doğru yürümeye başlarlar. Böylece Odysseia başlar.

Telemakhos, İthaka’dan ilk adımını çoktan atmıştır. Odysseia’nın başlarında güvensiz, kararsız ve ne yapacağını bilemeyen bir genç olarak karşımıza çıkarken, yolculuğu boyunca yavaş yavaş kendi ayakları üzerinde durabilen bir yetişkine dönüşmeye başlar. Pylos ve Sparta’ya yaptığı yolculuk, yalnızca kayıp babasının izini sürmek değildir; aynı zamanda kendi kimliğini arayışının ve çocukluktan yetişkinliğe geçişinin de başlangıcıdır.

Pylos’ta Nestor, Telemakhos’a Antik Yunan dünyasının kutsal kabul edilen konukseverlik geleneği gösterir: Önce yabancı ağırlanır, kim olduğu ancak bundan sonra sorulur. Burada Telemakhos, Troya kahramanlarının yurda dönüş öykülerini dinler; yolculuk daha sonra Sparta’ya uzanır. Menelaos ile Helen, Telemakhos’u görkemli ama Troya Savaşı’nın henüz dinmemiş acıları ve anılarıyla dolu saraylarında ağırlar. İkisi de Odysseus’un keskin zekâsını ve Truva Atı planındaki rolünü anlatırken, Telemakhos ilk kez babasını başkalarının anılarında tanımaya başlar.

Ardından destanın en çarpıcı sahnelerinden biri gelir: Menelaos’un, sürekli biçim değiştiren Deniz İhtiyarı Proteus’la karşılaşması. Proteus, hakikati ancak bütün dönüşümlerine yılmadan direnenlere söyler. Onun ağzından Telemakhos’un aradığı haber de onun sayesinde öğrenilir: Odysseus hayattadır; fakat Kalypso’nun adasında tutsak kalmıştır. Telemakhos, babasının hayatta olduğunu öğrenmenin sevinci içindeyken, talipler dönüş yolunda ona pusu kurup öldürmeyi planlamaktadır. Okuyucu tehlikeyi bilir, kahraman ise henüz bilmez. Homeros bunu MÖ 8. yüzyılda, bugün hâlâ kullanılan bir gerilim tekniğiyle yapar.

Odysseus, Phaiakların ülkesine ulaşır. Odysseia‘nın VI. ve VII. kitapları burada geçer. Bu iki bölüm, Odysseus’un Nausikaa ile karşılaşmasını ve ardından Kral Alkinoos ile Kraliçe Arete’nin (adı Antik Yunancada ‘erdem’ anlamına gelir) sarayına gelişini anlatır.

Yirmi yıl süren savaşlar, canavarlar ve fırtınalardan sonra Odysseus her şeyini kaybetmiştir. Çıplak, bitkin ve isimsiz bir hâlde karaya çıkar. Artık ne Truva’nın galibi ne de İthaka’nın kralıdır. Ancak Homeros, kahramanını tam da en dibe vurduğu anda yeniden kurmaya başlar.

Kahraman tam burada doğar: En dibe vurduğu ve her şeyini kaybettiği anda yeniden ayağa kalktığında… Homeros, insanın en karanlık anında, artık hiçbir çıkış yolu kalmamış gibi göründüğünde bile yeniden ayağa kalkmasını ve yoluna devam etmesini anlatır. Kahramanlık bazen zafer kazanmak değil, düştükten sonra tıpkı Arjuna gibi yeniden ayağa kalkabilmektir.

Salı parçalandığında Odysseus iki gün iki gece boyunca dalgalarla boğuşurken, deniz tanrıçası İno ona acır. Odysseus’a sihirli, batmayan bir yaşmak verir. Odysseus bu örtüyü göğsüne bağlayarak yüzmeye devam eder ve fırtınayı atlatıp karaya çıkmayı başarır.

VII. kitapta, Athena’nın yönlendirmesiyle Nausikaa’nın karşılaştığı Odysseus, Kral Alkinoos ile Kraliçe Arete’nin görkemli sarayına ulaşır. Bahçelerinde yıl boyunca çiçeklerin açtığı bu yer, neredeyse büyülü bir dünyayı andırır. Odysseus henüz kimliğini açıklamadan kraliçenin ayaklarına kapanır ve Yunan dünyasının en kutsal ilkelerinden biri olan yabancıya karşı konukseverlik geleneğine göre kabul edilir.  Yurduna geri götürecek gemi hazırlanmaya başlanır.

Alkinoos, karşısındaki konuğun olağanüstü bir hikâye taşıdığını fark eder ve destanın bir sonraki bölümünü açacak o önemli soruyu sorar: Sen kimsin?” Alkinoos, Odysseus’tan yaşadığı maceraları saraya anlatmasını ister. Kahraman da bu isteği memnuniyetle kabul eder ve Kikonlar ülkesine yaptıkları yağmadan söz eder.

On Yıllık Yolculuğun Anlatılması

Odysseus’un İthaka’ya dönüş yolculuğu artık başlayacaktır. Ancak eve varmadan önce, geçmişini hatırlaması ve yaşadıklarını anlatması gerekir. Çünkü Odysseus için dönüş, yalnızca denizleri aşmak değil, hafızası ve hikâyesi aracılığıyla yeniden kim olduğunu bulmaktır.

“Ben, Laertes’in oğlu Odysseus’um.”

Sonunda kimliğini açıklar. Artık Homeros geri çekilir; sözü Odysseus’a bırakır. Odysseus, Troya’nın düşüşünden Phaiakların ülkesine kadar uzanan maceralarını kendi ağzından anlatmaya başlar.

Önce Kikonlar’la karşılaşır. Burada arkadaşlarının itaatsizliği ve açgözlülüğü, kazanılmış bir zaferi yenilgiye dönüştürür. Ardından, meyvesi insana vatanını ve geri dönme arzusunu unutturan Lotos Yiyenlerle karşılaşırlar.

Lotosyiyenler Adası

Homeros, yolculuğun en sinsi, en yumuşak ve belki de en tehlikeli durağına geçer: Lotos Yiyenlerin Ülkesi. Buradaki canavarlar altı başlı ejderhalar ya da tek gözlü devler değildir. Tehlike, tatlı bir meyvenin verdiği rehavet ve unutkanlığın içinde saklıdır.

Odysseus, uyuşmuş durumdaki adamlarını zorla gemilere bindirir; kendilerine gelene kadar onları geminin ambarında sımsıkı bağlı tutar. Çünkü o çok iyi bilir ki, acıyı unutmak, insanlığı ve amacı da unutmaktır.

Lotosun meyvesi acıyı unutturur; eve dönme isteği kaybolur. Lotosu yiyenler sılayı, geride bıraktıkları hayatı ve yolculuklarının amacını yavaş yavaş unuturlar.

İnsanı yolundan çıkaran her zaman büyük bir tehlike değildir; bazen en büyük tehlike, hiçbir şey yapmak istemeyecek kadar rahatlamaktır. Lotos’un asıl tehlikesi unutmak değil; insanın ne için yola çıktığını unutmasıdır. İthaka’yı unutan kişi yola devam etme isteğini de kaybetmiştir.

Bu bitki onlara sılayı ve dönüş isteklerini unutturur. Meyveyi yedikleri anda sanki iradelerini yitirir ve yolculuklarının amacını unuturlar. Odysseus, uyuşmuş durumdaki adamlarını zorla gemilere bindirir ve kuzeye doğru yollarına devam eder. Adamlarını, kendilerine gelene kadar gemide bağlı tutar. Bugün de benzer bir durumla karşılaşabiliriz: Teorik olarak bildiklerimizi hayata geçirmekte zorlanabiliriz. O kadar çok ‘lotos’ tüketiyoruz ki sürekli bilgi öğreniyor, yeni şeyler biliyor, fakat bildiklerimizi yaşamımıza geçirmiyoruz. Bu anlamda aşırı bilgi de bir tür uyuşmaya dönüşebilir; bilgi davranışa ve yaşama dönüşmediğinde insanı dönüştürmek yerine hareketsiz bırakabilir.

Tepegöz Polyphemos

Engine açıldık yeniden, gene yüreğimiz acı dolu. Vardık töre bilmez, azgın Tepegözlerin iline, onlar yalnız ölümsüz tanrılara güvenirler ne ekin ekerler elleriyle ne çift sürerler…”  

Bu tek gözlü devler, dağ başlarında, topluluk bilincinden ve adaletten yoksun, başına buyruk yaşarlar. Kentleri yoktur. Yasaları yoktur, töreleri yoktur. Hayvancılıkla geçinirler. Mağaranın sahibi, dev Tepegöz geri döndüğünde, girişini büyük bir kaya ile kapatır. Tepegöz Polyphemos, Odysseus’u bir misafir olarak görmek yerine onu ve arkadaşlarını yok etmeye çalışır. Misafirperverlik tanrısı Zeus’un adını anan bu yabancılara hürmet etmek bir yana; iki gemiciyi akşam yemeğinde, iki gemiciyi de ertesi sabah yiyerek uygarlığın tüm kutsallarını çiğner.

Odysseus, onun karşısında gücüyle değil, zekâsıyla mücadele eder. Kendisine “Hiç Kimse” adını verir ve Kurnaz Odysseus, Tepegözü şarapla sarhoş eder ve sivrilttiği devasa bir sopayla onun gözünü kör eder. Adamlar, yaralı canavarın pençesinden, kendilerini tepegözün koyunlarının karınlarına bağlayarak kurtulmayı başarırlar. Ancak tam her şey kazanılmış gibi görünürken, Odysseus’un gururu ortaya çıkar. Gerçek adını açıklar ve Polyphemos’un babası Poseidon’un öfkesini üzerine çeker. Bu an, yolculuğunun geri kalanını belirleyecektir.

Odysseus’un gemisi uzaklaşırken Kiklop, gemiye bir kaya fırlatır ve kahramanların sağ salim evlerine dönememelerini sağlamak için babası Poseidon’a yakarır.

Homeros böylece bize önemli bir şey hatırlatır: En büyük düşmanlarımız her zaman dışarıda değildir. Bazen onları kendi içimizde taşırız. Odysseus’un en büyük denemesi kendi gururudur. Gerçek yolculuk, sadece coğrafi sınırlardan değil, kendi egomuzun sınırlarından da çıkabilmektir.

Rüzgâr Tanrısı Aiolos

Aiolos’un Odysseus’a verdiği tulum yalnızca rüzgârları taşıyan bir tulum değildir. Antik insan için rüzgâr, deniz yolculuğunun kaderini belirleyen güçlerden biridir.

Odysseus dokuz gün dokuz gece boyunca yol alır. Onuncu gün İthaka görünür; artık eve çok yakındır. Ancak yoldaşları, tulumun içinde gizli bir hazine olduğunu düşünürler. Odysseus uyurken tulumu açarlar. İçindeki rüzgârlar bir anda serbest kalır ve büyük bir fırtına kopar. Böylece İthaka’ya ulaşmak üzereyken yeniden denize sürüklenirler.

Odysseus, yol gösteren ve güvenli bir limana ulaştırmaya çalışan bir kaptan gibidir. Ancak tayfaları ona güvenmez; kıskançlık ve açgözlülükle kendi isteklerinin peşinden giderler. Kılavuzlarını dinlememeleri yalnızca kendi yolculuklarını değil, bütün gemiyi tehlikeye atar.

Bu açıdan Odysseus’un kaptanlığı, bilge bir yöneticinin sorumluluğunu da hatırlatır. Bir geminin kaderi yalnızca kaptanın bilgeliğine değil, mürettebatın ona duyduğu güvene de bağlıdır.

Devler

Dev yamyamların yaşadığı bir adaya düşerler. Limanda onları dev gibi bir kız karşılar. Odysseus tayfalarını uyarır, ancak onu dinlemezler ve kızın ardından karaya çıkarlar. Dev yamyamlar onlara saldırır, tayfaları parçalayarak yerler. Devler ve canavarlar, günlük hayatımızda karşılaştığımız problemleri ve zorlukları temsil eder.

Kişisel olarak en büyük mücadelemiz kendimizle başlar. Kendi kusurlarımız, güvensizliklerimiz ve bencilliğimiz öne çıktığında, insani değerlerimiz ve erdemlerimiz geri planda kalır.

Toplumsal olarak da çeşitli “devlerle” mücadele ederiz. Tüketim toplumunun bir parçası olmaya, maddiyatın, geçici olanın ve modanın peşinden gitmeye itiliriz.

Tüketim açısından baktığımızda, bugün bir şey ister, yarın başka bir şeyin peşine düşeriz. Dünya açısından baktığımızda ise savaşlar ve çözülemeyen pek çok sorun vardır; bunlar çoğu zaman boyumuzu aşan devler gibi karşımıza çıkar.

Ama en büyük mücadelelerden biri kendi kişiliğimizle yaşadığımız mücadeledir. Kişiliğimiz sürekli olarak isteklerini önümüze koyar ve çoğu zaman bunlardan vazgeçmekte zorlanırız. Bu yönleriyle kişiliğimiz, tıpkı Kuravalar ya da İthaka’yı istila eden talipler gibidir: Sürekli talep eder, sürekli daha fazlasını ister.

Oysa yolculuğumuza devam edebilmek için bir yerde fedakârlık yapmayı, bazı şeylerden vazgeçmeyi öğrenmemiz gerekir. Bizi aşağı çeken, ayağımıza bağ olan şeyleri geride bırakmadan yolumuza devam edemeyiz.

Kirke

Burası büyücü Kirke’nin yaşadığı büyük bir adadır. Bitkin hâlde adaya çıkan tayfalardan bazıları Kirke’nin evine girer. Ancak Kirke onlara büyülü bir içki içirerek onları domuza dönüştürür.

İçeride olanları gören bir tayfa kaçıp durumu Odysseus’a haber verir. Bunun üzerine Odysseus, adamlarını kurtarmak için Kirke’nin evine gitmeye karar verir.

Haberci tanrı Hermes, ona büyülü bir ot verir. Bu ot sayesinde Kirke’nin büyüsü Odysseus üzerinde etkili olmaz. Odysseus, Kirke’ye adamlarına zarar vermeyeceğine dair yemin ettirir.

Odysseus ve adamları Kirke’nin adasında bir yıl kalır. Bu süre boyunca Kirke, Odysseus için yalnızca bir büyücü değil, yolculuğunda karşılaşacağı zorluklar konusunda ona yol gösteren bir rehber olur ve İthaka’ya dönüş yolunda yapması gerekenler hakkında ona tavsiyelerde bulunur.

İnsan İthaka’yı düşünmediğinde geriye ne kalır? Bir amacı ve yönü olmadığında, insanı insan yapan şeylerden geriye ne kalır?

Odysseus’un adamları Kirke’nin adasında İthaka’yı (yüksek ideali) unuttukları, sadece önlerindeki yemeğe ve rahatlığa odaklandıkları an hayvana dönüşür. İthaka’yı unutan insan, sadece hayatta kalmaya çalışan, dürtüsel bir canlıya indirgenir. İthaka’sı olmayan bir insan için rüzgârın nereden estiğinin önemi yoktur; her yöne savrulur, ahlaki pusulasını kaybeder ve dürüst olmayan davranışlara sapar. Yunan şair Kavafis’in İthaka şiirinde olduğu gibi, burada da asıl değer hedefe varmaktan çok, yol boyunca edinilen deneyim ve bilgeliğin kendisinde aranır. Melih Cevdet Anday “Kolları Bağlı Odysseus” şiirinde şöyle aktarır:

“Kürekçilerim hasatsız denizi

Köpürttüler kürekleriyle,

Tez yürüyüşlü gemi gün batarken

Ulaştı Sirenlerin adasına,

Yüreğim kopacak gibiydi

Kanatlanıp uçacak gibiydi, ama

Sirenlerin izi bile yoktu ortada.

Yalnız bir ezgi, ta derinden

Ta içerimden gelen bir ezgi

Başladı yavaş yavaş yükselmeye;

O yabansı, o büyülü türküleri ben

Söylüyordum sağır gemicilere

Yalnız ben duyuyordum Sirenleri.

Kirke, bilge tanrıça, selam sana!

Sağ salim geçtim kendimi”.

Hades – İçsel Yolculuk

Kirke, İthaka’ya giden yolu bulabilmesi için Odysseus’un önce Hades’e inmesi ve kör kâhin Teiresias’ın ruhuna danışması gerektiğini söyler.

Odysseia’nın XI. Kitabında Odysseus Hades’e iner. Burada ölülerin ruhları arasında geçmişiyle ve kaderiyle yüzleşir. Teiresias’tan geleceği öğrenirken, geçmişinde önemli yeri olan kişilerle de karşılaşır. Agamemnon’u ve Aias’ı görür. Ardından Troya Savaşı’nın büyük kahramanı Akhilleus ile karşılaşır.

Odysseus, Akhilleus’u teselli etmek ve hayattayken kazandığı şan ve şereften söz etmek ister. Ancak Akhilleus ona şöyle cevap verir:

Bütün geçmiş göçmüş ölülere kral olacağıma, el kapısında kulluk edeydim keşke; varlıksız, yoksul bir çiftçinin yanında ırgat olaydım.”

Odysseus’un Hades’e inişi de bu açıdan yalnızca yeraltı dünyasına yapılan bir yolculuk değildir; insanın kendi içine, henüz keşfetmediği derinliklere yaptığı bir yolculuktur. İnsan, en yüksek idealine, kendi İthaka’sına ulaşmadan önce kendi içindeki karanlıkla, geçmişiyle ve ölüm gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Egosunu geride bırakarak yeniden doğmalıdır.

Bu düşünce bana, MÖ 5. yüzyılın başlarında etkili olan Parmenides’in Doğa üzerine Şiirini hatırlatıyor. Şiirde genç bir adam, gizemli bir yolculukla tanrıçaya ulaşır. Tanrıça ona Hakikat’i ve insanların yalnızca sanı olarak gördükleri şeyleri anlatır. Bu yolculuk, insanın görünüşlerin ötesine geçerek hakikati arayışının sembolü olarak düşünülebilir.

Burada yolculuk ve araba önemli bir metafordur. İnsan yalnızca dış dünyada değil, kendi düşüncelerinin ve bilincinin derinliklerinde de yol alır. Platon’un Phaidros diyaloğunda da ruh, sürücü ve iki at üzerinden bir araba imgesiyle ele alınır.

Kirke’nin Adasına Dönüş

Hades’e gitmeden önce Kirke’nin sarayının çatısından düşerek ölen genç tayfa Elpenor’un ruhu, Hades’te Odysseus’tan kendisini gömmesini ister. Odysseus adaya döndüğünde yaptığı ilk şey, Elpenor’un bedenini bulup geleneklere uygun biçimde defnetmek olur. Kirke daha sonra Odysseus’a yolculuğun devamında karşılaşacağı tehlikeleri anlatır.

Sirenler

“Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse sirenleri, yandı,

Bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne çocukları.

Durma orada yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,

Tatlı balmumuyla tıka ki, sirenlerin sesini duymasınlar.

İstersen dinle sen, ama bağlasınlar ayakta seni,

Hızlı geminin içinde iplerle bağlasınlar orta direğe,

Ondan sonra dinle sirenleri doya doya.

Ama dostlarına yalvarır da dersen ki iplerimi çözün,

Bağlasınlar onlar senin bağlarını bir kat daha sıkı.”

Kirke bu kez ona, denizcileri büyüleyen ve kendilerine çeken yarı kuş yarı kadın Sirenler hakkında uyarıda bulunur. Adamlarına kulaklarını balmumuyla tıkamalarını, Odysseus’a ise kendisini geminin direğine bağlatmasını söyler.

Şarkılarıyla karşı konulmaz bir şekilde baştan çıkarıcıydılar. Sirenler, hayatın içindeki ayartıların güçlü bir sembolüdür. Bizi baştan çıkaran, tuzağa düşüren; güç, mutluluk ya da zenginlik elde edeceğimize inandıran, fakat gerçekte bizi yıkıma sürükleyen sözler veya durumlar. Ne var ki, her ses bizi doğru yere götürmez. Bazı şarkılar kulağa güzel gelir; fakat bizi kendi yolumuzdan uzaklaştırabilir.

Bazen bizi büyüleyen, bize mutluluk, güç, zenginlik ya da başarı vaat eden sesler duyarız. Ancak her cazip çağrı bizi doğru yere götürmez. Bazı şarkılar kulağa güzel gelir ama insanı kendi yolundan uzaklaştırabilir, kendi yolunu hatırlayabilmek. Sirenler burada yalnızca mitolojik yaratıklar değil, insanın yolundan çıkaran içsel ve dışsal ayartıların sembolü hâline geliyor. Günümüzde insanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri yönsüzlük duygusudur. Çoğu zaman nereye gittiğimizi, neyi amaçladığımızı bilmiyoruz; belirgin bir hedefimiz yok. Düşüncelerimiz bir yana, duygularımız başka bir yana çekiyor bizi.

Hangi sesin peşinden gideceğimizi ve hangisine kulak vermememiz gerektiğini ayırt edebilmektir. Kendi yolumuzu hatırlamak, içimizdeki yönü kaybetmemek ve bizi özümüzden uzaklaştıran seslere karşı uyanık kalabilmektir.

Bilinçli olmak, önümüze çıkan her çağrıya kapılmadan, her cazibeye teslim olmadan, hangi sesin bizi kendi yolumuza çağırdığını ayırt edebilmemizi sağlar. Böylece Sirenlerin (Hayatın) şarkıları arasında bile yönümüzü koruyabilir, bizi özümüzden uzaklaştıran seslere karşı uyanık kalabiliriz.

Kulakların balmumuyla tıkanması yalnızca hayatta kalmak için değildir. Zihni korumak, insanı yolundan uzaklaştırabilecek dış seslere karşı bir kalkan oluşturmak olarak da düşünülebilir.

Peki Odysseus neden Sirenlerin sesini duymak ister? Sirenlerin sesini duyduğunda iplerini çözmek için yalvaracağını çok iyi bilir. Bu yüzden daha aklı başındayken adamlarına, Ne kadar yalvarsam da beni çözmeyin; ipleri daha sıkı bağlayın.” diye emreder.

Kollarının direğe bağlı olması, insanın kendi zaaflarını kabul edecek kadar bilge; bu zayıf yönlerine karşı önlem alacak kadar da öngörülü olmasıdır.

Skylla ve Kharybdis

Daha sonra Odysseus’un altı başlı canavar Skylla ile ölümcül girdap Kharybdis arasından geçmesi gerekir.

Skylla, bir kayalığın üzerinde yaşar. Altı uzun boynu ve keskin dişlerle dolu altı başı vardır. Gemi onun önünden geçerken altı adamını yakalar ve yer. Odysseus, ne yaparsa yapsın bu kaybı engelleyemez. Bu nedenle Skylla, hayatımızda kaçınamayacağımız, sınırlı ve öngörülebilir kayıpları temsil edebilir.

Kharybdis ise boğazın diğer tarafındaki ölümcül girdaptır. Denizi içine çeker ve yeniden püskürtür. Girdabına yakalanan gemi ve içindeki herkes yok olabilir. Bu nedenle Kharybdis, her şeyi kaybetme ve geri dönüşü olmayan bir yıkım riskini temsil eder.

Odysseus burada iki tehlike arasında bir seçim yapmak zorundadır: kaçınılmaz ama sınırlı bir kayıp mı, yoksa her şeyi kaybetme ihtimali mi?

Hayatta da bazen bütün seçenekler iyi değildir. Önemli olan, hangi seçimlerin sonucunu kabul edeceğimizi ve hangi tehlikeden uzak durmamız gerektiğini bilmektir. Burada akıl, her şeyi kazanmanın yolunu değil, en doğru seçimi yapmanın yolunu arar.

Trinakia Adası

Kirke ayrıca onları, Güneş Tanrısı Helios’un kutsal sürülerine dokunmamaları konusunda da uyarır.

Kahramanlar yeniden denize açılır ve Kirke’nin anlattığı tehlikeleri aşarak Trinakia Adası’na ulaşırlar. Ancak ters esen rüzgârlar nedeniyle adada mahsur kalırlar. Açlık dayanılmaz hâle gelince, Odysseus uyurken adamları Güneş tanrısı Helios’un kutsal sığırlarından bazılarını kesip kurban ederler.

En büyük ideallerini, yani eve (İthaka’ya) dönme şansını tamamen yok ederler. Yüksek ideali unutup anlık hazza yenik düşmek, insanı felakete sürükler. Sığırlar katledilirken Odysseus derin bir uykudadır. Liderin (aklın ve iradenin) devreden çıktığı an, alt bilincin (dürtülerin) nasıl kontrolü ele geçirdiğini simgeler. Akıl devre dışı kaldığında hayvansal kısım kalır yani sadece hayatta kalma ve yeme içme içgüdüsüyle hareket eden insan kalır.

Cezaları gecikmez. Adadan ayrılır ayrılmaz büyük bir fırtına çıkar ve gemi parçalanır. Odysseus dışında herkes hayatını kaybeder. Odysseus ise yeniden Kharybdis’in girdabına sürüklenir. Bir incir ağacının dalına tutunarak hayatta kalır. Ardından dokuz gün boyunca gemisinin enkazı üzerinde denizde sürüklenir ve sonunda Ogygia Adası’na, su perisi Kalypso’nun yaşadığı adaya, bir kazazede olarak ulaşır.

Kalypso’nun Adası

Kalypso’nun kelime anlamı Antik Yunancada “Gizleyen”, “Örten” veya “Saklayan” demektir.

Yedi yıl boyunca nympha Kalypso’nun adasında kalan Odysseus’a tanrıça, birçok insanın arzulayabileceği her şeyi sunar: sonsuz aşk, kaygısız bir yaşam ve ölümsüzlük.  Ölümsüzlüğü reddeder. Bu dünyanın zorluklarını seçer. Ancak Odysseus yalnızca hayatta kalmak değil, geri dönmek ister. İthaka’ya, evine ve ailesine dönmek…

Düşünelim: Odysseus’un on yıllık dönüş yolculuğunun yedi yılı burada geçmiştir; hatta sekizinci yıla girmiştir. Bu, yolculuğun çok büyük bir bölümüdür. Artık tehlikelerden uzakta, güvende ve rahattır. Fakat tam da burada başka bir tehlike ortaya çıkar: İnsan, kendisini güvende hissettiği bir yerde, nereye gitmesi gerektiğini unutur.

Kalypso’nun adası belki de tam olarak böyle bir yerdir. Odysseus İthaka’dan vazgeçmiş değildir; ancak Kalypso’nun adasında geçen yıllar, dönüş iradesinin ne kadar kırılgan olabileceğini gösterir.

Burada bana Sri Ram’ın “Hafıza, insanın kendisine olan sadakatidir.” Sözünü hatırlatıyor. Hafıza yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; kim olduğumuzu, ne için yola çıktığımızı ve nereye gitmek istediğimizi hatırlamaktır.

İlham perileri Mousaların annesinin Mnemosyne, yani Hafıza olduğunu düşündüğümüzde bu daha da anlamlı hâle gelir. Çünkü insanın kendi özünü ve ruhsal yolculuğunu hatırlaması, hayatına bir yön ve anlam kazandırır.

Belki de Kalypso’nun adasının bize sorduğu soru şudur:

Ben ne için yola çıktım?
Nereye doğru gidiyorum?
Ve bütün bunların arasında, kendime verdiğim sözü hâlâ hatırlıyor muyum?

Her gün kıyıda oturup denize bakarak ağlar. Çünkü burada kalmanın, zamanla kim olduğunu unutmak anlamına geldiğini bilir. Sonunda tanrılar müdahale etmeye karar verir. Zeus, Hermes’i  Kalypso’ya gönderir ve Odysseus’u serbest bırakmasını emreder.

Odysseus yeniden denize açılır. Artık İthaka’ya, evine ve kaderine doğru ilerlemektedir.

Sonunda Kalypso boyun eğer. Odysseus’a bir sal yapmasına yardım eder ve yolculuğu için erzak verir. Odysseus, yıldızların rehberliğinde yeniden yola çıkar; on yedi günlük yolculuk, Poseidon fırtına çıkarır, sal paramparça olur, iki gün iki gece yüzer.

Phaiakların ülkesine ulaşır ve anlatması bitince Odysseus artık Alkinoos’a veda eder ve Phaiakialılardan ayrılır. Sonunda İthaka’ya ulaşır. Böylece on yıl süren yolculuğu ve yirmi yıllık yokluğu sona erer. Ancak şimdi onu, tahtını geri almak için vereceği yeni bir mücadele beklemektedir.

Uzun süren Truva Savaşı’nın ardından Odysseus yıllarca denizlerde dolaşır. Yirmi yıl sonra nihayet İthaka’ya döner. Fakat Homeros onu görkemli bir sarayda ya da zaferin ortasında karşılamaz. Tam tersine, onu bir dilenci kılığında, bir domuz çobanının kulübesine götürür. Odysseia’nın en önemli sahnelerinden biri, işte burada, domuzların, köpeklerin ve paçavraların arasında başlar.

Tepegöz’ün karşısında kibirlenip gerçek adını söyleyen ve bunun bedelini yıllarca ödeyen Odysseus artık değişmiştir. Bir zamanlar adını ve şanını göstermek isteyen Odysseus, şimdi “Hiç Kimse” olmayı öğrenir. Polyphemos’un karşısında gerçek adını söyleyerek egosuna yenilen Odysseus, İthaka’ya döndüğünde kimliğini gizlemeyi öğrenmiştir.

Odysseus’un Köpeği Argos

Yirmi uzun ve kasvetli yıl geçmesine rağmen,

Sonunda efendisini yeniden görebilmek için yaşamıştı.

Şimdi yorgun gözlerine gece çöküyor:

Sevinçten güçsüz kuyruğunu sallıyor ve ölüyor.

İthaka’da dilenci kılığına giren Odysseus, domuz çobanı Eumaios tarafından saraya götürülür. Yolda, yaşlı ve güçsüz köpeği Argos’u bir gübre yığınının üzerinde, terk edilmiş hâlde yatar bulur. Argos tam yirmi yıldır efendisini beklemektedir. Oysa bir köpeğin ortalama ömrü bunun çok daha altındadır; Argos’un bu uzun bekleyişi, sadakatin neredeyse zamana meydan okuyan bir simgesine dönüşür.

Destanın en yürek burkan anlarından biri, Argos’un herkesin tanımadığı bu dilencinin aslında efendisi Odysseus olduğunu hemen fark etmesidir. Odysseus ise kimliğinin açığa çıkmasından korktuğu için köpeğinin selamına karşılık veremez. Gözyaşlarını gizleyerek yoluna devam eder. Argos ise efendisini gördükten sonra, sanki yıllardır beklediği görevi tamamlamışçasına, son nefesini verir.

Argos’un Odysseus’u herkesten önce tanıması da çok anlamlı bir semboldür. İnsanların unuttuğunu, sadakat ve sevgi hatırlar. Argos yalnızca sadık bir köpek değil, Odysseia içinde hatırlamanın ve sadakatin sembolüdür. Bir başka hatırlama sahnesi de Odysseus, saraya döndüğünde dilenci kılığındadır. Penelope onu henüz tanımaz. Dadısı Eurycleia ise Odysseus’un ayaklarını yıkarken, bacağındaki eski yara izini fark eder. Bu yara, Odysseus’un gençliğinde bir yaban domuzu avında aldığı yaradır. Eurycleia onu hemen tanır.

Evrim nedir?  Evrim ‘geri dönüş’tür; geri dönmek, tıpkı durmaksızın yol alan ve yüreğinde hep yurdu İthaka’nın özlemini taşıyan Odysseus gibi… Onu yolundan alıkoyabilecek hiçbir engel yoktur; çünkü limana varması, hedefine ulaşması gerekir. İşte o yolculuk, o hedef, evrimin ta kendisidir.”

Delia Steinberg Guzman

Penelope, sarayı istila eden, malları tüketen ve evin düzenini bozan taliplere artık dayanamaz ve bir yarışma düzenler. Şart açıktır: Odysseus’un yirmi yıl önce bıraktığı büyük yayı kim gerebilir ve tek bir oku, arka arkaya dizilmiş on iki baltanın sapındaki deliklerden geçirebilirse, onunla evlenecektir.

Okun on iki delikten hiç sapmadan, tek bir doğrultuda ilerlemesi, bozulmuş düzenin yeniden kurulmasını simgeleyen güçlü bir görüntü olarak düşünülebilir. Odysseus’un yokluğunda sarayda bozulan düzen, ok gibi yeniden doğru çizgisine döner. Odysseus yayı kurup oku on iki baltanın içinden geçirir. Bu, onun gerçek kimliğini ve gücünü kanıtlayan sınavdır. Ardından hedefi Telemakhos’la birlikte taliplere karşı saldırıya geçer. Bunun ardından Telemakhos ve sadık hizmetkârlarıyla birlikte talipleri öldürmeye başlar. Böylece Penelope’nin talipleri tarafından işgal edilmiş olan saray yeniden Odysseus’un hâkimiyetine geçer.

“Talipleri de sembolik olarak, insanın iç dünyasını gölgeleyen ve erdemlerinin ortaya çıkmasını engelleyen bilinçsizlik, bencillik ve alt dürtülerin bir temsili olarak düşünebiliriz. Kuravalar gibi insanın iç dünyasını istila eden, onu tüketen ve düzenini bozan bencil arzuları ve aşağı dürtüleri temsil eder.

Gerçek kral yayı gerebilen kişidir. Bu yönüyle sahne, Arthur’un taşa saplanmış Excalibur’u çıkarabilmesine benzer. Her iki anlatıda da gerçek lideri belirleyen şey yalnızca fiziksel güç değil, o güce layık olduğunun kanıtlanmasıdır.

Benim İthaka’m neresi ve  Ben yolculuğun hangi aşamasındayım?  

Lotos Adası mı?  Unutuyor muyum? Ertelediğim şeyler var mı? Bildiklerimi hayata geçirmek yerine yalnızca öğrenmekle mi yetiniyorum?

Aiolos Adası mı?  Sabırsızlığım, kuşkularım veya başkalarının etkisi beni hedefimden uzaklaştırıyor mu?

Devler mi? Beni yoran güçler neler?

Kirke’nin Adası mı? – Beni dönüştüren bir deneme/zorluk mu yaşıyorum?  Zorluklar  beni büyütüyor mu?

Sirenler: Beni kendi yolumdan çıkaran sesler neler?

Skylla/Kharybids: Her zaman kusursuz bir seçenek olmadığını kabul edebiliyor muyum?

,Sirenler mi? – Beni kendi yolumdan çıkaran sesler neler?

Trinakia: Açlık, yorgunluk veya sabırsızlık beni doğru bildiğim şeyden vazgeçiriyor mu?

Hades mi?  Gerçekten ne istediğimi ve neden yola çıktığımı hatırlıyor muyum?

Kalypso mu? – Rahatlık ve konfor arzusu beni yolumdan alıkoyuyor mu? Güvende olduğum için ilerlemeyi bırakıyor muyum?

Hades: Gerçekten ne istediğimi ve neden yola çıktığımı hatırlıyor muyum?

Ithaka: Ulaşmak istediğim ideal nedir? Bugün ona doğru gerçekten ilerliyor muyum?”

Odysseus’un yolculuğu yalnızca bir eve dönüş yolculuğu değildir; insanın kendini bulma yolculuğudur. Karşılaştığı her ada, her deneme ve her kayıp onu yavaş yavaş dönüştürür. Birçok yerden geçer; yol boyunca dostlarını ve sevdiklerini kaybeder. Bütün bu sınavlar ona yalnızca hayatta kalmayı değil, önce başkalarını, sonra da kendini yönetmeyi öğretir. Yolculuk ilerledikçe içindeki “ben”ler azalır. Yunus Emre’nin sözüyle, sonunda Bir ben vardır bende, benden içeri” diyebileceği bir noktaya yaklaşır.

İzmirli ozan Homeros’un bıraktığı bu eşsiz eser, yüzyıllar boyunca insanlıkla bugün arasında bir köprü kurmuştur. Bu büyük eseri Türkçeye kazandıran Azra Erhat’a da minnettarlığımla…

Zamansız bir eser olan Odysseia’nın daha binlerce yıl yaşamasını ve böylesine güzel dizelerle anlatılan bu yolculuğun, kendini tanıma yolunu arayan nice insana ilham vermesini diliyorum.

Zeynep ELKIRMIŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir